32.Bölüm

🦅

Efruz ve Kartal birbirilerine baktılar. İkisinin de iç dünyası karışmıştı. O kadar koşmuş, ışığı fark etmiş ama ne kadar koşarsa koşsunlar birbirlerine ulaşamamışlardı.

“Nasıl bulamazsın beni?!” diyerek sert bir şekilde çıkıştı Efruz. Grileri öfkeli bakıyordu.

Kadına kaşlarını çatarak bakan Kartal ise ondan farksız değildi. “Sen de beni bulamadın.”

“Ne oldu senin sevgine? Bu kadar mıydı yani… bulamadın beni Kartal sana inanamıyorum.”

“Ne alakası var sevgimle Efruz? Hem bana mı diyorsun? Sen neden beni bulamadın?”

“Sakin olun,” diyen sese döndüler. Kun’un varlığını unutmuş gibiydiler. Kartal adama ters ters bakıp dişlerini sıktı. Efruz derin bir nefes verip adama döndü. “Neden bulamadık?”

Kun, yüzünden ayırmadığı sakinliğiyle cevap verdi. “Birbirinizi seviyor olmanız, hissettiğiniz anlamına gelmiyor. Sizin yerinizde kim olsa birbirini bulamayacaktı.”

“Ne peki?” dedi Kartal. “Ne anlama geliyor bu?”

Kartal’ın sert ve neredeyse saygısız çıkan ses tonuna gözlerini devirdi Efruz. “Sesini kontrol eder misin? O bizim iyiliğimiz için uğraşıyor,” dedi Türkçe.

“Affedersin,” diyen kocası derin bir soluk alarak Kun’a baktı. “Üzgünüm gerildim,” dedi.

Kun gülümseyerek başını eğdi. “Bu sabah bu kadar yeterli. Akşam yine deneyeceğiz. Bir seferde olması imkansızdır.”

🦅

İnce yüz hatları, siyaha yakın kahve gözleri, pürüzsüz beyaz teniyle Hai’nin güzelliğini izliyordu Selin ve Hümeysa. “Fotoğraflar yalancı.” Hümeysa gözlerini kırpıştıra kırpıştıra Hai’ye bakıyordu. “Bu nasıl güzellik Allah’ım… Çinliler bu kadar güzel miydi? Dostum olsana Hai.”

Hai hızla gelen kelimelerin arasından birkaç tanesini ancak çözebilmişti. “Teşekkür ederim,” dedi Çin ve Türkçe karışık aksanıyla.

“Türkçe de bilirmiş, kız ben seni yerim ama…” Kollarını açarak Hai’yi kolları arasına aldı ve sıktı Hümeysa. “Hiç kusura bakmazsın artık. Biz Türk’üz. Bizde öyle öne eğilerek selam verilmez. Sıkarız böyle kaburgalarına kadar. Saya saya ineriz kalbine o kaburgaları.”

Gözleri büyüyen Hai sadece şaşkındı. Efruz’a bakıp gülümsüyor ve hızlı gelip geçen kelimeleri tam seçemiyordu. Hümeysa geri çekildi ama elini kolunu almadı kadının üzerinden. Hai’nin siyah düz, kalem gibi saçlarında gezdirdi ellerini. “Tüü maşAllah sana Hai. Rabbim özene bezene yaratmış. Dur sana bakayım bebeğim de senin kadar güzel olsun.”

“Ay fenalık geldi bana.” Selin elini yelpaze gibi salladı kendi yüzüne. “Bari İngilizcesini söyle de kadın alık balık gibi bakmasın.”

“Ah,” dedi Hai. “Ben Türkçe biliyorum.”

“Şaka,” dedi Selin büyüyen gözleriyle. “Her şeyi mi anlıyorsun?”

“E, biraz biraz,” dedi Hai.

Hümeysa kahkaha attı. “N’oldu Selin, ne dediysem anladı. Çinli deyip geçmeyeceksin kızım, alır böyle aklını.”

Şaşkınlığını atan Selin de Hai’ye dostça sarılmıştı. Efruz üç güzel dostunu da öyle sarmaş dolaş görünce aşırı bir mutluluk hissiyle dolup taşmıştı. Hümeysa kimseye fırsat vermeden Hai’nin koluna girmişti. Bahçeyi konuşarak aşıyor, eve doğru ilerliyorlardı.

“Haiciğim, biraz anlatsana sizin oranın erkeklerini. Gerçekten de şeyleri küçük mü?”

“Neyi?” dedi Hai.

“Şeyleri işte ya… Ay nasıl denir ki bu da…”

Efruz’un kahkahası bahçeyi inletmişti. Selin de ona eşlik etmişti. “Erdal duyursa görürsün şeyi,” diye bağırdı Selin.

“Ah onu görüyorum Selin, benim merakım Çinliler.” Giderayak arkadan bağıran Hümeysa Hai’yi eve sokmuştu.

“Manyak ya..” Efruz elini kalbine koyarak derin derin nefes aldı. “Ne iyi geldi böyle gülmek.”

Selin kolunu Efruz’un boynuna doladı. “Canımsın, sen gülmek iste yeter ki. “

Efruz Selin’e manidar bakış attı yandan. “Hayırdır dost, sende de pürneşe…”

“Aşığım, seviyorum kızım. Hayatımda erkek yok adam var adam. İyi yere dükkan açtık be Efruz. Valla…”

Efruz bir kahkaha daha attı. “Ne oluyoruz Selin?”

