30.Bölüm

Keyifle okuyun…

                                     🦅

Recep Binbaşı Antalya’da kurduğu üsse toplamıştı adamlarını. İçlerinde bir tek Savaş yoktu ki, o da odasında, bilgisayarı başında takip ediyordu toplantıyı.

Asude’yi kanatları altına Savaş’ın ekranda beliren yüzüne uzun uzun bakıyordu Kartal. Gözlerinin sevinç nidaları attığını görebilecek kadar insan karakteri okuyabiliyor olduğunu herkes biliyordu, ama Savaş kendini saklama gereği duymuyordu.

Masasının tam karşısında büyük ekran da beliren adamdan aldı bakışlarını. Kendisi de Efruz’dan bir adım öteye gidemediği için toplantı Antalya’da yapılıyordu.

“Asude nerede Savaş?” Kartal ekrana dönmüştü.

“Burada,” diyen Savaş gözleriyle işaret ettiğini takip etti Kartal. İki saniye sonra ekranda kardeşini gördü. Savaş’ın hemen arkasında ayakta durdu Asude. Ekrana el salladı. “Buradayım abi.”

Yüzünde gülümseme oluşan Kartal kardeşini inceledi. “İyi görünüyorsun.”

“İyiyim. Sadece çok sıkılıyorum. Döneceğim zamanı bekliyorum.”

Kartal’ın gözleri Savaş’ın bulunduğu ortamı inceleyen ve arada yüzünü buruşturan yüz hatlarında gezindi. “İyi olman, yanındaki adamın can sağlığı açısından oldukça önemli, kardeşim.”

Asude yüzünü yana çevirirken duymamış gibi davrandı. Harun kahkaha attığında Kılıç ona eşlik etti. Tamer boğazını temizlerken önündeki dosyaya döndü. Hiç çekemiyordu Tamer bu tür işleri. Kimse ona laf çarpamazdı. Onunsa onundu ve konuşturmazdı. En az Savaş kadar da umursamazdı, abi baba…

“Vurur,” dedi Harun. “İyi bak oğlum kız kardeşimize.” Ciddiyetle ettiği sözlerin altındaki imayı hepsi de anlıyordu.

“Pençesini takar Savaş. Byby Feys suratın deforme olmasın.” İki elini pençe haline getiren Metehan ekrana dönmüştü.

Savaş dudağı ucunda asılı kalan ufak gülüşüyle dev ekrandan adamlar üzerinde göz gezdirdi. Asude arkasından çekilerek ekrandan ayrılmıştı. Bir oda dolusu adamın şu an bu konuşmayı yapıyor olması utanmasına sebep olurken baştakinin abisi olması onu germişti.

“Merak etme Kartal, onun tırnağı kırılsa, kıranın elini keserim.”

Odanın içinde derin bir sessizlik oluşmuş, Kartal’ın suratında minik bir tebessüm belirmişti. Hemen ardından o derin sessizlik parçalanmış, un ufak olmuş tezahürat sesleriyle inlemişti.

Kapı açıldığında içeri giren Binbaşı Recep adamlarına bakıp gözlerini kıstı. Koca koca adamlar olmuş, asker olmuş, iş insanı olmuşlardı ama hâlâ 18 yaşındaki hallerinden kurtulamayan adamlara göz devirmişti. Kendisini fark eden adamlar ayağa kalkmış, ses kesilmiş herkes hizaya geçmişti. Savaş dahi oturduğu yerde doğrulmuştu.

“Sizi adam edemedim ben, kaç sene oldu. Hâlâ ergenler gibisiniz. Sesiniz dışarı taşıyor.”

Adamların hiç biri ses çıkarmazken odaya, Binbaşı’nın ardından Hikmet ve Efruz da girdi. Dikkat çekmemek, rutin bir halde yaşıyormuş havası verdikleri için kadınlar sözde alışverişe çıkmışlardı. Tüm yol boyunca fazlaca sivil polis tarafından gizlice korunmuşlardı. Ama tam dört gündür tek bir atak bile olmamıştı.

Efruz kocasının yanına geçip oturdu. Hikmet de Harun’un yanını seçip oturduğunda Recep Binbaşı ayakta Savaş’a doğru yürüdü.

“Nasılız Savaş?”

“Sorun yok, Binbaşım.”

“Harika. Asude nerede?”

“Buradayım dayıcım,” diyerek tekrar ekranda beliren Asude ekrana tekrar el sağladı.

“Seni görmek güzel Asude,” dedi Efruz.

“Seni de öyle…” diyerek gülümsedi Asude. Savaş’ın yanına çektiği koltuğa oturdu.

“Başlayalım o halde.” Binbaşı kalabalığa döndü. “Sinema salonunda yakaladığımız adamdan aldığımız bilgi basit bir sokak mafyasına aitti. Onu da bulduk ve konuşması çok basit oldu. Haraç kesip insan tartaklayan bir grubun üyesi. Konuştu ama net bir bilgi veremedi bize; ‘Bir telefon aldık, hesabımıza yüksek miktarda para yatırıldı. Yaparsanız daha fazlası yatacak, kızı aldığınızda biz sizden alacağız’ dı. Telefon kayıtları ve hesaplar incelendi, ama elimizde olan kocaman bir sıfır. Hat’a ulaşılamıyor hatta tespit bile edilemiyor. Hesap yurt dışındaki bir bankaya ait. İsim uydurma, öyle biri yok. Hesap o gün kapanmış.”

“Bunu Koray’ın yapmasına neden olanak veremiyorum?” dedi Kılıç.

“Düşmanını hafife alıyorsun Kılıç,” dedi Savaş.

Binbaşı hak verircesine başını salladı. “Burada Koray’ı en iyi tanıyan kişi Efruze. Ona soralım.”

Konuşmanın başından beri sessizce dinliyordu Efruz. “Ben, onun sadece dışarı vurduğu şeyler hakkında bilgi sahibiyim. Saplantılı bir manyak olduğunu biliyorum. Ama bana, benim aileme kurduğu onca tuzağı düşünürsek, hiç zor olmamalı bu olanlar. Yapabilir.”

Kılıç ikna olmamıştı. “Babası yanındaydı. Ona yardım etmişti. Tek başına tezgahlamadı belki de. Benim aklıma Koray yatmıyor.”

“Olabilir,” dedi Binbaşı. “Babasının içeride olması ona ulaşmadığı anlamına gelmiyor. Latif’in alt yapısı çok dibe dayanıyor.”

“Peki, en son olan olay?” dedi Tamer. “İş yerinde yakaladığımız.”

“Adamın çenesi kırılmış, daha sesine muvaffak olamadık ki,” dedi Kartal, Savaş’a ters bir bakış atıp. “Kendine gelmesi üç gün aldı, konuşması bir ayı bulacakmış.”

