Omuzları inerken eliyle alnını ovaladı. Kocası gelmemişti. Gelmesini mi istiyordu? Belki de evet. Onu şimdiden özlemiş olmasına lanet etti. Gelmemiş olması ise yüreğine oturmuştu. Kendi içindeki kadınların susmak bilmez sesine kulaklarını tıkamak ve hatta yapabilse eliyle kalbinden söküp atmak istedi. Karmaşık ruhu ve içindeki susmayan kadınların sesleri beynine çekiç darbeleri bırakıyordu.

“Ne yapayım?” diye fısıldadı Dilay.

“Aç.” dedi Efruz duruşunu dikleştirdi.

Kapı yavaşça açıldığında holden sızan ışıkla Kılıç’ın keyifli gözleriyle karşılaştı Efruze.

“Beni içeri almayacak mısınız?”

Dilay adamın başı üzerinden dışarıya baktı. Bu adam bu kadar yolu tek başına mı gelmişti… “Lütfen girin.” diyebildi. Yanından geçen Kılıç’a öfke karışık kırık bakışlar atmıştı. Kılıç Efruz’a baksa gözlerindeki o kırıklığı görebilirdi. Nedenini de hiç merak etmezdi.

Kılıç’ın ardından devam eden Efruz’u Dilay da takip ederek sobanın yandığı odaya girdiklerinde Kılıç’ın gülüşü büyüdü. En son sobayı nerede gördüğünü hatırlamıyordu.

“Harika! Kaçmak için çok güzel bir yer seçmişsin Efruze.” dedi sobanın başına geçip ellerini üzerine tuttu. Erzurum’un soğuğu başka bir şeye benzemiyordu.

“Dalga geçme! Neden geldin?” dedi karşısına dikilip.

“Tabii ki seni kocana götürmek için.”

“Siz beni gelip alın diye gelmedim ben buraya. Hem beni nasıl buldunuz?”

“Tilkiye tavuk sever misin gibi bir soru oldu bu. Bu kısmı atlayalım.”

“Neden sen geldin peki? Kartal Bey zahmet edemedi mi?”

Dilay kanepeye yerleşip ikili arasında geçen konuşmayı dinliyordu.

“Seninle o kadar yorgun ki gelemedi.”

“Ama ihaleyi aldınız, keyfinizin yerinde olması gerekiyordu. Beni göremeyince yorulmuş olamaz.” dedi imalı ses tonuyla.

“Bunları döndüğünde konuşursunuz. Ben seni alıp götürmekle yükümlüyüm. Karı koca arasında ne yerim ne sözüm olmaz.”

Efruze arkasını dönerek Dilay’ın yanına oturdu. “Beni nasıl götürmeyi düşünüyorsun Kılıç?” Efruze kendinden çok emindi ve gitmek gibi bir niyeti de yoktu. Hem de kocası yerine arkadaşını yollamışken.

“Benimle gelmek zorundasın Efruze. İşi yokuşa sürme.”

“Sürersem ne olacak? Kalan mallarımızı da mı alacak Kartal?”

Kılıç göz devirdi. Çok değişik bir kadınla evlenmişti Kartal. Oysa Selin öyle miydi? Selin’i anımsayan yüreği kanat çırptı bir an. Ve az sonra yapacağı şey için Selin onu affedecekti. Öyle umuyordu.

“Bak!” dediğinde Efruze hırsla ayağa kalkıp karşısına geçti. “Baktım.”

Kılıç kendinden oldukça emin ve ses tonu da bunu tasdikler biçimde kıza çenesini kaldırdı. “Ben kimim? Bir kumarhane sahibi! Kartal kim? İş adamı. İkimizi birbirimize vursan bu şehir yıkılır.” dedi başını öne doğru uzatmıştı Kılıç. Dilay’ın kaşları havalanmıştı.

“Yani.” dedi Efruze, etkilenmediğini göstererek. Ve biliyordu ki adam dogruyu söylüyordu.

“Yani biz çok tekin adamlar değiliz.”

“Korkmalı mıyım?” dedi Efruz yine zerre aldırmadan. 

“Bilmem, sen karar ver.” Cebinden telefonu çıkarıp istediği fotoğrafları açıp Efruze’ye uzattı. Eli telefona giden genç kadının yüzü değişmişti. Ne göreceğini bilmiyordu ve bir anda kanı çekilmişti.

