33.Bölüm

Çok büyük keyifle okuyun… sevgiler ♥️

                                     🦅

Işıkları kapalı olan odalarına doğru çevirdi başını. Elleri eşofmanının cebinde duruyordu. Bir süredir kara gölgeleri kuşanmış denizi izlerken sesiyle dinlendiğini hissetmeye çalışmıştı. Ne mümkündü ki…

Ne garip bir olayın içinde olduklarını düşünüyordu ama bulması ne mümkündü… Sanki, sanki her bir yönleri kuşatılmış gibi bir his vardı içinde. Ne tarafa dönse huzur yoktu. Ne yöne baksa bir bela vardı başlarında. Ne zaman gerçek bir huzura ereceklerdi, işte bunu hem merak ediyor hem de o günün gelmesi için dua ediyordu Kartal.

Bedenini odaya doğru sürüdü. Sürgülü kapıyı iterek odaya girdiğinde sıcacık hava onu sarmaladı ve üşüdüğünü o an hissetti. Saatlerdir sessizce yatıyordu Efruz. O hayallerinde Efruz’u bulabilmişti. Efruz da onu bulmuştu ama yakalayamamıştı. Ellerinden kaçırdığı adamla bir adım öne çıkmış ve kaybetmişti.

Örtüyü kaldırıp yatağa uzandığında kadından yayılan sıcak akımla ona daha fazla ihtiyacı olduğunu düşünerek kadının incecik bedenini kendine usul usul çekti. Kadının sırtından adamın göğsüne yayılan ılık akım Kartal’a kendini dünyanın en şanslı adamı gibi hissettiriyordu. Sevdiği kadın kolları arasındaydı.

“Üşümüşsün.”

“Fark etmedim, gerçekten de oldukça üşümüşüm. Ama sendeki sıcaklıkla ısınırım şimdi.” Elleri ve kolları kadının bedenini tavaf edercesine sevginin aslında verici halinde geziniyordu. Adamın kolları arasında döndü. Başını kocasının göğsüne bırakırken bir elini Kartal’ın omzuna bıraktı. Sırtındaki elin rehaveti çökmeye başlamıştı yine. Kartal’ın yanında uykunun en tatlı yönlerini keşfediyordu.

Sessizlik her ikisi arasında da bir süre öylece asılı kalmıştı. Kartal’ın eli en sevdiği yer olan kadının saçlarında ilgiyle ve şefkatle geziniyordu. Efruz hareketsiz duruyordu ama kirpiklerini her açtığında Kartal onu hissediyordu. Uzun kirpikler ona dokunarak kendini belli ediyordu.

“Neden uyumuyorsun? Saat gece yarısını bile geçti.”

“Ya sen?” dedi Efruz. “Sen neden uyumuyorsun?”

Her ikisi de tedirgindi. Ne olacağını bilmemenin getirdiği o belirsiz ve nedensiz tedirginlik…

Yatakta gevşeyerek kadını kollarında sıktı. “Uyuyacağım şimdi. Yerim tam istediğim gibi.”

Efruz cevap vermedi ve saniyeler sessizce akmaya başladı. Her ikisi de uyumuyordu. Efruz gözlerinin önünden gitmeyen görüntüyü silemiyordu. Tam elini tutacakken uçurumdan düşen Kartal’a ulaşmak, onu tutmak için adım atmıştı. Yapamamıştı. O an öylesine derin bir acı hissetmişti ki, üzerinden de kalbinden de atamıyordu o korkuyu. Hislerinin tekrar ayaklanmasıyla kocasına sokulup sıkıca sarıldı.

“Gevşe artık Efruz. Sadece bir hayaldi. Öyle bir şey olmayacak. Sen de biliyorsun bunu.” Söylediklerine kendisi de inanmak istiyordu ama ne derece başarılı olduğunu da bilemiyordu.

“Normal insanlar gibi tanışmış olmak isterdim. Bir sokak ortasında bana çarpabilirdin. Ben de sana kızabilirdim. Derken bir kez gülümserdim sana ve sende bana. Böyle basit bir hayatımız olurdu mesela. Küçük bir düğün hatta kuracağımız evin masraflarını düşünseydik. Çalışıp birlikte bir hayat kursaydık. Etrafımızdaki insanlar kasap, manav, bakkal falan olsaydı… Benim sahip olduğum güçler hiç olmasıydı… Her rengi kuşanmış olsaydı bedenim… Gözlerim hiç kanamasaydı… Kalbim acıyla kasılmasaydı… Evimizde hizmetçi olmasaydı, ben yapardım yemekleri…”

Kadını dinlerken hayal etmişti Kartal. Elinde her gün iki ekmekle evinin yolunu tutan babası gibi bir adam olsaydı. Çocuklarını çok sevseydi ve eşine her gün her saniye hürmet etseydi. Tek dertleri evin taksitlerini ödemek olsaydı…

Para her şey demek değildi ve her ikisi de bunun getirisini en acı şekilde yaşıyordu.

