29.Bölüm

Keyifle okuyun…


🦅

Masadaki tatlı tabaklarına göz gezdirdi Savaş. Ne zamandır bu kadar çok yemek yememiş, hayır bu kadar lezzetli ve çok mantı yememişti. Ama bu ev baklavasına asla hayır diyemezdi.

“Baklavayla aşk yaşıyor,” dedi Kılıç gülerek.

“Fena doydum ama bunu asla kaçıramam,” dedi Savaş, küçük kesilmiş dilimi ağzına atıp.

“Ye Savaş ye. Asude kendi elleriyle açtı. Çok becerikli,” dedi Efruz.

Asude kıpkırmızı kesilirken Savaş boğulmaktan son anda kurtuldu. Masadaki adamlar ve Efruz sırıtarak Savaş’a bakıyordu. Çayından bir yudumu zorla alarak boğazını temizledi Savaş. “Ellerine sağlık o zaman.” Asude’ye diktiği bakışlarını Asude göremiyordu çünkü tabağındaki tatlıyı didiklemekteydi.

“Hanımlar gerçekten her şey harikaydı,” dedi Erdal. “Uzun zamandır yediğim en güzel mantıydı.”

“Değil mi sevgilim… Efruz bizim için buzluğa attı. Yine yapacağım sana.”

Erdal karısına bakarken gözleri parladı. “Çok iyi olur.”

“Bir sürü açtık. Bittikçe açarız.”

Kartal hevesle mantı açmaktan bahseden Efruz’a döndü. “Bizi göbek sahibi yapmak niyetindesiniz demek.”

“Bu konuyu konuşmuştuk sanki.” Efruz kocasına göz kırptı. “Spor diye bir şey var.”

“Asude kızım,” diyerek odaya giren Cemile, elinde tuttuğu telefonun çan çan çıkan sesiyle yaklaşıyordu kıza. “Telefonun çalıyor. Mutfakta kalmış.”

“Bu saatte mi?” dedi genç kız kendi şaşkınlığını dile vurdu. Saat gece 22:00’dı. Annesi bu saatte aramazdı. Kartal da merakla bakmıştı. Savaş gözlerini kısmıştı ve Asude’den bir an çekmiyordu. Asude telefonu eline alınca gülümsedi. “Müsaadenizle,” deyip masadan kalktı. Gözler üzerinde odadan çıkmadan açmıştı telefonu. “Deniz,” demişti. “Nerdesin sen…”

“Deniz kim? Neci Deniz?” Unisex isimlere lanet ederken düşüncelerini yine seslendirmiş olduğuna hayıflandı. “Deniz arıyor Kartal,” dedi baklavaya yumulurken. Aralarında sessiz bir düello vardı ama kimse tetiği çekmeye yeltenmiyordu. “Arasın ne olacak. Koskoca kadın olmuş. Bana mı soracak kiminle konuşacağını?”

“Hiç,” dedi Tamer. “Sen de bu abilik vazifesine fazla kapıldın. Lina’ya da yapıyor musun bu tavırları?” Daha ne kadar Savaş’ı koruyabilecekti Tamer…

“Lina?” dedi Efruz.

“Savaş’ın kız kardeşi,” diye yanıtladı Kartal.

“Adı Lina mı?”

“Hayır, Eslina ama o Lina denmesini uzun süre önce başardı?” dedi Savaş.

“Kız kardeş ne kadar harika bir duygu değil mi?” dedi Selin. “Bir tane de bende var. Henüz on beş yaşında ama çok akıllı ve yaşından oldukça olgun.”

“Bir ben miyim kız kardeşi olmayan?” dedi Hümeysa.

“Biz varız ya kızım,” dedi Efruz. “Ayrıca Asude’nin de yok. Ne farkınız var Erva’dan? Hepinizi aynı seviyorum. Burnumda tüttü bak şimdi… Sizi ondan çok görüyorum. Hep ayrı geçti yıllarımız.”

“İsviçre’de öyle değil mi?” diye sordu Tamer.

“Evet. Yıl başında dönecek artık. Okulu bitirdi, Mühendis Hanım.”

Savaş hâlâ Deniz’le giden Asude’yi düşünüyordu. Kimdi bu Deniz… Kimdi?

Kısa süre sonra yüzünde tatlı bir tebessümle geri dönen Asude tekrar yerine otururken gözleri Savaş ile çakıştı. Adamın tekinsiz ve ters bakışlarına anlam veremeyerek abisine döndü. “Beklediğimiz haber geldi.”

Efruz yüzünü buruşturdu. “Ne gereği vardı şimdi? Yolda kalsaydı ya.”

Kartal kadının omzunu sıktı. “Efruz… Bunu konuştuk,” dedi, kardeşine döndü. “Neredeymiş?”

“Hocam yurt dışındaymış, ama çok güvendiği ve burada olan birini tavsiye etti. Hocamın dönüşü birkaç ayı bulacakmış.”

“İlk fırsatta gidiyoruz.”

“Nereye? Ne oluyor?” dedi Selin merakla. Konuya kendi gibi hiç kimse hakim değildi.

“Psikoloğa gidiyoruz,” dedi Kartal.

“Ama neden?” dedi Hümeysa kaşlarını çatmış sesi de heyecan ve merak arası yüksek çıkmıştı.

“Renklere olan takıntımı aşacakmışım. Beyim öyle diyor. Aşamayacağımızı söylüyorum ama beni dinlemiyor.”

“Renk takıntısı?” dedi Kılıç.

“Efruz mavi, gri ve beyazdan başka renk giyemiyor. Yıllardır bu böyle. Hatta tanıştığımız, kendimizi bildiğimiz günden bugüne değişmedi. Ben destekliyorum; Kartal haklı. Aşılmayacak bir şey yoktur hayatta. Ki, sen neleri aştın…”

Beyler dudak bükerek hayret ettikleri sohbeti dinliyorlar ve ses çıkarmıyorlardı.

Efruz Asude’ye döndü. “Ne diyecek bana, ne soracak?”

“En baştan başlayacak. Nedenlerini soracak, nefret derecesini ve sen ona her şeyi olduğu gibi aktaracaksın. Sadece sevmiyorum, kendimi kötü hissediyorum dersen, ona yardımcı olmazsan senin için pek bir şey yapamaz,” dedi Asude. “Ne varsa anlatacaksın.”

Efruz gözlerini kaçırdı. Bunu yapabileceğine emin değildi işte çünkü ne diyeceğini bilmiyordu. Asude’nin maruz kaldığı o görüntüleri anlatamazdı ki. Canlı gösterebilirdi. Peki psikolog onu görmeye hazır mıydı? “Beni görünce aklını kaçırmaz inşAllah.”