Ufak bir titreme ile alıp kendine çevirdi telefonu. Gözleri büyüyüp küçüldü. Korktuğunu belli etmemeye çalıştı. Başı bir an döner gibi olduğunda yerinde sendeleyince Kılıç kolundan tuttu ama Dilay ayağa fırlayıp Kılıç’ın elini iterek arkadaşına destek oldu. Ekrandaki fotoğrafları Dilay da görünce Kılıç’a döndü.

“Siz aklınızı kaçırmışsınız! Selin’e ne yaptınız?” diye bağırdı.

“Henüz hiç bir şey.” Sakinliğini korumaya çalışan Kılıç’ta en az Efruz kadar gergindi telefondaki görüntüden. Hoş duyguların pençesine yakalandığı kadını ne hale getirmişlerdi. Silahın ucundaki kadına bunu unutturacağına kendine söz verdi. “Benimle geliyorsun Efruze. Bunlar için ayrıca özür dileyeceğim hem senden hem Selin den ve umarım özür dilemem gerekir. Gelmezsen sonuçlarına katlanmak zorunda kalırsın.”

Efruze tutulup kalmıştı ama Dilay soğukkanlılığını ele alıp koltuğun hemen üzerindeki telefonuna ulaştı. Gözleri Kılıç’ın üzerinde Selin’i arayarak beklemeye başladı. Kapalıydı telefon. Kılıç, Dilay’a kısık gözlerle bakıyordu. “Boşuna uğraş içindesin. Ha ailesini arayıp telaşlandırmak istersen sen bilirsin. Selin bana ailesine ‘biraz gezeceğim’ dediğini de söyledi. Hümeysa’yı da aramak istersen bence boşuna telaş yaptırırsın. Şimdi eşiyle kısa bir tatilde olduğunu öğrendim. Tabii Efruze benimle gelirse her şey normale döner.”

Elinin içindeki telefonu sıktıkça sıkıyordu Efruz. Dişleri birbirine girmişti. Kocasından böyle bir çıkış ölse aklına gelmezdi. Kartal böyle bir şeyi nasıl yapardı? Kurşuni gözlerini Kılıç’a kaldırdı. “Gidelim. Madem beni Antalya’da istiyor, gidelim ve ben onu boşayayım.”

Burun kıvırdı Kılıç. “Sen bilirsin Efruze. Orası beni aşıyor.” diyerek eliyle kapıyı gösterdi.

Üzerini giyinip çantasını alarak Dilay’a sıkıca sarıldı. Kılıç onu kapının dışında bekliyordu. Efruze’nin kanı fokurduyordu adeta. Gözlerinin beyazı kırmıza dönmüştü. “Sakin ol tamam mı? Kendini bırakma! İhtiyacın olursa beni ara hemen gelirim.”

“Sakin olacağımı sanmıyorum. Sana her zaman ihtiyacım olur, biliyorsun. Kendine iyi bak arayacağım seni.” Boğazındaki düğümleri bir bir iterek evden dışarı çıktığında kendisini bekleyen araca yürüdü. Kılıç’a gözü kaydığında onun telefon görüşmesi yaptığını gördü. Kocasını aradığına emindi. Kozlar paylaşılacaktı ve bu savaştan kimin galip çıkacağı Efruz için belliydi. Kendisi…

Hırsla bindiği arabanın kapısını kıracak kadar güçle çekip kapattı. Kılıç ona aldırmadan diğer kapıya yürüyüp sakince bindiğinde şoför arabayı harekete geçirdi.

Yanındaki kadının savaş baltalarını kuşandığını görebiliyordu. En iyisinin konuşmamak olduğuna karar verdi ve Antalya topraklarına kadar tek kelime etmediler.

Havaalanına giden yolda da uçakta da aklından çıkaramadığı tek görüntü Selin’e çevrilen silahtı. Kartal’ın böyle bir şeye nasıl yeltendiğini düşünüyor ama aklı almıyordu. Geriye tek bir şey kalıyordu; Efruze normal biriyle evli değildi. Kocası tehlikeden ibaretti ve geçen bir ay içerisinde bunu asla fark etmemişti. Bu pişmanlığa giden yolda ilk adımdı. Gerisinin gelecegini iliklerine kadar hissetmişti.

🦅

Araba ters istikamete ilerlediğinde bir şeylerin daha garip olduğunu fark etti. Kılıç ile konuşmak istemese de mecbur kalmıştı. “Nereye?”

Başını telefondan kaldıran Kılıç süratle Efruz’a döndü. “Babanın evine.”