Selin iç çekip güneşli gökyüzüne baktı. Gözleri hülyalıydı. “Çok seviyor beni, ama öyle böyle değil. Ayaklarım yere basmıyor, uçuyorum. Yarın akşam annem ve babamla tanışacak.”

“Ciddi misin?” diyen Efruz sevinçle kollarını Selin’e doladı. “Öptü demek,” diyerek bir büyük kahkaha daha atıp geri çekildi. “E, derdi neymiş peki?”

“Salaklık. Her adamda olur o kadar.” Yüzünü buruşturdu Selin. “Benim onu kendime uygun bulmadığım kanısına fazla kapılmış. Bu mal da zannediyor ki ben onu terk edeceğim, öylesine takılıyorum. Aslında haklı yönleri var ama neyse, mal işte.”

“Seni zorlamak istemedi mi oluyor şimdi, bu ne?” diye sordu Efruz.

İki elini beline attı Selin. “Tam olarak öyle değil. Beni bırakmazmış ama ben onu istemezsem de zorlamazmış. Yaman çelişki. Öperse de hiç bırakmazmış ve benim onu istemediğimi göz önünde tutmuş.”

“Hep senin yüzünden.” Efruz’un sözlerine kaşlarını çattı Selin. “Neden?”

“Adamı sürekli ittin. Onu beğenmedin, buna şuna söz ettin. Değiştireceğini sandın ve bunu da ona itiraf ettin. Adam değişir mi kızım? Sen değişir misin?”

“Ne değişeceğim be, daha neler…”

“Sen sanki mal değilsin Selin, sen apayrı bir malsın.”

Selin ağzı bir karış açık arkadaşına bakıyordu. “Efruz bu sen misin?”

“Beğenemedin değil mi?” dedi Efruz gülümseyerek. “Bende ben olduğumdan şüphe ediyorum aslında. İçime ne kaçtı Selin?”

“Kartal’ın kaçtığını hepimiz biliyoruz sanki. Adam seni ne güzel yonttu be Efruz. Demek insan gerçekten de değişiyormuş. Ama Kartal’ın mahareti bu. Seve seve bambaşka biri yaptı seni.”

Hümeysa açtığı büyük balkon kapısından bağırıp konuşmaya nokta koydu. “Kızlar, gelin biriniz anlatın Hai’ye şeyi. Bir türlü dilim dönmüyor ya…”

İki kadın da yüksek sesle kahkaha atmıştı.

🦅

Belgin’in karşısında oturuyordu. Daha ne kadar süre gelip gideceğini ise deli gibi merak ediyordu. Kendini her geçen gün daha iyi hissetmesini ise kime borçlu olduğunu pekala biliyordu. Kartal’dan başkası değildi. Peki, buraya neden hâlâ geliyordu?

“Nasılsın?”

“Sıkıntıdan hallice,” dedi Efruz. “Sıkıldım ben artık. Benden ne çıkarmayı umut ediyorsun?”

Belgin naifçe gülümsedi. “Daha yeni başladık Efruze. Sabır. Annene gittim biliyor musun?”

“Evet, annem bahsetti.”

“Abini de gördüm orada.”

“Mümkün. Abim annemin evladı. Kapıdan kovsa bacadan girebilir-ki annem çocuklarını hep sevdi- bir evladın nazına kanmayan bir anne var mı?”

“Anneliğe göre değişebilir bu.”

“O halde o kişi annem değil.”

“Öyle görünüyor.” Masasından kalkan Belgin odanın köşesine bıraktığı torbaya uzandı. Efruz kadını gözleriyle takip ediyordu. Belgin elindeki torbayla Efruz’a yaklaştı. “Her şey yolunda Efruze. Bunu senin için aldım. Benim için ve hatta bizim için giymeni istiyorum.”

Efruz kadının elindeki kağıt torbaya baktı bir süre. “Ne renk?” diye sordu.

“Kırmızı.”

“Kendimi kötü hissetmemi mi istiyorsun?”

“Senin ne kadar kötü olduğunu görmek zorundayım. Sana yardım edeceğim. İstediğin zaman çıkartabilirsin.”

Kararsız ve hatta isteksiz duran kadının yanına oturdu Belgin. “Başaracağız Efruze. Sana söz  veriyorum. İçinde olduğun ne varsa hepsinden kurtaracağım seni. Bana güven!”

“Bana güven. Bana güven,” diye sayıkladı Efruz. Belgin kadının hâlâ isteksiz halini analiz ediyordu. İkna edeceğinden şüphe etmedi.

“Evlisin Efruze. Bir gün çocukların olacak ve sen onları hep mavi, beyaz ve gri giydiremezsin. Kucağına alacaksın, koynunda büyüteceksin. Onlar sana kırmızı, mor, bordo, pembe renklerle sarılacak. Çünkü onlar bu renkleri sevecek. Kocan. Kartal Bey senin aksine giyiniyor. Evet, onda seviyorsun ya da gözüne görünmüyor olabilir ama bunu aşmak zorundayız. Bunu seni seven insanlar için yapacağız.”

Haklı mıydı? Oldukça. Efruze kabul ediyordu ama kırmızı giyinmek şimdiden onu kötü etkiliyordu. “Ben elimi süremem ya da çıkartamam. Sen çıkart olur mu?”

Belgin sonuca ulaşmanın başlangıcındaydı ve zevkle gülümsedi. “Hemen çıkartacağım. Sadece çok kısa bir an…” Torbadan çıkarttığı koyu kırmızı ceketi ayağa kalkıp kadına açtı.