“Küçük dilini yutacağı garanti,” deyip göz kırptı Asude.

                                 🦅

İki gün sonra evin salonunu baştan uca belki de yirmi kez gidip gelen Asude’nin elleri de titremeye başlamıştı. Az sonra içinden kendine birebir benzeyen biri çıkacak olan helikopter sahile inecekti. Gergindi. Korkmuyordu ama gergindi. Her şeyin kendisini korumak adına yapıldığını biliyordu ama abisini ve Efruz’u geride bırakmakta onu endişeye sevk ediyordu.

Gidip bir bungalovda her şey bitene kadar keyfine bakacak olmak ayrıca bir sıkıntıydı. Hem de Savaş ile birlikte…

“Hazır mısın?” diyen abisi ve yengesi  içeri hızla giriş yapmıştı.

“Hazırım.”

“Bu kadar kasma. Keyfine bak Asude. Bize bir şey olmayacak. Güçlerim ve ben buradayız.”

Efruz’a dönüp minnetle gülümsedi. “Biliyorum ama elimde değil. Keşke burada kalsaydım.” Abisine yalvarır gibi baktı.

“Bunu konuştuk. Buna gerek yok. Git ve keyfine bak. Ben de kardeşimin güvende olduğunu bilerek işimi yapayım. Planımız doğru işlerse ve hiçbir pürüz çıkmazsa çok kısa süre sonra geri döneceksin. Savaş senin için iki tane kadın koruma ayarladı. Her ikisi de bizden. Dayım onay verdi.”

Asude son umut kırıntısını da halının altına süpürdü. “Tamam. Anneme ne diyeceğim? Hiçbir şeyden haberi yok. Peki ya babam?”

Kartal kardeşine sıkıca sarıldı. “Onlar seni aradığında idare etmeye bak. Anneme Efruz’la bir şeyler yaptığını söyle ve dönüp Efruz’a mesaj at. Olur da bizi ararlarsa bilgimiz olsun.”

“Tamam,” dedi bir kez daha. “Geldi mi?”

“Evet, sahilde. Şimdi hep birlikte arka bahçe kapısından iniyoruz. Merdivenleri aşıp seni Alanya’ya uğurluyoruz. İyi tatiller…” dedi Kartal gülerek.

“Bir dakika!” dedi Efruz. “Bizim arka bahçenin kapısı mı var?”

“Hı hı,” dedi Kartal havalara bakarak.

“Bundan bahsetmemiştin.”

“Niye bahsedeyim? Oradan kaçasın diye mi?”

“Hain. Pis kanatlı karizma.”

Küçük demir kapı açıldığında Efruz’un kaşları havalandı. Kapı sarmaşıklarla görünmez bir şekilde dizayn edilmişti. Kartal’a manidar bir bakış atıp kayaların arasına döşenmiş tahta basamaklardan aşağı indiler. Rahatlıkla üç yüz basamak indiğini düşündü Efruz. Daha önce buradan aşağıya bir merdiven olduğunu bile bilmiyordu-kapı olduğunu bilseydi belki bilebilirdi- arka bahçeden sahile gizli bir geçit havası verilmişti. “Evin bu kısmını yaparken ne düşünmüştün acaba sevgilim?” diye sormaktan kendini alamadı.

“Hiçbir şey sevgilim. Sadece sahile iniş kolay olsun istemiştim. Burayı yaptırmasam arabayla inmek zorunda kalacaktık.”

Kocasını dikkatle dinleyip dilini damağına vurdu. “İnandım çünkü mantıklı. Ama kapıyı gizlemen gözümden kaçmadı.”

“Sadece estetik güzellik… kapanmamış hali gözükme batıyordu ve bu bir sır değildi Efruz. Yeri gelmediği için bilmiyordun.”

“Hep bir gizem hep bir dalavere. Sonra Efruz neden güvenmiyor…”

“Kim dedi onu? Efruz bana güveniyor.”

Asude her ikisini de özleyeceğini düşünerek mutlulukla izliyordu onları. Helikoptere uzaktan baktı. İnen Savaş’ı izledi. Asude adamın heybetli, kendinden emin ve karizmatik görüntüsünü yutkunarak izledi. Gözündeki güneş gözlüğü ve hafif yanık teni, genç kızın yüreğinde ufak çaplı bir sekteye neden oldu.

Gözündeki siyah gözlüğü çıkarması bile ayrı bir hava katıyordu genç adama. “Herkese selam,” diyerek yanlarında durdu. Asude’yi süzüp kıyafetine kısa bir bakış attı. “Güzel.” Asude güzel olanın ne olduğunu anlamak için üzerine bakındı.

“Sana emanet. Ben zorda olsam bile onu asla yalnız bırakmayacaksın.”

“Önce Allah’a emanet,” dedi Savaş. “Sonrasını hiç merak etme.”

Abisiyle yengisine son kez sarılıp kendini bekleyen helikoptere doğru yürüdü. Yanında Savaş ve aralarında büyük açıklıkla. Helikopterin kapısında durdu ve Asude’yi binmesi için yönlendirdi. Asude içeri göz attığında tıpkı kendisi gibi kahverengi şalıyla ve aynısı kıyafetleriyle kendine bakan kadına büyüyen gözlerle baktı. “Yerine geçecek.”

Savaş’ı anladığını belirten baş sallamasıyla bindi Asude. Kadın ona, “Merhaba canım, daha sonra görüşürüz,” deyip indi. Asude tek bir kelime edemeden kadın çoktan uzaklaşmıştı. Savaş’ta binince dakikalar sonra uçuşa geçti helikopter. “Ona bir şey olmaz değil mi?” dedi gittikçe küçülen görüntüleri izleyerek.

“O bir asker. Olmayacak. Sen bunu dert etme ve keyfine bak.”

“Söylemesi ne kadar da kolay Savaş. Abim ve Efruz aşağıda kaldı. Annem ve babam başıma gelmiş ve geleceklerden habersiz ve ben onlar için bile ayrı kafa yoruyorum. Süt liman bir hayatım vardı ve birden ne hale geldi.”

“Ne hale geldi? Ben bir şey göremiyorum. Gayet iyisin ve herkes daha iyi olacak,” dedi Savaş, kendine bakan koyu kahve gözlere odaklanıp. “Deniz kim?”

“Deniz mi?”

“Evet, Deniz. İki gece önce seni arayan Deniz… Kız arkadaşın mı?”

