25.Bölüm

Keyifle okuyun…

🦅

İzmir’e kadar Efruz kullanmıştı, ama evin yolunu bilmediği için Kartal’ın tarifiyle evin önünde durdurmuştu aracı. Saat gece yarısı olmuştu, yine de kendini inanılmaz dinç hissediyordu. Araba kullanmak iyi gelmişti ona. Aklını biraz meşgul etmişti ve sonuç olarak evlerinin kapısından girip her an kullanılıyormuş gibi duran mutfağa geçtiler. Geleceklerini haber alan, evin bakımından sorumlu çift gerçekten de itina ile ilgileniyordu ev ile.

Masanın üzerinde kek fanusu içinde duran kakaolu keki yemeye karar vermişlerdi. Birer kahve yapmışlardı. Konuşacak, tartışacak hiçbir şeyleri olmasa yirmi yıllık evlilikleri varmış da, artık anlaşmanın kitabını yazmış kadar doğallardı.

Masanın ucuna Kartal oturmuştu. Hemen yanındaki sandalyeyi de çekip Efruz oturdu. Kartal’ın kahvesini önüne bıraktı. Kendi kahvesini de önüne çekti. Kekten bir dilim kesip kocasının servis tabağına bıraktı, bir dilimde kendi tabağına…

“O kadın bu eve geldi mi?”

“Hangi kadın?” diyen Kartal onu anlamak istercesine yüzüne baktı.

“Pelin.”

“Söylersem bana güvenecek misin?” diyen adamın yüzü ciddi bir hale bürünmüştü.

Efruz omuz silkti. “Neden inanmayayım? Sen bana yalan söylemiyorsun ki, yalan söylemek için konuşmak gerekiyor. Sen susuyorsun.”

“Ben sana hiç yalan söylemedim ama sen bana yine de güvenmedin. Ve hayır, gelmedi.”

İnandığını belli ederek başını aşağı yukarı salladı Efruz. “Yalan söylemedin ama bir çok şeyi gizledin. Bu yeterli bir sebep.”

“Şimdi değişen bir şey var mı senin için?” dedi Kartal. Bu soruyu sorması gerekiyordu. Ona göre devam edecekti konuşmaya.

“Hangi konuda?”

“Bana güveniyor olman konusunda tabii ki.”

Kekinden aldığı dilimi yutarak kahvesinden bir yudum aldı Efruz. Kartal’ın büyük beklentileri olduğunu belli eden bakışlarında oyalandı. Fincanın kulpuyla oynamaya başladığında gözleri de fincanına kaymıştı. “Sorunun tümü sende değil Kartal. Bunu görebildiğini biliyorum. O yüzden beni bırakmıyorsun. Hiçbir adam kendine güvenmeyen bir kadını yanında istemez.”

Kartal, karısının fincanla oynayan elini avucunun içine hapsetti. Güvenle sıktı. Efruz’un bunu hissetmesini sağlayacak kadar sıktı. “Yanındayım çünkü seni seviyorum. Yanımdasın çünkü sen de beni seviyorsun. Eksikleri öğrenebiliriz, birlikte açıkları kapatabiliriz. Önümüze çıkan engelleri aşabiliriz.”

Elinin içinde olduğu ele çevirdi gözlerini. “Anlat o halde,” dedi gözlerini kaldırıp kocasına baktı. “Ne oldu bize? Ve sen kimsin?”

Uzun sayılacak bir süre kadının kurşuni gözlerine baktı. Neler söylemesini, nereden başlaması gerektiğini düşündü. Ve kimden… “İlk önce ne öğrenmek istiyorsun?”

“Gece uzun nereden istersen oradan başla,” dedi Efruz adamın elinin içindeki elini çekip kollarını göğsünde bağlayıp arkasına yaslandı.

Kartal da arkasına yaslanıp masanın üzerinde bulunan fanusa odaklandı.

“On üç yıl önce bir şekilde gizli bir birime katıldım,” dedi bakışları birbirleri üzerine çekildi.

“Gizli birim..?” dedi Efruz, konuyu açmasını istediğini belli ederek.

“Devlet adına çalışan bir grup insandan biriyim.Yedi kişiyiz. Hepimiz bir yıl süren bir eğitimden geçtik. Ben ve Kılıç hariç diğerlerinin babaları, anneleri, kardeşleri yine devlet adına çalışan üst düzey insanlar.”

Dirseklerini masaya dayadı Efruz. Mafya olmasından iyidir gibi bir düşünce gelip geçti aklından. “Nasıl bir eğitimden bahsediyorsun?”

Parmakları masada hafifçe ritim tutuyordu Kartal’ın. Arada bir Efruz’a dönüyordu ve sonra yine parmaklarına bakıyordu. “Askeri eğitim. Ben askerlik yapmadım, yani esas olandan. Eğitim dediler adına, ama normal bir askerden daha zor şartlarda bir yıl geçirdim. Aç kaldım, dağlarda karın üzerinde yattım. Yirmi dört saat uyumadan nöbet tuttum. Sırtımda, üzerimde yirmi kilo yük ile dağlara çıktım. Süründüm… çamur demeden, sıcak demeden… Silah kullandım, her çeşidinden hem de. Hepsini tek tek söküp takmayı ögrendim. Hedefi on ikiden vurmayı…”

Efruz’un bakışlarında oluşan merhamet tohumlarının filizini fark etti Kartal. Yumuşamış gri gözlere gülümsedi. “O kadar kötü değildi. Bir senenin sonunda donanımlı bir asker gibiydim. Asker değilim elbette ama  tek farkımız onlar sürekli çalışıyor ben ve gurubum özel, seçilmiş görevlere gönderiliyoruz.”

“Tamer… Savaş…” dedi Efruz gözleri kısılıp ellerine döndü. “Sen! Ankara’ya diye gittiğin yer yoksa..?” Endişeli göz bebekleri kocasının gülen gözlerine ulaştı.

“Evet. Bir operasyon için gittim. Ama Ankara’ya da gittim. Oradan sınıra uçtuk. Harun, Bulut ve Metehan’da var. Kılıç ile yedi kişiyiz. Başımız Recep Binbaşı.”

