31.Bölüm

🦅

Ertesi gün, Belgin’le bir kahve içmek için sözleştikleri kafede hazır bekliyordu Efruz. Kendine açık çay istemiş hatta yarısını da içmişti. Sağına baktığında, Yavuz’un etrafını didik didik eden haline bakıp iç geçirdi. İri bir adamdı ve koyu giyimi onun ne olduğunu ele veriyordu. Dikkat çekiyordu. Buna katlanmakta zorluk çekiyor olsa da başlarına gelen onca şeyden sonra mecburi olduğunu da biliyordu.

Solunda bekleyen başka bir adam daha vardı. O da evin etrafında güvenliği sağlayan biriydi. Çoğunun adını bilmiyordu, ama yüzlerine her daim aşina idi. Bu bekleyen de Hakan’dı.

Tekrar beyaz deri kemerli saatine baktığında neden geç kalmış olacağını düşünüyordu ki Belgin’in açılan kapıdan içeri süzüldüğünü gördü. Zarif, çok zarif ve bakımlı bir kadındı. Kıyafetlerini özenle seçtiği su götürmez bir gerçekti ve renkli giyinmeyi de seviyor olduğunu bu üçüncü görüşünde anlamıştı. Kadın, giyindiği lila rengi dar kesim V yaka ve fakir kollu midi boy elbisesiyle olağan üstü bir tarza sahipti. İnce kabanını sol koluna takmıştı, elinde küçük bir çanta vardı.

İçinde ilk defa hissettiği renk kıskançlığı kanını hızlandırdı. Giymek istiyordu artık. O sevdiği üç renk ona huzur vermemeye başlıyordu. “Selam,” diyen kadın tüm düşüncelerini kestirip atmasına neden oldu.

“Hoş geldin.”

Belgin yerine, Efruz’un karşısına oturdu. Küt saçları kalem gibi dümdüzdü. Kahverengi gözleri her zaman olduğu gibi pırıl pırıl ve sakindi. “Teşekkür ederim. Nasılsın?”

“Çok iyi demek isterdim, ama az önce seni kıskandım.”

Belgin’in kaşları önce havalandı ve sonra aniden birleşti. “Neden?” dedi garsona işaret ederken. Yanlarına hızla gelen genç kıza bir kahve istediğini söyledi ve kızın uzaklaşmasını izledi. “Neden Efruze?”

“Burada doktor hasta mıyız? Ona göre konuşalım.”

“Hayır, iki arkadaşız ve seninle günlük bir sohbet gerçekleştireceğiz,” diyerek gülümsedi Belgin.

“Üzerindeki elbiseyi neden ben giyemiyorum? Elbise çok güzel ve ben bunu kıskandım.”

“Ah, elbette sen de giyeceksin. Bunun için sana elimden gelenin en iyisini yapacağım.”

Dirseğini masaya dayayan Efruz, fincanını çevirmeye başladı. Belgin onu izliyordu. Bugün bir çaresizlik geziniyordu kadının ruhunda.

“Gece iyi uyumadın mı?”

“Uyudum aslında. Ama bazen olur ya hani; güne bir dramla başlar ruhumuz. Kendimizi her şey yolunda olsa bile her an ağlayacak gibi hissederiz. Sanırım onlardan birini yaşıyorum bugün.”

“Evet, bu mümkün. Ama mümkün olmayan bir şey var ki, o da sebepsiz yere kimse oturup ağlamak istemez. Aklında ne var?”

“Aklımda o kadar çok şey var ki…” Önce abisi, sonra Asude ve Koray… “Abimi özlüyorum, ama sebebini sorma. Bugün benim psikoloğum değilsin. Belki bir gün anlatırım.”

“Mutlaka dinlemek istiyorum abini.”

“Ben onu görmek istiyorum aslında ama… sanki görmesem de olurmuş gibi.”

“Sevdiğimiz insanları görmek istememiz çok normal değil mi? Özlem insanın en büyük çaresizliğidir.”

Efruz fincandan almadığı gözleriyle başını salladı. “Özlemenin bir ilacı yok değil mi?”

“Var elbette. Özleneni bulmak, hâlâ şansın varsa…”

“Peki, özlenen seni üzmüşse?”

“Özlenen de senin kadar üzgün mü peki? Eğer öyleyse kurtarılacak bir şeyler her zaman vardır. Aslında bunu kalbine sorman yeterli. Özlüyorsan ve onun elini tutacak kadar yakınsan kendini bu ızdıraptan kurtarabilirsin. Özlemek gerçekten de yakıcı bir duygu.”

En sonunda fincanı bırakıp arkasına yaslandı. Belgin’in gelen kahvesini izledi. Tekrar yalnız kaldılar.

“Elini tutmak istemiyorum.”

“İstiyorsun.”

“Hayır.”

“Kendini aksine inandırmak sana bir şey kazandırmaz Efruze.”

“Bana affetmek büyüklüktür demeyeceksin ya?”

“Bu sözü yabana atamayız elbette. Ama affeden insanların daha mutlu olduğunu biliyorum. Mutlu olmak istemiyor musun?”

“Kim istemez ki…”

“Duygularını somut hale getirenler… İki duygu arasında sıkışıp kalanlar, aslında kalmak isteyenler.”

“Ben tam olarak bu muyum?”

Belgin dirseğini masaya verip sağ yanağını eline yasladı. Gülümsedi. “Hayır, canım. Sen duyguları arasından sıyrılmak isteyenlerdensin. Bana babandan bahset biraz, onun adı bir kez geçti.”

Efruz burukça sırıttı. “Bir babam var. Artık baba demiyorum ama. Hatta iki ayı geçkin bir süredir de görmüyorum. Görmek istemiyorum.”

“Babandan hoşlanmıyorsun anlaşılan.”

“Etrafımdaki insanlar-ailem- ondan nefret ettiğimi sanıyor çünkü onlara öyle söylüyorum.”

“Etmiyor musun?”

“Hayır, nefretin de bir duygu olduğunu varsayarsak o bu duyguyu bile hak etmiyor.”