“Bakma bana öyle, bizim canımız yanacağını onunki yansın diye yaptım.” Savaş ekrandan Kartal’a laf yetiştirirken Asude hemen yanında yüzünü gizlemeye çalışıyordu. Çok garip bir durumun içinde debelendiğini düşünüp duruyordu. Savaş’ın arsız dili ona hiç yardımcı olmuyordu.

“Ondan da bir şey çıkmayacağına eminim,” dedi Binbaşı. “Önümüze sürdükleri tüm adamlar piyon. Hepsi para için her şeyi yapacak tipler. Bizim içinde olduğumuz durum basit değil. Elimizde olanlardan aldığımız bilgi, Asude’nin ölü değil, diri istendiği.”

“Paraya karşılık olarak rehin mi istemek niyetindeler?” diye sordu Harun. “Ama neden Asude? Efruze dururken neden Asude?”

Masaya dirseklerini dayadı Bulut. “Doğru soru bu! Kartal her şeyi Efruze için yaptı. Parada Efruze’nin adını taşıdığı hesaptan silindi.”

Binbaşı askerlerinin teorilerini sessizlik içinde dinliyordu. Hepsi zeki adamlardı. Onlarla gurur duymaması imkansızdı.

Metehan; “Efruze’ye zarar vermek istemiyor. Kaçırılmada basit bir şey değil sonuçta. Bir kadın için büyük bir travma. Latif belki de hâlâ onu gelini olarak görmek istiyor. Sonuçta oğlu bir manyak, babasından da bu beklenir.”

Oturduğu koltukta buz kesen karısının elini tuttu masanın altından. Duydukları hep ağır geliyordu, hep ağır gelecekti. Ama bilmesi onun iyiliğine olacaktı. Onun için o toplantıda yer alıyordu.

“Kim bilir?” dedi Binbaşı. “Çenesi kırık şahıs üç haftaya kendine gelir. Ondan alacağımız isim önemli. Tabii o da fason değilse.”

“Kimin mallarını ele geçirdiğimizi bulabilirsek gerisi çorap söküğü gibi gelecek eminim,” dedi Kartal. “Ve hâlâ neden bilmiyoruz o da ayrı bir konu.”

“Aslında,” dedi Binbaşı, yeğeni Kartal’a bakarak. Söylemek ve söylememek arasında kalmıştı.

“Ne aslında?” Kartal gözleri kısık dayısından gelecek sözleri sabırla bekliyordu.

“Aslında kulağıma bir isim çalındı, ama doğruluk payı ne kadar bilinmiyor. Elimizde net bir bilgi yok henüz. Biliyorsunuz ki,” diyen adam ekranın önünde sağa sola yürümeye başlamıştı. Elleri arkasında yavaş adımlar atıp geri dönüyordu. “Biliyorsunuz ki, sizin gibi pek çok gurup var. Onları yetiştiren ve farklı yerlere sizin gibi iş insanı kimliği taşıyan…”

“O halde benim de tanıyor olmam gerekiyor Binbaşım. Ama benim gözlem altında tuttuğum silah tüccarlarını elemiştik,” dedi Kılıç. “Onların hiç birinin Latif ile iş bağlantısı olmamıştı.”

“Çünkü Latif hep büyük oynadı Kılıç,” dedi Binbaşı. “Adam buralı değil. Türk iş insanlarını kullanıyor, İngiltere’den gönderiyor silahları, uyuşturuyu.”

“Adı ne?” diye soran Kartal’a dönen Binbaşı, “Garry Williams. Ama bu adamın ardında bir isim daha var. İsim değil aslında sadece lakabı biliniyor. Adını bilen yok, yüzünü gören yok. Uyuşturucu ve silah dünyasının bir numaralı adamı. Gerry Williams onun sadece görünen yüzü. Yaklaşık beş yıl önce orataya çıktı bu isim.”

”Lakabı nedir?” Kartal’ın sorusuna döndü Recep Binbaşı. Yeğenine birkaç saniye bakındı. ”Barut.”

”Barut,” dedi Harun. ”Silah kaçakçısı olursan lakabında barut olur elbette.”

”Biz bu adamın mallarına el koyduysak, sanırım baya büyük bir sorun aldık başımıza. Kim olduğunu bilmediğimiz biriyle nasıl savaşacağız?” Metehan’ın sesi güçlüydü ama bir çıkmazda olduklarını çoktan kavramıştı.

Recep Binbaşı Efruz’a baktığında kadın kendine gelecek bir soru olduğunu anlamıştı. Kartal karısına dönen dayısına kaşlarını birleştirip baktı. ”Aklından ne geçiyorsa hemen unutmalısın.”

Recep Binbaşı yeğenine kısa bir bakışın ardından Efruz’a döndü tekrar. ”Efruze’nin yaptıklarını görmemiş olsam, kendimin dahi delirmiş olduğumu düşünürdüm. Ama o yetenekler bizim için her şey şu an.”

”Benim size nasıl bir yardımım dokunacak anlamadım?” Efruz başını Binbaşı’ya kaldırmıştı. ”Birkaç basit hareket.”

”Biraz araştırma yaptım Efruze. Pek çok şeyi yapabilecek olduğunu düşünüyorum. En iyisinden astral seyahat. Sonra beden değişimi, duvarlardan geçebilecek dereceye kadar gelebiliyor olman bana enteresan geldi, ama seni gördüm. Bize bu konu saçma geliyor, aklımız almıyor ama sen öyle değilsin.”

”Benim buna izin vereceğim fikrine nasıl kapıldın? Ben karımı uykusunda dünyanın bir ucuna göndermem!”

Gözlerini devirdi Efruz. ”O kadar yetenekli değilim Kartal. Ama olsaydım seni dinlemezdim.”

Yüzü duvardan farksız olan Kartal karısına çevirdi başını. ”Bu konu her türlü tartışmaya kapalı Efruz. Bu, burada kapanıyor. Bela bizi bulsun, biz neden onun peşine düşüyoruz? O bizden bir şey istiyor, biz değil.”

”Canım benim, benim öyle meziyetlerim yok zaten. Kartal boşuna öfkeye kapılıyorsun.” Kartal ikna olmamıştı ama önüne dönerek sessiz kaldı. Efruz Binbaşıya döndü. ”Ben o kadar gelişmiş değilim bu konuda. Birkaç yıl önce denemelerim oldu ama başarısız oldum. Şu an yaptıklarım bile yeni keşfetmiş olduğum yetenekler. Çin’de Kun adında biri var. Ben bu eğitimi ondan aldım. Bu dediğinizi ancak o yapabilir, o da yapar mı?”

Hikmet bir sağa bir sola bakıp duruyordu. Neden bahsettikleri hakkında en ufak bilgisi yoktu ve araya girecek zaman arıyordu. Odanın içinde yankılanan telefon sesiyle herkes birbirine baktı. Recep Binbaşı’nın en çok kızdığı şeyin toplantı ortasında açık bir telefon olduğunu bilmeyen iki kişiden biri olan Erfruz’un du çalan telefon. Diğeri elbette Asude idi.