“Verene nankörlük etmeyelim karıcığım. Sonra sen sürekli ev işi yaparken ellerin bozulabilir, cilt bakımın için gittiğin dermatologlar işsiz kalabilir.”

Efruz’un gülüşüyle dağılan hüzün taneleriyle Kartal da doğru yerden yakaladığı konuyla kadının kasvetini dağıtmayı başarmıştı.

“Cilt bakımı önemli şimdi tabii. Eller için bir şey yapamıyoruz. Yıllar bizden de aceleci.”

Kadının elini tutup havaya kaldırdı Kartal. Her ikisi de birleşmiş olan ellerine bakıyorlardı. “Üzerinde çiller göreceğim günleri bekliyorum.” Dudaklarına götürdüğü eli uzun uzun öptü adam. Efruz’un elini kendi kalbi üzerine yatırıp kendi eliyle kapattı. “Her gece elin bu kalbin üzerinde duracak.”

                                    🦅

“İyiyim Efruz. Beni düşünmekten vazgeç,” dedi Asude. “Keyfim hiç olmadığı kadar yerinde.”

Belli belirsiz gülümsedi Efruz telefonda. “Savaş mı?”

“Ta kendisi. Hayatımda tanığım hiçbir erkeğe benzemiyor. Hoş hayatıma bir erkek almadım ama tanımışlığım var elbette. Çılgın bir tip, sınır tanımıyormuş gibi ama aslında çok da iradeli. Hâlâ elimi tutmaya yeltenmedi.” Asude küçük bir kahkaha attı ve Efruz da ona eşlik etti.

“Yeltense izin verecek misin? Zavallı Savaş… Abin beni öperken senin gibi düşünmüyordu demek Asude. Yoksa bizim iş yatarmış.”

“İzin vermek…” dedi Asude. “O yeltenmiyor ben de sesimi çıkartmıyorum. Kimse günahsız değil sonuçta, bende değilim. Abime gelecek olursam; O kendi yolunu çizmişti. İyi veya kötü. Bir şeyler artık onu bizden koparmıştı. İyi ki de öpmüş seni. Neyse… Seanslar nasıl gidiyor?”

“Henüz bir şey yok. Olduğum gibiyim. Ama iyi geliyor, kendimi rahatlamış hissediyorum. Belgin gerçekten de işini iyi biliyor. Seninle de tanışmak istiyor. Döndüğünde onu ziyaret etmelisin.”

“Edeceğim elbette.”

“Ah Hai de burada biliyorsun. Onunla da tanışacaksın. Gerçi kızların arkadaşı oldu bu ara. Hümeysa ve Selin köşe bucak gezdiriyorlar onu. Ben çıkamıyorum çok fazla biliyorsun.”

“Biliyorum, canını buna sıkma. Bir gün hepimiz özgürce gezeceğiz. Korkusuz ve düşmansız. Hayatımızdaki adamlar çok değerli, birkaç gündür bunu düşünüyorum. Bizi bizden daha çok düşünüyorlar. Kaç tane böyle adam kaldı ki?”

“Evet. Bu konuda şanslıyız. Eminim vardır Asude. Sadece bizimkiler olamaz.”

“Umarım öyledir. Kapatmam gerekiyor. Savaş’la yemek yiyeceğiz.”

“Uuuu… elini tutmak yok ama baş başa yemek yiyoruz.”

“Ne ironi değil mi? Babam duysa yüzüne bakamam. O kadar da kötü olmasa gerek Efruz. Yanlış bir şey yapmıyorum. Evleneceğim adamı tanımak istiyorum. Çok önceleri evet, bir kez görüp tamam diyorlardı, evlenelim. Ama çok önceleri de boşanmak diye bir kavram da çok azdı. Evlenince tanıyorlardı birbirlerini ve saygıyı en başa koyuyorlardı. Şimdi önce aşk bekleniyor, beklenti büyük tabii. Yıllık boşanma oranı evlilik oranını geçiyor artık. Günahlarım için af dileyebilirim ama sonradan tanıyacağım birini boşamak… Bunu istediğimi sanmıyorum. Gözümü kapatarak yapamam bunları. Savaş’ın ailesini tanımıyorum. En büyük sıkıntım da bu. Beni Savaş’ın olduğum gibi kabul etmesi paha biçilemez ama benim yüzümden ailesini karşısına almasını da asla istemem.”

