Umutsuz bir bakış acıtırdı karşısındakini. Tut ellerimden, bırakma beni diyemiyordu belki dili ama gözleri feryad figan bağırıyordu. O bunların hiç birini hak etmemişti. O bunların başına gelebileceğini hayal bile etmemişti…

Dünya mı zalimdi yoksa dünya üzerindeki insanlar mı? Hangisi olsa daha az canı yanardı insanın? Ne fark ederdi ki? Dünya artık mezardan ibaretti. Birden bire hayatı gibi gökyüzü de siyaha boyanmıştı. Ona, güneş belki de hiç doğmayacaktı artık.

Kızı giderken hep anneler mi ağlardı?

Acıyı en çok kim hissederdi? Babaların hiç canı yanmaz mıydı? Yanması gerekmez miydi? Sırf anne dokuz ay canında taşıdığı için miydi bu sessiz acısı? Baba evladına bir su damlasından başka bir şey veremez miydi?

“Sattın beni… Bunların hepsi senin suçun! Bir kaç kağıt parçasıyla hayatımı kararttın. Sana yapmamanı söylerken beni hiç dinlemedin, beni yok saydın. Şimdi senin günahının bedelini ben yaşıyorum,” dedi abisine.

O kadar pişmandı ki ciğeri sızlıyordu adamın. O da bunların hiç birini hayal etmemişti. Düşünmemişti. Keyfince oynamıştı sadece. Yaptıklarının sonucuna kız kardeşinin katlanacak olması aklının en ücra köşesine bile gelmemişti. O sadece kumar oynamıştı. Aydın başını kaldıramadı. Ölesiye utanıyordu. Kendini kaybetmiş gibiydi. Babası dur diyemiyordu, kardeşine gidemezsin… Aydın sadece önüne tepsiyle sürülen saltanatın tadına bakmıştı. Önce tatlı gelmiş olan sonunda yakmıştı. “Şeytana uydum. Bilemezdim. Sana kıyamam ki ben.” diye mırıldanabildi. O kıyamazdı belki ama babaları kıymıştı.

“Senden iyi şeytan görmedim ben.” dedi kız gri sisli gözlerindeki yaşlar bir bir inerken. O ağlamayı yeni yeni öğreniyordu. Hayatında onu üzecek ne olmuştu ki bilsindi?

“Efruze,” diye uyardı babası Kamil Bey alttan bakan sert bakışlarıyla. Kızına merhamet beslemiyor muydu babası? Babalar kızlarını başlarında taşımaz mıydı? Kamil Duman parayı kızından çok sevdiğinden başında taşıyacağı şeyler değişmişti. Buna Efruze dahil değildi.

Sırf güçsüz görünmemek, annesine daha fazla eziyet etmemek için direniyordu kız. Boğazındaki kocaman yumru onun canını alacakmış gibi tıkıyordu nefesini. Tüm gücüyle yutkundu. Babasına döndü. “En büyük şeytan sensin.” dedi babasına.

Kamil Bey öne doğru bir adım attığında dişleri birbirine girmişti. Efruz’un arkasında bekleyen iri yarı bir adam da Kamil Beye doğru bir adım attı. Bu, ‘Ona artık dokunamazsın’ demenin bir sessiz ve net bir adımıydı.

“Kızım.” dedi Şenay Hanım. Annesine baktığında içinin dağıldığını hissediyordu, tıpkı annesinin de öyle olduğu gibi. “Beni bekle anne. Seni bir gün bu iki şeytanın elinden kurtaracağım.” dedi kadına bakmadan. Bakmak istemiyordu. Kendiyle aynı göz rengine sahip annesinin gözlerine bakmak ve daha çok bilenmek istemiyordu.

“Yeter!!!”

Kamil Bey sesini yükseltip elini havaya savurdu. Kadınlar ve göz yaşları diye geçirmişti içinden. “Git artık.”

Kurşuni gözlerinin beyazı kırmızıya dönmüştü. İncecik damarlar bile dile gelmek için renk değiştirmişti ama babası bunları görmüyordu. İçinde an be an büyüyen nefreti dizlerine amansız bir güç veriyordu. “Cesedini yolda görürsem üzerine basıp geçeceğim, baba. Bu sana son kez baba deyişim. Benim gibi bir kızın yok artık! Benim senin gibi bir babam olamaz. Sen beni hak edecek, babam sıfatına erecek son kişi bile değilsin!” dedi bağırarak.

Kamil Bey de tek bir vicdan kırıntısı belirmedi. Kızına ruhsuz bir öfkeyle bakıyordu. İlk defa işitiyordu kızından bu veya buna benzer sözler. Uzak ama var olan bir ilişkileri olmuştu her zaman. Şimdi iş değişmişti. Çünkü; Para her şeyden önce gelirdi onun için. “Mühim değil.” dedi arkasını dönerek uzaklaştı.