İki gündür Deniz’in kim olduğunu dahası kadın mı erkek mi olduğunu düşünmekten uyuyamamıştı. Asude’nin Deniz ismini duyunca gülen yüzü ise gözünün önünden gitmiyordu. Kim olarak bu soruyu sorduğunu kıza açıklayamazdı. Asude ‘Sana ne?’ dese ne diyecek bilmiyordu ama her şeyi göze almıştı.

Asude kaşları havada ağzı aralanmış adamın kendine sorduğu soruya şaşkınlık içinde bakıyordu. Ne diye sormuştu durup dururken? Kaşları hafiften çatılırken küçük camdan aşağı izlemeye koyuldu. “Benim için çok önemli biri.”

Savaş’ın kendine bu şekilde soru sorması-hesapta denebilir- hoşuna gitmiş ama birden de kendini kızarken bulmuştu. İkisi de farklı dünyalara ait insanlardı. Savaş’ı tam olarak tanımıyor, nasıl bir kültüre sahip olduğunu bilmiyordu. Bu onun için önemli bir sorundu. Açık ve netti. Asude yetişme tarzıyla herhangi biriyle değil kendine saygı duyacak biriyle bir ilişki yaşayabilir ve en nihayetinde evlenebilirdi.

Savaş’ın homurtularını çok fazla seçemedi sesten.

                               🦅

Helikopter havalanıp uzaklaşınca Kartal Asude’nin yerine geçen arkadaşına dönüp elini uzattı. “Hoş geldin çakma kardeş Hikmet.”

Efruz da kadının elini sıktı. “Hoş geldiniz, Efruze.”

“Hoş buldum. Seni tanımayan mı var Efruze. Kocan seni saklıyormuş öyle diyorlardı ki, seni görünce sebebini anladım.”

Efruz gülümseyerek kocasına sokuldu. “Abartı diyorum.”

“Ben kördüm zaten. Neyse… Görevden yeni döndüm aslında ama deniz kenarında tatil yaparsın dediler kocamı bile takmadan geldim. Hoş o da şimdi sınırda…”

“Eşiniz de mi asker?” dedi Efruz.

“Hayır, yani evet o bir PÖH. Laf aramızda asker deyince ‘ben polisim’ diye çemkiriyorda. Birbirimizi iyi idare ediyoruz. Allah’tan aynı işi yapıyoruz yoksa çoktan beni boşamıştı.”

Kartal kahkaha attı. Eşini tanıyordu ve adam karısına sırılsıklam aşıktı. “O seni bırakmaz. Ayhan’ın günahını alma. Çarpılırsın.”

Ela gözlerine taktığı kahve rengi lensle gözlerine kadar güldü Hikmet. Başındaki şalın ucunu saçıymış gibi ileri attı. “Almayayım değil mi? İyi, hadi bana tatil nerede? Bir havuz keyfi de mi yok?”

“Bu soğukta mı?” dedi Efruz, açılan gözleriyle. “Burası soğuk mu? Bizim gibi doğuda karın içinde yaşayan insanlar için Antalya, Miami.”

Efruz bir süre düşünüp haklı olabileceğine kanaat getirdi. “Havuz var. Ev senin.”

“EyvAllah yenge.”

                             🦅

Ayakları yere ritmik şekilde vuruyordu. Ellerini birbirine bağlayıp tekrar çözüyordu. Kendinden daha heyecanlı görünen adama küçücük bir kıkırtı eşliğinde baktı. “Ben anlatacağım Kartal, sen neden bu kadar kastın?”

Kartal kendini kaptırdığını o an fark ederek ayaklarını durdurdu ve ellerini rahat bıraktı. “Bilmiyorum,” dedi gülümseyerek.

“Bende senin beni buraya neden getirdiğini bilmiyorum. Söyledim sana, buradan bir şey çıkmayacak.”

“Nereden biliyorsun?”

Efruz omuz silkti. “Ne diyeceğimi bile bilmiyorum. Anlatacak hiçbir şeyim yok. En iyisi biz eve dönelim.” Medet uman gri bakışlarla kocasına bakıyordu ama adamın taviz vermez kara gözleriyle yüzünü buruşturdu. “Çok heyecanlısın madem geç sen anlat.”

“Ben ne anlatacağım?” dedi Kartal şaşkın bakışlarla.

“Herkesin bir psikoloğa ihtiyacı vardır. İllaki senin de anlatacağın bir şeylerin olmalı.”

Kartal ciddi ciddi başını kaldırıp tavana baktı. Alçı baskı ile süslenmiş avizenin takılı olduğu kısmı beğenmedi. “Şüpheye düştüm, bende mi randevu alsaydım?”

Efruz kahkaha attı. “Yok hayatım zahmet etme. Koltuğun ayak ucuna da sen uzan. Birlikte çocukluğumuza ineriz.”

Kadının şen kahkahasıyla sırıtarak başını omzu üzerine yatırdı. “Çocukluğuna inmesek. Kadın halin bana yetiyor da…”

“Ne varmış benim çocukluğumda?” dedi kesilen kahkaha ile sertleşen sesi.

“Yirmi yedi yaşında bu kadar huysuzsan çocukluğunu düşünemedim.”

“Sensin huysuz,” dedi Efruz dişleri arasından.

“Bende çok huysuzdum haklısın. Annem neler çekti benden…”

“Melek gibi çocukluğum vardı benim. Kendi halindeydim. Demek huysuz olan senmişsin. Yazdım bunu. Senden çocuk da yapılmaz. Senin gibi huysuz olur.”

“Pes! Konu buraya nasıl geldi Efruz?”

“Sen getirdin, ben mi getirdim? Huysuzmuşum, yok daha neler… Ne alaka ben huysuz falan değilim.”

Kartal kaşları havada sürekli konuşan ve her kelimesinde huysuzluk eden kadına gülümsedi. “Allah’tan değilsin karıcığım, bir de huysuz olsan hiç çekilmezsin.”

Gözlerini kısan kadın kocasına dik dik bakmaya devam etti. “Dalga geçiyorsun benimle.”

“Ee… Şey…”

Sese dönen çift karşılarında otuz yaşları civarında olduğunu tahmin ettikleri kadınla göz göze geldi. Kısa küt ve kahve saçları olan kadının incecik gözlüğü, koyu kahve gözlerini çevrelemişti. Uzun yüz hatlarıyla hoş biriydi.

“Çift terapisine mi alsak önce sizi?”

Efruz kadına bakıp küçük bir kahkaha atarken ayağa kalktı. Kartal da ona eşlik etti. Kadına elini uzatarak kendini tanıttı. Kadın da ona adını söyledi. Belgin…

“Biz böyle iyiyiz hocam,” dedi Kartal. Tartışmak da bir nevi terapi.”