“Haklısın. Gözünü kapatarak evlenen benim. Pek çok şeyi sonradan öğrenmek çok acı. Birde benim gibi saçma sapan bir oyunun içine düşmüş olmak… Ne akılla hemen evlendiğimi şimdi bilmiyorum. İlk defa aşık olunca sistemin çökmüş olabilir mi?

“Olabilir.”

“Seninki neden çökmüyor peki? Hayır Asude. Ben… Benim içim karmakarışıktı. Abini sevmek bana başka bir kapıyı araladı. Kapıdan geçtim ve hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Kendimi yeteri kadar yetiştirememiş olduğumu düşünüyorum. Bir şeyler hep eksikmiş.”

“Abimin karizmasını ve o romantik hallerini hiç hesaba katmıyorsun. Kendini suçlama. Biz kadınlar ilgiyi hele ki öylesi bir ilgiyi havada avuçlarız. Sen de zaten ona karşı boş olmayınca… Bunu kişiliğine yorma. Eğer yoracaksan aşkın kör gözüne yor. Çünkü gerçekten çok zalim ve bize hiçbir şey bırakmadan kendi başına bir hastalık hücresi gibi içimize yayılıyor.”

“Kartal ölümcül virüs oluyor o zaman,” diyerek kahkaha attı Efruz. “Gerçekten de zalim seviyor.”

Asude’nin kahkahasıyla ikisi de neşelenmişti. “Ben henüz o kıvama gelemedim.”

“Ah, sen yemeğe çıkmaya devam edersen bir akşam seni kuytu bir köşede öpecek kızım, Efruz demişti dersin. Kalbin Savaş’ın ağzında atınca ara beni.”

“Efruz…” diye inleyen Asude’nin telefonun diğer ucunda yanakları al al olmuştu.

“Ne, Efruz! Adam aşık aşık. Tırnağına dokunanın elini kesecek kadar hem de. Çok bile dayanmış.”

Elini yanağına bırakan Asude ateş gibi sıcaklığı kendi teninde hissetmişti. “Sen ilk gece muhabbetine girmeden ben kapatıyorum. Geç kalacağım yoksa.”

“Hm, o var değil mi sırada? Ölmezsin merak etme. Adam işini biliyordur.” Kapatmaya hiç niyeti yoktu Efruz’un. Asude ile uğraşmak birden büyük keyif vermişti ona. Asude de açılan her söze söz söylemeden geçemiyordu.

“Allah’ım… Bir de o var. Sindirmesi çok zor.”

“Neyi?” dedi Efruz.

“Hayatından geçen kadınlar…”

“Hayatına bir gün bir Asude’nin gireceğini nereden bilsindi? Savaş senin yaşam tarzına taban tabana zıt biri-idi. Şimdi seninle öğreniyor bir şeyler.”

“Evet, oldukça zıt. Yine de ben yani Asude… Sevgilisi bile olmamış ben. Seni bilmiyorum ama sende de hiç o ışığı göremedim.”

“Göremezsin çünkü yoktu. Benim gibi bir erkek düşmanı kendini sakladı. Benimkisi sadece isteksizlikten ibaretti. Eğer normal fikirlere sahip biri olsaydım abin havasını alırdı.”

Asude kıkırdadı. “O halde biz beklemişiz diyorum. Neden onlar da bizi beklememiş?”

“Bende sana az önce onu açıkladım; her insanın düşünce yaşam tarzı kendine özel. Kimse kimseyi yargılayamaz. Beğenmeyen almasın… Alma hadi Savaş’ı. Sırf bu yüzden bırakabilir misin?”

Asude bir süre sessiz kaldı hattın diğer ucunda. Vereceği cevabı düşünüyordu. “Kara bahtım kör talihim. Geçmişe mazi derler.”

“Mazi kalbimde yaradır demek yok sonra.”

“Az daha gecikirsem Savaş mazi olacak Efruz. Seni seviyorum abimin güzel gelini.”

Efruz burukça gülümsedi. “Seni seviyorum, zalim adamın asil kardeşi.”