Adamdan aldığı gözleri kek fanusunda kaldı. Düşünüyordu. Kocası da ona düşünme izni veriyor tek soru sormuyor ya da konuşturmuyordu.

‘Sınıra gitmiş. Sınır da nereye gitmiş? Ne yapmış? Eğitimli asker gibiymiş, asker… Operasyon dedi. Neyin operasyonu bu? Operasyon da neler olurdu…’ Gri gözleri kocasına döndü hızla. Kartal İzmir’den  eve döndüğünde kolundaki yarayı anımsadı. “Ne operasyonu?” dedi, meraklı sesi ve çözemez bakışlarıyla.

Derin bir nefes alıp sandalyesinden kalkıp Efruz’un yanındaki diğer sandalyeye oturdu. Kolunu uzatıp incecik omzundan tuttuğu kadını kendi omzuna çekti. Saçlarına birkaç öpücük bıraktı. “Bundan sonrasını duymaya hazır mısın?”

Başını çevirip adama şüpheyle baktı. “Neden? Benimle ilgisi mi var, yoksa kaldıramayacağım şeyler mi?”

“Her ikisi de geçerli.”

Efruz kocasından kurtulup sandalyesinde dönüp adama dik dik bakmaya başladı. Aklı her geçen saniye karışıyordu. Karışık bir zihni vardı ve kocası ona hiç yardımcı olmuyordu şimdi. “Dinliyorum.”

“Peki,” dedi Kartal, o da karısına çevirdi bedenini. Kara gözler ve gri bakışlar birleşti.

“Seni ilk nerede gördüm ben?”

“Kumarhane de, Kıbrıs’ta,” dedi Efruz. Merakı artıyordu ve bu konuşmanın nerde varacağını bilemiyordu.

“O gece seni Koray’la gördüğümü hatırlıyorsundur. Sizin konuşmanızın tamamını dinledik Kılıç’la. Koray’ın sarf ettiği sözlerden sen hiçbir şey anlayamadın, ama ben o gece huylanmıştım. Sana ‘Kendi ayağınla geleceğini, ona muhtaç olacağını, kurtar beni, bana yardım et’ diye yalvaracağını söylemişti.”

Efruz kaşlarını çatıp o geceyi, Koray’ın o sözlerini hatırlamaya çalıştı. Hatırladı. “O her zaman buna benzer sözler ederdi ama bunda huylanacak ne buldun?”

“Ama ben Koray’ı tanımıyordum. Sözleri bana iyi gelmemişti. Kılıç’la o gece abinin kaybettiği tüm paraları gözden geçirdik. Koray’ın hiç kaybetmiyor oluşu, ama abinin sürekli kaybediyor olması bir ışık daha yakmıştı bize.”

Efruz’un kaşları havalanırken ağzı bir açılmıştı. “Hile mi?” diyebildi.

“Evet, hile. Ama bizimle tek ilgisi krupiyerdi. Bizim de dolandırıldığımız o gece çıktı ortaya. Koray iki krupiyerimize yüklü miktarda para vermiş. Abin sürekli kaybetmeli, kendisi sürekli kazanmalıydı.”

“Ama neden?” dedi Efruz. “Abimi sever Koray. Neden öyle bir şey yapmış olabilir ki? Şimdi biz, yani babam Koray yüzünden mi iflasa sürüklendi?”

“Baban hiç iflas etmedi Efruz. Baban haddinden daha zengindi. Senin aklının alamayacağı kadar.”

Şoktan çıkıp şoka giren kadın kocasına boş boş bakıp sonunda sırıttı. “Ne saçmalıyorsun sen?!”

Kartal kadının gözlerine o kadar kendinden emin bakıyordu ki, Efruz bedeninin baştan ayağa titrediğini hissetti. Gülen yüzü soldu. Gülüşü yerlere döküldü.

Dudakları kımıldayan adamın sözlerine nefesini tutarak odaklandı. Kartal’ın her bir sözü beynine topuz darbeleri bıraktı. Delik deşik olan zihninden hayali kanlar fışkırıyordu. Bir ara ellerini kulaklarına tıkadığında Kartal o elleri sıkıca tutup dudaklarına götürüp dakikalarca öptü. Ağlamamak için kendini sıkan kadının gözlerinden de öptü. Başını ‘olmaz’ dercesine sallayan kadının başını elleri arasına aldı.

“Efruz,” dedi, kederden boğulmuş sesiyle. Sevdiği, en çok sevdiği kadını bu hale getirenleri bulup tek tek canını almak istedi. Ve şimdi tek korkusu bu anlattıklarına inanmamasıydı.

Sandalyesini iterek ayağa fırladı Efruz. Kocasının ellerinden sıyrıldı. Kesilen nefesini almak için derin derin soludu. Kendine bakan adama gri gözleri kan içinde baktı. Hırsı, öfkesi inanmak istemediği sözlerle bedeninde ayaklanma başlattı. Düşünceleri ikiye bölünmüştü. Her iki tarafta kendiyle çatışma içindeydi.

Böylesi bir karmaşayı içinde ilk defa hissediyordu. Babasının onu evden gönderdiği gün bile bu hislerin içinde olduğunu hatırlayamadı.

Amerikan tarzı, birbirine bağlı olan salon ve mutfak pencereleri açıldı. Perdeyi havaya kaldıran sert bir rüzgar esti odanın içinde. Kartal göz ucuyla baktı pencereye. Odanın içine rüzgar değil, fırtına girmişti. Kadının saçlarını soluna savuran, kendi yüzünde hissettiği sert ve soğuk bir rüzgar…

 Kadının saçlarını soluna savuran, kendi yüzünde hissettiği sert ve soğuk bir rüzgar

Konsolun üzerindeki vazo ve biblolar yerinden kalktı. Havada sallanmaya başlayan nesneleri sindirmek ister gibi sakince izledi Kartal. Efruz’un inip kalkan göğsünü gördü. Her nefes alışında ayaklanan eşyalar havada süzülüyordu. Mutfak tezgahı üzerindeki kahve ve çay makinası yerinde zangır zangır titriyordu. Bıçaklıktan kendini kurtaran bıçaklar havada taklalar atıyordu. Çekmeceler kendiliğinden açılıp süratle geri kapanıyordu, tıpkı dolap kapakları… Dolabın içindeki tabaklar ve bardaklardan birbirlerine çarpma sesleri odayı bastırıyordu.