“Kocam haklı. Evliliğimiz bu şekilde gayet iyi ilerliyor. Tartışırken birbirimizi çok net ifade ediyoruz.”

Gözlükleri arkasından açılan kahve gözler her ikisini de süzdü. “Güzel. Ama tartışmanın sonrası önemli.”

“O konuda da sıkıntı yok, Belgin Hanım,” dedi Efruz. Her tartışmanın sonu ya bir öpücük ya da yatak odasında bitiyordu. Bunu elbette kendine sakladı. Kartal’ın hain sırıtmasını ve etrafa bakınmasını görmezden geldi.

“Peki, o halde içeri buyurun. Önce biraz sohbet edelim.”

Masasının arkasına oturan Belgin Hanım karşındaki ikili koltuğa oturan çiftin önüne bırakılan kahvelerden birer yudum alışını izledi.

“Asude ile tanışmıyoruz aslında ama aynı hocanın öğrencileriyiz. Ortak arkadaşlarımız varmış. Bunu da yeni öğrendim. Kendisi gelmedi mi?”

“Küçük bir işi çıktı. Daha sonra yanınıza uğrayacaktır.”

“Beklerim,” derken Efruz’a baktı Belgin Hanım. “Efruze Hanım.”

“Evet,” dedi Efruz sıkıntı bir sesle.

“Bana gelme amacınızı merak ediyorum.”

Efruz omuzlarını indirdi. “Aslında hiçbir şeyim yok. Gayet sağlıklı biriyim, ama anlatamıyorum çevremdekilere.”

“Çevrenizdekilere anlatamadığınız şey nedir? Bende duymak istiyorum. Belki de gerçekten çevreniz yanılıyordur.”

“Evet, bence yanılıyorlar.”

“Efruz…” dedi Kartal. Karısının derdini anlatmasını ve çare bulmasını istiyordu.

Efruz, Belgin Hanım’a odaklıydı. Kartal’a bakmadı ve kadının anlatmasını bekleyen bakışlarıyla gözlerini devirdi. “Renk takıntım var.”

“Nasıl bir takıntı bu?”

“Birkaç renk dışında başka bir renk giyemiyorum. Hatta çoğuna dokunamıyorum. Sadece arabamı çok fazla sevdiğim için o renk beni etkilemiyor.”

“Hangi renkleri giyebiliyorsunuz?”

“Gri, mavi ve beyaz. Bu üçü dışında diğerlerini giyemiyorum.”

Önündeki deftere kısa notlar alıyordu Efruz konuşurken. “Arabanız ne renk?”

“Siyah.”

“Siyahı sevmeye de yakınsınız o halde.”

Efruz başını iki yana düşünerek salladı. “Yani, ama suçlusu arabam. O sevilmeyecek gibi değil.”

Belgin bakışlarını kaldırıp ikiliye baktı. Kartal ve Efruz, kadınla kısa bir an göz göze gelmişti.

“Eşinizin gözleri de siyah. Siyaha yakınlığınız eşinize olan sevdiğinizden geliyor olabilir.”

Efruz ve Kartal boş bir şekilde birbirlerine baktılar. “Belki,” dedi Efruz.

“Ne zamandır var renk takıntınız?”

En cevapsız soru pat diye sorulmuştu.

“Bilmiyorum.”

Belgin Hanım tekrar baktı Efruz’a. “Bilmiyorum?”

“Evet, bilmiyorum. Yirmi yedi yıldır gri, mavi ve beyaz giyiyorum.”

Belgin Hanım Efruz üzerinde tuttuğu gözlerini birkaç saniye çekmedi. Düşünüyordu ve karışık gelmişti ama çözümü olmayacağı anlamına gelmiyordu bu. “Sizinle daha çok sohbet edeceğiz Efruze Hanım, ama bugünlük son birkaç sorum olacak. Daha sonra da doldurmanız gereken birkaç test var.”

Efruz’un sessiz kalışıyla kadın devam etti.

“Arabalarınız hep siyah mıydı?”

“Hayır, mavi tonlarında takıldım hep. İlk siyah arabam şu an kullandığım. Arkadaşlarımın arabalarını tercih etmem genelde. Ama kısa süreli tahammül edebiliyorum. En nihayetinde üzerime giydiğim bir şey değil. İçinden çıkacağımı biliyorum, tenime değmiyor. Ama kendi siyah aracımda ömür boyu yaşayabilirim.”

“Ne zamandır siyah aracın içinde kendinizi iyi hissediyorsunuz?”

Efruz gülümsedi ve kocasına döndü. Kartal’ın meraklı gözleri Efruz’un gülen gözlerindeydi.

“Eşimle tanıştığımdan bu güne…”

Kartal’ın kara gözlerinden çıkan siyah kıvılcımları havada yakalıyordu Efruz. Hepsini yüreğine bir bir dokuyordu. Adamın gülüşüyle kendisi de kocaman gülümsedi. Başını Kartal’ın omzuna devirdiğinde siyah saçlarında adamın sıcak dudaklarını hissetti.

Belgin Hanım belli belirsiz gülümsedi. “Güzel. Çift terapisine gerçektende gerek yokmuş. Siz şimdi testleri doldurun ve sekreterime teslim edin. İki gün sonra sizi bekliyorum.”

                             🦅

Hikmet Hanım iş adı atında geçirdiği iki güzel günün, doğu görevinden dönüşü olması nedeniyle kendi deyimiyle tatildi. Kendine seçtiği alanda keyfine bakıyordu. Havuzun hemen girişindeki odayı kendine mesken etmişti. Cemile’yi kullanmaktan da hiç çekinmiyordu. Cemile, kadına sürekli çay, kahve, kek, pasta çerez gibi zaman öldürmelik, öldürürken de kilo aldırmalık yiyecekler getiriyordu.

Cemile, Efruz’un istemediği hizmeti Hikmet’e yapıyordu. Kadının bu rahat hallerine uyuz oluyor ama sesini de elbette çıkaramıyordu.

”Cemileciğim, bana portakal suyu sıkar mısın? Dilim damağıma yapıştı da.”

Cemile mutfağa kadar gelen sese göz devirdi. İş verenleri evde yüksek sesle bile konuşmaz iken, Hikmet hiç durmadan bağırıyordu. ”Daha yarım saat olmadı kahve içeli.” Söylenerek buz dolabına ilerleyip portakal suyu dolu olan sürahiyi çıkardı. Tezgahın üzerine bırakıp bardak dolabını açtı. “Ömrümde bunun kadar rahat misafir görmedim. Öğütücü mü demeliydim yoksa…”

”Hayırdır abla?” Efruz, Cemile’nin Hikmet’ten hiç mi hiç hoşlanmadığını, kadının evlerine gelişinin akşamında anlamıştı. Hikmet’in bitmek bilmez isteklerine Efruz gülüp geçiyordu ama Cemile deli oluyordu.