Başı önünde duran abisine döndü. “Ölünceye kadar başın önünde kalacak. Sen kardeşini sattın, bunu hiç unutmayacaksın. Unutursan sana ben hatırlatacağım, Aydın Duman.”

Salon kapısının eşiğinde duran arkadaşının göz yaşlarına bile yetiyordu canının daha çok yanmasına. En yakın iki dostundan biriydi Selin ve şimdi gidişine şahitlik ediyordu. Bakmadı Selin’e. Annesine bir kez daha bakamadı. Bakarsa daha çok ağlatacak ve ağlayacaktı. Arkasını döndüğünde iri adam ona yolu açtı. Annesinin hıçkırıklarını duydu. Durmadı. Olabildiği en hızlı adımlarla evin kapısından çıktığında kalbine hançerlerin saplandığını, artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını ve hayatının bir zindanda geçeceği düşüncesiyle kalbi bile ölmek için el açmıştı. İnsan vücudunun kaldıramayacağı sandığı acı dolaşıyordu damarlarında. Neden bu acı onu öldürmüyordu? O ölecekmiş gibi hissediyordu. Bu acı en fazla neyi işaret ederdi insana ki?

Siyah lüks arabanın kapısında bekleyen şoför kapıyı açık tutuyordu. Ayakları geri geri gidiyordu belki ama istikametini de biliyordu sanki. Aracın içine gireceği anda iri olan korumanın katı sesiyle durdu.

“Efruze Hanım, valiziniz ve telefonunuz burada kalacak.”

Soramadı neden diye? Daha başına nelerin geleceğini bilmiyordu ki? Odaya mı kapatılacaktı? Üzerine zincir mi vurulacaktı? Yirmi yedi yaşında diri diri mi gömülecekti? Aklına gelen tüm kötü düşünceler taarruza geçmişti. Tek hissettiği çetin bir savaş onu bekliyordu.

“Beyefendi bu evden bir şey almamanızı istedi.” dedi adı Yavuz olan iri koruma.

İsyan etmek istedi. Edemedi. O aslında inatçı bir kadındı. Hayatının ipleri ellerinden alınmış inatçı bir kadın… Başını ‘tamam’ anlamında zorla salladı. Çantasını kolundan çıkarıp Yavuz’a uzattı. Burnunun ucu sızlamaya başlamıştı. Dizleri onu taşımıyordu sanki. Baldırında bir titreme ile gelen boşluk hissiyle acele edip arabaya girdi. Ve hayatının bittiği yere doğru sürüldü araba.

Yol boyunca sessizce döktüğü göz yaşlarıyla ıslandı kucağı. Elini kaldırıp silmeye dermanı kalmamıştı. Bir kaç haftada hayatı nasıl da değişmişti. Gideceği yerde onu neyin beklediğini bilmiyordu ama kimin beklediğini biliyordu. Kendisini satın alan adam bekliyordu onu. Eve yaklaştığı belli olan araçtan son kez baktığını düşündü özgürlüğe. O hep özgür bir kadın olmuştu. Ne babası ne abisi hiç karışmamıştı, ne yaptığına ne de yapmak istediklerine. Hırsları olan biri hiç olamıştı. Hayatı elindekiler ile kabul eder elinde ne varsa onunla mutlu olabilirdi. En güzel yıllarını gezerek, eğlenerek geçirmişti. Artık çalışma ve ayakta kalma vaktinin geldiğine inandığı gün babasının yanında işe başlamıştı. Eğitimi vardı. En üst seviyeden bile başarabilirdi ama babası Kamil Bey ona en uç köşede bir iş vermişti. Amenna diyerek o işi de başarmıştı. Bu günlere kadar hayatında kötü hiç bir şey yaşamamıştı. Annesinin iki prensesinden birisiydi. Babası abisini çok severdi ama kızlarına da bariz kötülüğü dokunmamıştı. Bu güne kadar….

Tanıdığı adam değildi artık O. Elinden uçan paralara kızından daha çok canı yanmıştı. Yanmış olmalıydı ki, kızını sadece adından tanıdığı karanlık birine adeta satmıştı. Her şey farklı olabilirdi, diye içinden geçirmişti. Günlerdir de aynı şeyleri tekrar ediyordu. Hep, bambaşka olabilirdik. İnatçıydı… Gözü pekti. Ne abisi ne babası umrunda değildi. Ama annesi ve kız kardeşi… Ve kalbinde yanan bir ateş. İşlerin buraya nasıl geldiği hakkında bilgisi yoktu. Şimdi hiç düşünecek bir halde de değildi.

Kapısı şoför tarafından açıldığında ayağını dışarı atmak, mezara inmek hissiyle aynı gibiydi onun için. Ha mezar, ha Kartal yuvası, diyen iç sesiyle ayağını zoraki dışarı attı. Yüksek topuklu ayakkabısı yere değdiğinde ürperdi. Kalbini bir el sıktı ve bıraktı. Nefesi tıkandı ve ağzı açıldı derin nefes almak için. Yüreğinin kuytularında bir yer sancıyordu. Oluk oluk kan akıyordu. Elini bastırmış ama durduramamamıştı. O kanayan yarayı durduracak bir tek el vardı; Kartal. O da şansını ölene dek kaybetmişti.