Efruz bitik bir halde ayağa kalktı ve kollarını zorla ceketin kollarından geçirdi. Belgin yakasından tuttuğu ceketi kadına emanet etti. Efruz yerine otururken o da tam karşısına geçerek oturdu.

“Gayet iyisin.”

Midesindeki hareketlenme ona tam aksini söylüyordu. Belgin’e o kadar biçare bakıyordu ki, kadın bir an için üzüldü.

“Değilim,” diyebildi.

“Kendini sıkma. Bırak. Rahat bırak. Onu çıkartacağız.”

Elini ağzına kapattı Efruz. Üzerindeki kırmızı ceket ona iğne misali batıyordu. Her bir iğne ucunda adeta zehir vardı ve midesine ilerliyordu. Başını eğdi. Gözlerini yumdu.

“Bana bak Efruze.” Belgin kadından almadı gözlerini. Asla çekmedi. “Hadi, seni görmek istiyorum. Göster bana içindeki canavarı.”

Kusacaktı. Eğer bir dakika kadar giyerse o ceketi, kesinlikle orta yere kusacaktı. Bunu istemiyordu. Ceket bir an önce üzerinden çıkmalıydı. Başını kaldırdı ve Belgin’in kendini görmesine izin verdi. Göz kapaklarını ağır ağır kaldırdı ve Belgin’e unutamayacağı anı yaşattı.

Grileri kırmızıya dönen Efruz’a gözlerini dehşetle açarak baktığında ayağa fırladı. İki kısa adımı o kadar hızlı attı ki, süzülmüş gibiydi kadın. Efruz’un üzerindeki cekete asıldı ve Efruz kollarını iki yana açarak üzerindekinden kurtulmaya çalıştı. Kısacık bir ana sığan görüntüyle Belgin ceketi ofisin bir köşesine fırlattı. Koltukta halsiz oturan Efruz’un önüne düz çöktü.

“Efruze,” dedi üzgün bir tonda. Hayır, pişman değildi. Bu anı yaşamalıydı ama Efruz’un hali bambaşkaydı onun için.

Gözlerini kapatıp başını koltuğa bırakan Efruz, soluk üzerine soluk alıyordu. “İyiyim,” diyebildi ufacık bir sesle. Belgin hiç kıpırdamadı. Öylece önünde bekledi. İki dakika ne kalktı yerinden ne de Efruz başını kaldırdı koltuktan.

“Su ister misin?”

Efruz başını iki yana salladı. “Hayır.”

“İsteğin kadar dinlen. Tam anlamıyla kendine gelmeden gönderemem seni.”

Efruz gülümsedi. “Kartal bana bunu yaptığını bilse…”

“Kartal Bey bana teşekkür edecek bir gün.” Belgin de gülümsedi. Doğrulup Efruz’un yanına oturdu. “Sen meslek hayatımda bir çığırsın Efruze. Seni çözmek benim için artık mesleki bir iş olmayacak.”

Efruz başını kaldırıp gözlerini açtığında Belgin, kadının gri gözlerini görünce derin bir nefes bıraktı. “Sen inanılmazsın.”

“Bana ne yapmayı planlıyorsun? Gördün. Bunun ne gibi bir tedavisi var?”

“Bulacağım. Bulacağım ve seni kurtaracağım. Bana güven!”

Yarım saat daha dinlenmesi için elinden geleni ardına koymadı Belgin. Onu lafa tuttu. Sohbet açtı. Tamamen iyi olduğuna kanaat edince gitmesine izin verdi. Sekreterine; bütün randevuları iptal etmesini ve kendisinin de çıkabileceğini söyledi. Ofiste kendisiyle baş başaydı artık.

Ayağa kalkıyor, ofisin ortasını tavaf ediyordu. Bilgisayarının başına geçiyor ve sürekli olarak aklına ne gelirse araştırıyordu. Eline tek bir şey geçmiyordu. Kitaplarını indirdi raflardan. Tek tek bir okudu, inceledi. Sonuç sıfırdı. Efruz’u çözecekti ve bunu nasıl yapacağını saatler boyunca düşündü. Hava karardı ama ışıkları açmadı. Yorulmuştu. Beyni, bedeni gözleri… Efruz’un kalktığı koltuğa uzandı.

Düşündü. Bir şey vardı ama neydi? Aniden doğruldu. Odasının ışığına koşup açtı. Yorgun gözleri capcanlı açılmıştı. Masasının üzerinde duran telefona koştu. Saate baktı ilk önce. Saat Antalya’da gece 22;00’dı. Demek ki Londra’da saat akşam 20;00’dı.

Koltuğuna oturdu. Kalbi gümbür gümbür atıyordu. Dördüncü uzun çalıştan sonra açıldı telefon.

“Belgin?”

“Hocam acil dönmeniz gerekiyor,” dedi bir çırpıda.

“Nasıl?” dedi hocası Gülnur Hanım. “Ne diyorsun Belgin?”

Belgin derin bir nefes alıp verdi. Heyecandan saçmalıyordu. Bu hiç onun tarzı değildi ama gördükleri de her gün karşılaştığı bir şey değildi. “Az sonra anlatacaklarım, sizin orada edineceğiniz bilgilerin yanında devede kulak kalacak hocam.”

Merakı cezp olan Gülnur Hanım kısa bir sessizliğin ardından, “Anlat,” dedi.