”Misafirinize portakal suyu götürüyorum. Yarım saat önce de kahve vermiştim. Muhtemel bir yarım saat sonrada çay isteyecek.”

Kadının sinirli sinirli konuşmasına gülümsedi Efruz. ”Sen yoruluyorsun abla, biliyorum. Ama bilsen o kadın kim, daha çok hizmet ederdin.”

Cemile kaşları havada Efruz’a baktı. ”Bu benim görevim, ederim ama kim ki?” Merakla bekliyordu duyacaklarını. Efruz kadının yanına gelerek omzuna kolunu doladı. Tatlı tatlı gülümsedi. Kadına yandan baktığında o gözlerdeki merakı gördü. ”O bir asker,”Kadının kaşları iyiden iyiye havalandı. ”Asker mi?”

”Evet, o bir Teğmen. Bu ülke için canını ortaya koyan binlerce ana baba evladından bir tanesi. Huzur içinde yaşamamızı sağlayan, bizi düşmanlardan koruyan, kar kış demeden, eş çocuk demeden hayatlarını hiçe sayan binlerce askerden bir tanesi.”

Kadın şaşkınlık içerisinde önüne döndü. Kapı dinlemek gibi bir huyu olmadığı için evde dönen hiçbir şeyden de haberi yoktu elbette. ”Burada ne arıyor peki?

Efruz karşısına geçti. ”Tatile geldi.” Tezgah üzerinde bekleyen bardağı aldı Efruz. ”Ben götüreyim, sen de işine bakarsın.”

Cemile birden Efruz’un önünü kesti. ”Ben götüreyim.”

Efruz gülümseyerek bardağı uzattı. ”İyi, ben de üzerimi değişip geleyim.”

Bardağı minik tepsiye yerleştiren Cemile mutfak kapısından çıkıp arka salona doğru yürüdüğünde Efruz da odasına çıkmak için birkaç basamak aşmıştı ki Cemile’nin sesini duydu.

”Geldim Hikmet Hanımcığım. Size akşama ne yemek yapayım, ben de onu soracaktım…”

Efruz kahkaha atarak odasına ulaşmıştı. Çantasını yatağının üzerine bırakıp duşa girdi. Üzerine bol beyaz bir pantolon geçirdi. İnçe gri bir kazakla oldukça rahatlamış olarak yatağına uzandı. Psikoloğun sözlerini düşündü bir süre. Gerçekten de fark etmediği bir gerçek vardı, hem de uzun zamandır. Siyah rengin hayatına girişi Kartal ile olmuştu. Eskisi kadar eğreti hissetmiyordu artık siyahı ama üzerine giyecek cesareti de bulamıyordu kendinde. Belki de kocası haklıydı; Psikolog ona iyi gelecekti.

Telefonunu çantasından çıkarıp tekrar yatağa uzandı. Annesinin numarasına dokunup bekledi. Birkaç çalıştan sonra açılan telefondan annesinin o kadife sesini duyunca huzuru hissetti. “Anneciğim.”

“Bebeğim. Ne yapıyorsun?”

“Dinleniyorum. Kartal ile psikoloğa gittik bugün.”

“Sonunda Efruze. Buna çok sevindim.”

“Anne?” dedi Efruz, ardından önemli bir sorunun gelecek olduğunu ifade eden sesiyle.

“Evet, canım.”

“Benden bir şey saklamıyorsun değil mi?”

“Sanırım hayır kızım. Neden ve ne konuda bunu sordun?”

Efruz dudaklarını büktü. Birden kapılmıştı bu hisse. “Bilemiyorum, öylece aklıma geldi. Yani… Yani sorunumun bir nedeni olmalı. Doğuştan bu şekilde doğmuş olamam değil mi?”

“Yıllar önce bunu seni ilk götürdüğüm pedagog ile de konuşmuştuk. Bilemiyorum Efruze. Sen hep mutlu bir bebektin. Sonra mutlu bir çocuk oldun. Kendini bilmeye başladığında renklerin kendine göre olanını seçtin ve ben de buna uydum. İlk zamanlar seviyorsun diye düşündüm. Seviyordun da… Seni zorlamadım hiç renkler konusunda. Bunu defalarca konuştuk, biliyorsun.”

“Biliyorum. Yanılıyorum belki de. Her neyse… Erva’nın gelişine az kaldı.” Konuyu değiştirmeyi seçerek topu kardeşine çevirdi ve telefonu kapattı. Düşünerek bulacağı bir şey olsaydı, muhtemelen uzun yıllar önce çözüme ulaşırdı. Yerinden kalkacağı anda telefonu çaldı. Elinin içindeki cihazı çevirip kimin aradığına baktığında tanımadığı bir numara olduğunu gördü. Neden açmayacağım ki diye düşünerek açıp kulağına götürdü.

“Alo,” dedi öylesine.

“Efruze,” diyen sesle içinin acıdığını hissetti. Ses öylesine yorgun ve mutsuz ulaşmıştı ki kulağına oturduğu yerde yığılmış ruhunu hissetti. “Abi,” dedi titrek bir sesle.

Aydın’dan kısa bir süre ses gelmedi. Ne diyeceğini bilmediği yerde, kardeşinin başına gelenlerin en büyük nedeni olarak kendini harap ettiği kocaman bir üç ay yaşamıştı. Hâlâ yaşıyordu ve belki de hep yaşayacaktı.

“Nasılsın?” Öylesine saçma, garip ve hadsiz bir soruydu ki, Aydın da bunu biliyor ama başka bir şey söyleyemiyordu. Diyecek milyonlarca kelimesi, içinde kasırga oluştururken yüzü olmadığı, haddi olmadığı sözleri sarf ediyordu.

Konuşmadı Efruz. Nasıl olduğunu soracak en son kişiden biriydi ve ona ‘iyiyim’ demeyecekti. “Bunu gerçekten merak mı ediyorsun?” Sesi yorgun ve sakin bir tonda çıkmıştı.

“Hayır. İyi olduğunu biliyorum. Annem ve Erva bana kızsalar da senin iyi hatta çok iyi olduğunu ağızlarından kaçırıyorlar. Ben… Sadece sana nasıl ulaşabilirim…”

“İyi olduğumu biliyorsan aramana gerek yoktu.”