Çantasındaki telefona uzanırken özür dileyen Efruz kapatmak için ekrana baktığında bir saniye durdu. Kapanmayan telefonun kimden geldiğini merak eden Kartal da başını eğerek ekrana baktı.

Hai arıyor…

”Çin’den geliyor telefon. Az önce adı geçen Kun’un yeğeni. Yani arkadaşım.”

”Bismiilahirrahmanirrahim.” Asude ekranda bir kez titreyip Savaş’a sokuldu hafifçe.

”Aklımızı koru Allah’ım,” diyen Bulut elini alnına koyduğunda adamların tümü yerinde kıpırdanmıştı.

”Aç,” dedi Binbaşı.

Kartal homurdanarak önündeki dosyaları öfkeyle ileriye itti. Efruz telefonu açıp kıza selam vererek başladı konuşmaya.

”Hello Hai.” İngilizce olarak başlayan konuşma Hai’nin yön vermesiyle Çince olarak devam etti. 

”Merhaba Efruz, nasılsın?”

”İyi, sen?”

”Ben de iyiyim. Neden aradığımı merak edeceksin. Sen hep meraklıydın Efruz. Hemen konuya gireceğim.”

Efruz kızın sitemine gülümsedi. ”Korkutma beni, çabuk ol dinliyorum.”

”Hayır, korkma, sorun yok. Amcam ile yanına geleceğiz Efruz. Enteresan bir şekilde yanına gelmek istiyor. Seni özlediğini söylüyor.”

Efruz’un şaşkınlıktan kalkan kaşları ve kocaman açılan gözlerini odanın içindeki herkes ürkerek izliyordu. Çünkü aralarında Çince bilen yoktu. Sadece bakışlardan çözmeye çalışıyorlardı.

”Gerçekten mi? Buna çok sevindim. Ne zaman?”

”İki gün sonra geliyoruz. Ne kadar kalacağımızı bilmiyorum. Gerisini mesajlarım sana. Uçak saatini bildiririm.”

Sevinçle gülümsedi Efruz. ”Tamam. Seni çok özledim Hai. Sabırla bekliyorum.”

”Bende seni özledim, o şahane gözlerini… geleceğim bekle bizi. Kapatıyorum.”

Telefonu kapatıp masaya bıraktı Efruz. Kendisi oldukça şaşkındı ama odanın içindeki insanlar neler olduğunu anlatması için meraklı gözlerle bakıyordu ona.

“Kun… Beni görmek için Türkiye’ye geliyor. İki gün sonra.”

Yerinden hışımla kalkan Kartal’ın koltuğu devrilmişti. Binbaşı’ya yaptığı saygısızlık, dayısı için görünmezdi. “Ne oluyor bir anlasam… Neden seni görmek istiyor onca sene sonra?” Efruz oturduğu yerden kalkmadı ama başını tepesinde kızgın Kartal, adı misali öfkeden gagasını açık az sonra her şeyi parçalara ayıracakmış gibiydi. “Bilmiyorum.”

“Neyi bilmiyorsun Efruz? Sende olan güçlerin şahı var o adamda. Nereden biliyorum şimdi bu odada olmadığını? İçimizde bir Çin casusu eksikti.”

Masanın üzerindeki kağıtlar, herkesin önünde duran ve artık ortaya doğru toplanan kağıtlar… Masanın başında oturan herkesin yerinden kalkmasına sebep olmuştu.

“Allah’ım daha çok gencim,” diye el açan Metehan arkasını dönerek duvara doğru yürüdü. Digerleri de ondan farksızdı. kalktıkları koltuklar arkalarına devrilmişti.

“Alındı bak,” dedi Efruz.

Hikmet kocaman olmuş gözleri ve tutulmuş diliyle kapının önüne kadar sinmişti. “Lan!” diye bağırdı.

“Hoş geldin Kun,” dedi Efruz.

Kartal karısına bakarak dişlerini birbirine geçirdi. “Hoş gel Kun, hoş,” diye mırıldandı.

Buna en çok sevinen Recep Binbaşı idi. Gülümsemekle yetinmişti. “Misafirimize iyi bakacaksınız.” Yeğenine hitaben ettiği sözlere Kartal’ın aldığı derin nefesler karşılık vermişti.

“Ben gidiyorum Savaş. Bir Yasin okuyacağım. Rabbim büyüksün. Sana inandım.” Söylenerek kalkıp uzaklaşan kızın ardından Başını sallamıştı Savaş. 

“Benim bu işe rızam yok dayı!” diye bağırdı Kartal. İlk kez toplulukta, toplantıda ve askerinin yanında dayı demişti. “Umrunda değil kim kimdir. Efruz hiçbir şey yapmayacak.”

Onu zerre kadar takmayan karısı sırıtarak işaret parmağını alt dudağına vurup çekiyordu. “Hakikaten, başarabilir miyim ki?”

“Hayır,” diye haykırdı Kartal. “Bir şeyi de başarma!”

“Of Kartal.” Yerinde kalkan Efruz kocasına döndürdü bedenini. “Sen beni seansa götürecektin. Sonrasında konuşuruz bunu.”

Kurşuni gözler karşısında keyifle parlarken ona daha nasıl çıkışacağı hakkındaki tüm sözlerini unuttu Kartal. Lanet olabilirdi ki, Efruz kendisini etkisi altına almaya bile başlamıştı. Bu hali aşktan değildi. Gözleri hipnotize edercesine içine işliyordu. Direnecekti. “Kararlıyım. Gidelim.”

“Kimse bir yere gitmiyor. Biri bana burada neler döndüğünü hemen açıklasın, ben aklımı kaçırmadan önce hem de.”

Kapının hemen önünde pısmış şekilde bekleyen Hikmet’e baktılar. Dağlarda düşman haklayan, kurşunu çiçek sayan kadının hali içler acısıydı.

Efruz kadına doğru bir adım attı. “Bir şey yok Hikmet. Ben aslında bir cadıyım sadece.” Yüzünde sinsi bir gülümseme, beden dili kendinden emindi.

Kadının korkuyla büyüyen gözlerine aldırmadı. “Göstermemi ister misin?”

Dili tutulan kadın başını salladı.

“Peki, sen istedin.” Dev ekranda ortama kilitli olan Savaş’ın görüntüsünü kesti ilk önce. “Savaş gitti bak.” Masadaki dosyaları sanki bir el karıştırır gibi karman çorman etti ve yere düşen koltuklar bir bir eski haline döndü.

“Sen… C-cadı.” Kendinden geçen kadını yakalamak için koştu ve başını çarpmasına engel oldu. “Ay bayıldı.”

Recep Binbaşı kahkaha atarken, beyler derinden nefes alıyorlardı.