Amerikan tarzı mutfaktaki orta sehpanın üzerinde olan dekor mumluklar yere düştü. Koltukların küçük yastıkları rüzgarda savrulur gibi etrafa saçıldı. Duvardaki televizyonun camı çatlayarak ikiye ayrıldı.

Efruz kendine engel olamıyordu. Farkında bile değildi yaptıklarının. Gözleri kocasından başka bir şey görmüyordu. Görmek istemiyordu. Etrafında neler olduğu hakkında tek bir bilgisi bile yoktu.

“Efruz,” dedi Kartal. Kadına doğru bir adım attı. Efruz kımıldamadı. Kımıldayamadı. Kendine yaklaşan adamın varlığı üzerine geldikçe dinen nefesi, uykuya kalmaya hazır ruhunu hissetti. Kollarından tutan kocasının göğsüne çekilişini ve evin içinden gelen kırılma seslerini duymamıştı. Gerisi, kara bakışlı adamın güven veren kollarıydı…

                                🦅

“En yakın sen varsın Savaş, kime güveneyim sen söyle?”

Savaş telefonun diğer ucunda sıkıntılı nefesini saldı. “Sen bekle abicim, ben Tamer’e haber uçururum, o gelir götürür kardeşini.”

“Tamer şu anda Alanya’da. Alanya Burdur arası üç saat. Sen Antalya’dasın şimdi. Sana daha yakın.”

“Aman ne iyi… Bir saatin lafını ediyorsun.”

“Sorun ne Savaş?” dedi Kartal.

‘Sorun senin kardeşin, yüzüme faça çekti,’ diyemedi. Sinirle derin bir nefes aldı. “Sorun yok. Bana güvenmişsin, kardeşini eve götüreceğim Kartal.”

“Teşekkür ederim. Biz de yarın sabah çıkacağız. Asude hazır bekliyor. Ne zaman orada olursun?”

Saatine bakan Savaş yüzünü buruşturdu. “Birazdan yola çıkarım. Beklemekten hoşlanmıyorum kardeşin beni bekletmezse sevinirim.”

“Ne kadar kaprislisin Savaş. Kadınlar seni bekletiyorsa bekleyeceksin!”

Kadın ne, kadın… Kadın senin kardeşin. “He he görürsem söylerim.”

Arkadaşına sırıtarak kapattı telefonu Kartal. Ekrana düşen mesajı açtı. Kılıç’tan geliyordu. Yazılanlara bakıp yüzünü buruşturdu. Sandalyenin üzerinde duran ince hırkayı aldı. Telefonunu masanın üzerine bırakıp Efruz’un yanına gitmek için bahçeye açılan geniş kapıdan adımını dışarı attı.

Bahçedeki oturma grubunda sırtı kendine dönük olan kadının saçlarına parmaklarını daldırıp saç diplerine kadar ulaştı Kartal. Başını kaldıran kadının gri, kalbine kurşun misali saplanıp kalmış bakışlarındaki gülümsemeyi gördüğünde eğilip dudaklarına sokuldu.

Hiç öpmemiş gibi, hiç tadını almamış gibi dokundu. Efruz’un saç diplerindeki eli sıkılaştı ve kadını kendine daha çok bastırdı. Son ve minik bir dokunuş bırakıp gözlerini açtığında Efruz’un koyulaşmış gri bakışlarından kendini zorla çekti. İki adımda koltuğun etrafını dolanıp yanına oturduğunda hırkayı kadının omuzlarına kapattı. Efruz başını adamın kucağına bırakıp dizlerini kırarak yan yattı. Saçlarındaki elin her daim verdiği huzurla gözlerini kapattı.

O gece bir saat sonra kendine geldiğinde neler olduğunu hatırlamamıştı. Kartal’ın ona anlattığı şeylere inanmazdı belki, evin o halini görmemiş olsaydı…

Son iki gündür yaptığı tek şey düşünmekti, derin ve derin düşünmek. Hayatında ilk defa enine boyuna düşündüğünü fark etmişti. Yıllar yılı yaptığı şeyin aslında körü körüne yaşamaktan öteye geçmemiş olduğunu…

Hissetmiş ve geçmiş oldugunu… Hiçbir şeyin üzerinde uzun vadeli düşünmediğini… Anı yaşamış, tat almış, heyecanlarla sürüklenmiş ve duyguları aslında hiç tartmamış olduğunu…

Efruz kendini bildi bileli yaptığının ‘Bugün var, bu an var’ deyip boş vermiş olduğunu büyük bir yıkımla fark etmişti. Yaptığı bütün bu hataların ona tek getirisinin Kartal olduğunu, karşısına çıkmamış olsa başına nelerin geleceğini bile tek tek düşünmüş ve sonunda kanının donduğunu duyumsamıştı.

Babası, abisi ve Koray’ın oyununda başrol olduğunu duymuş ve inanmıştı. Evet, inanmıştı çünkü Kartal ona hiç yalan söylememişti… Efruz hayatında bir ilk daha yaşamış, güvenin kocasından ibaret olduğunu anlamıştı.

“Karşına…” dedi Kartal. “Olur ya bir gün Mine çıkar gelir. Sana belki doğru belki yanlış şeyler söyler, bunlar olabilir.”

“Saçını başını yolacağıma söz veriyorum,” dedi Efruz, başını oynatıp daha rahat bir pozisyon alırken. “Umarım gelmez.”

“Sen saç yolmayı biliyor musun ki? Sende hiç kavga edecek tip yok.”

“İlk okuldayken birinin saçını çekmiştim, o sayılır mı?”

“O sayılmaz, ama bence yapmamalısın.”

“Tamam,” dedi genç kadın. Sırtını kocasının dizlerine devirip gözlerini açtı. “Güçlerimi kullanırım ben de. Çelme takabilirim mesela.”

Kartal göz devirip sırıttı. “Konuşmayı dene Efruz.”