Başını kaldırıp ışıkların etrafını aydınlattığı evi inceledi. Zindanına gelmişti. Kalbinin ve bedeninin zindanına… Ruhu kayıptı artık.

Ne olacaktı bu evde?

Neyi olacaktı?

Bilmiyordu ve merakta etmiyordu. Önüne serilen yoldan ilerlemeye başladı. Diz kapaklarında hissizlik başlamıştı. Zoraki sürüklüyordu. Kapıyı açan ince bedenli çok güzel bir kadın karşıladı onu. Güler yüzlüydü. “Hoş geldiniz Efruze Hanım.”

Cevap vermedi. Ne konuşacak hali vardı ne içinden geliyordu tek laf etmek. Kadına ne diyecekti ki? Çok hoş buldum mu?

“Salona geçmek ister misiniz?”

Dik tutmaya çalıştığı başını itiraz edercesine salladı. “Odanızı göstereyim o halde. Beyefendi evde değil, birazdan gelecek.”

Ne kadar güzel bir cümlenin ardından gelen acı haber… Evde yok ama gelecek.

Merdivenleri trabzanlarından tutunarak çıktığında iyice tükenmek üzereydi. Ruhu bile tükenmişti, bedeni ayakta kalmak istemiyordu ki. Ölmek. Ölse canı yanmazdı. Acıların en derinini içinde yaşıyordu şimdi.

Kadının açtığı kapıdan içeriye girmeden gözleri arşınladı odayı. Her yer maviydi. Yatak örtüsü perdeler halılar… Beyaz ve Mavi karışımı oda onda şaşkınlık yaratmıştı.

Kadın geriye çekildi. Efruz yine zorla sürüdü ayaklarını. Odanın ortasına geldiğinde öylece kaldı. Gözleri net görmüyordu. İlgilisi dışıydı her şey. Ellerini yüzüne kapatıp saçlarını toplayarak açtı.

“Siz biraz dinlenin efendim. Adım Cemile, bir ihtiyacınız olursa seslenin yeterli.” Genç kadının hali onu çok üzmüştü. Efruz’un güzelliği ise büyülemişti. Patronunun ne yaptığını tam olarak bilmiyordu ama bu güzelliğe vurulduğu netti. Cevap beklemeden çıktı.

Yatağın ucuna oturdu. Yabancı yatak… Yabancı oda… Yabancı ev… Tanıdık bir adam. Biraz kendini iyi hissetse daha sağlıklı düşünebilir ve ne yapacağına karar verebilirdi ama bu gece sadece korkuyordu. İlk defa çaresiz hissetti. İki gündür içinde olduğu ve kabul edemediği çaresizliğin sonuna gelmişti.

Kaç dakika öylece elleri yüzünde kapalı kaldığını bilmiyordu. Kapı hızla açıldığında ellerini yüzünden çekti. Gri gözlerini zindan karası gözlerle buluşturdu. Nefretin tonuydu bundan sonra bu kara gözler. Ayağa kalkmadı. Bakışlarını önüne indirdi. Ona bakmak istemiyordu.

Adım adım yaklaşan ayak sesleriyle kanı hızlandı. Korku ruhunu esir aldı. O bildiği biri değildi artık. Ruhunun daha çok yara almasını istemiyordu. Ama istemenin bir işe yaramadığını da çok önce öğrenmişti. Önünde duran ayakları izledi. O susuyordu, Kartal susuyordu.

Kuruyan dudaklarını ıslattı. “Başardın.”

Başını ağırlıkla kaldırdı önündeki adama. Uzun boyuyla tepeden bakıyordu. Gözleri daha da kararmış gibiydi. Çenesi seğiriyordu. Dişleri birbirine girmişti anlaşılan.

Dermanı git gide azalıyordu. Keşke sağlıklı olsaydı şimdi, neler yapmazdı ki bu adama. Elleriyle yataktan destek alarak kalktı. Her şeye rağmen o Efruz’du.

“Neden bu öfken? Bak buradayım. Sen böyle olmasını istemedin mi?” dedi başını kaldırıp inatla dikti gözlerini kocasına.

Kartal’ın gözleri kızın gözlerinden bir an olsun ayrılmıyordu. İçinden her yeri yakıp yıkmak geçiyordu. Bir an da nasıl bu hale geldiklerini kendi de bilmiyordu. Kısacık bir an da başlamadan biten güzel anlar önlerine çekilen sette mahsur kalmıştı.