“Ben bir cadıyla evliyim…” diyen adam elini yüzüne vurup aşağı çekti.

                                  🦅

“Keyifler nasıl?”

Karşında oturduğu psikoloğuna gülümsedi. Aklı biraz karışık olsa da fena sayılmazdı. Artık düşünceleri onu tüketemiyordu. Bir süredir bunun farkındaydı. “İyi,” dedi.

Dizine bıraktığı kalın not defterine göz atan Belgin Hanım, Efruz’a baktı. Kısa küt saçları eğildiğinde ne kadar yüzünü kapatıyor ise başını kaldırdığında yanaklarına dökülüyordu kadının. Kahve gözleri, Efruz’a dingin bir denizi andırıyordu. Sakindi.

“Heyecanlı gibisin?”

Birbirine doladığı ellerini fark etti Efruz. Çözmedi. Öylece bir süre ellerine baktı. Hatta bakarken cevap verdi. “Olmadığım pek zaman yok. İçimde kıpır kıpır eden biri var sanki.”

“Herkesin içinde öyle biri vardır. Ama her zaman kendini belli etmeyebilir. Heyecanlanmanız gereken yerlerde ortaya çıkar genelinde. Bazen sevdiğiniz bir yemek önünüze geldiğinde, çok sevdiğiniz bir rujun aynını bulduğunuzda… Sizi mutlu eden biriyle karşılaştığınızda veya macera içerikli bir kitabın en güzel satırlarında…”

Ellerini çözerek dizlerine, dirseklerini dayadı. Elleri yumruk olup çenesine destek oldu. Kurşuni gözler Belgin Hanım’a çevrildi. “Ama ben bunların dışında da sürekli heyecanlı hissediyorum. Kalbim bir atak beklemiyor. Tek başıma olduğum anlarda bile birden ürperiyorum.”

“Yirmi yedi yaşındasın, bu yaşa kadar nasıl zaman geçirdiniz?”

Efruz gülümsedi. “On sekiz yaşıma kadar normal bir gençtim, çocuktum. O çağlarda dahi uçuk meraklarım vardı. Mesela… ailemden gizli yaptıgım bir çılgınlık var, bir uçurumun en uç noktasına kadar yürüdüm. İstediğim yere geldigimde on santim sonrası ölümdü. Ve bu bana inanılmaz heyecan vermişti. Rüzgarı hissettim bir süre. Hissettikçe kalbim yerinden çıkacak gibi oluyordu.”

“Ailen buna elbette sıcak bakmayacaktı. Kimse kızının bir uçurumun ucunda olmasını istemez ama bunu neden yapmak istedin?”

Efruz bir süre odanın içine bakındı. Koyu mobilyalar üzerine itina ile döşenmiş kitaplar, biblolar… Belgin Hanım onu izliyordu ki, Efruz birden ona döndü.

“Özgürlük. Özgür olmak istedim.”

“Ailen sana baskı yapıyor muydu? Bunu istemenin bir nedeni vardır sanırım.”

“Hayır. Hiç baskı altında kalmadım. Babam varlığımdan haberdardı sadece. Annem beni hiç sıkmadı. Abim, klişe bir Türk abisi değildi. Hiç olmadı. Ben her zaman özgürdüm.”

“İnsanlar ellerinde olmayanı ister Efruze. Emin misin?”

“Evet. Hep ve çok. İçimde beni iten bir şey vardı hep. Hâlâ biraz var.”

“Hâlâ? Bu his köreliyor mu?”

“Aslında evet. Özgürlüğün çılgınlık yapmak ile ilgisi olmadığına ikna oluyorum artık. Artık… Belimde bir halatla dağdan atlamak istemiyorum. Bir balonun içinde kayalardan çarpa çarpa inmek ve uçaktan atlamak gibi… Eskiden bunlar bana çok iyi geliyordu. Ben olduğumu hissediyordum.”

“Değişen ne oldu? Seni bu zevklerden arındıran nedir?”

“Bir erkek! Eşim.”

“Sana yasaklar koyuyor mu?”

“Hayır, beni ikna ediyor. Aslında o öyle sanıyor.”

“Nasıl?” dedi Belgin Hanım. Kadınla sohbeti hoşuna gitmeye başlamıştı. Verdiği cevaplar ve anlattıkları ilginç değildi ama hoştu.

Çenesini kaldırdı ve arkasına yaslandı. “Aslında beni ikna etmiyor, edemiyor. Ben onun söylediklerini seve seve kabul ediyorum. İçindeki özgürlük hastası kadın onun yanında başka bir şey aramıyor. Sanki o her şey benim için ve ben onunla tutsak değilim.”

“Tutsaklık aşkın kendisidir Efruze. Fakat, hiç aşık olduğunda özgür olduğunu düşünen bir hastam olmamıştı. Belki de sen, seni esir alan özgürlüğe tutsaktın ve eşin bunu değiştirdi.”

“Evet, bir şeyleri değiştirdiği hayatımdaki en büyük gerçek.”

“Hangi Efruze daha mutlu peki?”

“Öncesinde de mutlu biriydim. Anlamdıramadığım şeyler elbette var. Ben hayatım boyunca erkeklerden kaçtım. Onlardan kısaca iğrendirdim. Bir erkeğin bir kadını öpmesi kadar midemi bulandıran bir şey daha yoktu. Kadınlar için de bu geçerli. Ama kadın olduğum için hemcinslerimi anlamaya çalıştım, lakin onu da yapamadım. Aşkın varlığına hiç inanmadım. Erkekleri, kadınları kullanan birer varlık olarak gördüm. Kadınlar da erkekleri kullanılıyordu. İki cinsin zevkleri sadece birbirlerine olan çıkarları gibiydi. Kadın erkekten alır, erkek kadından. İlişkilerindeki samimiyetsizlik, yalanlar, ihtiraslı hayatlar… Bunlar bana göre değildi. Yaşadığım camia da pek çok şey gördüm. Gezdiğim ülkelerde kadınları ve erkekleri dikkatle inceledim. Hiç birinin bir diğerinden farkı yoktu. İsviçre’de okuduğum dört yıl boyunca çok fazla arkadaşım oldu. Erkeklerle ilgim olmadığı için kadınlarla hep daha çok vakit geçiriyordum. Her dinden, ırktan insan tanıdım. Her iki cinsin de birbirlerini aldattığına defalarca şahit oldum. O hissi yaşamaktansa ölmeyi tercih ederim. Ama bunu sadece ben diliyor olabilirim.”

“Ve bir gün eşin çıkıp gelir…” dedi Belgin Hanım. “Tüm tabuları yıkar.”

Efruz başını salladı. “Paramparça etti.”

“Sadece eşine mi güveniyorsun? Erkeklere olan bakış açın değişti mi?”

“Değişti. Benim güvendiğim insan sayısı iki elim parmağını doldurmazdı. Artık pek çok insana güven duygusu besliyorum, besleyeceğim. Kalbimin kanallarının açıldığını hissediyorum. Hayata farklı bir pencereden bakıyorum artık.”