“Ne konuşacağım ben onunla? Allah Allah ya… Hal hatır da sorayım istersen… Daha neler…”

“Dahası sen,” dedi adam kadını doğrultup kucağına oturttu. Efruz’un parlayan boynuna dudaklarını bastırdı. Bir kez öptü. Çekildi. Bir kez daha sokuldu. Kokusunu içine çekerek tekrar öptü. Kulağına kadar öpücüklerle çıktı. Kulak memesini dişleri arasına alıp ısırdı. Isırdığı yeri de öptü. “Ona seni nasıl sevdiğimi anlatırsın,” dedi fısıltıyla.

“Olmaz. Senin sevgini kimseye anlatamam. Kelime dağarcığımda seni anlatacak kadar kelime yok.” Hâlâ boynunda dolanan adamın hareketsiz kalışından kısa süre sonra gülümseyen nefesi çarptı tenine. Alnını başını yaslayan adamın gülüşü her geçen saniye büyüyordu.

“Saç yolmak serbest o zaman çünkü Mine dönmüş.”

Kartal’ın kolları onu sıkı sıkıya tutarken o olduğu yerde buzdan kalıp halini almıştı. Efruz sessizdi, Kartal sessiz. İlk önce söze kimin gireceği ikisi içinde merak konusuydu. Atak bekleyen tarafsa Kartal’dan başkası olamazdı. Ağır çekimde kocasına dönen Efruz’un gözlerinde karışık hareler geziyordu ve Kartal bundan ürküyordu. Kadının güvensiz kalbi onu artık korkutuyordu. Her an ‘ne olacak’ düşüncesi… Bir gün bu histen kurtulacaktı.

Kartal’ın kollarında… Evinde… Adında… Hayatının merkezinde olduğunu biliyor, bilmekle kalmayıp kocası tarafından her an hissettiriliyordu. İçindeki güvensiz kadını dinlemek istemiyordu artık. Onun neden orada olduğunu bile bilmiyordu. O kadından kurtulmalıydı. “Hoş gelmiş. Memleketi sonuçta,” dedi.

Nefesini tutarak beklediği sözlerin hafifliğiyle genişçe gülümsedi Kartal. Olacaktı. Efruz ona hiç hesapsız güvenecekti sonunda. Bir şekilde birlikte aşabiliyorlardı. Daha ileriye gidebileceklerdi. En azından Kartal buna yürekten inanıyordu.

“Durduk yere neden dönmüş ama merak ettim. Canan’ın parmağı varsa hiç şaşırmam. Evlendiğimizi duymuş olsa ne olur ki… On küsur yıl olmuş, seni almaya gelmiş olamaz ya…”

Kendi sözleriyle kendine geldiğini, içini açabildiği, doğru düzgün düşünebildiğini hissettikçe, iç dünyasının huzura eriyor olduğunun farkında değildi.

Ama Kartal farkındaydı.

“Bu konuda seninle aynı fikirdeyim. Öyle olması büyük saçmalık olurdu. Beni terk eden o idi, ve şimdi öyle bir şey yapması… Akıl kârı olamaz. Dönmek istemiş ve dönmüş.”

Kurşuni gözleri kocasını haklı bularak kapandı. Yerinde kayıp kocasının boyun çukuruna başını yasladı. Olduğu yeri kimseye vermezdi. Buna cüret edeni elleriyle parçalardı. Kartal ona bu dünya verilmiş en değerli hediyeydi. “Ama ben kıskanırım, çok kıskanırım. Deliririm. Gözüm hiçbir şeyi görmez sana yaklaşırsa. Ben olmaktan çıkarım.”

Parmakları siyah saçların arasında gezinerek kadının saç diplerini hafifçe okşadı. Gözleri bahçenin içindeki çiçeklerin üzerindeydi. “Öyle bir şey olmayacak.”

“Nereden duydun?” diye mırıldandı Efruz.

“Kılıç haber verdi.”

Gözlerini açıp yerine iyice yerleşti. Kocasının Adem elmasına dudaklarını bastırıp öptü. “İzmir bize yarıyor ama İzmir’den sonra Antalya’da hiç çekilmiyor,” dedi.

“Ama dönmeliyiz.”

“Biliyorum.”

Efruz doğrulup ayağa kalktı. Elinden tutan adamı da ayağa kaldırdı. “Bir daha ne zaman geliriz belli olmaz. Hadi dışarı çıkalım, gezelim,” dedi, kocasına göz kırpıp. “Evli gibi değil de, sevgili gibi takılalım bugün.”

Başını yana yatıran adam karısına gülümsedi. “Arada bir fark göremedim ben.”

“Nikah cüzdanı.”

🦅

Valizlerini kapının önüne çıkarmıştı. Anne babasına bakmaktan kendini sakınıyordu. Hele babasının o hüsranla bakan kara gözleri… Eğer vicdan yaparsa gidemezdi. Gitmeliydi. En sevdiği yer olan bu evden kurtulmak zorundaydı. Hayatındaki en güzel günleri bu evde ailesi ile birlikte geçirmişti ama o da biliyordu ki artık bıçak kemiğe dayanmıştı. Gitmeliydi…

“On beş yirmi günde bir geleceğim söz veriyorum,” dedi, annesi ve babasıyla içtiği son çay bardaklarını kenara alıp.

Ensar Bey başını aşağı yukarı savurup onayladı. “Gel, özletme.”

“Bir gün gidecektin kızım, er ya da geç,” dedi annesi. “Bize de alışmışlık olur.”

Asude başını eğerek sessiz kaldı. Çalan telefonuna uzandı. Abisinin aradığını görür görmez açtı. Savaş’ın birkaç dakika sonra orada olacağını haber verip kapattı Kartal. Asude onu almaya gelecek olan adamın Savaş olduğunu duyunca yaptığı aklına gelmişti.

Adamın yüzünde tırnak izleri vardı…

Ama anne ve babası bilmiyordu. Babasının onu bir erkekle iki saat boyunca yolculuk edeceğini öğrendiğinde ne diyeceğini düşündü.

“Beni almaya geliyormuş,” dedi babasına bakmadan. “Biri.”

“Savaş,” dedi babası. “Biliyorum ben, Kartal bahsetti. Birimden arkadaşı. Eve ulaştığında bizi ararsın.”