Belgin, Efruz’un ne demek istediğini anlamak için bir süre baktı kadının kurşuni gözlerine. “Duygu yok,” dedi ardından. “İşte bu çok ilginç.”

“Bana da öyle geliyor. İlginç. Neden babamı sevmiyorum Belgin?”

“Sana bir şey yaptığı ortada ki-bunu söylemek istemediğini düşündüğüm için şimdi sormuyorum- sevgi duygusunu hissetmemeni anlıyorum.”

“Hayır, öyle değil. Ben babamı bana bir şey yapmadığında da sevmiyordum.”

Kirpiklerini kırpıştıran Belgin birkaç saniye bekledi. “Bu daha ilginç. Genelimiz de baba, anne ve kardeş bağları bize yaptıkları her ne olursa olsun çok kuvvetlidir.”

“Babamdan gerisi için sana katılabilirim. Ama babam… baba derken sıfatı olduğu için kullanıyorum ama beni etkilemiyor.”

Çantasından telefonunu çıkaran Belgin istediği bölümü açarak Efruz’a baktı. “Bana annenin adresini ve telefonunu verir misin?”

“Annem mi? Neden?”

“Anneler her zaman bilinmeyen denklem gibidir. Sana yardımcı olacağım ve bu annenden geçiyor olabilir.”

“Sanmıyorum. Annemle pek çok kez konuştuk. O da benim gibi bir şey bilmiyor.”

“Birde ben dinlemek istiyorum.”

“Olur.”

🦅

Araç aheste aheste yol alırken pencereden eve dönüş yolunu izliyordu. Aklında milyonlarca soru vardı. Tam ‘düşüncelerimi oturttum, artık daha iyiyim’ dediği anda bir şey çıkıyordu ortaya. Karmaşık bir hayatın tam göbeğinde hissediyordu kendini. Düşünmesi gereken ne kadar da çok insan varmış… Daha önce birini, üzerinde dura dura düşündüğünü neden hatırlamıyordu?

Aracın durduğunu artık akmayan yoldan fark etti. Düşüncelerinden sıyrılıp Yavuz’a döndü.

“Neden durdun!”

“İleride Koray Bey varmış. Başka bir yol tercih edeceğiz efendim. Sizi sahilden eve sokabilirim.”

Yavuz’un kulağındaki cihaz hep dikkatindeydi. Adamın o kulaklık ile uyuduğunu dahi düşünmüştü. “Gerek yok. Sür. Konuşmak isteyecektir. Üzerini ararsın, derdi neyse söyler.”

“Kartal Bey’e sormak zorundayım.”

Yavuz’un Kartal’a sıkı sıkıya bağlı olduğunu, ondan izinsiz tek bir adım atmadığını bilse de yüzünü buruşturmadan edemedi. “Ben ararım.”

Çantasından çıkardığı telefona birkaç dokunuş atıp uzun çalışları dinledi.

“Güzelim…” diyerek açıldı telefon.

“Eve dönüyorum Kartal, ama yol üzerinde Koray beni bekliyormuş.”

“Başka yoldan gidin,” dedi gerilmiş ses tonuyla.

“Yavuz da onu söyledi ama ben konuşmak istiyorum. Sürekli kaçamam Kartal. Derdi neyse söyleyip rahat bırakır, en azından öyle umuyorum.”

“… buna gerek var mı Efruz? Ona herhangi bir şey anlatmak-konuşmak- zorunda değilsin. Seni anlamayacak kadar hasta.”

“Merak etme, arabadan inmem. Üzerini ararlar. Ne diyecekse der ve gider.”

Yorgun nefesini hissetti Efruz. Telefonun diğer ucunda geriliyordu kocası. “Arabadan inme. Bana Yavuz’u verir misin?”

“İnmeyeceğim, evde görüşürüz.” Telefonu öne, Yavuz’a uzattı. Adamın her zamanki gibi sessizce dinlemesini izledi. “Tamam, efendim.” Yavuz telefonu Efruz’a uzattı ve aracı yol kenarından çekip anayola soktu. Beş dakika sonra eve giden tenha yol üzerinde Koray’ın aracından çıkmış, kaportaya yaslanmış onları bekliyor olduğunu gördü.

Arkasındaki araç onların önüne geçti ve içinden iki tane daha koruma inerek Koray’a yaklaştı. Koray onları tepkisiz izliyordu. Efruz filmli camdan Koray’ın üzerinin aranmasını boş bir sahneye bakar gibi duygusuzca izledi. Koray’ın adım adım kendine yaklaşmasıyla eli düğmeye uzandı. On beş santim açtığı pencereden bakışlarını Koray’la buluşturdu.

“Ne istiyorsun Koray?” En son gördüğünden daha iyi görünüyordu. Eskisi gibi de pis gülüşü yüzündeydi.

“Canım seni görmek istedi Efruze. Özledim seni.”

“Allah aşkına… ciddi olamazsın,” diyerek alaya aldı adamı.

“Çok ciddiyim.”

“Sen çok hastasın Koray. Yaptığın her şeyi öğrendim. Abimi ne hale getirdiğini, babam olacak karaktersizle oturduğun anlaşmayı ve üzerime geçirdiğiniz milyon dolarları…”

Koray gülümsedi. İki elini aracın üst tarafına yasladı ve cama yaklaştı. “E, ne olmuş?”

“Ne olmuş… Senden daha ne kadar nefret edebilirim diye düşünüyorum Koray. Sonra fark ettim ki, sana olan nefretimin haddi hesabı yok. Benden daha ne istiyorsun?”

“Senden daha ne aldım ki Efruze… Ben seni istiyorum.”

Efruz gülümsedi. Adamın pişkin ve hastalıklı hali ona kızma güdülerini bastırıyordu. “Umutsuz vakasın Koray. Sen benim üzerime soğuk baraj iç, ancak ferahlarsın. Ben Kartal’ın karısıyım. Öyle olmasa bile sen beni ancak rüyanda görürsün. Ölmeyi tercih ettiği anlar var ya insanın … sen o anların adamısın.”