“Sesini duymak istedim.” Sözlerinin sonuna doğru kısılan tonla gözlerini yumdu Efruz. Abisi yaptığı şeylerin altında eziliyordu, kendisi de kardeş sevgisi altında un ufak hale geliyordu.

“Kapatmam gerekiyor,” diyebildi. Kapatması her ikisi içinde iyisi olacaktı, buna emindi. Abisini affetmeye hazır değildi. Olacağı bir günün geleceğinden bile emin değildi.

“Kapatma Efruze!” dedi Aydın, canhıraş sesiyle. “Senden af dileyecek bile yüzüm yok, biliyorum. Belki de hiç affetmeyeceksin, biliyorum … hiçbir şeyi bilerek yapmadım Efruze. Çok geç biliyorum ama her şeyin farkına yeni varıyoru-“

“Abi lütfen…” dedi Efruz. Duymak istediğine de hiç emin değildi.

“Hayır, lütfen. Evine gelmemek için direniyorum. Annem buna engel oluyor. Seni gerçekten özlüyorum. Ben babamın kuklasından başka bir şey değilim Efruze. Bunu bu kadar geç fark etmekten utanıyorum. Cesur bir abi olamadım ben sana, size. Anneme yakışır bir oğul da olamadım. Tam tersi babama yakışır biri olmuşum. İçine düştüğüm dünyanın kölesi olurken, beni bir tek sen uyardın ama ben seni dinlemedim. En çok seni dinlemediğim için özür dilerim. En çok seni koruyamadığım için, en çok güçsüz biri olduğum için…”

Delicesine ağlamamak için kendisini sıkan Efruz tek bir söz edemiyordu ki ağzından bir hıçkırık kaçmasın… Gözleri sıkı sıkıya kapalı kulağında telefon öylece dinliyordu. Ne kapatabiliyor ne de cevap veriyordu.

“-Kendine çok iyi bak! Seni seviyorum.”

Kulağındaki telefondan gelen kesik sinyal sesleriyle elinden düşen cihaz yeri boylarken tuttuğu gözyaşlarına sınırsız izin verdi Efruz. Öyle bir dertti ki kaçar yollarının olmadığı bir labirentte kısılmış gibiydi. Ne yöne dönse bir canına çarpıyordu. Canı yanıyor, adeta dağlanıyordu. Geçer sandığı, unuturum dediği şeyler sımsıcak önüne sürülüyordu. Ellerini yüzüne kapayarak döktüğü gözyaşları arasında saçlarında gezinen ellerin sahibini hissetti. Yanına oturan adamın ağırlığına bıraktı kendini. Yaslandığı omuzda daha çok ağlamaya başlamış, Kartal bir an hiç durmayacağını sanmıştı.

“Numaranı ben verdim.” Koyu griye dönen bakışlar kocasını buldu. Kara gözleri hüzünle parlıyordu. Kartal, Aydın’ın karşısında perişan bir halde Efruz’la konuşmak istediğini söylediğinde ona uzun süre bakmış ve tek bir söz etmeden numarayı küçük bir kağıda yazarak vermişti. 13 yıl önceki Kartal’ı gördüğüne yemin edebilirdi. Aydın’ın yok olan bakışlarıyla, bir zamanlar bir masanın başında karanlık bir odada çaresiz bir çırpınışın yok etmeye çalıştığı Kartal’ı görmüştü Aydın da.

Abisini hayatında istiyor veya istemiyor, Efruz buna kendi karar verecek ve bir gün kimseyi suçlamaya sözü olmayacaktı. Kendisi de bir abi olarak bunun bilincindeydi. Kız kardeşi uzakta, Kartal’ın hatalarının cezasını çekerken, Aydın’a da diyecek çok fazla sözü yoktu. Şartlar farklı olsa da gelinen nokta kız kardeşlerin hayatlarıyla adeta bir oyundu.

“Bunu neden yaptın?”

Siyah saçları geriye itip kadının yüzünü avuçları arasına aldı. “Kimse masum değil Efruz. Bundan sonra da olmayacak. Bizi biz yapan hatalarımız. İnsan demek hata demektir. En olmayacak şeye inanırsın…Olmaması gereken bir şeyi varmış gibi sanarsın… Asude bugün kısıldığı yerde benim günahımı ödüyor. Uzun yıllardır da ödedi. Kafese kapatılmış kuş gibi bir gün itiraz etmeden yaşadı. Ben… Ben mükemmel değilim, abin de değil.”

Hiçbir şey diyemeden bakışlarını indirip başını tekrar adamın göğsüne yasladı. “Ben onu özlüyorum… Yaptığı her şeye rağmen, özlüyorum. Bu doğru bir duygu değil. Bu hastalıklı.”

Saçlarını okşayan adam hafifçe gülümsedi. “Hepimiz hastalıklıyız. Benim sana olsan sevgim normal mi? Senin bana olan… Ne var biliyor musun, Efruz?” Kadından cevap beklemeden devam etti. “Eğer bunlar hastalıksa, dünyada ölüm var!”

🦅

Alanya’da bir bungalov evinde koskoca iki gün geçiren Asude sıkıntının en dibine vurmuştu. Ara sıra çıkmış ama tat alamamıştı. Aklı abisinde ve yengesindeydi. Yanında getirdiği iki kitabın birini bitirmiş, diğerini ise yarılamıştı. Kapının hemen önünde bekleyen kadın koruması Alev ile bir iki kez ayaküstü sohbet etmişti. Asker olduğunu anladığını kadının dış görünüşü adı gibi alev alevdi. Bakır kızılı saçları ve soluk tenine yakışan birkaç tane çil onu özel kılmıştı. Bir bakanın dönüp bir daha bakması sağlıyordu. Boyuna ise hiç değinmiyordu. Bir seksen olduğu su götürmez bir gerçekti ve fiziği ben her daim fitim diye çığlık atıyordu.

Savaş’ı ise iki gündür görmüyordu. Bir kez Tamer yanına uğramıştı nasıl olduğunu sormak için. Kendine itiraf ettiği gerçek; Gözlerinin Savaş’ı arıyor olmasıydı. Telefon bile etmemişti. Belki de bulundukları yerde bile değildi. Asude bunu dahi düşünmüş, ama hemen vazgeçmişti. Abisi onu Savaş’a emanet etmişti ki, Savaş yanından ayrılmış olamazdı. Ama neden hiç gelmiyordu…

Topuzunu yenileyip bonesini taktı. Biraz daha o odanın içinde kalırsa delirecekti. Bir kadın tüm hayatını mı gizlenerek geçirirdi? Asude tam olarak öyle yaşıyordu. Nefes almaya hiç bu kadar ihtiyacı olmamıştı. Boğulacağını hissediyordu. Şalını başına dolayıp kapısını açtı. Üzeri her daim olduğu gibi hazırdı. Hava kararmaya başladığı için serin olacağını düşünerek hırkasını da giymişti. Yüzüne vuran nemli hava bile onu engellemedi derin derin nefes aldı. Alev kapının önünde değildi. Kapısını çekerek etrafına bakındı. Bungalovun köşesinden sesler işitince iki adım atarak yaklaştı.