“Tabii ki ararım babacığım.” Asude’nin gerginliği anında kayboldu. Yerine gülücükler yerleştirdi. Elini kahverengi şalına götürüp el alışkanlığıyla düzeltti. Siyah bol pantolon üzerine giydiği kahverengi ince uzun kazağıyla oldukça iyi görünüyordu.

Bahçe kapısında Savaş belirdiğinde Ensar Bey ayağa kalktı. Gülümseyen yüz ifadesiyle Savaş’a yaklaşmaya başladığında genç adam da gülümseyerek ona yürüdü. Uzanıp adamın eline varacağı anda elini çekti Ensar Bey. “Hoş geldin Savaş.”

Adamın elini sıkarak bıraktı Savaş. “Hoş buldum, Ensar baba,” dedi, on üç yıllık dostunun babasına başka bir hitap bulamadı. Bu ilk karşılamalarıydı. Daha önce bir karşılama olmasını gerektirecek her hangi bir gerekçe olmamıştı.

“Hazır mı?” dedi, başka bir söz edemedi. Ne diyeceğini bilemedi Savaş. Gözü ileriden gelen yaşlı kadınla genç kızı fark etti.

‘Yüzüne faça atan dişi pençe.’

Eli yüzüne gidecekti ki son anda tuttu kendini Savaş. Yara henüz kapanmamıştı. Doktor birden fazla krem vermişti iz kalmaması için. Aynaya baktıkça Asude’yi hiç iyi anmıyor ama kötü bir kelime de edemiyordu. Kızın haklı olduğu gerçeğiyle birkaç kez gülümsemişti bile.

Yanlarına gelen anne ve kıza bakıp annesine eğilerek selam verdi Savaş. Asude’ye bakmamıştı. Kartal’ın aile hayatını biliyordu. Bir yıl boyunca dip dibe yaşamışlardı ve yıllardır da silah arkadaşıydılar.

Asude’de ona bakmak istememişti ama yüzündeki ince çiziklerden gözünü alamamıştı. Kısa bir an bakıp babasına ve annesine dönmüştü.

Araca yüklenen valizlerin ardından anne ve babasına sarılıp dualarını almış, araca geçtiğinde Savaş’ta vedalaşıp yerine geçmişti. VİP aracın içinde birbirilerine baka baka gidecekleri netlik kazanmıştı.

Şoför aracı yola çıkarmadan, Savaş aracın sürgülü kapısını kapatmıştı. Şoförün yola çıkardığı araçla anne ve babası geride kalmıştı. Yüreğine hüzün oturan Asude’nin aklı bir süre onlarda kalacaktı. Alışana kadar… Bu ilk gidişiydi.

Arkasını dönerek evine son kez baktı. Kendini bundan alıkoyamadı. Anne ve babası arkalarından bakıyordu. Boğazındaki düğümü yutkunarak itti. Savaş kıza kaşlarını çatıp baktı. Önüne dönen kızla göz göze geldi. Gözleri dolan kız hemen pencereden bakmaya başlamıştı. Sokağın başına geldiklerinde bir büyük ve siyah araç daha arkalarına takılmıştı. Dikkatinden kaçmamıştı Asude’nin. Derin bir nefes alıp duygularını sindirmeye çalıştı.

Elindeki telefona odaklanan adamın yüzünü daha net ve yakından görebiliyordu. “Tanışalım mı?” dedi aniden.

Savaş başını kaldırmadan göz kapaklarını kaldırıp kıza alttan baktı. “Asude Sipahi. Kartal’ın kız kardeşi. Tanıyormuşum,” dedi.

Asude göz devirdi ama vazgeçmedi. “Bütün yolu bu şekilde mi aşacağız?”

Savaş kıza yine alttan bakmış en sonunda telefonu yana bırakıp ellerini kucağında birleştirip Asude’ye döndü. Kızın giyim tarzı ona zıttı ama yadırgamıyordu. Kızın beyaz teni, kahverengi gözleri, kalemle çizilmiş kaşları vardı. İnce fiziğini gizleyen kıyafeti yeterli değildi belli ki. Kız oldukça göze hitap ediyordu.

“Savaş, Savaş Keskiner. Abinle aynı birimdeyim.”

Asude başını salladı. Sözü o geceye getirecekti ama alacağı tepkiyi bilmiyordu. Bakışları adamın yüzüne kaydı ister istemez. “O gece…”

“Sen de haklıydın, kabul ediyorum. Bilemezdin,” dedi Savaş.

“O kısmı evet, ama sonrasında siz öyle sözler edince ben de kendimi tutamadım. Bunun için üzgünüm.”

“Gergindik. Zor bir geceydi, diyelim bu konuyu kapatalım.”

“Evet ama izi kalmaz, değil mi? Haklı da olsam kendimi kötü hissetmek istemem.”

“Doktor kalmayacağını söyledi, için rahat edebilir.”

Asude gülümsedi.

Savaş gülemedi.

Öylece kızın gülen yüzünü izledi.

“Sevindim,” dedi Asude.

“Bende sevdim,” dedi Savaş.

Asude başını geriye bir milim çekip kaşlarını çattı.

‘Gülüşünü sevdim’ içinden geçiriyor olmalıydı oysa. Birden dilinden dökülmüştü. “Yüzümün yeni halini,” diyerek gülümsedi Savaş. Parmağını kıza muzipçe salladı. “Çekicilik katacağını söylemiştin.”

Asude hatırladığı sözleriyle, “Ah evet,” deyip arkasına yaslandı. Adama gözleri kısık halde bakıyordu şimdi.

‘Dilimi eşek arıları soksaydı ya benim! Adamın esmer tenine kara gözlerine de yakışmış mı ya… Geçer o geçer.’ İç dünyasından zorla çıkarak yola döndü. Burdur otoyolunda ilerliyorlardı. “Ben Burdur’dan hiç çıkmadım,” deyiverdi.

Savaş kıza inanmadığını belirten gözleriyle baktı. “Nasıl yani?”

“Evet. Babam hiç izin vermedi. Okulu da burada okudum.”