“Eşiniz bana bu konuda pek bir şey bırakmamışa benziyor,” diyen kadın gülümsedi. “Buraya kadar güzeldi. Değişiyorsun, burada sorun yok. Gelişmeler senin için çok başarılı. Ama…”

Kadına bakıyordu ve ‘ama’nın ona getireceğini hesap ediyordu Efruz. “Ama…”

“Ama sen neden daha öncesinde güvenini kaybettin? Asıl konumuz bu.”

“İşte onu ben de bilmiyorum. Öyle biriydim, öyle yaşadım. Hiç neden aramadım.”

“Bana öylesine bir huy gibi görünmüyor. Sana çok basit birkaç misal vereceğim; Obeziteye yakalanmış insanların, psikopat dediğimiz tehlikeli insanların geçmişlerine baktığımız da hep bir travma vardır. Bunlar çok fazla dala ayrılır, aile içi psikolojik şiddet, babanın anneye olan tutumu ve darp. Fiziksel istismar,  bunlar bir kaçı. Ama sen diyorsun ki; Ben oldukça rahat yaşayan biriydim ve bunların hiç biri başıma gelmedi.”

“Ama öyle… Bu saydığın şeylerin birini bile yaşamadım ben.” Efruz oldukça rahattı ve aniden babasından yediği tokat geldi aklına ama onun geçmişiyle hiç bir ilgisi yoktu, söyleme gereği görmesede, “Bir kaç ay önce babamla tartıştım ve bana tokat attı, ama hiç umursamadım. Geçmişle de bir ilgisi yoktu,” dedi. Bu onu hiç etkilemiyordu. Kadına da, geçmiş, üzerinde kalmayan heyecansız sesiyle cevap veriyordu.

“Oldukça sakinsin şu an. Bana doğruyu söylüyorsun.”

“Neden yalan söyleyeceğim ki?”

“İnsanlar bize geliyor ama konuşmaları çok zor oluyor. Bir şeyleri yaşıyorlar ve tek bir kimseye dahi anlatamıyorlar. Bilinçleri bunu reddediyor. Konuyu konuşmak istemiyorlar ama yardım da istiyorlar. Özellikle fiziksel istismar, şiddet bunların başını çekiyor. Utanıyorlar, konuşurlarsa küçük düşeceklerini düşünüyorlar.” Kadın Efruz’un gözlerine dikti kahvelerini bir süre. Efruz kadının kendinde ne aradığını düşünüyordu o anda.

“Senin bilinç altının reddettiği bir şey var mı?” Tek bir bakış, bir göz kaçırış, bir bulut aradı Belgin Hanım, Efruz’un gözlerinde. Yakalanması, kendini ele vermesi gerekiyordu.

Efruz hiç birini yapmadı. Kararlı, kendinden emin gri harelerini hiç çekmedi kadından. “Yok. Ben fiziksel şiddet-az önce dediğimin dışında- yaşamadım, taciz tecavüz… Bilinç altımda gizlediğim bir şey olsa bunu benden daha iyi kimse bilemezdi. Konuşmaktan korktuğumu bile hatırlamıyorum.”

Belgin Hanım dikkatle izlediği kadından sonunda çektiği gözlerini not defterine indirdi. Aldığı notların altını çizerken Efruz onu izliyordu.

“Bunları konuşuyoruz Efruze çünkü renklerle olan sorununuzu bu şekilde çözeceğiz. Şimdi; bana kırmızı giydiğinde neler hissettiğinizi söyle, duymak istiyorum veya sevmediğin her hangi bir renk…”

Sıkıntılı yüzü ve bıkkın nefesiyle kadına döndü. “Midem bulanıyor, kendimi kötü hissediyorum. Bunun dışında…” dedi söyleyip söylememe arasında kalmıştı ki, karşındaki ikilem bakışları anında yakalamıştı. “Bunun dışında…”

“Gözlerimin rengi değişiyor.”

Kadın gözlerini kısarak Efruz’un sözleriyle gri gözlere kendininkileri sabitledi. “Rengi değişiyor,” diye tekrar etti. Ama bunu anlamamıştı. “Ton olarak mı? Yani gri gözleriniz maviye mi dönüşüyor? Buna olanak var. Maviye çok yakınsınız. Duygularımız gözlerimizle bizi ele verebilir.”

Efruz gözlerini kapatarak başını sağa sola salladı. “Beyaza dönüyor gri göz bebeklerim.”

Gerçek bir şokun içine girebilirdi ama görmesi şarttı. Şu an ona hiç inandırıcı gelmiyordu. Ufak bir şaşkınlık hissediyordu sadece. Profesyonel olarak duygularını yüzünün altında gizlemeyi biliyordu Belgin.

“Beyaz?”

Efruz başını kaldırdı. “İnanılmaz öyle değil mi? Ben de bir kez kendimi o halde gördüm. Aynada kendime bakıyordum. Üzerimde giyemediğim o renklerden biri vardı. Çıkardığım zaman eski halime dönüyorum. Mide bulantım hemen geçiyor. Kendimi iyi hissediyorum.”

Notlarını alan Belgin Hanım ayağa kalktı. Masasının başına dolanıp saatine bakındı. Vakit dolmuş ve beş dakika kadar da geçmişti. “Bugünlük bu kadarı yeterli.”

Efruz da ayağa kalkarak mavi eteğine düzeltti. Beyaz kazağının kısa eteği belinde duruyordu ve hafifçe çekme isteğiyle onu da düzeltti. “Güzel. Sıkıldım çünkü.”

Belgin Hanım gülümsedi. “Yapma Efruze, neden sıkıldın? Gayet hoş bir sohbetti benim için.”

“Yanlış anlaşılmak istemiyorum, sohbet güzel ama buraya eşimin zoruyla geldim. O benim bu alışkanlığı aşacağıma inanıyor, ama ben inanmıyorum. Sen bana ne sorarsan sor, benim sana cevabım hep aynı olacak. Bilmiyorum.

Kadın Efruz’un yanına yürürken Efruz da kapıya ulaşmıştı. “Sen anlatmaya devam et, gerisini bana bırak. Bu arada seninle dışarda bir kahve içmek isterim uygun bir anda. Bu seni günlük bir zaman diliminde görmemi sağlayacak. Hasta doktor ilişkisi olarak bakmayacağız.”

“Olur, benim için sorun yok. Ben bu ara hep müsaitim. Beni ara kafi.”

Ayakta bekleyen kocasıyla göz göze gelen Efruz, Belgin’in yanından Kartal’ın kolunun altına geçti. “Nasılız?” diye sordu Kartal, ama sorusu Belgin Hanım’a idi.

“Gayet güzel. Yavaş yavaş olacak bir şeyler.”

“İşte bu güzel haber.”

