34.Bölüm

Bu bölüme geçmeden bir önce şuraya yazıyorum. Felak-Nas okuyoruz. Sonra bir Ayet-El Kürsi de ekliyoruz.

Okuduk.

Şimdi keyifle okuyun….



                                      🦅


Aklında Kılıç’ın abisi için söylediği sözler dönerken Kun’un karşısında yerini almıştı. Artık ağlamıyordu ama kalbindeki ağırlık olduğu gibi duruyordu. Göz aklarından eser yoktu. Ağladığı zaman gözyaşı yerine kan damlıyordu. Gözleri şişmişti ve kalbi patlayasıya ağırlıkla doluydu.

Bahçede, karanlıkta sessizce duruyorlardı. Sessizlik ikisi arasındaydı. Evden yüksek sesler donatıyordu her yanlarını.

“Neden hâlâ bekliyorsun?” dedi Efruz, bitik nefesiyle. “Sen onu bulabilirsin. Beni bu eziyetten kurtarabilirsin. Buraya bunun için gelmedin mi?”

Kun, sakinliğini hiçbir vakit kaybetmemişti. Şimdi de yüzünde asılı duruyordu o dinginlik. “Buraya senin için geldim. Kartal için gelmedim. Seni sıkıştığın karanlıktan kurtarmak için görevlendirildim. Sen başarmak zorundasın Efruze. Sen, bizim için çok kıymetlisin.”

Efruz hınçla kaşlarını birleştirdi. “Ne demek bunlar? Siz kimsiniz?”

“Ben… ve benim gibi olan bir grup insan. Bizler doğaüstü güçlerle donatıldık. Sen de öylesin. Sen doğduğunda biz o kadar mutluyduk ki anlatılamaz o gün. Fakat bir şey oldu ve bir gün bana geleceğin bildirildi. Tanrı biz insanları dünyaya göndermeden önce yarattı. Ruhlarımız bizden çok önce dünyada yaşamlarını tamamladılar. Başına gelmiş ve gelecek her şeyi yaşayıp bitirdin sen ve biz. Hepimiz. Tüm insanlık. Seni bilmemizin nedeni de bu. Fakat sonunun ne olacağını kimse bilmiyor. Sen savaşmak zorundasın.”

Tek bir kelime bile anlayamıyor olması, içinde bulunduğu durumdan olabilirdi. Efruz adama düz bakıyordu. Anladığını zerre kader düşünmüyordu. “Ben… ben seni anlamıyorum. Siz kimsiniz?”

“Doğaüstü güçlere sahibiz. Hepimizin bir üstü var Efruze. Siz müslümanlarda da olduğu gibi. Sizin din adamlarınız der ki; hiçbir bilgi hiçbir zaman yeterli değildir. Her zaman öğrenilecek bir şey muhakkak vardır. Bu bizim içinde geçerli. Ve sen!” dedi kadına bakarak. “Sen bizim için en değerli hazinesin. Biz seni korumakla görevliyiz.”

Gözlerini kapatan kadın elini saçına daldırıp geriye itti. Düşünüyordu, ama anlamadığı apaçık ortaydı. Aniden adama döndü. “Ben bir hiçim. Sen neden bahsediyorsun? Sen kim, ben kim?” diye bağırdı Çince. Mutfaktakiler sese dönmüştü.

“Sen doğduğunda bir ışık yandı Efruze. Ama o ışık sonra söndü. Sen o ışığı tekrar yakacaksın. Sen bir hiç değilsin. Sendeki güçleri biz kazanabilmek için yıllarca çalışıyoruz. Ama sen gücünle geldin dünyaya. Seni bizim için özel kılan bu!”

Anlamsızca yüzünü buruşturdu. İşaret parmağını kendi göğsüne bastırdı. “Ben!” dedi.

“Sen ve senin ailen.”

“Ailem?” dedi daha da şaşkın bir tavırla.

“Babanın büyükbabası… sendeki güçlerin tamamına sahipti. Sen öylesine bir ırktan gelmiyorsun.”

Ağzı açılan Efruz, şaşkınlığını üzerinden atmaya çalışıyordu. Dili ağzı içinde hareket ediyordu ama söz çıkmıyordu. Olduğu yere çivi misali çakılmıştı.

“Büyükbaban kendi ölümünü hazırladı. Güçlerini kötü yönde kullanmaya başladığında öleceğini hesaba katmadı. Sen, ondan sonra gönderilen özel tek kişisin. Tanrı istediği kişiye verdi. Denedi. Sınadı. Büyükbaban kaybetti. Şimdi sen de kaybeden olabilirsin. Tarafını seçeceksin.”

“Ne tarafı? Neden taraf? Ben… Ben kötü biri değilim,” dedi can çekişircesine. “Benim gücüm bile yok. Sen ne demeye çalışıyorsun?”

“Telefonun nerede Efruze?”

Şimdi, şu konuşmanın ortasında telefonun ne anlama geldiğini düşünmedi. Arka cebine koyduğu telefona gitti eli. Hızla çıkarıp adama gösterdi. “Burada,” demesiyle bildirim sesi yükseldi telefondan. Yutkunarak baktı Efruz. Eli titredi ama hızlı bir hareketle elinde sıktı telefonu.

“Aç ve bak!”

Soluğu ciğerine dar gelirken, kalbi üzerindeki ağırlık arttı. Yutkundu ve telefonu elinde çevirip açtı. Gözleri hızla açılırken dişleri birbirine girdi. Ekranda; kocasının başka bir kadınla müstehcen fotoğrafı belirdi. Kartal’ın üst bedeni çıplaktı, alt kısmı görünmüyordu. Yarı çıplak bir kadın iki elinin üzerinde kocasının üzerindeydi. Fotoğrafın üzerindeki yazıya kaydı gözleri.