Kaşlarını çattı Efruze. Bunca yoldan babasının evine bırakmak için mi getirilmişti? Şu an Kartal’a gidiyor olması gerekmiyor muydu? Aklı bir an karışmıştı ve Kılıç bunu anlamıştı.

“Git dinlen Efruze. Hepimiz için zor bir gündü ve neredeyse sabah oluyor. Birbirinizi yemek için gün ışığını beklersiniz diye düşündüm.”

“Aman ne iyi düşünmüşsün. Teşekkür mü etmeliyim?”

Kılıç derin nefesini saldı. “Olanlar benim suçum değildi. Bu yüzden bana diş bilemezsen memnun olurum. Eminim bu günler de geçer ve aramızdaki güzel samimiyet bozulmaz Efruze, lütfen.”

Kılıç haklıydı belki, ama Efruze için çok da önemli değildi şu an. “Hiç umrumda değil Kılıç. Selin’e yaptığınızı affedeceğimi sanmıyorum. Onu kullanarak beni dize getirdiğinizi sanıyor olabilirsiniz ama o iş öyle değil. Şimdi veya sonra hesabını alacağım.” Başını akıp giden yola çevirdiğinde Kılıç tek kelime etmedi. Selin konusunda sonuna kadar haklıydı. Ne diyebilirdi ki?

“Selin nerede?”

“Evinde… Uyuyor olmalı. Akşam üzeri bırakmıştım onu. Sandığının aksine oldukça iyi ve hatta hiç bir şeyi yok.”

“Ve olmayacaktı da değil mi? Selin’i kullanarak beni sessizce getirdin buraya.” Gözlerini büyütmüş gelecek cevabı bekliyordu.

“Selin’e asla zarar vermezdik. Bunu da bize güvenmediğin o haneye ekle lütfen.”

“Güvenmem için ne yapıyorsunuz ki? Hiç! Ekledim.”

Arabadan iner inmez ışıkları kapalı evine baktı. Çantasından çıkardığı anahtar ile kapıyı usulca açmadan önce güvenlik kodunu girmişti. Kılıç hâlâ onu gözetliyordu. Öfkeyle soludu ve eve girip sessizce odasına çıktı. Uyuyabileceğini sanmıyordu. Annesine, Selin ile alışveriş için şehir dışına çıktığını söylemişti. Sabah evde gördüğünde yadırgamayacak kadar başına buyruk bir kızı olduğunu da biliyordu Şenay hanım.

Kılıç eve son bir bakış atıp şoföre ilerlemesini söyledi. Evin etrafındaki adamlar gerisini hallederdi.

                                          🦅

Odasına girdiğinde bitkin ve üzgündü. Kendine ağlamama telkinleri başkalarının yanında işe yaramıştı, ama şimdi yalnızdı. Çantası elinden kayarak yere düştüğünde Efruz da bir nesne gibi dizleri üzerini yere verip külçe misali yığılmıştı. Etrafına bakan gözleri görmüyordu sanki. Her yerde Kartal vardı ve onun yaptıkları…

Öfkesi bedeninden ve ruhundan çekilirken Efruz’u enkaza çevirip bırakmıştı. Gözleri dolarken hissettiği yıkılmışlık sarmıştı her yeri. Dünya üzerine devrilmiş ve Efruze altında kalmıştı. Ağırlık, yaşadığı şeylerin çıkmazı değil, Kartal’a duyduğu sevginindi.

Yüreğinin orta yerinde bir yangın başlamıştı. Küçük bir kıvılcım misali başlamış sessiz bir hıçkırık ile her yerini sarmıştı. Doğan güneşin ona ne getireceğini biliyordu. Evreni saracak kadar güçlü yangın ikisi arasına bir şekilde düşecekti. Ayakkabılarını çıkarıp üzerindeki ince montunu da kenara fırlattı. Üzerindekileri hiç umursamadan yatağın örtüsünü kaldırıp altına girdi. Gözleri uykuya teslim olurken güneş doğmak üzereydi.

🦅

Kapısı büyük bir gürültüyle açıldığında ağrıyan başını hissetti gözlerini açamadan. Elini başına götürürken yüzünü buruşturdu. Henüz aklına uykudan önceki duyguları doluşmamıştı.

“Efruze!”

Eli alnında kaldı ve yüzü eski halini aldı. Babasının sesiydi bu. Babası ne zaman odasına bu şekilde girerek bağırmaya başlamıştı? Hiç bir tarihte.