Kızı incelemekten kendini alamayan Savaş Asude’nin gözlerinde durdu. Kendisi ve kız kardeşlerini düşününce Asude gözüne o kadar saf ve duru görünmüştü ki, aklı bir ona izah edemedi. “Ne okudun?” diyerek konuyu değiştirdi. Ensar beyin neler yaşadığını düşününce kızına uyguladığı baskıyı kavradı.

“Psikoloji, psikologum.”

Kaşları havalandı Savaş’ın. Ne beklediğini bile bilmiyordu ama bir psikolog beklemiyordu. Dudakları beğendiğini ifade edercesine büküldü.

“Güzelmiş.”

“Güzeldir.”

Savaş gelen telefon görüşmelerini gerçekleştirirken Asude geçtiği yerleri izliyordu, güneşin batmış olmasına rağmen… Heyecanlıydı. Yeni hayatının nasıl olacağını düşünüyordu. Düşündükçe daha da heyecan basıyordu. Bir yanı ise anne ve babasında kalmış gibiydi. Annesinin bu saatlerde yorgun düştüğünü biliyordu. Babasının da tam namaz için camiye gittiği saatlerdi. Kendisinin de odasında kitap okuduğu…

“Hayır, Lina,” diyen adama döndü istemeden. Lina kimdi? Savaş’la göz göze geldi o an. Kızın gözlerinden gelip geçen merakı izledi. Asude tekrar yola döndü.

“Eve dönüyorsun. Ara sıra da annenle babanı düşünsen iyi edersin. Evet, senden daha çok düşünüyorum anne ile babanı. İtiraz kabul etmiyorum. Eve döndüğünde haberim ols…”

Aracın ani bir frenle yana dönmesiyle her ikisi de aracın içine savrulduğunda elinde sıkıca tuttuğu telefonun kapatma tuşuna basıp koltuğa fırlattı Savaş. Asude öne düştüğü ayak bölümünden hızla doğruldu. Yere düşen çantasına asıldı.

Belindeki silahını çeken Savaş ucuna mermiyi sürerken kendinden bir başka silahın daha ucuna mermi çekildiğini fark ettiğinde Asude’ye döndü.

Saniyelik bir şok anından sonra şoförle aralarındaki küçük sürgünü açtı. “N’oluyor?” diye bağıran Savaş’ın ardından Asude’de doğruldu. Elindeki silahla kimseyi vurmamış, hiçbir canlıya zarar vermemişti ama gerekirse yapacagını, yapması gerektiğini Kartal ona öyle güzel öğretmişti ki, Asude’nin ne bedeninde ne zihninde zerre kadar korku yoktu.

Arkalarında, onları korumak için bulunan aracın hızla yanlarından geçerek önlerindeki araçla aralarına durmasını soğuk kanlılıkla izledi.

“Önümüzde bir araç var Savaş bey.”

Genç şoförün tedirgin sesini Asude bile algılamıştı. Öndeki araca döndü Savaş. Arabanın burnu kendilerine dönüktü ve içinden çıkan adamların da kendi adamlarının da hazırda kurşun yağmuru başlayacak havasıyla ona emanet edilen kıza döndü.

“Süs diye değildir inşAllah,” dedi Savaş, silahı işaret ederek. “Kullanmayı biliyor musun?” Sözleri hızlı ve endişeliydi. Bunu öğrenmesi gerekiyordu. Kızın ne kadar cesur olduğu açıktı ama birini vurmanın cesaretini ne kadar üzerinde taşıyordu bilmeliydi.

“Kendimi koruyacak kadar bilgim var.”

İlk silah sesiyle Savaş, Asude’yi kollarına çekip aşağı eğdi. “Korkma!”

Asude başını kaldırıp adama baktı. Savaş daha çok korkuyordu sanki. Endişesi gözlerine yansımıştı. “Ben değil sen korkma!” dedi Asude ve artan silah sesleriyle Asude gözlerini kapattı.

Savaş kızı aracın köşesine çekip başını kaldırıp filmli camdan dışarıda neler olup bittiğini görmek istedi.

“Araba kurşun geçirmez. Sen sakın çıkma!” diyerek aracın sürgülü kapısını bedenini çıkaracağı kadar açıp çıktı. Kapıyı aynı hızla geri kapattı.

Asude’yi arabada bir başına bıraktı…

Tek bir kurşun sıkmasına gerek kalmadığını anlayan Savaş adamları üzerinde göz gezdirdi. Yerde yatan adamlara döndü. Sadece dört kişi miydi? Dört kişiyle mi onları ele geçirmeye çalışmışlardı…

Arabaya geri dönüp Asude’ye tehlikenin geçmiş olduğunu söylemek istedi. Aracın kapısını açtığında başına dayanan namluyla göz devirdi Savaş.

“İndir şunu!”

Asude, Savaş’ı görmenin rahatlığıyla silahını adamın başından çekti.

“Dışarı bakma ve çıkma. Geçti,” diyen adama başıyla tamam, dedi. Savaş kapıyı kapatarak geri döndü.

Yanına gelen adamına döndü. “Yaşayan var mı?”

“Bir kişi, ama ağır yaralı,” dedi adamı.

“Ambulansı arayın. Ölmesin.”

Adamının yaralı adama doğru yürümesiyle Recep binbaşıyı aradı…

                                     🦅

Akşam yemeği için seçtikleri tenha ve samimi restoranda, kahvelerini yudumlayan Efruz ve Kartal son zamanların en güzel zamanlarını geçirdikleri konusunda bakışlarıyla bile emindiler. Bakışlar daha sade, sözler daha açıktı. Aralarından kalkan setlerin hafifliğiyle birbirilerine gülümseyerek bakıyorlardı. Tüm gece boyunca hikayenin geri kalanını dinlemişti Efruz. Kartal’ın düştüğü yerden kalktığını, bugünlere nasıl geldiğini, her şeyi biliyordu.

“Onu anlat bana.” Bir tek o kalmıştı.

Efruz’a bakarken kaşları anlamak ister gibi birleşti adamın. “Kimi?”

“Tabii ki Mine’yi.”

“Ne duymak seni rahatlatacak?”