🦅

Alışveriş merkezine arkadaşlarıyla kafa dağıtmak adına yemeğe gelmişti Aydın. Ama son zamanlarda onu hiçbir şeyin tatmin etmediğini anlayarak son noktayı koymuştu artık çevresine. Eski olacak olan her şeyin düşüncesi beynini kemiriyordu. Gitmek istiyordu. Kaçmak, kaybolmak ve hatta unutulmak. Hiç var olmamış gibi yaşamak veya ölmek!

Yirmi dokuz yaşına kadar bir kuklayı canlandırmış oyuncu gibi hissediyordu kendini. Babasından her geçen gün daha çok nefret ederken bulmuştu kendini. Aylardır ölüm ve yaşam arasında mekik dokuyordu. Kız kardeşi evden gittiğinden -babaları kızını sattığından- bugüne boş yaşadığı hayatının farkına varmıştı. Çok ağır bir darbe yemişti ve altından kalkamıyordu.

Ölmek kolaydı.

Kendini öldürmek gerçekten de zayıf karakterli insanlara mı hastı?

Öldükten sonra da ardından bunları diyeceklerdi. “Kişiliksiz. Karaktersiz. Zayıftı zaten hep. Babasının kuklası. Kumar batağının inci çiçeği Aydın. Boş yaşadı kendini öldürdü ve gitti ve bitti…”

Ölürken ardından gelecek sözler bile nasıl biri olduğunu ortaya serecekti. Umursamıyordu ama annesini çok seviyordu. Kardeşlerini çok seviyordu. Saplandığı yerden çıkması mümkün değildi. Kimse onu affetmiyordu. İki seçenek vardı önünde; ya babasının isteğine uyacak ve babasının sahte kahramanı olacaktı ya da ölecekti. Ya emire uyacaktı ya da ölecekti.

Kapısı açılınca başını çevirdi. Kontaktaki parmağı durdu bir an. Siyahlar kuşanmış iri adama baktı ama onu tanımıyordu. Bu onlardan biri olmalıydı. “Kimsin?”

“Ya ecelin ya geleceğin, sen seç!”

🦅

Annesini ve babasını idare etmekte zerre kadar zorlanmıyorlardı. Birkaç kez telekonferans yöntemiyle aynı odanın içindelermiş havası katarak konuşlardı. Ailesi, kızlarının Alanya’da olduğundan habersizdi. Şu anda açacakları kliniğin ve dekorasyon şirketinin hazırlığı içinde olduklarını söyleyip duruyorlardı. Yalan yalanı doğuruyor her telefon açışta başka yalanlar peyda oluyordu. Annesinin, “Özledim kızım seni, gel uğra,” sözleri yüreğini dağlıyordu Asude’nin. “Geleceğim anne söz çok yakında,” diyerek kadını susturuyordu.

Çıldırmak üzereydi artık. Savaş olmasa bu kadarına dahi katlanacağını sanmıyordu. Esareti bitmek bilmeyen labirent gibiydi. O kısacık zamanda tek çıkış kapısı da Savaş’tı. En büyük esareti adamı kalbine buyur ederken ve buyur olurken yaşamıştı. Savaş’ın esareti hiç bitmeyecek, asla geçmeyecekti. Bitsin de istemiyordu. Hayatında bir devrin kapandığını iliklerine kadar hissediyordu. Aşksız ölmeyecekti.

Tek bir yanlışını dahi yakalayamadığı adama her geçen gün kopmaz bağlarla, ilmek ilmek işleniyordu. Elini dahi tutmayan adamı bulmuştu sonunda. Elini tutmadan onu sevecek bir adamı sonunda bulmuştu. Şımarık çocuklar kadar hareketli olan adam, kadının yanında baş başa kaldıklarında gerçek bir centilmen, sınırsız bir güven, dış görünüşüne tezat bir ciddiyetle hareket ediyordu. Karmakarışık biriydi Savaş. Ne zaman güleceğini, kızacağını, dik ve ciddi duracağını an be an ayarlıyor gibiydi.

Olmazsa olmaz sevimli hallerini de hiç esirgemiyordu. Karşısında öylece oturup bakıyordu Asude’ye. Gözünden sakınıyordu. İçi geçerek, iç çekerek kadının kalbine usul usul iniyordu. Asude, Savaş’ı duman etmişti. Savaş, Asude’yi kendine yar bilmişti.

Dokunmak için deliren ellerine sahip çıkışına bile aşık olmuştu. Savaş’la yan yana bile durmasının yanlışını kalbine anlatamıyordu. Elinden gelenden kendine, gelmeyenden Yaradana sığınıyordu.

Şalını başına dolayıp biten kitapları kucağına bastırdı. Kapıyı açıp çıktı. Alev yoktu uzun saatlerdir. Onun yerine adının Rüya olduğunu öğrendiği başka bir Teğmen duruyordu kapısında. Biliyordu ki bu askerlerin görevi kendine korumalık etmek değildi. Dayısı Recep Binbaşı’nın emriyle bekliyorlardı onu. En azından Alev’den daha sevimli bir yapısı vardı Rüya Teğmen’in.

“Dolaşmaya mı? Sıkıldın değil mi? Kaç saattir ne yapıyorsun içeride?”

Asude gülümsedi. Alev’den daha ilgiliydi. “Yatıyorum… Kalkıyorum… Kitap okuyorum, telefonla uğraşıyorum. Namazdı filan derken zaman akıp gidiyor. Ama evet çok sıkıldım. Şu kitapları Savaş’a götürüp yenilerini alacağım.”