                                     🦅

Aracını Selin’in babasına ait olan şirketin biraz gerisine park etti. Aslında uzun zamandır kızın ailesiyle tanışmak istiyordu ama Selin buna yanaşmıyordu. Buna hafiften kızmaya başlamıştı. Parmakları direksiyon üzerinde ritmik hareketler yaparken etrafına bakınıyor ve aklında yeni senaryolar kuruyordu.

Selin ile çıktıkları o kır kahvaltısında aslında kadına her şeyi, kim olduğunu da anlatmıştı. Selin’in çekimser hali üzerine uzun uzun düşünmüştü. Belki de Selin’in de dediği gibi onun istediği gibi biri değildi ve bunu en çok onun bilmeye hakkı olduğunu düşünmüş, anlatmıştı. Selin çok şaşırmış, bir süre düz bir şekilde yorum yapmadan bakmıştı Kılıç’a.

”Mafya olmadan iyidir,” yorumu dışında başka bir şey konuşmamışlardı. O konu da orada kapanmıştı. Bir daha işi hakkında konuşma geçmemişti aralarına. Buna sevinmişti aslında. En azından ”seninle olamam” gibi bir cümle ne o zaman ne de şimdi kurmuyordu Selin. Lakin bir şey vardı arada ve her ikisi de o şey her ne ise yarıp geçemiyordu.

Ve Kılıç, Selin’in bir gün onu terk edeceğini düşünür hale gelmişti. Her hangi bir tartışma yaşamıyorlardı. Bu her ikisi içinde iyi bir şeydi. Kılıç biliyordu; Selin’e bir kez dokunursa onu bırakmayacağını. Ama bunu bir kadına yapamayacak kadar da centilmendi. Selin her haliyle özeldi. Kendisini istemezse ona saygı duyacaktı. Onu sevmeyen bir kadını yanında zorla tutamazdı. Peki, Selin kendisini seviyor muydu? Kendisi dile getirmediği gibi kadından da bir söz duymamıştı. Davranışlarda sıkıntı yoktu. İki sevgili olmak çok da zor değildi.

Kılıç, Selin ile olmaktan büyük mutluluk hissediyordu. Kendini onun yanında huzurlu ve genç bir adam gibi, kalbi ağzında hissediyor ve bunu ona da hissettiriyordu. Ya da öyle sanıyordu.

Arabanın kapısı açıldı ve içeri bir narin beden süzüldü. O buğday tenin baş döndürücü çekimine daha ne kadar uzaktan bakacağını düşünmek dahi istemiyordu. Selin’i istiyordu. Hem de hiçbir kadını o şekilde istememiş, arzu etmemişti. Ama adını koyamadığı ve aşamadığı o duvar Kılıç’a engel oluyordu. Yeşil gözlerin o kıvılcımlı harelerinde adını göreceği anın hayaliyle can çekişiyordu.

Selin’e gülümsemişti. Öylesi böyle bir gülümseme değildi. Selin daha merhaba diyemeden Adamın yüzündeki iç geçirten gülüşe kendi gülüşüyle karşılık verdi. ”Ne? Neden öyle bakıyorsun?”

Başını kadına uzatan adam, kadının o mis kokusunu da içine çekince her ne olacaksa bir an önce olmalı düşüncesiyle gözlerini kıstı. ”Nasıl bakıyorum?”

”Avına kilitlenmiş, ceylanı ısıracak aslan gibi.”

”Isıracağım da tadı damağımda kalır diye korkuyorumdur belki.”

Selin kaşlarını birleştirirken dili dudakları üzerinde gezinmişti ki, Kılıç gözlerini sıkıca yummuş, aldığı nefes ciğerlerine ‘Selin’ diye girmişti.

”Bunu anlamadım Kılıç.”

Kılıç zar zor nefes almış, gözlerini açmıştı. Önüne dönerek gaza bastı. ”Ben anlatacağım sana Selin.”

Selin de önüne dönerek yolu izlemeye başladı. İçindeki sıkıntı ona yetiyordu. Bu adamı seviyordu ama neden hala bir girişim göstermediğini ise anlamış değildi. Kendine sarılması, yamağına iç geçirten bir öpücük bırakması dışında başka tek bir dokunuş alamıyordu. Kendini, güzelliğini sorgular hale gelmişti.

”Nasıl geçti toplantınız?”

Kılıç, Efruz’un yaptıklarını hatırlayınca sırıttı. ”Bol cadılı bir gösteriden ibaretti.”

Selin kahkaha atınca Kılıç bir an ona döndü. Yok! O dudaklar çok sevilmelikti. Öpülmelik, darmadağın edilmelik…

”Cadı deme arkadaşıma. Üstün yetenekli bir kadın Efruz.”

”Senin kadar olamaz.”

Selin adama döndü. Bugün Kılıç’ı anlamıyordu. ”Ne diyorsun sen? Benim öyle güçlerim yok ki. Efruz’unki gerçek bir sanat.”

”Cadılığına sözüm yok Selin. Benimki başka bir dert. Beni anlayacaksın diye bekliyorum.”

”Bugün o şerefe erişemeyeceğim sanırım çünkü gerçekten bugün seni anlamıyorum.”

”Anlatırım. Sana mı gidiyoruz?”

”Sen bilirsin,” diyen Selin adamın emellerinden bi:haber çantasındaki telefonuna ulaşma çabasındaydı.

“Ben bileceksem sorun yok.”

Telefona ulaşan Selin Kılıç’ı duyduğundan bile habersizdi. Ekranına düşen mesajları açıp okumaya başlamıştı. “Ne dedin Kılıç?”

“Hiç güzellik ne olsun, biraz diyorum dağ havası mı alsak?”

“Olur, alalım ama nereye gideceğiz ki?”

“Bulurum ben bir yer, ama bu gece dönmeyiz.” Gözü yolda her gün sarf ettiği bir sözmüş gibi öylesine konuşmuştu. Selin ekrana bakarken donmuş vaziyette birkaç saniye kaldı. Telefonu kucağına indirip adama çevirdi bedenini. “Pardon?”

“Şükür ayıldın.”

“Ne dedin sen az önce?”

“Geceyi birlikte geçirelim dedim.” Kılıç Selin’e dönmüş ve göz kırpmıştı. Şaşkın bakan kadın gözlerini birkaç kez kırpıştırdıktan sonra çıkıştı. “Yok ya… Sonra…”

“Sonrası sen ben, biz. Ya Selin çok kısa zaman geçiriyoruz. Hep diken üstü gibi. Gözlerden uzak, sessiz bir gün geçirsek ne olur ki?” Kadını ikna çabaları oldukça başarılıydı. Sesindeki tatlı tını ve haklılık payı Selin’in aklını çeliyordu. Ama kendisini bir kez dahi öpmeye yeltenmeyen bu adamın derdinin ne olduğunu bilmiyordu. Yoksa biliyor muydu? “Olmaz!”