Telefonu kapatıp yanına bıraktı. Oturduğu koltuktan kalkarak Kun’u bulmak için evi turladı. Odasında olacağını düşündü sonra. Evin içinde yoktu. Rahatız etmemek için odasının kapısını çalmadı. Hâlâ ful tatil yaşayan Hikmet’i gördü. Telefonla konuşan Hikmet onu görünce eliyle gel işareti yaptı ve Efruz da arka bahçeye bakan odada Hikmet’in karşısına oturdu.

“Kendine iyi bak yarim. Allah’a emanet.” Konuşmasına son veren Hikmet’te telefonunu kapatıp yanına bırakmıştı. Konuşma boyunca elinde çevirdiği kare, gümüş kül tablasını yanındaki sehpaya, telefonun yanına bıraktı.

“Eşin mi?” diye sordu Efruz.

“Evet. Özledim, sesini duymak istedim.”

“Zor olmalı.”

“Alışıyorsun. İşimizi seviyoruz. Kimse bizi zorlamıyor. Seve seve icra ediyoruz.”

“Ne zaman göreceksiniz birbirinizi?”

“Buradan ayrıldığımda onun yanına gideceğim bir süre. Sonra tekrar göreve. Ondan sonrası için yıllık izinlerimizi aynı anda kullanacağız. Güzel bir tatili hak ettik sanki.”

“Kesinlikle ettiniz. Nereye gideceksiniz?”

“Sıcak şehirler tercihimiz. İkizimizde sıcak iklimleri seviyoruz. İznimiz bahar ayına denk geliyor.”

“Kaç yıllık evlisiniz?”

“İki.”

“Nasıl tanıştınız?” diye neşeyle sordu Efruz. Bir aşk hikayesini daha bünyesi seve seve kabul edecek gibiydi.

Hikmet’in gözleri parladı. Yerinde daha rahat bir pozisyon alarak dizlerini altında toplayıp Efruz’a baktı. “Görevde,” dedi gülerek. “O sanki ışık saçıyordu bana doğru. Oysa erkeklerin hepsi aynı giyimliydi ama o başka gibiydi. Bir ordu dolusu erkekten ayırt etmek deyimini yaşamıştım.”

Efruz gözlerinden kalpler çıkararak dinliyordu kadını. “Ya o?”

“Çok güzel gülüyordu. Böyle bakışlarında bile bir ömür yaşanır gibi derin derin bakıyordu.”

“Işık saçan tek o değilmiş demek…”

“Sanırım öyle… Görev boyunca bakışmadan öteye geçemedik ki, bu gerdan kırma bir bakış da olmuyor. O polis, görevinde. Ben Teğmen kendi görevimde. Sessiz bir hissiyat yaşadık. Görev bitti o kendi evine ben kendi evime döndük. Bir ay sonra onu evimin kapısında gördüm.”

“Yaaa…” derken eridiğini hissetti Efruz.

Hikmet’in gülüşü yüzünü kaplamıştı. “Kahve içtik, olmadı yetmedi. Sohbet sohbeti açtı bu sefer yemek yiyelim dedik. Bir günlüğüne gelmişti yanıma. Geri dönecekti. Girdiğimiz kafede gece yarısı kalktık masadan. Doyamamıştık. O bir gün bana aylarca yetmişti. Telefonda konuşuyorduk sürekli. Bir gün ben kalkıp gittim. Sonra yine o geldi. Evlenelim dedik. İki yıldır evliyiz.”

“Çok güzeldi. Hep mutlu olursunuz inşAllah. Çocuk düşünüyor musunuz peki?”

“Üsteğmen olunca… bir yıl daha sürecek gibi. Hem de tayinimizi annelerimizin olduğu yere istiyoruz ki çocuğumuza bizim gibi bakan birileri olsun.”

Efruz kahkaha attı. “Annelere güveniyoruz demek. Sanırım bende anneme güveneceğim bu konuda. Bebeği kucağıma bile alamam. En azından yeni doğduğunda. Hiç almadım. Bakmayı da bilmiyorum.”

Hikmet’te gülümsedi. “Yeğenlerim var, ben biraz idmanlıyım.”

“Ama çok küçük oluyorlar. Korkarım… Bir de sürekli ağlıyorlar…” düşünürken irkildi Efruz. “Çocuk yapmasak mı acaba?”

Hikmet kahkaha attı. “Ben yapacağım Efruz, sen bilirsin…”

“Mecburen bende… Ben tam olmamışım sanki Hikmet. Her şeyim bir garip.”

Salona doğru yaklaşan ayak seslerini es geçti Efruz çünkü Hümeysa bıcır bıcır sesiyle kendini belli ediyordu.