Koray’ın gülüşü yüzünde duman olurken elleri açık cama sıkıca tutundu. Yine bir öfke nöbetine yakalanmıştı. Dengesiz ruhu onu ele geçirmişti. Ve Efruz bundan asla etkilenmiyordu. “Her şey yeni başlıyor Efruze. Öleceksen bile benim yanımda öleceksin. Seni asla ama asla bırakmayacağım.”

“Ne kadar boş bir adamsın Koray.”

“Ben boş konuşmam Efruze,” diye bağırdı. “Ben ne dersem yaparım.”

“Yap da görelim.” Düğmeye dokunup camı kapatmak istedi ama Koray elini çekmedi. “Benden günah gitti Koray.” Camı sonuna kadar kapatmak için düğmeye sert ve sürekli bastığında, Koray’ın eli sıkıştı. Aracın algı sensörü Koray’ın elini sıkıştırıp geri inerken Yavuz kendi tarafından tekrar düğmeye dokunup camı kaldırdı ve kilitledi. Efruz’un gözünden kaçmıştı Yavuz’un yardımı.

Aralıktan gördüğü yüzün acılı hali onu etkilemedi. Zevk aldı. Koray bağırıp araca tekme atarken içinin soğuduğunu hissederek gülümsedi.

“Aç şunu!” diye bağıran adama aldırmadı.

“Peşimi bırak Koray. Daha fazlasını yapacağıma emin olabilirsin. Hayatımı yeni yakalıyorum ve buna el atacak kim olursa olsun; babam bile olsa canını almaktan kaçmayacağım. Aklın varsa uzak dur!”

“Aç şunu aptal kadın.”

Arabanın dışında, canhıraş şekilde bağıran adama baktı ve güldü. “Haysiyetiz birisin sen. Karaktersiz ve beyinsiz.” Yavuz’a döndürdü başını. “Aç.” Yavuz sessizce itaat ederek camı açtığında Koray hızla çekildi ve ellerini birbirine bastırıp yere çöktü.

Efruz camı tekrar kapattığında Yavuz gaza basıp eve ilerledi. Koray ise iki büklüm yol ortasında öylece kaldı.

🦅

Eve girdiğinde neşesi biraz olsun daha iyiydi. Yolda olanları düşündükçe gülümsüyordu. Cemile’nin şen sesli türküleri ile ev çınlıyordu. Bazen ona eşlik ederken buluyordu kendini. Mutfağa girdiğinde onu fark eden kadın sustu.

“Niye sustun?” dedi Efruz, yüzünde gülümsemesiyle.

Kadın utanarak işine devam etti. “Çok özür dilerim. Kaptırıyorum kendimi bazen.”

“Güzel sesin var Cemile abla, sana albüm mü yapsak?” Kendine sürahiden bir bardak su aldı.

“Tövbe…” dedi kadın, daha da utanmıştı. “Bu yaşta.”

Suyundan bir yudum alan Efruz kadına döndü. “Yaşında ne var canım. Daha çok gençsin. Bence sen evlen abla. Hayat tek nereye kadar gidecek.” Bunu birine söylediğine kendi bile inanamadı ama demişti. İçinden gele gele demişti.

Kadın kocaman gözlerle bakıyordu. “Ne evlenmesi kızım?” dedi samimi olarak. Efruz onun kızı olacak yaşta idi ve ağzından öyle dökülmüştü.

“Aşkın yaşı yok derler. Bence annem de aşık olmalı. Babam olacak pisliğe hiç aşık olmadı. Aşkı tatmadan kimse ölmemeli.” Bahçeye açılan sürgülü kapıya odaklandı bir süre. Cemile onu izliyordu. “Evet, anneme birini bulacağım sanırım.” Bardağı tezgaha bırakıp kapıya yürüdü. “Hikmet nerede?”

“Odasında, dünden beridir bir garip. Benden bir şey de istemedi. Hayret ettim.”

Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı Efruz. “Ben bir bakayım, hasta olmasın.”

Giriş kattaki yatak odalarına ilerledi. Hikmet’in odasının kapısı önüne gelince durup tıklattı. “Kim o?” Sesine kahkaha atmamak için direndi.

‘Ben cadı’ derse kadın kalp krizi geçirebilirdi.

“Efruze, gelebilir miyim.”

Ses yoktu. Ama Efruze kapı kolunu indirip odaya girdi. Hikmet’in korkan gözlerine sevimli sevimli gülümsedi. “Hadi ama Hikmet, anlattım sana ben bir cadı değilim.”

Hikmet oturduğu koltuğa sindi. “Hı ben de inandım.”

Efruz yatağın ucuna oturup kadına baktı. “Metafizikçiyim ben. Okulunu okudum. Evet, özel bir yetenek ama bu beni cadı yapmaz.”

“Hiç öyle görünmüyor.”

“Göze çok kötü, inanılmaz göründüğünü biliyorum ve o yüzden saklıyorum. Bak, Cemile abla bile bilmiyor. Evimde yaşıyor halbuki. Benden korkma. Lütfen.”

“Aklım almıyor.”

“Kızım sen askersin. Senin aklının almayacağı şey olamaz ki. Ben de hiç ceset görmedim. Hiç silah taşımadım ve kurşun sıkmayı bilmem. Bunlar da benim için çok soğuk şeyler.”

Hikmet biraz daha rahatlamışçasına ayaklarını indirdi. “Çok ilginçsin Efruze. Gördüklerime inanamıyorum.”

“Aslına bakarsan ben bile kendime inanamıyorum. Yetenek farklı bir şey. Herkesin sen ya da ben olması beklenemez. Her insanın yeteneği kendine özel.”

Hikmet kadına alttan alttan baktı. Hâlâ biraz ürküyordu. “Benim yanımda yapma ama olur mu?”

Efruz kocaman gülümsedi. “Merak etme yapmam. Günlük yaşantımda kullanmıyorum. Ya da insanların yanında… Ama bu bir sır. Başımın belaya girmesini istemiyorum.”