Aradaki boşluk kanına dokunuyordu adamın. Kadının nefret dolu o güzel kurşuni gözleri kalbine batıyordu. Öfkeliydi çünkü kazanacağı sırada sonsuza kadar kaybetmişti. Bir adım attı kadına doğru. Efruz’da onunla geriledi yatağa çarptı. Yüzünü yana çevirdi. O uzun bukleli siyah saçları yüzünü kapattı. “Yapma! Yaklaşma…” Kadının sesindeki acı ton, olduğundan daha çok öfkelenmesine neden oluyordu. Bir adım daha attı kadına.

Efruz’un gidecek yeri kalmamıştı. Gücü de sonunda tükenmişti. Bedeni kendini çekime bıraktığında Kartal iki kolundan hızla tuttu karısını. Başı arkasına düşmüştü Efruz’un. Kartal daha ilk anda kadını kollarından yakalamış ve kendine yaslamıştı. Efruz’un cansız bedeni kendini adama bırakmıştı. Hiç bırakmayacak gibi kendine sarmıştı kadını. En çok istediği en çok sevdiği şey ona böyle sarılmaktı. Ama bu şekilde değildi. Belinden ve sırtından destek verip kendine sardığı kadının başı omzuna düştüğünde beyaz teni açığa çıkmıştı. Göz yaşlarının ıslattığı yüz… Daha demin acı ve öfkeyle dolu olan yüzü, Efruz’un masumiyetiyle yıkıldı. Yatağa yatırmak için kucağına almadan hemen önce kadını kendine bastırıp isyan dolu aşkıyla fısıldadı. “Efruz…”

                                   🦅

Her şeyin başladığı gün…

Yer; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

“Seni burada görmek…” Kılıç, dostuna sarılırken Kartal’da özlemini esirgemedi. “Dua et seni dün gece rüyamda gördüm. Yoksa gelmezdim, bu batakhaneye.” dedi

Kılıç’ın gür kahkahası odanın duvarlarına çarparak Kartal’a ulaştığında oda yalnızca dudağının kenarını kaldırmakla kaldı. “Kumardan nefret ettiğimi biliyorsun.”

“Ortağım olduğunu ve iyi oynadığını da biliyorum.” Kılıç yerine otururken Kartal’da karşına geçmişti.

“Sadece bir hatadan ibaret biliyor olmam. Yoksa işim olmaz sende biliyorsun.”

Kılıç başını salladı önüne eğerken. “Bilirim. Keşke burada benimle çalışsaydın. Sen buradaki yirmi adama bedelsin. Ama sen gidip bina tepelerinde dosyalarla uğraşıyorsun.” Uzun yıllardır ortak olan iki arkadaştan Kılıç kumarhane işletmeyi seçen taraftı. Kartal ise kazandıkları parayı katmakla yükümlü olan taraf. 

Ara sıra Kıbrıs’a gelir dostunu görüp giderdi. Onun işi şirketleri yönetmekti.

“Boşver bunları… İşler nasıl?”

Kılıç yine bir kahkaha bıraktı. “Ne olsun geleni yoluyoruz. İnsanoğlu çok değişik varlık. Kaybediyor ama kazanacağım zannediyor yine oynuyor. Onlara da koymuyor gerçi, hepsi milyon dolarlık zenginler. Kaybedeceklerini bilerek geliyorlar. Onlar öyle ise bizde böyleyiz.”

“Hayat bu, kaybedersin ama yine oynarsın, yaşarsın.”

Kılıç, dostunun yüz hatlarında gezindi. Adamın kara gözlerindeki hayal kırıklarını bir kaç kişi dışında gören yoktu. Bunu gören nadir insanlardı o. “Öyle. Hadi gel bir tur atalım. Kartal Sipahi  gelmiş, sonra yemek yeriz. Düşün nasıl çalışıyorum; daha yemek bile yemedim.”

Kartal’ın içeri gidesi yoktu ama on beş yıllık dostunu kırmak istemedi. Yerinden kalktı ve ceketini ilikledi. Duruşu, bakışı ve karizmatik yüzüyle o bir ayrıntıydı. Kadınların isteyip ulaşamadığı biriydi. O isterse kadınlara ulaşırdı. Ama öyle gayesi yoktu. Hayatında değer verdiği bir kadın vardı. Geneli sert bakışlara sahip oluşu onu daha çekilir havaya sokuyordu. Oysa Kartal kendine kimsenin yaklaşmaması için dik ve sert biri olmuştu.

Oyun oynayan şık giyimli kadın ve erkekler üzerinde göz gezdirdi. Ne büyük yanlışta olduklarını Kartal biliyordu ama onlar bilmiyordu. Biliyor olsalardı arkalarına bakmadan kaçıp giderlerdi. Nefis en büyük şeytandı ve burası şeytan kaynıyordu. İnsanın doymayan nefsi hep daha fazlası için sahibini dürtüyordu. Aslında bedenin tek sahibi yine kedisiydi… Nefis!!!

Beden sadece itaat ediyordu.