Gözlerini açarak hızla doğruldu. Babasının çakmak çakmak koyu bakışlarına anlam veremedi. İlk aklına gelen Kartal’ın, babasına evlenmiş olduklarını söylemiş olmasıydı. “Baba.” dedi ayaklarını yere indirirken.

“Neredesin sen? Dünden beri haber alamıyorum. Telefonun sürekli kapalı. Selin ile gittiğini söyledi annen, ama ondan da ses yok.”

‘Selin’ dedi içinden. Onu tamamen unutmuştu. Aklı o kadar dağılmıştı ki eve döndüğünde onu aramamıştı bile. Annesiyle bir an göz göze geldi Efruze ve bir şeylerin ters gittiğini annesinin şişmiş göz altlarından anladı.

“Şarjlar bitmişti Kamil amca.” diyerek nefes nefese odaya giren Selin’i görünce gözleri büyüyerek küçülüp rahatlama ışıkları yakmıştı.

Kamil bey Selin’e döndü ama karşılık vermedi. Selin’i görünce az da olsa kendine gelen Efruz başını kaldırdı. “Hayırdır baba, sen ne zamandan beri benim varlığım veya yokluğum ile ilgileniyorsun?”

Kamil bey dişlerini sıktı. “Terbiyesizlik etme.”

“Etmiyorum. Ben sana hiç terbiyesizlik etmedim. Ne oluyor burada hem?” Annesine döndü. “Anne sen ağladın mı?”

Şenay hanım yutkundu ve sesini çıkarmadı. Efruz iyice bilenerek babasına döndü. “Ne oluyor?” dedi üzerine basa basa.

“Salona gel.” deyip odadan girdiği hızla çıkan adamın ardından bir Selin’e bir de annesine bakıp ikisinin arasından rüzğar gibi geçerek babasını takip etti.

“Baba.”

Merdivenlerden inen adamın peşinden koşarak indi. Salona girdiklerinde babası kızına döndü. Büyük salon girişinin hemen yanında Şenay hanım ve Selin onları izliyordu.

Kamil bey kızını uzun sayılacak bir süre izledi. Efruz da babasının neler diyeceğini merakla beklemeye başlamıştı.

“Eşyalarını topla.” dedi Kamil.

İfadesiz bir yüzle bakındı babasına. “Anlamadım.” Kesinlikle Kartal bir şey yapmıştı. Aklına başka bir şey gelmiyordu. Evlendiklerini duymuştu babası. Yüreği bir an ağzına geldi. Oysa kimse duymadan boşanacaktı.

“Battık Efruze.”

“Ee… Benimle ilgisi nedir?” Sertçe yutkunduğunda annesinin ağlayan ses tonunu işitti ama dönemedi.

“Kartal Sipahi.”

Babasının ağzından çıkan isimle bir adım geriledi. Yanılmamıştı.

“Bana bir teklifte bulundu bende kabul ettim.”

Gözlerini bile kırpamamıştı. Ne teklif ettiğini duyacak olmanın acısı oturmuştu içine. “Ne teklifi?” diyebildi usulca bir sesle.

“Abinin kaybettiği tüm mal varlığımız ve şirketimiz karşılığında…” Kamil bir an duraksadı. Kızından almadı gözlerini. Ayakta kalmak zorundaydı ve Kartal Sipahi gibi birine ihtiyacı vardı. Kızıyla ne yapacagını hiç düşünmemişti Kartal’ın. Kamil için hiç sıkıntı değildi. O alacağı paraya bakıyordu.

Efruz anlayacağını anlamıştı. Arkasındaki büyük koltuğa kendini bıraktı. Gözleri dolmuş taşmaya hazır bekliyordu.

“Beni sattın.” diye mırıldandı. “Para için beni sattın.”

Selin’in de yeni duyduğu sözler ve arkadaşının hali yüreğinde burkulmaya yol açmış yaşlar yanaklarından aşağı süzülüyordu. Kılıç’a verdiği sözü tutmanın ağır ızdırabı tüm hücrelerine dağılmıştı. Her şey kaçıp gitmeleri ile başlamıştı ve bu sefer susacaktı. Her şeye rağmen… Sessizce ağlayan Şenay hanım ise bir annenin yaşayacağı en kötü anlardan birine şahitlik ediyordu ve hiçbir şey yapamıyordu. Kartal ile yaptığı telefon görüşmesinde damadı ona her şeyi en ince detayına kadar anlatmıştı. Kadın, hayatının en büyük darbesini yemişti. Kocasının yaptığı tüm o pis işler ve Koray ile yapacak olduğu anlaşma ise az daha yüreğine inmesine neden olacaktı. Ama şimdi kızının bu haline üzülmesi her şeyi biliyor olması bile engel olamıyordu. İki arada bir derede kalmış olmanın da acısı bambaşkaydı.