Hikmet başını salladı. “Seni keşfeden biri- hırsız, katil bir suçlu- gerçekten de başını büyük belaya sokabilir. Sendeki yetenek çok değerli.”

“Evet. Psikoloğuma bile söylemiyorum. Asla da düşünmüyorum söylemeyi.”

Hikmet göğsünü kabarttı. “Karşında devletin adamı var. Benden sana zarar gelmez. Ay dur aklım çorba oldu. Devletin kadını olacaktı o.”

Efruz kahkaha attı sonunda. Bugün kötü bir güne uyanmıştı ama iyi ilerliyordu gün. “Kayınvalidemin sözlerini hatırladım. ‘Sırtımı devlete dayamışım. En fazla şehit olurum.’

🦅

Kartal kapının önünde aracına yaslanmış şekilde Yavuz’u dinliyordu. Koray’ın cama sıkışan ellerine gülümsemişti ama Koray’ın sözleri üzerinde de duracaktı. Bir gerçek vardı ki; Koray gerçekten boş konuşmuyordu. Ne konuştuğunu bilmiyor olması, onların hep işine gelmişti. Tıpkı şimdi olduğu gibi.

Yavuz’dan ayrılıp eve girdiğinde Efruz’un gülen yüzünü görmesi her şeye değerdi. Tüm yaşanan her şeye… “Çok acımasız bir Efruze geliyor meydana.”

Efruz tek kaşını kaldırıp tehditkâr bir şekilde baktı kocasına. “Dedikoducu korumalarım var ya neyse… Ayağını denk al, ona göre. Bugün onun eli yarın senin kıymetli yerlerin.” Parmaklarını makas yaparak kapattı. “Tık’a bakar.”

Dudakları birleşen adam acısını içinde hissetti. Yüzü acıyla buruşmuştu. “Dengimi bulduğumu düşünüyorum. Almışım da.” Kadının dudaklarından öperek odasına üzerini değiştirmeye çıktı Kartal.

🦅

Uçak saatinde inmişti ama Efruz heyecandan yerinde duramıyordu. Uzun zaman olmuştu Hai’yi ve Kun’u görmeyeli. Onları evinde ağırlayacaktı. Her şeyi hazırlamıştı.

Kartal’ın yüzünden düşen bin parça hali sabahtan öğlene devam ediyordu. Sürekli olarak “asla olmaz” diyerek geziyordu evin içinde. Efruz ona ne dese kâr etmiyordu. Yapamadığını ve yapacak güce sahip olmadığını söylüyor, ama Kartal ikna olmuyordu.

“Ona da bu şekilde bakmayacaksın Kartal. Seni sevmesini istiyorum. Hissettirme diyeceğim ama bu çok zor olacak hatta imkansız.”

Kartal manidar bir bakış attı Efruz’a. “Benim Kun ile bir sorunum yok. Neden geldiğini merak ediyorum.”

“Gelmek istemiş ve geldi. Az sonra göreceğiz.”

“Kimi kandırdığını düşünüyorsun Efruz? Durup dururken gelmesine sen de anlam yüklüyorsun ama bana açıklamıyorsun.”

Elbette Efruz da biliyordu durup dururken gelmediğini. Bir sebep olacaktı ki Kun Çin’den kalkıp Antalya’ya geliyordu. “Bir daha dünyaya gelirsem aptal bir adamla evleneceğim.”

“Kırk kez de dünyaya gelsen benimle evleneceksin. Bu bir iltifattı attım cebime,” diyerek kadını kolunun altına çekti. Havaalanın dış hatlarında, gelen yolcu kapısından tek tek çıkan insanları izlediler bir süre. Kapı son kez açıldığında Hai’yi görünce yerinde çocuklar gibi zıpladı. Kartal onun o çocuksu haline gülümsedi.

“Geldiler,” diyerek kocasına baktığında onun da kendini gülümseyerek izlediğini fark etti.

“Hai,” diye seslendi Efruz. Hai etrafına bakındı ve en sonunda arkadaşını görünce el salladı. Hemen arkasından gelen adama baktı Kartal. Beyaz ve uzun gömleğin içindeki adamın yine beyaz ve bol bir pantolonu vardı. Etine dolgun adamın hiç saçı yoktu ve kafası uzaktan parlıyordu.

“Bu o mu?”

“Evet, Kun.”

“Turuncu bir çarşafla geleceğini düşünmüştüm oysa.”

Kocasına göz devirip elinin tersiyle göğsüne hafifçe vurdu Efruz. “Onun adı Monk. Suratını düzelt ve düş peşime.” Efruz kocasını arkasında bırakıp arkadaşının yanına doğru ilerlediğinde Kartal da nefesini salıp itaat etti.

“Monkmuş, turuncu çarşafa Monk demişler. Bizde de Cübbe var gerçi…” Yüzü sıkıntıyla buruştu. “Monkuna başlayayım Efruz…”

“Kartal…”

“Geliyorum hayatım.”

VIP aracın içinde karşılıklı oturuyorlardı. Kun sessizce Efruz’un Çince diliyle Hai ile konuşmasını dinliyordu. Kartal’ın öğrendiğine göre Kun, Türkçe adına birkaç şey biliyordu.

Efruz ona yıllar önce 30-40 kelime öğrettiğini söylemişti. Ve üzerinden geçen yıllarda o kelimeleri unutmuş olması muhtemeldi. Ama Hai’nin Türkçe’de daha iyi olduğunu biliyordu Kartal. Ne kadar iyi olduğunu bilmiyordu ama…

Arada gözü Kun’a kayıyordu ve yakalanırsa hafifçe gülerek başını eğiyordu Kartal. Kun’da ellerini birleştirip aynı şekilde ona karşılık veriyordu.

“İngilizce biliyorlar mı?” diye sordu Kartal.

Efruz mutluluktan çağlayan grilerini adama çevirdi. “Elbette biliyorlar.”

“Neden Çince konuşuyorsunuz peki? Bende anlasam ya.”