🦅

Bu pis yerde bu gece ve her gece büyük vurgunlar yapılıyordu. Vurgun yapılıyor ve vurgun yeniliyordu. Belki de çıkıp gitmeliydi. Hep onun yüzünden gelmişti buraya, bu günah yuvasına.

Pek çoğunu tanıyordu. İş dünyasının önde gelen isimleri, saygın iş adamları ve kadınlarıydılar. Kazandıkları parayı üç beş kağıt parçasıyla, aldıkları saçma sapan hazlara kurban ediyorlardı. Bir yetimin başını okşamaya utanan, bir ihtiyacı olana elini uzatmayan sözde saygın insanlardı.

Kendisi de bu gruba dahildi belki. Ama onlara benzemeyen çok fazla yönü vardı. Babası ve abisi ile birlikte yönettikleri şirketleri, biraz daha zorlarsa dibe indirecekti abisi Aydın. İlk zamanlar işlere sıkıca sarılmış sonrasında ise gönlünü kaptırdığı kan emici bir güzelin kölesi olmuştu Aydın. “Cansel,” diye mırıldandı. Ellerini birbirine kenetledi. “Lanet olsun sana. Hepsi senin yüzünden.”

Başını aşağı eğerek dişlerini sıktı. Burada bulunmasının bile tek nedeni oydu. Cansel… Son beş ayda kumarda kaybettiği para hesaplarda kocaman bir delik açmıştı. Abisi Aydın’a anlatmış, konuşmuş en sonunda da şiddetli kavgalar etmişlerdi. Ama sonuç sıfırdı. Abisi kaybettikçe hırsa geliyor ve daha çok kaybediyordu. Bu gece de buraya ona sahip çıkabilmek adına yanında gelmişti. Ama nafile bir çabaydı. Aydın kendisini görmüyordu bile.

Dönen kağıtları, içilen içkileri midesi kaldırmamıştı. Hayatı boyunca içkiden haz etmemişti. Kokusuna bile tahammül edemezdi. Ama şimdi bulunduğu yer bütün kötü huyların zirveye çıktığı yerdi.

Büyük salonun içindeki ses beyninde büyük sarsıntılar oluşturuyordu. Kendini kaybetmekten korktu bir an. Çünkü sesler hiç durmuyor ve sanki her saniye daha çok büyüyordu. Gözlerini yuvalarında döndürüp kapattı. Derin nefesler aldı.

“Efruze,” dedi biri, sese döndü hızla. Kendini tanıyan onlarca insandan biri olmalıydı. Ama sözde iş dünyasının arkasındaki kirli yüzdü bu adam. Tam bir vampirdi. Antalya’da büyük bir şirketin sahibiydi.

“Kılıç Bey.” Samimiyetin nereden geldiğini anlamadı ama resmiyet beklediğini izah etti.

“Burada Bey yok. Kılıç diyebilirsin.”

Efruze, sert bir hava ile dudaklarını büktüğünde Kılıç’ın yanında duran adamı fark etti. Bu da diğer vampirdi. İlk defa yakışıklı bir surat görmüyordu. Görecek kıvamda da değildi. O adamı biliyordu ama adam onu ilk defa görüyordu. Efruze, şirkette daha alt bölümlerde çalışıyordu. Abisi gibi yönetici değildi. Bu babasının isteğiydi. Adamın tehlikeli duruşu bile onu daha çok öfkelendiriyordu. Kendini dikkatle izleyen adamdan aldığı gözlerini Kılıç’a çevirdi. “Gitmeliyim, izninizle.”

“Bu kim?” Kartal, kadının gidişiyle sırtına, hayır kalçaları üzerine kadar uzanan siyah ve kıvırcık saçlara takılmıştı. “O gözler gerçek miydi?” Mavi elbisesinin içindeki kızın gözleri avaz avaz buradayım diyordu.

Sırıtarak baktığı dostunu biraz kıvrandırmak istedi Kılıç. “Neden sordun?”

“Gerçek mi o gözler, onu tanıyorsun?” Cevap vermeden soru sordu. Kızın çekim alanına girmesiyle ne dediğini bile bilemedi bir an. Işıl ışıl gri gözler vardı aklında.

“Hiç eğlendirmiyorsun.”

“Eğlence olarak beni mi seçtin?”

Kılıç dostuna göz devirdi. “Efruze Duman, Kamil Duman’ın kızı. Aydın Duman’ın da kardeşi.”

“Duman ailesini tanırım ama neden daha önce görmedim? Oyun mu oynuyor?”

“Hayır, hiç oynamaz. Bir kaç kez geldi ve tek derdi abisinin başını beklemek.”

“Neden?”

“Beş ayda kaybettiği milyonları bilsen…” Kılıç, abisinin yanına ulaşan kızı işaret ettiğinde bile Kartal’ın gözleri Efruze’nin üzerindeydi. “Bak, onu masadan kaldırmak için kulağına bir şeyler söylüyor ama Aydın Duman’ın onu dinlediği yok. Sanırım benden ve buradan nefret ediyor.” dedi keyifle. Hiç umrunda değildi batanlar ve batacak olanlar. Onları silah zoruyla kumar masasına oturtmuyordu Kılıç.