O ses! Onun sesiydi. Ve Alev’in…

”Hayır, Savaş hiç çıkmıyor. Merak etme ben hep buralardayım.”

”Kartal’ın emaneti o Alev, gözün kulağın hep açık olmalı.”

Alev göz devirdi. ”Kaç kez daha diyeceksin Savaş? Anladım, biliyorum.”

Savaş gerginlikle saçlarını karıştırdığında Alev onu alevli bakışlarıyla izliyordu. Uzun zamandır beğendiği adamla sonunda aynı görevde bir araya gelebilmişti Alev. Bunu fırsata çevirmek ise onun için çok kolay olabilirdi, Alev öyle düşünüyordu. Kadın, Savaş’a bir adım atıp elini adamın gömleğinin yakasına attı. ”Bozulmuş mu burası?

Savaş gayriihtiyari başını eğerek gömleğine bakmıştı. Çok önemli değildi onun için. ”Olabilir,” diyerek elini gömleğinin yakasına atıp kadının elini çekmesini sağladı. Bunlara an be an şahit olan Asude tek kaşı havada izliyordu.

Demek Alev yanmak istiyordu. Hem de Savaş tarafından yakılmak…

Alev bununla kalmadı elbette. Bir nebze daha sokuldu adama. Savaş bu yaklaşımın altında yatanı anlayacak zekaya sahip bir adamdı ve kadının hamlesine izin vermedi. İş arkadaşı, iş arkadaşı olarak kalabilirdi. Bir adım geriye çıktığında Asude’yi fark etti. Bulundukları ortamı yanlış anlamasından korkan Savaş gözlerini kederle kapatıp açtı.

”Ben.. size bakmıştım ama müsait değilsiniz sanırım,” diyerek Alev ile Savaş’ın açık bir farkla arasında durdu Asude.

”Rapor alıyordum Asude. Elbette müsaitiz,” dedi Savaş.

Durumdan zerre memnun olmayan Alev de mecburen geriye çekildi. Saçlarını geriye iterken gözleri etrafı taradı. ”Evet, rapor veriyordum. Siz? Hava almaya mı çıktınız?”

Asude, Alev’e yan gözle baktı. ”Evet, oldukça sıkıldım. Biraz nefes almak istiyorum.”

Alev eliyle Asude’ye yön açtı. ”Gidelim o halde.”

Asude adama kısa bir an bakarak arkasını döndü. Odadan çıktığına çoktan pişman olmuştu. Gördüklerini, görmemeyi yeğlerdi. Şimdi aklında Savaş’ı evirip çevirecekti.

”Sen kal Alev.”

Alev’in adımı kala kaldı ve adama döndü. Asude de durmuş ve Savaş’a bakmıştı.

”Neden?” Sorusunu işittiği Alev’e bakmadı Savaş. Asude’ye bakarak önlerine geçti. ”Ben eşlik ederim. Sen de dinlen bu arada. Ben seni ararım.”

Alev, alev topuna dönen kahve gözlerini bir Savaş bir Asude üzerinde gezdirip tek kelime etmeden topukları üzerinde dönüp uzaklaştı. Asude içinden gülümserken, Savaş’a bakmadı. Başını eğerek kollarını göğsünde bağlayıp yürüdü. Savaş ile yan yana ama sessizce yürümeye başladılar. Tek sıra halinde, patika yolda akşamın yeni çöken karanlığı ile baş başaydılar. Mevsim kış olduğundan tatil köyünde az sayıda konuk bulunuyordu. Kendileri gibi birkaç kişi yanlarından geçmişti. Üç dakikaya sığan sessizliği Savaş bozdu.

”Nasılsın? İki gündür yoğundum, seni görmeye gelemedim. Ben yokken birikmiş işler.” Senden kaçıyorum, diyemedi. Abin bana güvenip seni buraya gönderdi, fırsatçılık yapmak istemedim, diyemiyordu.

”Çok sıkılmam dışında her şey yolunda. Önemli değil Savaş. Herkesin olduğu gibi senin de bir hayatın var. Bana yeterince yardım ediyorsun zaten bir de bakıcılık yapman sana büyük haksızlık olur.” Dili aklındakinin tam asini söylüyordu. Alev yoksa hayatında başkaları olmalıydı. Olmuştu ve olacaktı. Kendine yediremediği gerçekler canını yakmıştı birden. İçindeki kadının düşüncelerini bir türlü toplayamıyordu.

”Çok sıkıldığını haber verseydin yanına gelirdim. Sohbet ederdik, bir kahve içerdik. Hatta şimdi gidelim içelim.” Kızın önüne geçerek gülümsedi Savaş. Seni rahat ettirmek benim öncelikli görevim.”

Asude birkaç saniye adamın parlayan gözlerine baktı. ”Neden? Abimin emaneti olduğum için mi?”

Savaş gözlerini kızdan alıp etrafına çevirdi. Konuşmanın pek çok kısmını duymuştu demek, Asude. Sıkıntılı birkaç soluk alıp verirken Asude nefesini tutmuş onu izliyordu. Aniden dönen adamın gözlerindeki ifadeden çekindi. Hiç sormaması gerektiğini düşündü. Birden içinden taşmış olan sorunun ona ne getireceği bilememişti.

“Abinin emaneti olduğun doğru, ama bu demek değil ki seni önemsemiyorum. Alev’e öyle söyledim çünkü o kadarını bilmesi yeterliydi.”

Önemsendiği fikrini sindirmek için boğazını temizleyerek etrafına bakındı. Bakacak ne çok yer vardı. Birbirilerine bakmaktan kaçan insanların aradığı şeydi etraflarındakiler.

Kendine bakmayan kızdan almadı bakışlarını. Konuşacağa benzemeyen Asude’ye dokunamıyordu. Ona olduğu gibi saygı duyuyordu ama bu Savaş için şimdiden bir eziyete dönüşmeye başlamıştı. Keşke elini tutabilseydi… Cesaret edemiyordu.

“Sana diyorum Asude.” Sus sus nereye kadar susacaktı? Birinin bir şeyler söylemesi gerekiyordu. Ve bu Asude olacak gibi değildi. Bir soru sormuş, ama hemen kendini kapatmıştı.