Çocuksu bir kıskançlıkla kaynayan kocasına büyükçe bir gülüşle baktıktan sonra Hai ve Kun’a döndü. Çince ‘İngilizce konuşursak eşim sizi anlayacak’ dediğinde Hai, “Kartal enişte,” dedi, Türkçe kırık bir aksanla.

Kartal kaşları havada kıza bakıp gülümsedi. “Enişte dedi.”

“Eniştesisin.”

“Çinliler de enişte denir miydi?”

“Hai benimle üç yıl yaşadı Kartal. Havamızdan suyumuzdan, dilimizden ve kültürümüzden aldı bir şeyler.”

Anladığını ifade eden baş sallamasının ardından, “Hoş geldin baldız,” dedi Kartal.

Hai çekik gözlerini Efruz’a çevirdi. İnce yüzü ve beyaz pürüzsüz teni vardı kızın. Siyaha çalan kahveleri anlamadığına işaretti. “Baldiz?” Bunu hatırlamıyordu Hai.

“Benim kız kardeşim, Kartal’ın baldızı oluyor. Sen de benim kız kardeşim gibisin. Baldız ona denir.” İngilizce olarak çevirdiğinde Hai gülümsedi Kartal’a. “Teşekkür ederim.”

“Rica ederim.”

“Sen nasılsın Kun?” dedi Efruz. Eve varıncaya kadar sohbet edeceklerdi. Evde birkaç saat dinlenmeleri gerekiyordu. Çok uzun saatler havada kalmışlardı. Aradaki beş saatlik zaman dilimi onlar için değişik olacaktı. Hai alışkındı ama Kun değildi. Saat Türkiye’de 16;00’dı ama Çin’de şu an akşam 21;00’dı.

Kartal adamı kısık gözlerle izliyordu. Yüzü toplu adam ne zayıf nede kilolu denecek fiziğe sahipti. Yüzünde bir sükunet ve rahatlık asılıydı.

“Teşekkür ederim, Efruze,” dedi İngilizce olarak. “Sen çok iyi görünüyorsun.”

Efruz gülümseyerek Kartal’a baktı. Kun ikisi arasındaki bakışmayı analiz ediyordu. Beklediği sonucu görmenin rahatlığıyla huzur bulduğunu hissetti.

“Çok iyiyim. Hiç olmadığım kadar iyiyim.”

Hai arkadaşına ve Kartal’a bakıp gülümsedi. “Nasıl diyorlar sizde…” dedi kız birkaç saniye düşündükten sonra aydınlanma yaşayıp aklına geleni söyledi. “Evlilik sana yaramış Efruz.”

Kartal Hai’yi sevecekti. Baldız kontenjanına Hai’yi de ekledi. Efruz’un kendi gibi arkadaşları vardı. Hoş ve sevecen insanlar… “Seni sevdim Hai,” dedi Kartal. “Evlilik bize yaradı.”

🦅

Türk mutfağının altını üstüne getiren Efruz, bir de arkadaşlarının damak tadına uygun olan Chunbing yapmıştı. Yufkanın içine sebze ve eti sarıp kızartarak masaya bırakmıştı. İstisnasız sevilen yaprak sarması, kebap ve kızartmalara baktığında kendiyle gurur duydu. Hai odasında dinlenmek istediğini söylemişti, ama Kun için dinlenmek bir yatakta boylu boyunca yatmak değildi. Efruz ona evi gezdirmişti. Kendine bir köşe seçen adam meditasyon yapmaya başlamıştı. Uzun ve uzun saatlerdir de Efruz onu rahatsız etmemişti.

Arka bahçede havuzun hemen yanı başına bıraktığı minderine oturmuş, sükunetle huzuru içiyordu. Ve Kartal adamı on dakikadır perdenin arkasından gözetliyordu. “O kadar zaman o şekilde otursam, her yerim tutulurdu.” Kendi kendine söylenip duruyordu. “Monkunu da giymemiş.”

“Bıdı bıdı konuşup durma artık,” dedi Efruz. Yanına gelip durdu. Kun’a bakıp kocasına döndü. “Ne istiyorsun adamdan?”

“Gerçeği,” dedi kadının burnunun ucuna kadar girip. “Aklımda binlerce soru var, ne zaman cevap bulacak?”

Efruz kocasının polo tişörtünün yakalarına uzandı. Uçlarını düzeltir gibi yaptı ki, zaten düzgündü. “Benimle ne zaman konuşmak isterse o zaman öğreneceğiz. Biraz rahatla artık. Herkes iyi ve iyi olacak. Kun bir şeyler biliyorsa ve buraya o yüzden gelmişse, bu bizim için bir şans.”

Doğrulup adama bakmaya devam etti Kartal. “Seni bulaştırmasını istemiyorum.”

“Buraya benim için geldi. Ben zaten baştan bulaşmışım bu işe. O çok yetenekli biri ve bize yardım edecek. Bana bir şey olmayacak Kartal. Bu düşüncenden sıyrıl artık.”

Yapabilseydi keşke, ama yapamıyordu. Efruz’a bir şey olacak korkusu iliklerine kadar işlemişti. Hayatları bu kadar zor olmamalıydı. Sevmiş ve evlenmiş birer çift olabilirlerdi. Kadına dönüp başını salladı. “Bir konuda hakkın var Efruz. Ben bir memur olmalıydım. Masa başında çalışmalıydım, sen de hemen yanımdaki masada çalışan genç ve güzel bir kadın olmalıydın. Yine tanışıp evlenebilirdik. Hayatımız daha rahat ve huzurlu olurdu.”

Kocasına gülümseyen kadın yaklaşıp başını adamın göğsüne bıraktı. “Bir daha dünyaya gelmeyi bekleyeceğiz desene.”

“O kadar imkansız diyorsun.” Kollarıyla sıkıca sardığı kadının sevdiği saçlarına burnunu daldırıp kokusunu aldı.

“Canım diyorsan; Ben holdingi satıyorum KPSS’ye girip masa başında memur olacağım, sen bilirsin.”