Rüya, esmerimsi teniyle ve kahve gözleriyle fiziki güzelliği bir yana kalp güzelliği ve mütevazı kişiliğiyle Asude’ye gülümseyerek yolu açtı. “Hay hay, gidelim.”

Yan yana yürümeye başladılar. “Evli misin Rüya?”

“Hayır. Daha çok erken evlilik için. Ben daha çömezim. Recep Binbaşı öyle söylüyor.”

“Recep Binbaşı için hiçbir zaman yeteri kadar iyi olmayacaksın. O genel de kimseye aferin demez. Kendini çok yorma.”

“Onu tanıyorsun.”

“O benim dayım. Oldukça iyi tanıyorum.”

Rüya’nın kaşları havalandı. Asude’ye kısa bir şaşkınlıkla bakıp yola döndü. “Bilmiyordum.”

“Gerek görmez dayım konuşmaya.”

Sohbeti koyulaştırarak Savaş’ın ofisinin önüne gelmişlerdi. Büyük otelin arka kapısından geçmişlerdi. Ana binanın alt katındaydı Savaş’ın ofisi. İçeride olduğunu öğrendiği adamın kapısına bir tık edip açtı. Ama Savaş odada yoktu. Rüya kapının önünde kalmayı seçti ve Asude odaya girip kitapları masaya bıraktı. Bahçeye açılan kapı ardına kadar açıktı. Adımlarını kapıya çevirdi. Tüylerini havaya kaldıran Alev’in sesini işitti.

“Hadi Savaş. Ne bu haller? Seni görende masum bir şey sanacak. Namını biliyoruz.”

Asude’nin içi yandı. Kavruldu ve külleri savruldu. Masum olmadığını biliyordu ama nam salmışlığından bi:haberdi. Gözlerini dolduran damlaları yutkunarak itekledi.

“Alev,” dedi Savaş. “Sen burada bir görev için bulunuyorsun. Seni göndermek zorunda bırakma beni.”

Alev bezginlikle soluk verip ha gayret diyerek adama adım attı. “Olur, giderim ama azıcık eğlenirdik.”

“Ben anlatamıyorum sana, bu yaptığın bir kadın olarak ne kadar doğru?”

“Kadınım işte ben. Seni istiyorum. Yanlış bu mu?”

“Yanlış olan benim, ama sen anlayamadın. Ve şimdi git odana toparlan. Buradan gidiyorsun. Binbaşı’ya ben açıklarım.” Savaş bir adım geri kaçtı kadından.

Alev’in gözleri birer ateş topuna döndü. “O değil mi? O ilgini çekiyor.”

“Sana ne Alev. Sana mı soracağım kimin ilgimi çekmesi gerektiğini?”

Alev elini havada salladı. Öfkesinin nedeni Savaş’ı elde edemiyor oluşundandı. Geçen günler arasında Asude’ye olan ilgisini çözmekle kalmamış, deli gibi de kıskanmıştı.

“Ne buldun onda? Güzel bile değil. Kadına benzer bir yerini girebiliyor musun? Her yeri kapalı.”

“Kes sesini,” diye bağırdı Savaş. “Sende görüyor olmam senin güzel olduğunu göstermiyor bana.”

“Körsün o zaman. Karşındaki kadının senin için nasıl yandığını göremiyorsun. Tepeden tırnağa seni istiyorum ama sen yüzünden başka yerini görmediğin bir kadına tutuldun?”

Savaş dişlerini sıkarak kendini sakinleştirmeye çalıştı. Asude gibi bir kadınla tanışmamış olduğunda bile bu şekilde düşünmüşlüğü hiç olmamıştı. İnsanların ne giydiğine önem veren biri değildi Savaş. Ama Alev kadın olmanın giyimle bir alakası olduğunu düşünüyordu demek. “Bu kadar sığ olma! Ben Asude’yi seçtim hayatıma. Ne giydiğinin bir önemi yok. Seni de bir daha görmek istemiyorum. Git toparlan.”

“Ah ne şanslı sürtük ama… al başına çal. Sığ olan da sensin Savaş.”

Arkasını dönen Savaş, odaya gireceği anda kulağına dolan sözlerle durdu. ‘Ya sabır’ dilediyse de başarılı olamadı. Öfkeden gözleri dönerek arkasına döndüğünde Alev’e bir adım atmıştı.

Sınırları zorladığını sonunda anlayan Alev de bir adım gerilemişti.

“Seni gebertmiyorsam kadın olduğuna dua et!” Öfkeyle çıkan boğuk sese Alev dişlerini sıkıp çenesini kaldırdı. “Sana rahibenle mutluluklar dilerim.”

“Teşekkür ederim canım. Var mı başka diyeceğin?”

Asude’nin sesi Savaş’ı kalbinin tam ortasından vurdu. Onca konuşmayı duymuş olması kalbine kör bıçak gibi saplandı. Gözlerini kapatırken Asude’nin varlığını yanında hissetti.

Alev ne dediklerinden ne de tüm sözleri Asude’nin duymuş olmasından zerre rahatsızlık hissetmediğini belirtir şekilde sinsice sırıttı. “Var tabii, olmaz mı? Başındaki paçavrayla kadın olduğunu mu düşünüyorsun?”

Savaş sabrının sınırlarında gezinmiş ve kendini kaybetme derecesine gelmişti. “Ya sabır!” diye bağırdı Savaş.

“Sakin ol Savaş.” Asude yüzünde gülüşle Alev’e döndü. “Sen kendi üzerindeki paçavralarla mutluysan ben de mutluyum. Sorun yok.”