“Bunu yapmak zorundaydım. Ailemizin geleceği senin ellerinde. Kardeşin hala okuyor. Abin daha çok genç. Annen ve ben… biz. Hep zenginlik içinde yaşadık. Bizi düşünmek zorundasın.”

“Beni sattın mı baba?” dedi başını kaldırıp. İnsanın kendi kocasına satılması… Sevdiği adama satılması ve o adamın bunu yapmasının acısı yüreğinde tarifsizdi. Kan revan dedikleri acıdan hissediyordu kalbinde.

“Efruze!!!” diye bağırdı Kamil. “Yok öyle bir şey.”

“Beni, kızını… Sen beni para için mi sattın baba!? Bağırarak ayağa kalkıp karışına geçti Kamil’in.

“Gitmezsem ne olacak?” dedi elinin tersiyle yanaklarını silerken. “Gitmiyorum. Kabul etmiyorum.”

“Öyle bir şansın yok. Gideceksin! Gitmek zorundasın. Yoksa bende abin de hapse gireceğiz. Erva okulunu bitiremeyecek. Senin zaten düzgün bir mesleğin yok. Annen de temizliğe mi gidecek bu yaştan sonra?”

“Bana ne?” diye haykırdı Efruz. “Oğlun kumar oynarken bana mı sordu? Paralarını ben mi batırdım? Ben çalışır kardeşime de anneme de bakarım. Gitmeyeceğim!!!”

Suratına inen sert tokatın sesi odanın içinde çınladı. Koltuğa devrilen Efruz’u kolundan tuttuğu gibi sertçe geri kaldırdı Kamil. 

Yediği tokat umrunda bile değildi. Yüreğindeki acıyla kıyas bile edilemezdi. Öfkeyle soluyan babasına o da dişlerini sıkarak aynı öfkeyle baktı. Annesinin yüksek ağlama sesleri iyice parçalara ayıyordu onu.

“Evden çıkamazsın. Kartal’ın adamları sardı evin etrafını. Akşam geldigimde hazır olmazsan, ben kendi ellerimle götürür kapısına bırakırım seni. Duydun mu beni, Efruze?!”

Tek bir söz bile etmedi. Gözyaşları ardı ardına inerken O sadece dişlerini sıkarak nefretle baktı babasına. Kızını iterek koltuğa fırlatıp ardına bakmadan ağlayan karısının ve Selin’in arasından geçip evden çıktı.

🦅

Umutsuz bir bakış acıtırdı karşısındakini. Tut ellerimden bırakma beni, diyemiyordu belki dili, ama gözleri feryad figan bağırıyordu. Dünya mı zalimdi yoksa dünya üzerindekiler mi? Hangisi olsa daha az canı yanardı? Ne fark ederdi ki? Dünya artık mezardan ibaretti. Birden bire hayatı gibi gökyüzü de siyaha boyanmıştı. Ona güneş hiç doğmayacaktı artık.

Kızı giderken hep anneler mi ağlardı?

Acıyı en çok kim hissederdi? Babaların hiç canı yanmaz mıydı? Yanması gerekmez miydi? Sırf anne dokuz ay canında taşıdığı için miydi, bu sessiz acısı? Baba evladına bir su damlasından başka bir şey veremez miydi?

“Sattın beni…” dedi abisine. “Bir kaç kağıt parçasıyla hayatımı kararttın.”

Aydın başını kaldırmadı. “Şeytana uydum.” diye mırıldandı.

“Senden iyi şeytan görmedim ben.”

“Efruze,” diye uyardı babası Kamil Bey.

Sırf güçsüz görünmemek, annesine daha fazla eziyet etmemek için direniyordu. Boğazındaki kocaman yumru onun canını alacakmış gibi tıkıyordu nefesini. Tüm gücüyle yutkundu. Babasına döndü. “En büyük şeytan sensin.” dedi babasına.

Kamil Bey öne doğru bir adım attığında dişleri birbirine girmişti. Efruz’un arkasında bekleyen iri yarı adı Yavuz bir adam da Kamil’e doğru bir adım attı. Bu, ‘ona artık dokunamazsın’ demenin beden diliydi.