“Ama bana hiç acımadınız. Dört aylık hamileyim ben. Kızımın canı kahve çekti ve siz bana içirmediniz. Ya kızımın bir yerinde kahve çekirdeği izi çıkarsa, ha… Aman Allah’ım. Cemile abla bana bol sütlü bir Türk kahvesi yapıverir misin? Kızım bunu kaldıracak kadar güçlü mü acaba?”

“Bol sütlü nasıl oluyor?” diyen Selin, Hikmet’e asker selamı verip yanına oturdu. Tüm zaman boyunca Hümeysa’nın kahve isteğinden yorulmuş ve sıkılmıştı.

Hai de Çantasını bırakıp Efruz’un yanına oturdu. Tekli koltuğa arkasına yastık bırakan Hümeysa da yerleşirken hâlâ söyleniyordu. “İçirmediler Efruz.”

“Senin ve kızının iyiliği için Hümoş,” dedi Efruz.

“Canımız çekiyor ama…” diyerek dudaklarını büzdü genç anne adayı.

Cemile yanlarında bitti o an. “Vallahi doğru diyorsun. Ya kahve izi çıkarsa… Ben sana sütlü ve az kahveli hemen yaparım Hümeysa,” dedi Cemile.

Selin göz devirirken Efruz ve Hikmet kahkaha attı. “Yap bari Cemile abla. Hepimize birer sütlü Türk kahvesi al gel. Kendine de yap. Kadın kadına anın tadını çıkartalım. Hem de yeğenimizde kahve lekesi olmasın,” dedi Efruz.

“Hemen yapıp geliyorum,” diyen Cemile genç bir kız gibi seke seke mutfağa yollandı.

Kısa bir süre sonra gelen kahveler eşliğinde Cemile de bir köşeye oturmuştu. Dakikalar neşeyle birbirini kovalıyordu. Uzun süredir bu kadar güldüğünü hatırlamıyordu Efruz.

Hikmet başına gelen trajikomik olayları anlatıyordu. Hümeysa dört aylık minicik karnının üzerine koyduğu eliyle kahkaha atıyordu.

Efruz’un dudaklarına götürdüğü fincan elinin titremesiyle yere düştü. İncecik dokunmuş pahalı halının üzerine dökülen kahve ve yuvarlanıp parke üzerinde duran porselen fincana tüm başlar dönmüştü.

Efruz oturduğu yerde, yere düşen fincana bakıyordu. Yüreğini kıskaca almaya hazırlanan bir sancının çok ama çok yakında olduğunu hissediyordu.

Elleri kendiliğinden titremeye başladığında odadaki sessizlikle kadınlar yerlerinde doğruldu. Efruz ellerini görüş hizasına kaldırıp baktı. Yüreği git gide sıkışıyordu. Göğsü nefes alışlarına hız katarken Selin ayağa fırladı.

“Ne?” diye bağırdı. “Efruz!”

Arkadaşının yanına geldiğinde odadaki kadınlarda ayaklanmış Efruz’un başına birikmişti.

Ellerini birbirine kenetlemeye çalıştı Efruz. Yapamadı. Ondan izinsiz gibilerdi elleri. “Selin…” dedi acıklı bir sesle. “Bir şey oluyor.”

Arkadaşının ellerine sarıldı Selin. Gözlerinde şaşkınlıktan ziyade korku vardı. “İyi şeyler düşün.”

Cemile gördüğü sahneye o kadar yabancıydı ki, Hanımına ne olduğunu kavrayamıyor olmanın şaşkınlığını yaşıyordu. Hümeysa korkuyla ayakta bekliyordu. Hikmet gözlerini kısmış ne olduğunu anlamaya çalıyordu.

Selin’in elleri arasındaki elini hızla çekip kalbine götürdü Efruz. Acı içinde attığı çığlıkla koltuktan kayıp az önce döktüğü kahvenin üzerine çöktü.

Onun çığlığı hepsinin yüreğini deşerek geçmişti. Selin ve Hümeysa biliyordu ki bu çığlık hiç iyi bir şey için atılmamıştı. “Efruz…” diyerek ağlamaya başladı Hümeysa.

Hai arkadaşına bakarken içi yandı. Gözlerinden süzülen yaşlara engel olamadı. Amcasının ona “Gitmek zorundayız. Efruz’u kurtarmak zorundayız,” sözleri kulaklarında çınladı. Hiç bir şey bilmiyordu ama amcasını çok iyi tanıyordu. Ufukta ne varsa göreceklerdi.