Alev’in kontrolü kendini bırakmaya başlamıştı. Savaş için geberiyordu ama adam karşısındaki kadını seçtiğini söylüyordu. Onu elde edememişti ve bu bir kadın için-onun için- yıkımdı. Gözlerinden alevler çıkıyordu. “Kadın gibi göründüğümü görebiliyorsun, o halde bence de sorun yok.”

“Oradan bakınca benim kadın olduğumu göremiyorsan…  İnsani değerlerini sorgulamalısın. Neden beni ezmeye çalışıyorsun? Senin gibi giyinmiyor olmam beni senden farklı yapmaz tıpkı senin de benden farklı olmadığın gibi. Benim yerimde başkası da olabilirdi. Ona ne diyecektin? Sana layık olan benim, benim göğüslerim ondan daha büyük, demeyi mi planlıyordun? Muhtemelen buna benzer şeyler diyecektin. Neden ben sana açıklayayım; kadınları en çok kadınların ezdiği bir dünyada hedefe giden yolda kolay olanı seçmişsin. Eleştirmek ne kadar da basit. Ben senin gibi giyinmek zorunda mıyım? Bu bizi farklı mı yapmak zorunda? Sen de kadınsın ben de.”

Ağzının payını alan ve daha fazlasına yer kalmayan konuşmada birkaç şey daha söylerse bunun kimin yararına olacağını bilemedi Alev. Savaş’ın öldüren bakışları, Asude’nin takmayan bakışlarıyla artık durduğu yer, olmaması gereken yerdi. Kızıl saçlarını savurarak arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı.

Asude ve Savaş kadının yeterince uzaklaştığı görene kadar birbirlerine bakmadılar. Tek söz etmediler. “Gördün mü zor olacak olanı?” Asude adama dönerken dilinin kilidini de kırmıştı. “Öyle sen ve benle olmuyor Savaş.”

Kadına dönen Savaş soluğunu bırakırken burun kemerini sıkıp birkaç saniye kadar düşündü. Kendisinin ne suçu vardı da şimdi ona patlamıştı? Elini burundan çekip Asude’ye baktı. “Kiminle olacak Asude sen ve benle olmuyorsa?”

“Senin ailenin de bu şekilde düşünmeyeceğini nereden biliyoruz?” Aksi aksi konuşuyor olsa da içi kaynıyordu. Keşke bu kadar zor olmasaydı diyordu kalbi.

“Ailemle değil, benimle olacaksın Asude. Ben ailemle yaşamayı bırakalı on beş sene oldu. Ben kendim altı ayda bir görüyorum. Onların bana karışacağı kanısına nasıl vardın?”

“O iş öyle olmuyor Savaş Bey. Öyle hayatlar birleşince sen annenin kıymetlisi olursun, ben el kızı.” Öfkeleniyordu ve biliyordu ki öfkesi Savaş’a değil, az önce fütursuzca konuşan Alev’in saçmalıklarının ister istemez içine dokunmuş olmasıydı.

“Ben zaten annemin kıymetlisiyim, seninle ne ilgisi var?” Asude kabullenmemekte ısrar ediyordu ama Savaş vazgeçecek değildi. “Etme eyleme Asude; Alev’in sözlerine içerleme bu kadar. O öyle biri, öyle düşünüyorsa bunun sorumlusu ben miyim? Ailem mi?”

İçi kaynayan kadın kendini tutmakta zorluk çekiyordu. Henüz dile vurmamış olsa da Savaş’ı çok seviyordu. Öyle olmalıydı en azından. Daha önce aşkı tatmamış bir kadın olarak Savaş ona bambaşka biri gibi görünüyordu. Adamın kara gözleri günahın en tatlı meyvesi gibiydi.

“Zoruz. Aşılır dediğimiz şeylerin altında kalırız. Bunu göremiyorsun.” Sesi net ve kırıktı Asude’nin. Koyu kahveleri hüsranla ışıldıyordu

“Zor falan değiliz, sil aklında ne varsa. Kusura bakma canım ama biz o kısımları hızlı geçtik. Altında kalacağımız tek şey aşk olur. Sen… Sen, ailemle değil, seni hakir gören biriyle değil, benimle evleneceksin!”

Sert ses tonu ve emrivaki sözlere kaşlarını çattı Asude. “Oldu paşam, başka emrin de var mı? Gözlerime bir bağ tak tam olsun.”

“Gerekirse takarım.” Savaş çenesini kaldırıp dik durdu kadının karşında. Asude’yi ikna edeceğini hiç sanmıyordu. Dik mi dik kadındı. O da başka yollar seçerdi o zaman.

Dudakları kımıldadı. İçinden çok daha fazlası gelip geçiyordu Asude’nin. Ama Savaş’ın söz dinler bir hali yoktu. Aslında hiç olmamıştı. Ama Asude, o öyle yaptıkça bileniyordu. Savaş’ın haylaz, sözden anlamaz çocuk halleri bazen hiç çekilmiyordu.

“Gidiyorum ben.” Arkasını dönerek odaya iki adımda girdi Asude. Peşinden gelen Savaş, “Nereye?” diye bağırdı.

“Odama nereye olacak. Sanki başka yerim var. Bir de soruyorsun.”

“Ben sana eşlik edeyim.”

Asude durup adama sert bir şekilde baktı. “Gelme. Kendimle baş başa kalmak istiyorum.”

Savaş kaşlarını çattı. “O neden?”