“Rahatlamaya ihtiyacım olduğunu düşünmüyorum, rahatım çünkü. Ama karşıma çıkma olasılığını göz önünde tutarsam… Ve niyetini bilmiyorum. Anlıyor musun beni? “

Kartal başını aşağı yukarı sallayıp arkasına yaslandı. Masanın üzerindeki fincanına bakıp kendine dikkatle bakan kadına döndü. “Yirmi, yirmi bir yaşlarındaydım. Kumara ilk çekildiğim, bugünkü camiaya adım attığım zamanlara denk geliyor. Deli gibi kazanıyordum ve etrafım insan dolmaya başlamıştı. Bunları anlattım, biliyorsun… Her yerden güzel kadınlar, genç kızlar… Ciddi para kazanıyordum, üç beş kuruş değildi. Kazandıkça artan zenginliğimle coşmuştum. Gözüm hiç kimseyi görmüyordu. Kazanmaya deli gibi alışmıştım ve kaybetmek yoktu, hiç kaybetmedim. Asla hile yapmadan hem de. Çünkü ustam bana her şeyi ince ince öğretmişti.”

“Amcan yani,” dedi Efruz.

“Evet. Mine’de o günlerde karşıma çıkan biriydi. Güzel kızdı. Genç ve güzeldi. Etkilendim. Beni etkisi altına almakta hiç zorlanmadı. Oldukça genç olmam da bunu kolaylaştırdı. Babası çok zengin bir adamdı ama kumarbaz birini kızının yanında istemiyordu.”

“Babası mı ayırdı sizi?” Efruz’un sorusuna Kartal başını hayır anlamında salladı.

“Mine babasını dinleyen biri değildi. Asi, başına buyruktu. Kendi isteklerinden başka düşündüğü olan biri değildi. O, anı yaşamayı seviyordu. O zaman bende seviyordum. Anlaşıyorduk yani. Aramızda hiç sorun yoktu.”

Efruz için ilginç bir hikaye olmaya başlamıştı. Her şey tamdı da neden gitmişti Mine…

“Bu kadar iyi anlaşırken seni neden terk etti?”

Kartal gülümsedi Efruz’a. “Bu benim gördüklerim, bildiklerimdi. Demek onun için öyle değildik.”

“Daha çok merak ettim, devam et.”

“Bir yıl sürdü ilişkimiz. Kumara olan bağım beni daha zengin etmeye başlamıştı çünkü. Küçük bir şirket kuracak kadar param vardı artık. Ama kumardan vazgeçemiyordum. Tehlikenin göbeğinde aldığım hazla zengin adamları ve kadınların bir gece de cebini boşaltıyordum. Hiçbir açık bulamıyorlardı.

Mine artık bundan şikayetçiydi. Kumar oynamamamı sürekli olarak söylüyor, ben anlamak istemeyince de kavga ediyorduk. Bir gün… O gün… çok iddialı bir masaya oturmam gerekiyordu. Piyasanın en zengin ve en iyi kumar oynayan adamının masasına oturmayı ben istemiştim. Hata yapmazdım çünkü hile yapmıyordum, ama ufacık bir hata beni ölüme götürebilirdi. Mine o masaya oturmamam gerektiğini söyledi. Kumarı bırakmamı, babasının şirketinde üst düzey yönetici olmamı sürekli söylüyordu. Ben babasından çok ufaktım iş konusunda. Ama ben reddettim. Gençtim ve hırslarım gözümü kör etmişti. Onu dinlemedim o masaya oturdum, ben para kazandım ama Mine gitti. Bitti. O gece benim kumar masasına son oturuşumdu çünkü; her şey o gece Mine’nin gidişiyle boyut değiştirmişti.

“Bu mu yani…” dedi Efruz. Bu beklediği senaryo değildi. “O gece Canan’ın kumar masasında bıraktı sözleri bu şekilde miydi…”

Kartal güldü. Kollarını masaya yatırıp kadına yaklaştı. “Sen ne beklemiştin?”

Efruz gözlerini kaçırdı adamdan. “Öyle denince insan neler bekliyor bilsen. Ama bu Mine’nin kendi tercihi olmuş. Canan’ın derdi neydi onu düşünüyorum.”

“Basit,” dedi Kartal kahvesinin son yudumunu midesine yuvarlayıp.

“Basit?”

“Mine ile birlikteyken Canan’ın gözleri sürekli üzerimde idi. Yakın temasta bulunmak için birkaç çabası olmadı değildi.”

Efruz’un gözleri açılırken ağzı da ona eşlik etmişti. “Ne?”

“Maalesef.”

Açıldığı hızla kapanan dudaklara ve kısılan göz kapaklarına sırttı Kartal. “Kocanı Canan’a bırakma sevgilim.”

Dudakları düz bir hal alan Efruz’un aklına hiç gelmemişti böyle bir şey. Tatlı çatalını eline saplayacakmış gibi tuttu. “Dalga geçme!”

Fincanını tabağı uzerinde gezdirdi Kartal. “Mine gittikten bir yıl sonra evime geldiğinden bahsetmeyeceğim o zaman,” dediği anda kahve fincanı hareket etmeye başlamıştı. Karısı yine farkında değildi ama ağzından çıkacak tek yanlış kelimeyle kahve üzerine dökülebilirdi.

Şaşkınlığı ve öfkesi iki katına çıkan Efruz çatalı daha bir sıktı. “Yattın mı onunla?”

“Tipim değildi.” Kartal kıskanç karısına baktıkça gülme istediğiyle doluyordu. Güveni gelmeye başlayan kadının şimdi de kıskançlıklarıyla uğraşacağı açık ve net önündeydi. Ne olur ne olmaz diyerek fincanı sıkıca tuttu.

“Tipin olsa yatacaktın yani…”

“Hayır. O dostuna ihanet edecek bir kadındı ama ben eski sevgilimin dostuyla yatacak biri değilim. Geldiği gibi gitti ama hırsı hiç geçmemiş demek ki,” dedi aynı zamanda sallanan fincanı izliyordu. Fincanın yavaşlamasıyla dudağı hafifçe yana kaydı.