“Bunların başımızdan gideceğini bilsem…” dedi adam, derin bir iç çekişle. “Bir kez batınca çıkmak çok zor.”

“Hepsi bitecek bir gün. Her şey mazi olacak. Rahatla hadi, ben Kun’u çağırmaya gidiyorum. Yemeler hazır.” Kocasının kollarından sıyrılan Efruz sürgülü kapıyı açıp çıktı.

Kartal başını aşağı yukarı salladı. “Bitecek…”

🦅

Güneş gözlüğünü çıkarıp el freninin yanına bıraktı. Kısa küt saçları o nereye dönerse o yana dans ederek hareket ediyordu. Başını kaldırıp küçük villaya baktı. Kapısının önünde iki adam bekliyordu. “Kartal Sipahi farkı bu olsa gerek. Karısının yanında olur da kayınvalidesinin yanında olmaz mı…”

Belgin çantasını alıp arabadan dışarı çıktı. Aracını kilitleyip evin kapısına ilerledi. Uzun boylu iri adamların her ikisine birden göz attı. “Belgin Ersoy. Şenay Hanım beni bekliyor olmalı.”

Adamlardan biri hiç konuşmadan geniş kapıyı açarak kadının içeri girmesine izin verdi. Sabah telefonda konuşan iki kadın öğlen üzeri için sözleşmişlerdi. Eve davet edilen Belgin, itiraz etmemişti. Kendine bir kez sormuştu, neden bu işe bu kadar itina ettiğini. Cevabı da yine kendi vermişti; Efruz da değişik bir ışık vardı ve Belgin onu çözecekti.

Patika yolu aşmaya başladığında kapı açılmıştı. Öfkeli, genç bir adamla burun buruna gelen Belgin, kendinde olan yüksek özgüven ile gülümsedi. “Merhaba, ben Şenay Hanım ile görüşecektim.”

Aydın kadına öylesine bakıp yanından geçmek üzere iken Şenay Hanım belirdi kapıda. “Belgin Hanım mı?” dedi samimi bir gülüş ile.

“Ta kendisi Efendim,” diyerek elini uzattı kadına. Aydın durmuş ve arkasını dönmüştü. Kimdi bu kadın? İzlendiğini hisseden Belgin, genç adama döndü. Göz göze gelen kadın ve adamdan gülümseyen taraf Belgin’di. “Siz..” dedi. “Efruze’nin abisi misiniz?”

Aydın kaşlarını çatarak kadına tam tur döndü. “Evet, siz kimsiniz?”

“Kardeşinin psikoloğu,” dedi Şenay Hanım. “İçeri girin lütfen.”

“Teşekkür ederim,” dedikten sonra tekrar Aydın’a döndü Belgin. “Siz de bize katılın, lütfen.”

Kardeşinin bir psikoloğu olduğunu yeni öğrenen ve neden gerek duyulduğunu ise merak eden Aydın eliyle yolu gösterip, kalacağını ifade etti.

Karşılıklı oturduklarında, Belgin her ikisini de net görüyordu. “Efruze neden psikoloğa gidiyor?” dedi, soru hem annesine hem de karşısındaki genç ve güzel kadına sorulmuştu. Annesiyle konuşmak için gelen Aydın, annesinin itirazı üzerine öfkelenmiş ve evden çıkmak istemişti. Ne yaparlarsa yapsınlar bir gün kardeşi ile az da olsa arasını düzeltecekti. Onu deli gibi özlüyordu.

“Renkler konusundaki hassasiyeti ile ilgili. Merak etmeyin kardeşiniz çok iyi. Her hangi önemli bir sorunu-yani benim gördüğüm- yok.”

Aydın anladığını ifade edercesine başını salladı. “Anladım, o konu.”

“Ne içersiniz?” diye sordu Şenay Hanım.

Belgin bir an önce konuya girmek istiyordu ve sadece, “Su,” diye yanıtladı. Bir bardak suyu önüne gelince bir yudum alarak kadına bakındı Belgin. “Kızınıza yardım edebilmem için sizin de yardımınıza ihtiyacım var.”

“Elimden ne geliyorsa yaparım,” dedi Şenay Hanım.

“Çok güzel. Bana renk korkularının ne zaman başladığını söyleyerek başlarsanız mutlu olurum.”

Şenay Hanım gözlerini boşluğa dikip birkaç saniye düşündü. Belgin onu inceledi. Her mimiği ince ince düşünüp belleğine kayıt etti. Aniden kendine dönen kadınla göz göze geldiğinde Şenay Hanım’ın gözleri kısıldı. Efruze’nin güçlerinden bahsetmediğini biliyordu. Kadına açık edemezdi. “Üç yaşında vardı veya yoktu.”

Çantasından alelacele not defterini çıkardı Belgin ve kadının sözlerini not etti. “Nasıl anladınız? Yani size nasıl izah etti? Ve bana sevmediği renkleri giydiğinde gözlerinin renk değiştiğinden bahsetti. Bunu siz de biliyor olmalısınız.”

“Biliyorum, ama gözlerinin renk değiştirmesi tam olarak üç yaşlarına tekabül etmiyor. Daha sonraları gerçeklik kazandı o konu. Öncesinde öyle bir sorunu yoktu. Genç bir kız olduğunda kendini keşfettiğinde göz bebeklerindeki sorunu fark ettik. Fakat o zamana kadar anlamadığım şu ki; benim seçtiğim kıyafetler içinde halsiz ve hasta gibi dolaşıyordu. Yerinden kalkmıyor, yemek yiyip içerken zorluk çıkarıyordu. Doktorlara götürdük elbette ama çok sağlıklı bir çocuktu. Hiçbir sorunu olmadığını söylüyorlardı. Kendini bilmeye başladığında yani etrafını çözmeye, o zaman sorun boyut değiştirdi.”

“Nasıl?” dedi Belgin.

“Bir gün dolabından birkaç kıyafet seçip getirdi bana.”

“Mavi, gri ve beyaz,” dedi Belgin.