“Kızım.” dedi Şenay Hanım. Annesine baktığında içinin dağlandığını hissediyordu, tıpkı annesinin de öyle olduğu gibi. “Beni bekle anne. Seni bu iki şeytanın elinden kurtaracağım.”

“Yeter!”

Kamil Bey sesini yükseltti. “Git artık.”

Gri gözlerinin beyazı kırmızıya dönmüştü. İçinde an be an büyüyen nefreti dizlerine amansız bir güç veriyordu. “Cesedini yolda görürsem üzerine basıp geçeceğim, baba. Bu sana son kez baba deyişim.”

Kamil bey de tek bir vicdan kırıntısı belirmedi. Çünkü; Para her şeyden önce gelirdi onun için. “Mühim değil.” dedi arkasını dönerek uzaklaştı.

Başı önünde duran abisine döndü. “Ölünceye kadar başın önünde kalacak. Senin yüzünden beni sattı. Bunu hiç unutmayacaksın. Unutursan sana ben hatırlatacağım, Aydın Duman.”

Annesine bir kez daha bakmadı. Bakarsa daha çok ağlatacak ve ağlayacaktı. Arkasını döndüğünde Yavuz ona yolu açtı. Annesinin hıçkırıklarını duydu. Durmadı. Olabildiği en hızlı adımlarla evin kapısından çıktığında kalbine hançerlerin saplandığını, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını ve hayatının bir zindanda geçeceği gerçeğiyle kalbi bile ölmek için el açmıştı. İnsan vücudunun kaldıramayacağı sandığı acı dolaşıyordu damarlarında. Neden bu acı onu öldürmüyordu? O, ölecekmiş gibi hissediyordu. Bu acı en fazla neyi işaret ederdi insana ki?

Siyah lüks arabanın kapısında bekleyen şoför kapıyı açık tutuyordu. Ayakları geri geri gidiyordu belki ama istikametini de biliyordu. Aracın içine gireceği anda Yavuz’un katı sesiyle durdu.

“Efruze Hanım, valiziniz ve telefonunuz burada kalacak.”

Soramadı neden diye? Daha başına nelerin geleceğini bilmiyordu ki? Odaya mı kapatılacaktı? Üzerine zincir mi vurulacaktı? Yirmi yedi yaşında diri diri mi gömülecekti? Güzel başlayan her bir anı silmişti zihni. Tanıdım sandığı adamı aslında hiç tanışmış olduğunu düşünüyordu.

“Beyefendi bu evden bir şey almamanızı istedi.” dedi Yavuz.

İsyan etmek istedi. Edemedi. O aslında inatçı bir kadındı. Hayatının ipleri ellerinden alınmış inatçı bir kadın… Başını ‘tamam’ anlamında zorla salladı. Çantasını kolundan çıkarıp Yavuz’a uzattı. Burnunun ucu sızlamaya başlamıştı. Dizleri onu taşımıyordu artık. Baldırında bir titreme ile gelen boşluk hissiyle acele edip arabaya girdi. Ve hayatının bittiği yere doğru sürüldü araba.

🦅

Yol boyunca sessizce döktüğü göz yaşlarıyla ıslandı kucağı. Elini kaldırıp silmeye dermanı kalmamıştı. Birkaç haftada hayatı nasıl da değişmişti. Gideceği yerde onu neyin beklediğini bilmiyordu ama kimin beklediğini biliyordu. Kendisini satın alan adam bekliyordu onu. Eve yaklaştığı belli olan araçtan son kez baktığını düşündü özgürlüğe. O hep özgür bir kadın olmuştu. Ne babası ne abisi hiç bir zaman karışmamıştı, ne yaptığına ne de yapmak istediklerine. Hırsları olan biri hiç olmamıştı. Hayatı, elindekiler ile kabul eder elinde ne varsa onunla mutlu olabilirdi. Zaten paraya da hiç ihtiyacı olmamıştı. En güzel yıllarını gezerek eğlenerek geçirmişti.

Tanıdığı adam değildi artık babası. Elinden uçan paralara kızından daha çok canı yanmıştı. Yanmış olmalıydı ki kızını sadece adından tanıdığı birine adeta satmıştı. Her şey farklı olabilirdi, diye geçirdi içinden. Günlerdir de aynı şeyleri tekrar ediyordu. Hep bambaşka olabilirdik. İnatçıydı… Gözü pekti. Ne abisi ne babası umrunda değildi. Ama annesi ve kız kardeşi…

Ve Kartal…

Şu an ona ne hissettiğini bilemiyordu. Tıka basa öfke doluydu. Onu görmek istemiyordu. Onunla yüz yüze gelmek hiç istemiyordu. Neden yapmıştı bunu? Bu denli nefretini kazanacak ne yapmıştı? Kaçıp gitmesinin bedelini bu şekilde mi ödetecekti? Belki de evet ama çok fazla ağır olmuştu.