Çatalı sakince masaya geri bıraktı Efruz. “Bunlar hiç hoşuma gitmedi. Ne bitmez tükenmez oyunlar varmış arkamızda… Bizim huzura ermemiz için ne gerekiyor bilmiyorum. Antalya’yı seviyorum, başka bir yerde yaşamak istemiyorum.”

“Ben de seviyorum. Başka bir yerde yaşayacak olsak bile bunların peşimizden geleceğine de eminim. İnsanın içindeki kötülük önüne geçilemez ise kişi içinde kaybolur. Çevremizdekiler tam olarak böyle insanlar.”

“Eve dönelim. Birden yorgun hissettim kendimi.”

“Senin bana anlatacağın bir şeyler yok muydu Efruz?”

Gözlerini kırpıştırarak kocasına baktı. Neden bahsettiği açıktı. Güçlerinin nereden geldiğini, nasıl sahip olduğu hakkında henüz tek bir kelime bile anlatmamıştı Efruz.

Elleri boğazına giden Efruz derin bir nefes çekti ciğerlerine. Yüreğindeki kıpırtıyı artık tanımaya başlıyordu ama nedenini bilememesi ayrıca bir sorundu onun için. Hislerinin bu denli algılamaya başladığını Kun’a anlatmalıydı. Bunu evine döneceği zamana erteliyordu. İçinden bambaşka bir kadın dışarı çıkmak için fırsat kolluyordu. “Sonra… Eve dönelim, içimde bir sıkıntı var ama ne bilemedim.”

Efruz’a bakıp telefonunu eline alacağı anda telefon çalmaya başlamıştı. Gözleri önce Efruz’a sonra da telefona kaymıştı. Arayan Savaş’tı. Efruz’un hislerini artık Kartal bile tanıyordu.

“Hemen panik yapmadan düz geçiyorum. Arabanın önünü kestiler ama bir şey olmadı. Şimdi helikopterle eve gidiyoruz. Binbaşı’yı olay yerinde bıraktım. Birkaç ceset ve bir yaralı var elimizde. Ve… Asude oldukça iyi. Silah kullanmayı sen mi öğrettin?” Savaş bunları söylerken karşısındaki Asude’ye bakarak dudağının ucunu havaya kaldırmıştı. Sesindeki eğlenceyi Kartal hissetmişti.

Kartal tüm bu sözler boyunca nefes almayı kesmiş ve sonunda hızla bırakmıştı. “Ona sor anlatsın sana. Ben hemen dönüyorum.”

“Yavaş! Binbaşı az sonra arar seni. Sana askeri bir helikopter gönderecek. Kapatıyorum.”

Kapanan telefona bakan Kartal, neler olduğunu anlamak isteyen Efruz’a yan gözle baktı. “Güçlerini de seni de seviyorum Efruz. Eve dönüyoruz.”

🦅

Aynı gün Burdur’dan çıkan ve yine aynı gün helikoptere binen kız dualarında bir yerde yanlış yaptığını düşünüyordu. Birkaç saate sığan aksiyon bünyesini zorluyordu. Kızın değişmiş yüz hatları ve dışarıya bakamaması dikkatini çekmişti Savaş’ın.

“Sanırım bu da ilk havada oluşun…”

Asude zorla gözlerini adama çevirdi. Helikopterin sesi kulaklarında uğulduyordu ama adamı da net duyuyordu. “Evet,” diyebildi titreyen sesiyle.

“Silah kullanmayı biliyorsun, havada olmaktan korkma!”

“Söylemesi kolay,” derken ellerini kucağında birleştirdi Asude.

Savaş kızın dikkatini konuşarak dağıtacağını umdu. “Silah kullanmayı abin mi öğretti?”

Asude önce başıyla onaylayıp, “Evet.”

“Ne kadar iyi kullanabiliyorsun? Gerçi benim başıma silah dayadığına göre oldukça cesursun.”

Asude soluğunu bırakıp gevşemek istedi. Belli ki adam onu rahatlamaya çalışıyordu. Ona ayak uydurabilirdi.

“Issız bir dağ başına götürdü beni. Henüz on dokuz yaşındaydım. Tepemde pembe bulutların olduğu çağlar. Abimin başına gelen her şeyden haberdardım ama görmeyince de bir yere kadar anlıyordum. O gün o dağ başında; elime bir silah verdi. Önüme hedefler dikti. Silaha dokunan ellerim bile buz tutuyordu. Çok soğuktu demir yığını. Alamadım ilk. Attım yere. Zorla elime geri verdi. Ağladım. Yapma, verme dedim, dinlemedi. Tetiğe basabilmem için çok uğraştı ama yapamadım. Sonunda beni yere yıktı. Dizlerimi taşlarla dolu toprağa resmen sapladı.”

Savaş kaşları havada, engel olamadığı merakıyla kızı pür dikkat dinliyordu. “İnanılmaz. Bu aklıma bile gelmemişti. Doğuştan cesaretin varmış gibiydi. “

“Abim sağ olsun,” dedi Asude, devam etti; “Mermiyi silahın ucuna sürdü ve başıma dayadı. ‘Ben senin abin değilim, düşmanınım’ dedi. ‘Şimdi ya canını kurtarmak için silahı ateşle ya da öleceksin!’ Sesi o kadar soğuktu ki gerçekten abim değilmiş gibiydi. Ben de onu düşman olarak gördüm ve ilk kurşunu sıktım. Tabii ki boşa sıktım. Hedefin yanından bile geçmemişti. ‘Ölmene az kaldı, az sonra kurşun beynine girecek ve sen bu dünyada hiç yaşamamış gibi olacaksın’ dedi ve silah kafatasıma ciddi baskı uyguluyordu. Kendi abimden korkmaya başlamıştım. Ardı ardına sıkmaya başladığım da sırtımdan bana destek oluyordu. O gün hedefi hiç vuramadım ama gerekirse kurşun sıkmayı öğrenmiştim. Sonrası poligonlar… artık iyi bir atıcıyım.”

“Ve artık Antalya’dasın.”

Asude’nin açılan gözleri hemen kıyısındaki küçük pencereye ulaştı. Işıkları capcanlı şehri izleyip Savaş’a döndü.

Savaş, genç kıza göz kırptı. “Helikopter korkunu da bana borçlandın.”

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!