Selin yanına çöküp kadını kollarına almak istediğinde onu doğrultmaya da çalışıyordu. “Kendine gel, ne olur,” diye ağlamaklı bir sesle yalvardı Selin.

Başını kaldıran Efruz’un gözlerinden kan akıyordu. Selin hıçkırığında Efruz gücünün son damlasına kadar çığlık attığında evinin üzerindeki helikopter seslerini duydu.

Selin’den kurtulup koşarak sürgülü kapıyı açıp bahçeye çıktı. Başını gök yüzüne kaldırdığında evin üzerinde gezinen üç tane helikopterle gerçeğin ta kendisini yaşamaya başladı.

Sesi evin her yerini kapladı. Gözlerinden akan kan damlaları beyaz kazağına hiç çıkmayacak lekeleri kendine zincirledi.

“Kartal!!!” diye bağırdı. Avazı çıktığı kadar. Gücü yettiği kadar. Aşkının ona verdiği güçle. “Kartal…”

Gücünü kontrol altına alamadı. İçindeki volkanın patlama, lavlarını etrafa saçma, ne var ne yok yakıp yıkma vaktinin geldiğini hissetti.

Havuzun suyu sert bir rüzgara kapılmışçasına dalgalandı. Etrafa sular saçmaya başladı. Nefesi göğsüne dar gelen Efruz elini kalbinin üzerine bıraktı. Arkasını dönerek eve, telefonuna ulaşmak istediğinde tam karşısında Kun’u buldu.

Adam ona her zamandaki gibi düz bakıyordu. Kızlar ise Efruz’un gözlerinden akan kan damlarına…

“Nerede?” diye bağırdı adama. “Kocam nerede? Sen biliyorsun!”

“Sakin olacaksın, Efruze,” dedi Kun. “Bu şekilde onu bulamayacaksın.”

Adamın hiçbir şey olmamış gibi sakin sakin konuşması bile Efruz’un içindeki kabaran lavları artıyordu. “Bana kocamı bul!” diyerek adama yürüdü. Karşında durdu ve acı içinde baktı adama. “Lütfen…”

“Sana yardım etmeye geldim. Ama en büyük yardımı sen kendine edeceksin.”

Ellerini saçlarına daldırıp deli gibi çekti Efruz. Adama döndü ama diyecek bir söz bulamadı. İçi karışıyordu. Aklı toparlayamıyordu olanları. Kun ona hiç yardım etmiyordu. Evin içine kasırga girdi. Tablolar yere düştü. Perdeler havaya savruldu. Ufak denecek ne varsa etrafa savruldu.

Evin içinden gelen sesleri duyar duymaz koşarak evin ön tarafına ilerlediğinde hepsi de ardından geliyordu.

Giriş kapısının önünde duran adama baktığında acı gerçeği yine yaşadı.

“Dayı,” dedi acıyla. “Kartal nerede?” Bir umut sormuştu. Belki söz olsun diye. Belki hissettikleri yalan olsun diye bir onay almak istermiş gibiydi.

Recep Binbaşı ona doğru yürüdü. O kanlı gözlerine aldırmadan. Kadının yıkılmak üzere olduğunu fark ederek… Yeğeninin acısını yaşayarak…

“Bulacağım. Söz veriyorum.”

Efruz’u kolları arasına alan Recep Binbaşı kadının ağlayarak ve canhıraş çığlığıyla kucakladı onu. Kendinden geçen kadını kucağına aldığında Efruz’un kanlı gözyaşları ona da bulamıştı.

                                  🦅

Gözlerini açtığında Ensar babasını karşısında gördü. Böyle mi gelecekti oğlunun evine? Ama oğlu yoktu ki şimdi. Adam karşısında ağlıyordu. Asude karşısında kendini zor tutuyordu. Hatice annesi kendini salmış gibiydi.

Şenay Hanım, Hatice annesinin elini tutmuş bırakmıyordu. Ona, her şeyin geçeceğini söylüyordu, kendi gözyaşlarını saklamaya çalışarak.

“Baba,” dedi Efruz. “Sen geldin ama o yok. Hep senin geleceğin günü hayal etti.”

Ensar Bey’in omuzları sarsıldı. Başı önüne düştü ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Asude kendini odadan dışarı attı. Hatice annesi daha şiddetli ağladı.