Kartal’ın aklında, neden bu kızı daha önce görmemiş olduğu olduğu soruları dönüyordu. Tanınmış bir ailenin hiç görmediği kızı… Gerçi sadece Kamil ve Aydın’ı bilirdi. O da sadece bu ihalelerde gördüğü bir kaç yüzden ya ibaretti ya değildi. “Gözleri…”

“Değişik, evet.”

“Değişik değil, eşsiz… Göz kamaştırıyor.”

Kılıç dostuna göz ucuyla baktı, başını çevirmeden. “Evet, eşsiz ve seksi. Düşünüyorum da yatakta hangi tona bürünür, o maviler?”

O uzun ve bukle bukle saçları ellerinde hayal etti bir anda. Parmakları arasında… Gözlerinin içine bakarken onunla olmayı. Beyaz tenine izlerini bırakmayı… “İşine bak, Kılıç. Ayrıca mavi değil gözleri.”

Dudakları kavislenen adam ellerini cebine attı. Olduğu yerde gerindi. “Zaten bana ne değil mi?

“Evet.”

“Beğendin.”

“Hayır.”

“İyi, benim olabilir.”

“Kes sesini, itlik yapma.”

“Sende yalan konuşma.” dedi Kılıç.

“Acıktım ben de bir anda, ne yiyoruz?” Kendinden uzağa giden adamın peşi sıra gözleri kısık takip etti Kılıç. “Yalancı piç.”

                                🦅

“Abi yeter!” Dişleri arasından sessizce fısıldadı Efruze. Ne dese kâr ermiyordu ama sessiz kalmakta istemiyordu. Elinden gelenin en iyisi buydu. Aydın zerre söz dinlemiyordu.

“Rahat bırak Efruz, daha yeni başladım. Hem iki eldir kazanıyorum.” dedi Aydın gözü kartlarda kulağı kardeşinde.

“Sen gidip kendine birini bulsana Efroş.” Grinin ton attığı kızın gözleri kendine şımarıkça isim takan kadına döndü. Cansel kızın kararan bakışlarına aldırmadan sevgilisinin dudak kenarına öpücük bıraktı. “Sen oyna Aşkım, kazanacaksın ben biliyorum. Sen bir tanesin, güveniyorum sana.” dedi  Efruz’a ters ve yandan bakışlar eşliğinde.

Kumral saçlarını ellerine dolamak istedi Efruz. Her şey bu yılanın suçuydu. Abisi olacak kişiliksiz de buna ayak uyduruyordu. Görmüyor muydu bu kadın yılanın önde gideni? Erkeklerde aşktan başka her şeyi arayan kişiliksiz biri. Para için abisine sırnaşan bir kan emiciydi.

Abisinin genişleyen gülümsemesine midesi bulandı. Nasıl körlüktü bu? Samimiyetsiz kadının tek derdi paraydı. Abisinin kumar tutkusu mu, Cansel tutkusu mu ağırdı? Nasıl bilebilirdi ki? Sessizce uzaklaştı. Ne yaparsa yapsın Aydın onu dinlemiyordu ve dinlemeyecekti.
Gözünü hırs bürümüştü. Kaybettikleri gözüne görünmüyor kazanacaklarının heyecanıyla yerinde duramıyordu.

Elini ağrımaya başlayan başına götürdü. Alnını ovaladı bir süre. Kumarhanenin kapısına ilerledi. Odasına gitmeliydi. Gitmeliydi ve uyumalıydı. Uyuyabilirse…

Kapıya ulaşıp seslerin azaldığını hissettikçe rahatlamayla nefes aldı. “Kimleri görüyorum.” diyen sesle bulunduğu yerden buhar olup uçmayı istedi. Hayatında görmek isteyeceği en son kişi!

‘Lanet olsun. Tüm Antalya burada mı toplanmıştı bu gece.’ İç dünyasından sıyrılıp karşısındaki adama sert bir ifade ile baktı. “Koray.”

“Seni burada görmek ne kadar güzel Efruze.”

“Aynı şeyi söylemek isterdim ama üzgünüm. Müsadenle.” Gitmek isteyen genç kızın önünü kesti Koray. Efruze için nefes alan adamdı o. Yıllardır peşinde olmasına rağmen en ufak bir ışık alamamıştı kızdan. Tabii bu onu kamçılamaktan öteye gitmemişti. Kız kaçtıkça Koray daha daha çok peşinden koşar olmuştu. Efruz onun için hastalık derecesinde bir tutkuydu.

“Ne istiyorsun Koray?” Başını adama kaldırdı. Hayatında nefret ettiği nadir insanlardandı Koray. Laf anlamaz, vurdum duymaz, beş para etmez biriydi kızın gözünde.