Adamın vurdumduymaz hali kadına göz devirtti. “Düşüneceğim Savaş. Sadece düşüneceğim.” Arkasını dönüp kapı kolunu tuttu.

“Ben sana benimle evleneceksin diyorum, sen bana düşüneceğim diyorsun Asude. Anlatamadım ben galiba.”

“La havle,” diyerek döndü tekrar.

“Evlenmiyorum. Zorla mı oturtacaksın nikah masasına?”

Savaş omuz silkti. Yüzünde saçma bir gülüş ve umursamaz bakışlar vardı. “Neden olmasın.”

“Sen beni bilir misin? Hani yüzünü dağıtan, kafana silah dayayan ben. Yap da görelim.”

“Yaparım bak. Canımı sıkma Asude.”

“Beyninin suyunu akıtırım Savaş. Edebinle yerini bil.”

Tavanı izleyen yaramaz bakışları asla ama asla umursamıyordu kadını. Yüzündeki o, ona çok yakışan çocuksu hali seviyordu Asude, ama şimdi o suratı bu öfkeyle dağıtmak istiyordu. Adam onu takmıyordu. Öfkeli gözlerine inen yaramaz bakışlar ve duyduğu sözlerle olduğu yerde kala kaldı.

“Benim yerim neresi Asude?”

Asude’nin kalbiydi yeri…

Dokunulmamış saf topraklardı Savaş’ın yeri. Kupkuru ve kızgın çöldeki seraptı Savaş, kadının kalbinde.

“Öyle kalırsın işte.”

Dumura uğramış durumda adama bakıp  kalmıştı. Adamın da silahı dilindeydi ve durmadan kurşun sıkıyordu kadının kalbine.

“Uyuz.”

“Ben de seni seviyorum.”

Asude’nin kendi silahı Raging Bull’undan çıkan hayali mermi Asude’nin yüreğini paramparça etti. Parçalanan organ kendini bir anda yepyeni bir şekilde toparladı ve derisini delercesine tenine vurmaya başladı. Gözleri adamın kara gözlerinden ayrılmazken ne diyeceğini bilemedi. Aptal gibi kendini gülümserken buldu. Savaş da ona bakıp bakıp iç çekiyordu.

“Gidiyor musun yoksa öpeyim mi?”

Gülüşüne son veren Asude kapıya çevirdi yönünü. “Gidiyorum, ama bu burada bitmedi. Evleneceksin dersen havanı alırsın.” Kapıyı ardından kapatıp gitti Asude ama ruhu Savaş’ın yanında kalmıştı.

Ruhu adamı sarıp sarmalarken Savaş da tıklım tıklım Asude ile doluydu.

“Canına yandığım, alacağım kızım seni!”

                                  🦅

Işıkların aydınlattığı bahçede yıldızlı gökyüzüne kalırdı başını. Sıkılıyordu ama bunu ne Kun’a ne de Efruz’a hissettirmiyordu. Ya da öyle sanıyordu. Karşısında olan iki insanın da hislerinin kuvvetini biliyordu. Özellikle Kun’u…

“Beni bul.”

“Sen de beni bul,” dedi Kartal.

Son yarım saattir Kartal sadece sessizce oturuyor ve meditasyon yapmanın tadını alıyordu. Bunu sevmişti. Ruhunun derinliklerinde bir yer tıka basa huzur bulmuştu. Bedeni gevşemişti, düşünceleri arınmış, yüzünde huzur dolu bir bakış vardı.

“Birbirinizi hayal edin. Asla pes etmeyin. Işık size birbirinizin yerini gösterecek. Işığı bulduğunuzda peşinden gidin ve durmayın.”

Kun’a bakan karı koca sessizce onay verip son kez birbirilerine bakıp gözlerini kapattılar. Karanlığın içine her türlü mahkum olmuşlardı. Kartal biraz zorlanıyordu, ama Efruz çok basit bir şekilde karanlığa dalabiliyordu. Efruz hayalinde adım adım ilerliyordu. Her yer zifiri karanlıktı. Düşme korkusu yaşamıyordu, sadece ışığı görmek için ilerliyordu.

Nerede, ne şekilde, nasıl olduğunu dahi düşünmeden karanlığın koynunda ilerliyordu Kartal. Hayalinde gözleri açıktı fakat sanki kapalı da gibiydi. Her yer fazlaca karanlıktı. Sadece bir ışık istiyordu ve bunun içinde durmadan ilerliyordu.

Kun her ikisini de izliyordu. Yüzlerinden de kalplerinden de aldığı etki ikisinin de hâlâ birbirlerini bulamamış olduklarını biliyordu. Kun, önce kimin bulacağını da biliyordu. O her şeyi biliyordu.

Saniyeleri saymadı. Her ikisinin de hayali ve gerçeği yorgunluklarıyla gözlerini açmalarını bekledi. İki insan da kıpırdamıyordu. Geçen süre her ikisine de eziyet ediyordu. Dakikalar sonra omuzlarını indirip gözlerini açan Efruz oldu.

“Bulamıyorum.”

Kartal sesle gözlerini açıp karısına hem kırgın hem de suçlu baktı. “Üzgünüm ama bende bulamıyorum.”

Efruz başını yıldızlı gökyüzüne kaldırıp derin derin soludu. “Ama neden?” diye inleyerek Kun’a döndürdü başını.

“Vakti gelmedi demek ki…” dedi Kun.

“Neyin vakti?” dedi Kartal.