Efruz yanındaki babasına sokuldu. Kocasından hep güç almıştı. Onu tanıdığı günden bugüne kadar Kartal’dan aldığı tek şey güçtü. Kendini güçlü bir kadın sandığı zamanlarında bile kocasının yanındaki güçle alakalı olduğunu artık biliyordu. Kartal ona kendi gücünü vermişti.

Gelinini kollarına saran adamla ağladı Efruz. Gözlerinden akan kanları babasına da bıraktı.

🦅

Evin içi Efruz’un içi kadar kalabalık değildi. Kartal varlığıyla da yokluğuyla da Efruz’un içini dolduran tek insandı. Benliğini saran adamın ruhu sanki onun içinde gibi nefes alıyordu. Her nefesinde Kartal onun içinde yaşıyordu.

Her bir zerresi bugün kocasına aitti. Ağlamadığı bir saniye bile olmamıştı. Saatler saatleri kovalıyordu oysa. Tam yedi saattir tek bir haber dahi gelmemişti. Kanlı kazağı hâlâ üzerindeydi.

Sakinleştirici verilmesine Kun izin vermemişti. Bahçedeki hasır koltukta dizlerini karnına çekmiş, kollarını da onlara dolamıştı. Sessizce ağlıyordu. Aklından bir an dahi çıkmayan adamın yokluğu onu zehirliyordu.

“Abla.”

Sesle gözlerini bir kez daha kapatıp açtı. Kardeşi de gelmişti. Ayağa kalkıp kendine doğru koşan ve ağlayan kardeşine sımsıkı sarıldı. “Erva,” dedi çatal çatal olmuş sesiyle. Erva daha sıkı sarıldı. “Ağlama. Bulacağız onu.” Başka bir şey diyemiyordu genç kadın. Başka ne deneceğini bilmiyordu.

“Ben olmalıydım ama onu aldılar. Bu neyin cezası Erva?”

Erva geriye çekilip ablasının kanlı yüzüne ellerini sardı. “Eğer sen olsaydın Kanatlı Karizma eniştem dünyayı yerinden oynatırdı. Sen güçlü olmak zorundasın. Ağlamanın hiçbir şeye çare olmadığını biliyorsun. Şu haline bak! Her yerin kan içinde. Kendini toplamak zorundasın.”

Hıçkırarak başını eğdi Efruz. “Nasıl yapıldığını bilmiyorum. Ben ne zaman ağlasam o hep yanımda oldu. Ama şimdi yok.”

“Gelecek. Gelecek ve seni böyle gördüğünde sana çok kızacak. Üzerini değiştirelim. Daha sakin bir şekilde haber bekleyeceğiz. Bu halinin kimseye faydası yok ve seni bitiriyor.”

Kanlı ellerini yüzüne sürüp saçlarını geriye attı. Derin nefes alıp kardeşine baktı. “Tamam,” diyebildi.

Ablasının üzerini kendi değiştirdi. Ellerini ve yüzünü yıkamasına yardım etti. Islak yüzünü silerken havlu kana bulanıyordu ve Erva da ona verdiği güçten kendi de istiyordu. Ağlamamak için üstün bir çaba sarf ediyordu. Asansörle aşağıya indiler. Evin her yerinden telsiz sesleri, askerlerin konuşmaları duyuluyordu. Evdeki tüm telefonlar yer tespit cihazlarına bağlanmıştı ama saatlerdir tek bir telefon bile gelmiyordu.

Hümeysa üzüntüden yerinden kalkmak istemiyordu. Erdal yanı başında hem karısına hem de dostlarına destek oluyordu. Hai sessizce bir köşede oturuyordu. Selin’in de onlardan bir farkı yoktu. Asude’nin elini tutmuş ona güç veriyordu. Herkes birbirine sessizce ‘her şeyin geçeceğini’ anlatıyordu.

Belki de hiçbiri buna inanmıyordu…

Daha sakin, biraz da güçlü görünümüyle mutfağa girdi. Adamlar siyahlar kuşanmıştı. Hepsinin üzerinde daha önce görmediği siyah kamuflaj kıyafetleri vardı. Her yanları mühimmat doluydu. Her an savaşa gireceklermiş gibi görünüyorlardı.

Kılıç, Savaş, Harun ve Tamer hararetle bir şey konuşuyorlardı. Efruz’u görür görmez sustular.

“Ne oluyor?” dedi Efruz.

Yıkılmış yüzü ve dağılmış haliyle Kılıç başını iki yana salladı. “Hiç, sadece fikir yürütüyorduk.”

“Bir şey sakladığınızı anlayacağımı biliyorsun Kılıç.” Tükenmiş de olsa dik durabiliyordu Efruz.