“Seni istiyorum.” Kadının siyah buklesini parmağına doladı. Fiziksel açıdan oldukça sevimli ve karizmatik biriydi Koray. Bazen çok fazla ciddi bazen de bir çocuk kadar masum ifade takınabiliyordu. Ama genelinde kız için o bir kendine platonik hisler besleyen ve hiç sözden anlamayan biriydi. “Olmaz mısın?” dedi Koray kızın gözlerinde bıkkın ifadeye bakıp.

Kartal ve Kılıç restorana çıkmak için aynı esnada kumarhanenin çıkış kapısına gelmişlerdi. Konuşarak ilerleyen adamlar Koray’ın sesiyle susmuşlardı. İstemeden gerçekleşen sessizlikte duydukları ilgilerini çekmişti. En çok Kartal’ın ilgisini çekmişti.

Adım atmak isteyen Kılıç’ı Kartal elini kaldırıp engelledi. İçerideki sesler geride kalmıştı. Gelip geçen bir kaç kişi dışında kimse yoktu. Kılıç, arkadaşına kaşlarını birleştirip baktığında Kartal tepkisiz kaldı. Az önce hayran kaldığı siyah saçlı kadın az ilerisindeydi ve sırtı kendilerine dönüktü.

Kızı göz hapsine aldı ve ne duyacağını merak etti. Aslında meraklı biri değildi ama bu baştan ayağa mavi kızı merak etmek istemişti.

Efruz, elini kaldırıp saçını tutan eli tek ve sert hamlesiyle kendinden uzaklaştırdı. “Olmam. Vazgeç artık. Ucuzsun Koray. Bu tavırlarınla beni daha çok soğutuyorsun kendinden.”

Koray ilgilenmez tavrıyla Efruz’a iğrenç gelen gülümsemesini takındı. “Sen ne dersen de prenses, benim olacaksın! Kendi ayağınla geleceksin. Tıpış tıpış, Koray sana muhtacım, diyeceksin. Yardım et bana, beni ancak sen kurtarırsın diyeceksin.”

Efruz ciğerlerine derin derin soluğunu çekti. Gözleri kapanıp açıldı. Öyle ki kızın göğüsleri göz doldurmuştu. Koray’ın bakışlarına tutulmuştu. Efruz gözlerini açtığında kendine dönen sapkın bakışları fark etmişti. İki eliyle Koray’ın omuzlarından itti. “Ölürüm, yine de olmam.”

Bir adım geriye giden Koray göz devirip saçma bir gülüş atmıştı. Ve aynı anda gelen kişilik karmaşasıyla gözü dönmüştü. Kızın kendini itmesi sinirlerine dokunmuştu. Efruz’u omuzlarından kavramıştı. Kendine çektiğinde dişleri arasından öfkeli hırıltılar çıkıyordu.

Kollarından tutup sıkan ve kendine çeken adamdan kurtulmaya çalışan genç kız yüzünü öfkeyle kasmıştı. “Efruze’m, sen benimsin.” dedi Koray birden yumuşayan sesi ve yüzüyle. Efruz, adamın bu dengesiz hallerini biliyor ve etkilenmiyordu. “Koray.” dedi adamın yüzüne doğru yaklaştı. Adam kendine iyi bir şey söyleyeneceğini hissetmiş gibi gülümsedi. “Bebeğim.”

“Sen pisliğin tekisin ve ben sana yar olmam!” Kadının korkusuz bakışları ve zehir gibi sözleriyle Kartal’ın bakışları kısıldı. Kız adamı istemiyordu ama belli ki tanıyordu. Adam kızı istiyordu ve sınır tanımıyordu.

Kızın arkası dönüktü ve Koray’ın gözü kimseyi görmeyecek kadar dönmüştü. Efruz’un omzundaki tek elini kızın gür saçlarına sokup başını arkaya yatıracak kadar çekti. Saç diplerindeki acıyla gözlerini kapattı Efruz. Acından ölse bunu elinden geldiği kadar saklardı. Erkeklerden kaçması ve onları saçma birer yaratık görmesi Koray’ın getirisi değildi. Efruz’un hayatta güvenmeyeceği ve hayatta yok sayacağı tek canlı erkeklerdi. Tenine yaklaşan nefes midesini alt üst etmişti.

“Hırçınlığın başımı döndürüyor.” dedi Koray kızın burnunun ucunda duruyordu. Dişlerini sıkarak sarf ettiği sözler onun ruhuna ilaç gibiydi. İstediği buydu! Kollarında bir Efruze…

Gözleri loş koridorda tavanı izleyen Efruz gücünü toplamaya çalıştı. Onu hiç böyle görmemişti. Her zaman dengesiz ve yakın temas kurmaya çalışan biri olmuştu ama bu ilkti. “Midemi bulandırıyorsun.” dedi sert bir tavırla.

“Koray Bey.”