Kapısı şoför tarafından açıldığında ayağını dışarı atmak, mezara inmek hissiyle aynı gibiydi onun için. Ha mezar, ha Kartal yuvası, diyen iç sesiyle ayağını zoraki dışarı attı. Yüksek topuklu ayakkabısı yere değdiğinde ürperdi. Kalbini bir el sıktı ve bıraktı. Nefesi tıkandı ve ağzı açıldı derin nefes almak için. Yüreğinin kuytularında bir yer sancıyordu. Oluk oluk kan akıyordu. Elini bastırmış ama durduramamıştı. O kanayan yarayı durduracak bir tek el vardı; Kartal. O da şansını ölene dek kaybetmişti kendisi için. Kartal’ın ne düşündüğünü artık umursamıyordu.

Başını kaldırıp ışıkların etrafını aydınlattığı evi inceledi. Zindanına gelmişti. Kalbinin ve bedeninin zindanına…

Ne olacaktı bu evde?

Neyi olacaktı?

Bilmiyordu ve merakta etmiyordu. Önüne serilen yoldan ilerlemeye başladı. Diz kapaklarında hissizlik başlamıştı. Zoraki sürüklüyordu. Kapıyı açan ince bedenli çok güzel bir kadın karşıladı onu. Güler yüzlüydü. “Hoş geldiniz Efruze Hanım.”

Cevap vermedi. Ne konuşacak hali vardı ne içinden geliyordu tek laf etmek. Kadına ne diyecekti ki? Çok hoş buldum mu?

“Salona geçmek ister misiniz?”

Dik tutmaya çalıştığı başını itiraz edercesine salladı. “Odanızı göstereyim o halde. Beyefendi evde değil, birazdan gelecek.”

Ne kadar güzel bir cümlenin ardından gelen acı haber… Evde yok ama gelecek.

Merdivenleri trabzanlarından tutunarak çıktığında iyice tükenmek üzereydi. Ruhu bile tükenmişti, bedeni ayakta kalmak istemiyordu ki. Ölmek. Ölse canı yanmazdı. Acıların en derinini içinde yaşıyordu şimdi.

Kadının açtığı kapıdan içeri girmeden gözleri arşınladı odayı. Her yer maviydi. Yatak örtüsü, perdeler halılar… Beyaz ve Mavi karışımı oda onda şaşkınlık yaratmıştı. Belli ki geçen bir ay da kendileri için hazırlatmıştı bu odayı. Hayatında en sevdiği renkleri odalarına taşıyan adamın yaptıkları inanılmazdı.

Kadın geriye çekildi. Efruz yine zorla sürüdü ayaklarını. Odanın ortasına geldiğinde öylece kaldı. Gözleri net görmüyordu. İlgilisi dışıydı her şey. Ellerini yüzüne kapatıp birkaç saniye öylece  kaldı. Saçlarına doğru sürdü ellerini. Önüne düşen saçları geriye itti.

“Siz biraz dinlenin efendim. Adım Cemile. Bir ihtiyacınız olursa seslenin yeterli.” Genç kadının hali onu çok üzmüştü. Efruz’un güzelliği ise büyülemişti. Patronunun ne yaptığını tam olarak bilmiyordu ama bu güzelliğe vurulduğu netti. Cevap beklemeden çıktı.

Yatağın ucuna oturdu. Yabancı yatak… Yabancı oda… yabancı ev… Ve tanıdık bir adam. Biraz kendini iyi hissetse daha sağlıklı düşünebilir ve ne yapacağına karar verebilirdi ama bu gece sadece korkuyordu. İlk defa çaresiz hissetti. İki gündür içinde olduğu ve kabul edemediği çaresizliğin sonuna gelmişti.

Kaç dakika öylece elleri yüzünde kapalı kaldığını bilmiyordu. Kapı hızla açıldığında ellerini yüzünden çekti. Gri gözlerini zindan karası gözlerle buluşturdu. Nefretin tonuydu bundan sonra bu kara gözler. Ayağa kalkmadı. Bakışlarını önüne indirdi. Ona bakmak istemiyordu.