Kılıç gözlerini yumdu. “Baban olduğunu hepimiz biliyoruz ama ya abin! O nerede Efruze? Hani çok pişmandı. Hani seni seviyordu. Neden seni görmeye gelmedi? Bu kadar mı kin dolu sana?”

Bunu zerre kadar düşünmemişti Efruz. Gözleri dehşetle açılmıştı. “Abim mi?”

“Yavaş!” dedi Erva. “Sözlerine dikkat et!”

“Abim mi yaptı?” diye sayıkladı Efruz. Abisi bunu ona yapar mıydı? Böylesi bir zalimliği nasıl yapardı kardeşine? Masum değildi ama o üzgün adamın sesini hiç unutmuyordu ki. İç dünyası bir kez daha kahroldu. Bu kadar aşağılık olmamalıydı Aydın.

Kılıç, Erva’ya baktı. “Sadece bir fikir. Kartal yok ve bu evin dışındaki herkes zanlı. Anlamaya çalışıyoruz. Baktırdım. Abiniz kayıplarda. Nerede siz söyleyin?”

“Kılıç,” dedi Erva adama yaklaşarak. Kılıç genç kadına baktı. Arkadaşı, can yoldaşı şimdi yoktu ve onun için aklına gelen her insan şimdi haindi.

“Eğer abim ise ben kendim öldürürüm, ama değilse bize bir özür borçlusun.” Göz göze bakışıyorlardı. Kılıç sarf ettiği sözlerden pişman değildi. Ama tartışmak istemiyordu. O sadece dostunu istiyordu. Kuyruğuna basılmış kedi gibiydi içi. Parçalamak istiyordu. Önüne kim gelse paramparça etmek… Kartal onun tek ailesiydi.

“Tamam,” dedi Tamer. “Hepimiz gerginiz. Daha fazla gerilmenin alemi yok. Her kimse zaten ölecek. Efruze’yi de daha fazla germeyin.”

“Efruze.”

Arkasını dönen Efruz’un gözleri duyduğu şeylerin gerçek olması ihtimaliyle boş boş baktı Kun’a.

“Benimle gelir misin? “

Düşünceleri çorba olan Efruz başını sallamakla yetinip ayaklarını bahçeye sürüdü. Kun onu bahçe kapısında bekliyordu. Kapıdan dışarı çıkıp gözden kaybolduğunda Erva Kılıç’a döndü tekrar.

“Ablamın yanında bunu nasıl söylersin?” diye sessizce çıkıştı adama. Sesinin duyulmasını istemiyordu.

Kılıç’ın öfkesi kendine yetiyordu ve Erva da onu perçinliyordu.

“Senin abin yüzünden değil mi bu başımıza gelenler?”

“Abim mi dedi gidin  uyuşturucu Borunun zehirlerine ve silahlarına el koyun diye? Abim mi dedi Latif’in hesabını patlatın diye? Abim mi dedi Kartal’a Efruze ile evlen diye? Benim abim sadece kumar oynadı ve kaybetti. Bunun bilincinden bile değildi. Şimdi beklediğim en son şey kız kardeşinin kocasını kaçırması. Abimi savunmak değil bu. Ama sen bir günah keçisi arıyorsun. Kartal abi ablama dediklerini duysa dişlerini eline verirdi.”

Mutfağın içindeki adamlara tek tek baktı Erva. Abisinin yapmadığına emindi. Aydın aylardır vicdan azabından kahroluyordu. Olamazdı ona göre. Abisi yapmış olamazdı. Buna inanamazdı. Babası dediler hiç tereddüt etmeden O’dur dedi sessizce, ama abisi için diyemiyordu. Yanılmamayı diledi.

“Kartal benim tek ailem Erva. Benim için bunun ne demek olduğunu anlayamazsın. Şimdi yok ve benim tek düşündüğüm ona bunu kim yapmışsa yaşamayacak olduğu. İster baban ister abin isterse başka biri.” Kadının gözlerinin içine baktı. Yıkılmıştı ama ayakta durmaya çalışıyordu. “Ölecek! Ve sen şimdiden duaya başla ki sizden biri olmasın.” Oturduğu bar taburesinden kalkıp Erva’nın karşısında durdu.

Erva çenesini havaya kaldırdı. Onunla aynı fikirdeydi. Ablasının canını yakan kim olursa olsun yaşamayı hak etmiyordu.

“Elin titrerse adam değilsin! Sen yapmazsan ben yaparım!”

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!