Efruz kocasına kısa bir an bakıp haklı soruyla Kun’a döndü. “Evet Kun, ne vaktinden bahsediyorsun?”

“Birbirinizi hissedemiyorsunuz. Hâlâ oluşması gereken duygular var.”

Sıkıntıyla hırladı Kartal. “İkizimiz de bulamıyorsak sıkıntı büyük Efruz. Sorunun ne olduğunu bilmek istiyorum.”

“Şimdi sana sorun sensin derdim ama bende de olduğu aşikar. Bu konuyu konuşmalıyız. Açık var bir yerde.”

Kun her ikisini de dinliyordu ama sesini çıkartamıyordu. “Yine deneyeceğiz. Başarana kadar yapacağız. Birinizden biriniz bulduğunda sorunu çözmeye yaklaşacağız.”

Ertesi günde bulamadılar, ondan sonraki günde… Artık her ikisi de gerilmeye, birbirlerine hırsla bakmaya başlamışlardı. Efruz’un aşina olduğu dünya artık Kartal’ın da içine sızdığı bir dünya haline geliyordu. Kun her ikisini de itina ile susturuyor, her şeyin güzel olacağını ısrarla telaffuz ediyordu.

Belgin son üç gündür Efruz’u yanına çağırmamış, randevu da vermemişti. Efruz hatırladıkça gülüyordu. Belgin’in kendinden korkmuş olduğu düşüncesine kapılıyordu. Bu işten de böyle yırttım diyerek kendi kendine kahkaha atıyordu.

Hai Antalya havasına alışmış, kızlarla gezerek günü gün ediyordu. Amcası Kun ve Efruz ile arada çalışmalara katılıyordu. Kun evden hiç çıkmıyordu. Sürekli düşünüyor, Efruz ile sürekli çalışmak istiyordu.

Her boş buldukları anı Efruz’a yeni şeyler öğreterek değerlendiriyordu ki, Efruz en sonunda kendini yerden on santim yukarıda bulduğunda sevinçten dikkatini kaybedip düşmüştü. Hai, Efruz ile birlikte sonradan oluşan ama Hai’nin hiç üzerine uğramadığı yeteneğini perçinliyordu.

Hai düşünce gücüyle havuzdaki suyu dalgalandırırken Efruz’un gözleri dehşetle açılmış, çığlık atmıştı. Hai yine de sevmiyordu bunu. Normal bir insan olarak yaşamak istiyordu. Yeteneği bir köşede öylece kalabilirdi. Evdeki cadı sayısı Kun ile birlikte 3’e çıkmıştı. Kartal her ne kadar alışmaya çalışıyorsa da bazen kendini şaşkınlıkla izlerken buluyordu.

Gece vakti, takatlerinin sonuna gelen Kartal ve Efruz karşılıklı tekrar oturdu. “Allah aşkına bul artık beni. Sıkıldım Efruz.”

“Bana diyene bak! Sen…”

“Karıcığım, ben seni dünyada bulmuşum, hayallerimin tahtına oturtmuşum, kalbimin kafesini üzerinde kilitlemişim, bu da eksik kalsın be kadınım.”

Gözlerini yumarak sözleri içine hapsetti. Başını sağa sola salladı ve kaldırdı. “Bence de haklısın. Bu son, son kez deneyelim. Ben Kun ile konuşacağım.”

“O bizi duyuyor biliyorsun değil mi?” dedi Kartal. Cam kapıya bakarak.

“Biliyorum.”

Kun kapıda göründüğünde ikisinin de tepesinde dikildi. Kartal ve Efruz başlarını kaldırıp baktı adama. “Kun?” dedi Efruz. “Oturmayacak mısın?”

“Hayır, siz ayağa kalkın ve sırtınızı birbirinize dönün.”

Kartal ve Efruz iki saniye adamı izleyip bıkkınlıkla ayağa kalktılar. Önce karşı karşıya bakındılar birbirlerine.

“Tamam,” dedi Kartal.

“Peki,” dedi Efruz. Birbirlerine son kez bakarak arkalarını döndüler.

“Eller iki yanda olsun. Hayalinizde koşacaksınız, ama burada adım atmak yok. İlk adımı atan kaybeder. Bir daha da kolay olmayacak, bunu unutmayın.”

Değişik durum her ikisini de germişti ama derin soluklar alıp ses etmediler.

“Hazırlanın. Gözlerinizi kapatın ve karanlıkta hızla koşmaya başlayın.” Kun’un komut veren sesi ilk kez kalın çıkıyordu. Kendinden emin ve net… “Şimdi koşun.”

Dışardan bakıldığında her ikisi de ayakta öylece duruyordu. Ama iç dünyaları bambaşkaydı. Kartal ve Efruz iç dünyalarında nefes nefese karanlıkta koşuyordu.

“Birbirinizi görün,” dedi Kun. “Ellerinizi tutun.”

Koştu. Her ikisi de canhıraş şekilde koştu, iç dünyaları ikisini de ele geçirdi. Saniyeler birbirini ardına taktı. Hayallerinde zaman hiç akmıyor gibiydi ama bulundukları zaman dilimi hızla geçiyordu.

“Şimdi!”

Komutla, Kartal hayalindeki Efruz’un elini tutup kendine çektiğinde arkasında duran karısı bir adım attı.

Efruz’un gözleri anında açıldı ve hayal aleminden çıktı. Gözleri dolu dolu dizleri üzerine çöktüğünde bütün can feri bedeninden çekilmişti.

“Kartal…”

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!