Şenay Hanım başını salladı. “Evet. Onları ona giydirdim ve o gün o kadar şendi ki, sürekli koşup oynamıştı. Yemeğini yemişti. Gergin, sinirli ve halsiz değildi. O gün onu çok incelemiştim. Bahçede akşama kadar oynamıştı. Arada dönüp pencerenin ardında olan bana el sallamıştı. Sürekli eli mavi tişörtünde ve beyaz pantolonun da idi. Sonraki günlerde onun istediğine uygun şeyler seçtik, her gün aynı renkleri giymek istedi. Ben de dolabını bu üç renkle yeniden düzenledim. O günler bizi bu günlere getirdi. Değişen de hiçbir şey olmadı. Çözemedik…”

Notlarından başını kaldıran Belgin kadına yeni bir soru yöneltti. “Halsizliği kaç yaşlarında başladı peki?”

Şenay Hanım tekrar eskiye dönerek düşündü. Aydın da annesini izliyordu. Soruya cevap vermek isterdi ama o zamanlar o da küçük bir çocuktu ve hatırlamıyordu.

“Çok geçmiş zaman, net değil ama iki ya da iki buçuk yaşları olabilir. Daha erken değildi. Özünde çok sakin bir bebekti. Ağlamayı bile bilmezdi. Biberonu ve emziği onun için hazine gibiydi. İkisinden biri yanındaysa-ki her ikisi de yanından eksik olmazdı- eğer uyumasa bile yerinden kalkmazdı. Abisi onun yanında gürültülü bir şekilde oynardı ama o hiç oralı olmazdı. Uykusu gelirse veya emziği yanındaysa kim gelirse gelsin ses veya insanlar onu etkilemezdi. Rahatına düşkündü. Halsizliği başladığında emziği de biberonu da bırakmıştı.”

Aydın hatırlamadığı ama anımsadığını hissetti. Bilinçaltından öyle bir sahne gelip geçti. Gülümseyerek Belgin’e döndü. “Hiç asi bir kadın olmadı. Belki de ona o zemini hiç vermedik. O ne isterse onu yaptı. Kimse ona nereye gidiyorsun, ne yapıyorsun diye sormazdı. Kendini bulduğu yere adapte ediyordu da aslında kaçıyor da gibiydi. Rahat duramıyordu. Çabuk sıkılıyordu ama istikrarda eksik değildi. Çok enteresan biriydi hep.”

Belgin, adamın kardeşini anlatırken ki haline bakıp gülümsedi. “Bence onun için daha çok uğraşmalısınız. Sorunun ne olduğunu bilmiyorum ama bir gün başarabilirsiniz.”

“Benden bahsetti mi?” dedi Aydın kahve gözlerini şaşkınlıkla açarak.

“Çok değil,” diyerek kestirip attı Belgin. Not defterini çantasına atıp ayağa kaktı. “Ben artık gitmeliyim. Yarım saat sonra başka bir randevum daha var.”

🦅

Sabah 07;00

Efruz ve Kun karşılıklı bağdaş kurup oturdular. Efruz bir an önce adamın konuşmasını istiyordu. Evin en üst katındaki arka bahçeye bakan odanın penceresinden Kartal’ın elleri cebinde onları izleyen hali daha da meraklanmasına neden oluyordu. Kocasından aldığı bakışlarını Kun’a çevirdi. Adamın her zaman huzur veren yüzüne gülümsedi.

“Hadi artık Kun,” dedi. “Buraya neden geldiğini eşim benden çok merak ediyor,” dedi Çince.

“Ona güçlerinden bahsetmişsin,” dedi adam, kadının gözlerinden ruhuna inerken.

“Bunu biliyor olduğunu biliyorum.”

“Buraya senin için geldim Efruze. Sen de bunu biliyorsun.”

“Pekala,” dedi Efruz omuzlarını indirerek. “Ben de tam olarak onu merak ediyorum. Seni buraya ne getirdi?”

“Başına gelen her şeyi biliyorum,” dedi adam, hiç bozmadığı rahat tavrıyla.

“Nasıl? Her şeyi biliyor olmazsın.”

“Seni bir gece rüyamda gördüm, o an uyandım ve yanına gelmem gereken zamanın yaklaştığını anlamıştım,” dedi Kun, üzeri kapalı en olabilecek şekilde anlatmak istedi.

Efruz kaşlarını çatarak bakıyordu adama. “Nasıl bir rüya?”

“Bahçeli bir ev… bir mutfak ve kırılan eşyalar…”

“İzmir,” dedi kadın, ağzı şaşkınlıkla açılırken.

Adam usulca başını salladı. “Öncesine ait birkaç küçük rüya daha var ama sana herhangi bir etki etmek istemedim. Ama son rüyam seni görmem gerektiğine işaretti. Ve sonra senin için derin düşüncelerle meditasyonlar yaptım. Seni gördüm Efruze. Geçmişi… Kan kırmızı gözlerini… kalbindeki ağır sancıyı.”

Asude’nin az daha kaçırılacak veya yaralanacak olduğu günü anımsadı Efruz. Düşünceleri önüne bakmasını sağlamıştı.

“Evet, o gün. Hissettin sen. Güçlerine kavuşmuş olduğuna çok mutluyum Efruze.”

Bir şaşkınlıktan çıkıp diğerine giriyordu Efruz. Buna şaşırdığına neden şaşırıyordu onu daha sonra düşünecekti. O Kun’du. O bir Keşiş’ti. O tüm metafizik güçlerine sahip biriydi. Buna; birinin bedenine girmek, duvarların arasından geçebilmekte dahildi.

“Güçlerime kavuşacağımı sen söylemiştin, ama nasıl olacağını bana açıklamamıştın.”

“Çünkü bunu senin bulman gerekiyordu. Buldun onu.”

Efruz onu anlamakta zorluk çekiyordu. Nasıl bulduğunu oldukça merak ediyordu ama bir kalıba da oturtmuş değildi. “Nasıl bulduğum konusu bende açık değil Kun.”