“Neden?”

“İlişkimiz o kadar ileride değil. Ben buna hazır değilim.” Önüne dönerek kollarını göğsünde bağladı. Sinirden ziyade üzüntü vardı kalbinde. Oysa bu teklife, kalbindeki aşkla balıklama atlardı ama Kılıç’ın tutumu buna engeldi. Selin ne kadar üzgünse Kılıç’ta o derece hüsrana uğramıştı. Arabasını ilk sapaktan çevirdi. Gaza daha fazla yüklendi ama bunun farkında değildi. “Nesi var bizim ilişkimizin?” Adamın sesindeki tokluk kızı etkilemedi. Kollarını ani kapıldığı bir öfkeyle çözüp Kılıç’a baktı. “Var mı? Asıl soru yok. Nesi yok olacaktı.”

“İyi o zaman nesi yok?”

“Yavaş sür şunu.”

Ayağını gazdan biraz kaldıran adam yaptığının farkına Selin’in sözleriyle varmıştı. Birkaç nefeslik zaman, her ikisini de sessizlik içine çekmişti. Kılıç, Selin’e hayrandı. O sert kadının altında aslında yumuşacık bir karakter yatıyordu. Kılıç bunu görüyordu ama Selin, kendini görmüyordu ve her an bir şeyleri tersine çevirecekmiş havası taşıyordu üzerinde.

Burundan giren sert nefesler beş dakikanın sonrasında artık her zamanki sakinliğini kazanmıştı. Kıza göz ucuyla baktığında, kollarını bağlamış camdan yolu izlediğini gördüğünde nedendir canının yandığını hissetti. Selin sürekli konuşurken ve şikayet ederken daha çekilesi bir kadındı.

Sessiz kadınları sevmiyordu Kılıç. Bir kadın asla sessiz olmamalıydı. Kadının, evin içinde önce sesi yankılanmalıydı. Sonra kokusu sarmalıydı etrafını. O sesi ve kokuyu takip ederek bulabilmeliydi kadınını.

Hayatında annesi kadar sessiz bir kadın daha tanımamıştı ve tanımak da asla istemiyordu. Selin hep konuşmalıydı. Şikayet etmeli, sevgi sözcükleri sarf etmeli, kızmalı, bağırmalı ama asla susmamalıydı.

Annesini çok sevmişti, sevgiyle anardı ama sessizliğini hiç kabul etmemişti. Babası bir kumarbazdı, annesinin babasından kalma her şeyini kumarda yemişti ama annesi ona hiç engel olmamıştı. Olamamış mıydı? Kılıç bunu hatırlamıyordu. Annesi öldüğünde on beş yaşındaydı. Babası gibi kumarbazın teki olduğunda ise on altı yaşındaydı.

‘Abad-ı kumar olanın akıbeti berbat olur.’ Ensar amcasının Kartal ve ona uyarladığı sözler dün gibi çınladı kulaklarında. Babasının da akıbeti; Kaybettiğinde kabullenememiş, bir bıçak darbesiyle son bulmuştu.

Nereye geldiğini bile bilmiyordu. Frene bastığında başını hafifçe öne eğdi ve soluk üstüne soluk aldı. Başını hafifte olsa Kılıç’a döndürmüştü Selin. Gözleri adamın gözleriyle çakıştığında kendini çekmedi.

“Sessizlik sana yakışmıyor,” dedi Kılıç.

Erkeklerin konuşan kadınları itici bulduğunu kim söylemişti? Selin tam da bunu düşünüyordu. Bir tartışma anında idiler ve susmak akıllıca değil miydi? Belki de susunca kırıcı olmayacak, daha sonra söylediği sözler için pişmanlık hissetmeyecekti.

“Ne yakışır bana? Konuşursam kırarım seni! Bazen susmak iyidir.”

Kadının gözlerine baktığında, Selin orada bambaşka şeylerin var olduğunu ilk defa gördü. Bu bakış, diğerlerine benzemiyordu. Sis bulutu gibiydi adamın gözleri. Aniden inmiş ve gözlerini esir almış gibiydi.

“Herkes susabilir Selin, ama sen susma! Sessizlikte kırar bazen. Sen sessizken içinde olduğun karmaşayı anlayamamak, beni kırmandan daha çok acılı.”

Kendinden kopmayan gözlere bir süre baktığında hafifçe gülümserken buldu kendini.

“Konu neydi Kılıç? Biz şu an neyi konuşuyoruz?”

“Gerçekten de çekilmez biri miyim?”

“Hayır, değilsin. Aksine… eğlencelisin. Seninle olmaktan büyük keyif alıyorum.”

“Peki, zorumuz ne? Her an arkana bakmadan gidecekmişsin gibi hissediyorum.”

Aynı duyguyu kadının da hissediyor olmasının ne gibi bir açıklaması olabilirdi? Cevap vermeyen Selin’in kucağındaki ellerine asıldı. İki elini iki eli arasına çekip, hiç bırakmak istemezmiş gibi sıktı. “Sana göre olmadığımı düşünüyorum ve bu beni ürkütüyor. Sana tam anlamıyla ulaşamıyorum.”

“Bana ulaşmayı denemiyorsun, aklında ne var bilmiyorum ama kendin kuruyorsun. Sen bana hiç ulaşmak istemedin.”

“Çünkü buna izin vermiyorsun. Sürekli benden şikayet ettiğin için seni zorlamak istemiyorum.”

Selin başını çevirip aracın ön camından dışarıya baktı. Nereye gelmiş olduklarını seçmeye çalıştı. Merkezin arka, sakin mahallelerinden birine girmişlerdi. Hava kararmaya başlamıştı. Güneş, artık başka ülkelerde doğmak üzere terk ediyordu onları.

“Kişiliklerimiz uymuyor, bunda doğrusun,” dedi adama dönerek. Kılıç’ın gözlerindeki sisler artmaya başlamıştı. “Ama kimse birebir uyduğu insanları da bulamıyor. Bu demek değil ki seni istemiyorum. Benim kadar dırdırcı, illa her şeyde mantık arayan birini sen istiyor musun?”

“Ya sen…” dedi Kılıç. “Sen beni ben olarak istiyor musun?”

“Önce ben sordum?”

“Seni her halinle istiyorum. Ne kadar şikayet etsen de, seni böyle olduğun gibi istiyorum.”

“Peki, sen beni niye öpmüyorsun, neden dokunmuyorsun be adam? Arkadaşımmış gibisin.” Tüm cesaretini toplayan Selin’in diyecek başka ne sözü olabilirdi ki? Hiç… Selin de Kılıç’ı istiyordu, beğenmediği her şeyiyle istiyordu. Çünkü o kibardı. Bir kere çok yakışıklıydı. İstediği gibi klas bir adamdı. Giyim tarzı şahaneydi. Bulunduğu ortama çabuk adapte oluyor, hiçbir şeyi yadırgamıyordu. Sadece tüm saydıklarına tezat da maço biriydi. Bunu bile sevdiğini hissedeli çok uzun zaman olmuştu Selin.