Adım adım yaklaşan ayak sesleriyle kanı hızlandı. Korku ruhunu esir aldı. O bildiği biri değildi. Ruhunun daha çok yara almasını istemiyordu. Ama istemenin bir işe yaramadığını da çok önce öğrenmişti. Önünde duran ayakları izledi. O susuyor, Kartal susuyordu.

Kuruyan dudaklarını ıslattı. “Başardın.”

Başını ağırlıkla kaldırdı önündeki adama. Uzun boyuyla tepeden bakıyordu. Gözleri daha da kararmış gibiydi. Çenesi seğiriyordu. Dişleri birbirine girmişti anlaşılan.

Dermanı git gide azalıyordu. Keşke sağlıklı olsaydı, neler yapmazdı ki bu adama… Elleriyle yataktan destek alarak kalktı. Her şeye rağmen O, Efruz’du.

“Neden bu öfken? Bak buradayım. Sen böyle olmasını istemedin mi? Beni satın aldın. Beni! Karını satın aldın! Kaç para verdin babama? O kadar çok vermişsin ki itiraz hakkım da olmadı. Babam beni sana paket gibi yolladı.” Kocasının an be an kararan tenine aldırmadı. Ölmeye gelmişse ölürdü. “Ne diyeceğim ben sana artık? Peki, evet efendim dışında neler söyleyebilirim?”

Kartal’ın gözleri kızın gözlerinden bir an olsun ayrılmıyordu. İçinden her yeri yakıp yıkmak geçiyordu. Bir anda nasıl bu hale geldiklerini kendi de bilmiyordu. Tek bir hata -kim tarafından yapılırsa yapılsın- onları bu hale getirmişti. Kısacık bir anda başlamadan biten mutlu günler… O tatlı kadının ve sevmeye öpmeye doyamadığı kurumuş dudaklarına baktı. Kan oturmuş gri gözlere… Bu kadar zor olmamalıydı. Belki de kendi hatasıydı. Belki de bu şekilde davranmamalıydı. Öfkelerinin onları getirdiği yerde duruyordu her ikisi de. Ne biri eksik ne biri fazlaydı…

Aradaki boşluk kanına dokunuyordu. Kadının nefret dolu o güzel kurşuni gözleri kalbine batıyordu. Öfkeliydi çünkü kazanacağı sırada her şey tepetaklak olmuştu ama onu kaybedemezdi. Buna dayanamazdı. Yapacağı şey çok açıktı. Karısına safi bir güvenin ne olduğunu anlatacak, kaçmadan önce konuşmayı bilmesini öğretecekti. Ve işte o zaman Kartal ondan tek bir şey bile gizlemeyecekti. Bir adım attı kadına. Efruz gerileyip yatağa çarptı. Yüzünü yana çevirdi. O uzun bukleli siyah saçları yüzünü kapattı. “Yapma! Yaklaşma…” Kadının sesindeki acı ton olduğundan daha çok öfkelenmesine neden oldu. Bir adım daha attı kadına. Yapacağı tek şey ona dokunmak ve kollarına sıkıca sarmaktı oysa.

Efruz’un gidecek yeri kalmamıştı. Gücü de sonunda tükenmişti. Saçları yüzünü kapladığında başı yana düşmüştü. Kartal daha ilk anda kadını kollarından yakalamış ve göğsüne yaslamıştı. Efruz’un cansız bedeni kendini adama bırakmıştı. Kartal, onu hiç bırakmayacakmışçasına kendine sarmıştı. En çok istediği en çok sevdiği şey ona böyle sarılmaktı. Ama bu şekilde değildi. Belinden ve sırtından destek verip kendine sardığı kadının başı omzuna düştüğünde beyaz teni açığa çıkmıştı. Yanağındaki morluk dikkatinden kaçmamıştı. Öpmeye, dokunmaya hatta bakmaya kıyamadığı kadına kim yapmıştı bunu… Ya o yaşlarının ıslattığı yüz… Daha demin acı ve öfkeyle dolu olan yüzü, Efruz’un masumiyetiyle yıkıldı. Yatağa yatırmak için kucağına almadan hemen önce kadını kendine sıkıca bastırıp isyan dolu aşkıyla fısıldadı. “Efruz…”

Recommended Articles

1 Comment

  1. Kaldığım yerden devam etmeye geldim ve şuan meraktan ölüyorum… Efruze ve Kartal harika 🙂

Leave a Reply

Your email address will not be published.

error: Content is protected !!