Asude mecburen döndü. Bağlı olan kollarını çözdü. “Ne diyorsun Savaş? Hem ne bu ses tonu?”

“Ne varmış sesimde?”

“Kaba mı biraz?”

“Şimdi sesimin titreşimini mi konuşacağız? Bir şey söylüyorum sana ve sen susuyorsun.”

“Ne dedin ki sen bana?” diyerek adamın yanında geçip yürüdü. Anlamamazlıktan gelen kıza ne demeliydi şimdi… Hızla dönerek Asude’nin tekrar önünü kesti. Duraksayan kız, konuştuğuna bin kez pişman olmuştu. Ne diyeceğini bilmiyordu. “Ne oluyor Savaş?” Bıkkın bir tavırla gözlerini devirip adama döndü.

“Sana seni önemsediğimi söylüyorum, ama sen umursamıyorsun. Aynı fikirde değiliz, bana bunu mu anlatmaya çalışıyorsun?”

Gözleri bir anlık panikle yanıp söndü kızın. Şimdi kapana kısılmıştı. Evet derse, ne olacaktı? Savaş ondan daha fazla uzaklaşacaktı. Hayır öyle değil derse olay bir anlam kazanacaktı. Bunun sonuçları en önemlisiydi onun için. Açık olmaya karar verdi. “Savaş, bir kendine bir de bana bak! İki farklı insanız biz. Ama gerçekten farklıyız.”

“Fark?” dedi Savaş. Kızın gözlerine dik dik bakıyor, ne demeye çalıştığını soruyordu. Asude’ye kısa bir sürede alışmış ve fark gözünde kaybolmuştu genç adamın. Anlayamadı onu.

Gerçekten kendisini anlamamış mıydı? “Savaş ben giyim tarzımla bile senden, senin çevrenden farklı biriyim. Beni önemseme. Seni tanımıyorum, aileni, aile hayatını bilmiyorum. Ben beni değiştirmek isteyen birini istemiyorum. Ben, bana saygı duyan birini istiyorum.” Adamın gözlerine baka baka sert bir şekilde konuşmuştu. Söz sarf etmeyen adam kızın biraz daha konuşmasını, bakışlarıyla talep ediyordu.

“Ancak bu şekilde önemserim. Ben geri dönsem iyi olacak.” Arkasını dönerek geldiği kısa yolu aşmaya başladı Asude. Tam olarak önemsemekten geçtiği yerdeydi. Doğruları eğrilterek anlatmış olmasıyla düz çizgiler yerinden şaşmıyordu. Bile bile lades denmeyecek zamanlar vardı. Bir kez daha yolu kesildi. Bakmadı. Sağa saptı olmadı. Savaş o yolu da kapattı. Sola döndü yine olmadı. Tüm yolları kapatan adama nefes verip baktı. Eğlenceli göz bebekleri sinirlerine dokunuyordu çünkü o hiç eğlenmiyordu. “Ne istiyorsun? Anlattım değil mi?”

“Ama beni dinlemedin. Hak mı bu şimdi? Sen psikolog olduğuna emin misin? Sizin işiniz dinlemek değil mi?”

“Mesleğimin konuyla alakası yok Savaş. Çekil! Konuşmak istemiyorum.”

İki elinin ayasını da açarak kıza çevirdi. “Yeter!” dedi sakin bir tonda. “Bunca zamandır sana bir kez bile dokunmadım, elini tutmaya bile yeltenmedim. Bunu neden yaptığımı hiç mi merak etmedin?”

Kızın bakışlarından bir an ayrılmayan adam ellerini indirdi. “Erkekler hoşlandığı kadınlara dokunmak ister, sevdiği kadınlara… Ve ben sana hiç dokunmadım. Neden peki? Çünkü sana saygı duyuyorum. Bunu hiç fark edememişsin. O kadar da açık vermiş olduğumu düşünüyordum halbuki. Olduğu, hissettiğim gibi açık davrandım.”

Kafası karışmış gibi bakan kıza gülümsedi. “Hiç fark etmemişsin.”

Asude başını iki yana salladı. “Etmedim.”

“Hâlâ fark edemiyorsun Asude.”

Soru sormayan kız devamını beklemeye karar verdi. Neyi fark edemediğini duymak istiyordu. Ama adam konuşmuyordu. “Başka ne var fark edeceğim?”

“Seni deli gibi öpmek istiyorum, ama yapmıyorum.”

Gözleri fal taşı gibi açılan kız iki yanında duran ellerini hızla kaldırdı. Bir elini kendi dudakları üzerine kapandı diğerini Savaşa dur der gibi kaldırdı. Ufacık bir adım gerilerken Savaş kıpırdamadı. Yüzünde çapkın bir gülüş kendine yer edindi.

“Elini de tutmak istiyorum, mesela sana sarılmak…”

Dudaklarındaki el inerek iki eli arkasında birleşti kızın. Adamın açık sözlerine aşina değildi. Yüreği ağzında atarken duydukları nefesini zorladı.

“Ama yapmıyorum. Bu yeterli değil mi?”

Boğazında gıcık oluşmuşçasına birkaç kez öksürdü Asude. “Bilmiyorum,” diyebildi.

“Ben biliyorum ya neyse…” diye ağzı içinde homurdanan adamın dediklerini elbette duymuştu. “Ne homurdanıyorsun?” diye çıkışan kıza cevap verirken sırıttı. “Yemek diyorum, gel bu akşam birlikte yiyelim. Kahveyi üzerine içeriz.”

Ne cevap vereceğini düşünürken, Savaş onun içindeki karışıklığı görüyor gibiydi. Hem bu itiraz etmeyen karışık halinden hem pespembe yüzünde ışıldayan ürkek gözlerinden cesaret alarak ısrar etti. “Evet. Yiyelim. Önden lütfen. İtiraz istemiyorum.”

“Üzerimi değiştirmek istiyorum.” Kaçmalıydı, hem de hemen kaçmalıydı. Ne diyeceğini ne yapacağını bilmiyordu. Koca bir yemek boyunca ne konuşulurdu bu adamla. Öpmek istiyorum diye söze giren adam yemek boyunca neler demezdi. Bu kadarı onu hem heyecanlandırmış hem korkutmuştu, yabancısı olduğu sözlerden kaçmak istemişti.

“Gerek yok. Körle yatan şaşı kalkar. Efruz’la aynı havayı soludun sen. Kesin giyinme bahanesine vazgeçersin. Şimdi gidiyoruz.”

Adamın tavrı, konuşurken ki dertli ses tonuna gülümsemeden edemedi. “Tamam.”

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!