Koray aniden sıyrıldı az önceki sadist kişilikten. Kızın saçlarını okşar gibi yaparak serbest bıraktı.

Efruz tuttuğu soluğunu bıraktı. Bu adama teşekkür edeceği aklına gelmezdi. Koray’ın hiç bir şey olmamış gibi kızı yanına çekmesiyle elini Kılıç’a uzattı. “İyi geceler Beyler.”

Kılıç adamın elini sıkarken Kartal’ın gözleri Efruz’un üzerindeydi. Kadın korkmuyordu, korkmamıştı. Etki! Kadından kıvılcımların çıktığını, etrafına ışık saçtığını görüyordu Kartal. Gözlerinden gri  alevler yükseliyordu. İçinde yanılası… İkili arasında ne olup bittiğini anlamaya çalıyordu. Kızı kanatları altına alan adam az önce saçlarını koparacak kadar şiddetli çekiyordu kızın.

Elini Kartal’a uzatan Koray elinin havada kalışıyla adama sert baktı. Kartal adamın eline bakmamıştı bile. Bakışları sadece Efruze üzerine dolaşıp duruyordu. Bu adamın elini sıkmak istemiyordu. Oldu olası da haz etmezdi Koray Sencer’den.

Elini geri çekti Koray. “Sevgilim ve ben bilirsiniz…” dedi pişkin bir sırıtma ile.

Efruz gözlerini devirip adamın üzerinde olan elini hışımla itti. Tek bir sözcük etmeden uzaklaştı. Koray giden kızın ardından adamlara döndü. “Kadınlar… Zor.” Başını iki yana sallayıp gülerek salona girdi.

“Şerefsiz.” diye mırıldanan Kılıç, arkadaşına döndü. “İtin teki.”

“Biliyorum. Babasının biricik şımarık oğlu.” Elini sakallarına götürdü Kartal. Bir kaç saniye içinde aklından geçenlerin ne kadar doğru olup olamayacağını düşündü. Bilemedi. Ama Kılıç’a söylemeden edemedi.
“Hoşuma gitmeyen bir şey var.” dedi.

“Ne gibi?”

“Ne zamandır geliyor bu?”

Kılıç elini çenesine yerleştirip düşündü bir kaç saniye kadar. “Beş ya da dört ay olmuştur.” dedi boş bakışlarıyla.

“Öncesinde hiç gelmedi mi?”

“Gelmedi. Bunlar zengin ama çok fazla zengin. Las Vegas piçleri bunlar. Aslında evet daha önce gelmemişti. Ve…” dedi Kılıç aklına yeni gelen detayla kendine kızdı.

“Ve Aydın Duman ile buraya aynı zamanda geliyor.”

Kaşları havaya kalktı Kılıç’ın. “Nereden bildin, diye sormayacağım sanırım.” Sıkıntılı bir nefes verdi ama hemen arkasından aklındakilere ihtimal dahi veremedi. Onun yerinde ona…

“Odana gidelim.” Kartal geldiği yönü hızla aşarak Kılıç’ın odasına girdiğinde patron koltuğuna oturdu. Peşinden gelen arkadaşı merakla izliyordu onu. “Kartal?”

“Bana beş aydır Aydın Duman’ın ne kadar kaybettiği ve Koray’ın ne kazanıp ne kadar kaybettiğini gösteren kayıtlar lazım, nerede?”

“Kartal?” Kılıç, bir anda değişen arkadaşının neyin peşinde olduğunu merak ediyordu.

“Ne?”

“Amacın nedir?”

Arkasına yaslanan adam parmağını dudakları üzerinde gezdirdi. Düşündü. Koray’ın sözleri aklını kurcalamıştı. ‘Kendi ayağınla geleceksin. Tıpış tıpış. Koray sana muhtacım…’

“Koray kızın peşinde.”

“Eeee?”

“Anla! Kızın ailesini soyuyor. Artık ne kadar soymaksa kızın kendine yalvaracağını bile düşünüyor. Duydun. Kendi ayağınla geleceksin, dedi.”

Kılıç doğruldu. Dostunu göz hapsine aldı. Kartal’da ona bakıyordu. “Kız seni etkiledi.”

“Sorunumuz bu değil.”

“Bu bizim sorunumuz değil.”

Kartal’ın değişen bakışlarıyla yerinde hareket etti. Bu bakışları tanırdı. Karar verildi! Bakışlarıydı bunlar. Eminim ve hiç soru sorma. Ne diyorsam o şekilde olacak bakışlarıydı. Dostuna bakarak dudağının bir ucunu havaya kaldırdı. “Sorunumuzmuş, anladım.”

Önerilen makaleler

1 Yorum

  1. Yiaaaaaa seni en sona sakladım kartal kılıç ine bana kahkaha attıran ilk işim olmayi başardı
    Bir efsaneyi defalarca kez okuyup aynı hissi yaşamak bir tek sana özel sanırım kuzu
    Tekrar tekrar Emegine sağlık

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!