Kadına bakarken işittiği sözlerle gülüşü yüzüne değerli bir mücevher gibi yayıldı adamın. Selin o gülüşü de seviyordu. Belki en çok o gülüşü. Ama şimdi gülmemeliydi. Gözlerini kısarak dudaklarını birbirine bastırdı. “Saçma bir soru oldu. Sormadım sayabilirsin. Demek ki benden yeteri kadar hoşlanmıyorsun.” Ağladı ağlayacak ses tonunu bir kez daha adama duyurabileceğini sanmıyordu. Aracın kapısını açarak çıktı. Çantasını da almayı ihmal etmedi.

Rüzgârlı havanın sıcak tenine serin serin dokunması ve temiz hava, kırılmışlığını rahatlatıyordu.

“Nereye?” diyen adamın sesini duymamak için kapıyı sertçe kapattı. Sakin bir mahallede, çoğu kişinin yazlık olarak kullandığı evler arasında geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Arabanın açılan kapı sesini duymuştu. Hava tamamen kararmıştı. Sokak lambaları aralıklı olarak aydınlatma vazifesini üstlenmişti. Ağlamak istemiyordu. Sorduğuna bin kez pişman olmuştu ama o öyle konuşunca da başka bir şey soramamıştı.

Arkasından gelen ayak seslerine aldırmadan adımlarını yok yere hızlandırdı. Kendine yetişeceğini biliyordu halbuki ama kaçmak, gitmek en basit duyguydu. Kolundan tutulduğunda geri çekmedi. Durdu ama ona bakmadı. Önünde duran adamın eğlenen yüzünü kaldıracak havada değildi.

“Sormadım ben öyle bir şey, öyle say,” dedi saçının önüne gelenlerini kulağı ardına sıkıştırdı.

“Hayır, sordun ama cevabı beklemedin. Ne diye gidiyorsun?”

Mecbur hissettiği an başını kaldırmış, adamın gözlerine bakmıştı. “Niye güldün bana?”

“Güldüm çünkü sana dokunmamı istediğini düşünmüyordum.”

“Sen salak mısın Kılıç?”

“Ah, Selin,” dedi Kılıç başını kaldırıp kararmış yeryüzüne bakınıp kadına döndü. “Aramızdaki mesafeyi aşmama izin vermedin ki hiç. Az önce de söyledim, öyle değil mi? Her an gidecekmişsin gibisin.”

“Beklediğimi bulamazsam giderim!” diyerek yüksek sesle atar yaptı Selin. “Eğer sevgilim bana dokunmuyorsa beni çekici bulmuyor demektir ve ben öyle bir adamı istemem. Kimse istemez.”

“Zorla mı öpeyim?”

“Zorla olacağını nereden biliyorsun? Denedin mi?”

Adam kıza sokulurken Selin burnundan soluyordu. Utancı sinir olup kadını ele geçirmişti. Bir adım geriye çıkmıştı ama Kılıç mesafeyi tekrar kapatmıştı. İki omzundan da tutmuş sonra ellerini usulca kızın iki yanağına çıkarmıştı. “Denemek çok basit bir kelime.”

Karanlık bir caddede birkaç sokak lambasının loş ışığında göz renkleri seçilmeyen ortamda, her ikisinin de gördüğü tek şey olsa olsa aşk ışıkları olabilirdi. Selin gözlerini, bir çift kıvılcımdan alamazken adamın kendine daha çok yaklaşmasını nefesini tutarak izledi.

“Seni öpmedim, ama çok istedim.”

Hemen birkaç santim gerisindeki adamın önce dudakları sonra her şeyi onun olsun istiyordu. Onu tatmak, hissetmek… Kendine karışsın istiyordu. Ama hâlâ konuşuyordu. “Sadede gelip de beni öper misin acaba.”

“Öpersem gidemezsin ama! Bırakmam. Şimdiden söylüyorum. Sonra; yok sen öylesin yok sen böylesin derse-“

Yağmur başlamalı, aylardan kasım olmalı ve belki de o sokak lambaları tam üstlerine sahne ışığı gibi vurmalıydı. Ne önemi vardı? Aylardan Aralık’tı. Yağmur yoktu ve ışık az ötelerinde yanıyordu. Adamı öpmüştü ve mevsim tam da aşklardan Kılıç’tı. Kılıç mevsimi hiç bitmeyecekti.

Her şey filmlerdeki gibi dört dörtlük olmasa da bu öpücük kusursuzdu.

Adamın dudaklarına sokulurken, yirmi yedi yıllık hayatında hiçbir şeyi bu kadar  istememiş, hiçbir şey içinde bu kadar uzun süre beklememişti. Sırtına, beline sıkıca bastırılan kolların arasında, deli gibi atan kalbini, karşılıklı çarpan kalbe emanet etti.

Bir nefes mesafesi ayrıldıklarında daha fazlası için çıldırtan dokunuşlarla adamın elleri yüzünün her yerinde geziyordu.

“Ben öptüm, şimdi sen gidemezsin.”

Selin’e bakan gözler eridi. Bir kadını bu kadar sevebileceğini hiç aklına getirmemişti. “Selin…” dedi en derinden gelen boğuk sesiyle. Kadın gelecek sözleri nefessiz bekledi. “Seni sevmek o kadar güzel ki, hiç bırakma beni.”

Parmakları ucunda azıcık yükselen Selin, Kılıç’ın boynuna sıkıca sarıldı. “Senin gibisini nerede bulacağım… Salak mıyım ben…”

Adamın gülen nefesini saçları arasında hissediyordu. Kendini çekerek gülümsedi. Kılıç’ın o şahane gülüşleriyle bir ömür tüketecekti. “Evlenelim mi?”

Adamın kahkahası akşama karıştı. “Bu kadar da doğrucu olma. O benim sözüm olacaktı?

“Senin gibi birinden romantik bir teklif alamayacağıma karar verdim. Bir öpücüğü bile kaç aya sığdırdın. O teklif gelmez. Bekle bekle yaşlanırım. Bundan daha romantik bir anı nereden bulacağız?”

“Hm,” dedi Kılıç, gülen yüzüyle etrafını izledi. “Hayatımda ilk defa evlilik teklifi alıyorum, düşünme payı veriyor musun?”

“Cık,” dedi Selin, dilini dişlerine vurup kaşlarını kaldırdı. “Ya şimdi ya hiç!”

Gülüşü solan Kılıç’ın yüzü Selin’de sabit kaldı. Baktı. Ya hiç! Ya hiç hayatına girmemiş olsaydı Selin? Düşünceleri bir anda kızın dudaklarına itti onu. “Ya hiç yok! Ya hep ya da hep!”

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!