“Sen artık güveniyorsun Efruze. Bunu anlamadın hiç.”

Kadın kaşlarını birleştirip başını geriye çekti. “Yani.”

“Kalbinde kocaman bir taş oturuyordu ve hâlâ orada. Ama sen onu yerinden oynattın. Aslında eşin oynattı. Açılan delikten içeri sızdı. Ama o taş hâlâ orada.”

Efruz gözlerini kapatıp başını önüne düşürdü. Bunu hiç düşünmemişti. Her geçen gün değişen ruhsal yapısını pek çok şeye bağlayabilirdi ama buna hiç bağlamamıştı.

“Gücünün gidişi ile gelişi arasındaki fark bu. Biri geldi aldı, diğeri geri getirdi. Ama o taş hâlâ duruyor orada. Tek bir sarsıntı da taş tekrar yerine oturacak ve belki sen bir daha hiç açamayacaksın.”

“Korkutuyorsun beni.” Efruz’un kalbi bir anda paramparça olmuştu. Adama ve onun sözlerine inanıyordu. Ona güveniyordu. Kendini yanıltacak bir şey asla söylemezdi.

“Korkmamalısın. Ben seni tanıdığımda aşkı bilmeyen genç bir kadındın. Şimdi aşkı tanıyan cesur ve genç bir kadınsın. Her insanın cesur olduğunu biliyorsun. Ama bunu fark etmek… Her insan bunu yapamıyor Efruze, sen bunu yapacak güçtesin. Gücün kalbindeki adamın varlığından geliyor ve sen artık güçlerine kavuşuyorsun.”

“Peki, bana ne oldu Kun? Ben neden böyle biriyim? İnsan kalbinde güvensizlikle doğabilir mi?”

“Doğamaz! Ne olduğunu yine sen çözeceksin. Ve o kadınlar!”

Gözleri bir tur bahçeyi tavaf edip adamın gözlerinde durdu. “Kadınlar…”

“Dört kadın var Efruze. Üçü senden yana, biri senin içinde. İçinden çıkmak istemeyen kadını çıkarmak zorundasın. Aksi takdirde asla gerçek sen olamayacaksın.”

“Bana neden şunu doğru düzgün anlatmıyorsun? Seni anlayamıyorum.”

Adam başını olumsuz anlamda salladı. “Ben seni tanıdığım günden bugüne her şeyi biliyordum. Bildiklerimi sana anlatmam senin zararına Efruze. Ben sana, senin istediğin güveni veremem. Sen bulmak zorundasın.”

Ümitsizce nefes verdi. O kadar kolay olsa yıllar içinde bulabilirdi ama kolay değildi. Nasıl yapacağı hakkında dahi fikri yoktu.

“Ya bulamazsam?”

“Önce kendine güven ve bulacağına inan. Ben senin için geldim unutma. Ve sonra bulmak zorundasın. Bunu kendine anlat!”

“Deneyeceğim.”

“Sana yeni şeyler öğreteceğim, bunlar sana yardım edecek.”

Sevinçle parladı kadının gözleri. “Ne gibi?”

“Sana eşinin kalbine girmeyi öğreteceğim. Ona da senin kalbine girmeyi. Birbirinizi hissedeceksiniz. Bu sizin için gerekli.”

“Benim için sorun yok ama Kartal,” dedi kadın adamın gözlerine çekinerek baktı.

“O benden değil Efruze, başınıza gelebilecek şeylerin korkusundan hoşlanmıyor.”

“Bu doğru.”

“El salla ve buraya gelsin,” dedi Kun. Efruze göz devirdi. “Sende yedi göz vardı değil mi?”
Adam gülümsedi ve cevap vermedi. Efruz hâlâ kendilerini izleyen adama eliyle aşağı gel işareti yaptığında Kartal ikiletmeden pencerenin önünden ayrıldı.

Başlarında dikilen adama baktı Efruz. “Günaydın,” dedi Kun’a. Adamdan da İngilizce aynı karşılığı aldı.

Kenara kayarak yan döndü Efruz. “Buraya, tam karşıma otur. İtiraz etme!”

Kartal yüzünü buruşturdu ve mecburen Efruz’un karşısına bağdaş kurarak oturdu. Üzerindeki eşofmanı konumuna uygundu. “Ne oluyor karıcığım?”

“Kun bize birbirimizi hissetmeyi öğretecek.”

“Bu mu yani? E biz bunu biliyoruz.”

Efruz kocaman açtığı gözlerinden Kartal’a gri oklar yolluyordu. “Sustum, tamam.”

Kun her ikisine de baktı. “Gerginliği ve korkularınızı bir kenara bırakın. Birbirinizi ne kadar çok sevdiğinizi düşünün ve gözlerinizi kapatın. Açıkmış gibi karanlık dünyanızda birbirinizin yüzünü gözlerinizin önüne getirin.”

“Tamam, bu kolay,” dedi Kartal. Ona gerçekten de kolaydı. Söz konusu Efruz’du ve bunu yapması olasıydı. Onun yanında olmadığı her an hayali gözlerinin önündeydi zaten.

“Benim için de kolay,” diyerek aynı anda kapattılar gözlerini. Elleri dizleri üzerinde hareketsiz duruyordu.

“Karanlıklar ülkesinde ayrı bir yerlere savrulduğunuzu düşünün,” dedi Kun. Onlara otuz saniyelik düşünme zamanı tanıdı. Her ikisinin de yüzleri gerilmişti ama bunu sadece Kun görüyordu. “Işık sizsiniz. Karanlıkta ilerleyin. Yürüyün ve birbirinizi bulun.”

Otuz saniye geçti. İkinci otuz saniye de geçti. Üçüncü otuz saniye geçerken Kartal’ın nefesi hızlandı. Yüzü değişti. Elleri yumruk oldu ve dizleri üzerinde baskı uyguladı. Efruz’un elleri titredi ve nefesi kesildi. Her ikisi de aynı anda aniden gözlerini açtı.

“Bulamadım.”

“Bulamadım.”

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!