“Kocan benimle, onu merak etme. Eğleniyoruz.”

Ağlamaya başladığında gözlerinden kan damlaları akıp yüzünü yine kana bulamıştı. Elindeki telefonu yere fırlatıp Kun’a arkasını döndü. Ellerini havaya açarak bağırdı. “Hayır!” dedi. Sesi evdeki herkesin kulağını parçaladı. Etrafa deli gibi dönüyordu Efruz. Bağırıyor, sesi çıktığı kadar ortalığı yakıyor, yıkıyordu. İçindeki kadın onu paramparça ediyordu. “Kartal!!!” diye bağırıyordu.

“Yalan olsun!”

Evin içindeki insanlar bir bir bahçeye çıktığında, Efruz’un gözleri hiç birini görmüyordu. Hareketleri bir deliyi andırıyordu. Kalbideki kötü kadın onu elinde bir kazmayla deşiyordu. ‘Gördün mü?’ diyordu. ‘Aldattı seni. Sen onun için ağlarken o seni aldattı!’

“Yalan!” diye bağırdı gökyüzüne doğru. “Sessiz ol!” Ellerini kulaklarına kapattı. Erva ve Selin ona doğru geliyordu. Efruze’nin tepkilerine anlam veremiyorlardı. Akıllarına gelen ise en kötüsüydü; Kartal öldü mü? sorusu nefeslerini kesmişti. Bahçede aniden bir rüzgar esti. Ağaçlar gelişi güzel iki yana deli gibi savruluyordu. Hasır oturma grubu Efruz’un her hareketiyle bahçenin bir ucuna uçuşurken Erva ve Selin oldukları yerde kaldılar. İnsanların tenlerini yalayan rüzgar Efruz’un içinde esiyordu.

Kun aniden bileğinden tuttu onu. Kendine hızla çevirdi. Yüzü kan içinde kalan Efruz adama kanlı gözleriyle baktı. “Yalan olduğunu söyle,” diye inledi Efruz. “Yalan de bana.”

“Tarafını seç!” dedi Kun, yüksek sesle.

“Ne tarafı, ne?” diye bağırdı Efruz.

“Kocan seni aldattı mı Efruze?”

Bütün o yaşananlar, o aşık adamın her bir sözü, bakışı, her bir dokunuşu, gözleri zihninden bir bir akmaya başladı. Aylar süren evliliğinde ve öncesinde Kartal’ın ona kendini ifade edişleri… O sahip çıkışı… Güzel sözleri… En değerli mücevher gibi davranılması… Ve içindeki kadın!

Bir hıçkırık dudakları arasından kaçtığında oradaki herkesin yüreğine damlamıştı kan. Kadının çaresiz ve sessiz haykırışı hepsinin yüreğine oturmuştu.

“O yapmaz! Kartal bana bunu yapmaz! Herkes yapabilir, ama o yapmaz!” dedi usul usul.

Esen rüzgar durdu. Ağaçlar hiç savrulmamış gibi sakinliğine geri döndü. Oturma grubu eski haline dönerken pek çok göz yutkunarak izledi.

Ve Kun elini bıraktı. “Psikoloğunu ve hocasını buraya çağır! Sana dört kadından bahsetmiştim. İkisi onlar, biri kocanın kız kardeşi. Digeri de senin içinde. Kocana inanır, kendine güvenirsen, savaşı sen kazanacaksın! Aksi takdirde herkes kaybedecek. En çok da sen!”

🦅

Fotoğrafın gönderildiği numaraya hiç şekilde ulaşılamadı. Bir saatin sonunda Efruz tekrar üzerini değişmiş bir halde çalışma odasında Gülnur Hanım ve Belgin ile birbirilerine anlamsızca bakıyordu. Gülnur Hanım gecenin bu saatinde neden buraya askeri güçler tarafından getirildiğini anlamaya çalıyordu ve Belgin’e kaçak bakışlar atıyordu. İngiltere’den buraya Belgin’in anlattıkları üzerine merak içinde gelmişti.

Ama şu içinde bulunduğu durum ona saçma sapan ve ürkütücü gelmişti. Belgin içinde bu hemen hemen aynıydı. O da bir grup asker tarafından evinden alınmıştı. Efruz’la telefonda konuşmuşlardı ama net bir şey de alamamıştı kadın.

“Gecenin bu saatinde neden burada olduğunuzu merak ediyorsunuz, biliyorum.” Efruz derin bir nefes alarak devam etti. Nereden başlaması gerektiğini de biliyor sayılmazdı. Ama bir yerden başlaması gerekiyordu.

“Benim…” dedi, iki şaşkın kadına bakıp. Kelimeler dökülmüyordu. “Bana yardım etmek zorundasınız. Çok delice bir şey evet bu olanlar, ama bana yardım edecek kişilerin siz olduğunu biliyorum. Bunun nasıl olacağını ben de bilmiyorum. Ama sizin bir fikriniz var diye umuyorum.”

“Sorunun ne olduğunu öğrenmek istiyorum artık Efruze Hanım. Bu olanlar çok tuhaf,” dedi Gülnur Hanım.

“Sorun… sorun benim içimde. İçimdeki kadından bu gece kurtulmak zorundayım. Hayatım buna bağlı.”

“Nasıl?” dedi Gülnur Hanım. “Evinizin içi polis kaynıyor. Siz yıkılmış durumdasınız. Neler olduğunu bilmek bizim hakkımız.”

Belgin ayağa kalktı. Efruz’a doğru yürüdü. Onca zamandır onu çözmekle kalmamış, tanımıştı da. “Kartal Bey nerede Efruze? Neler oluyor?”

Dolmak üzere olan gözlerini derin bir nefesle geriye yolladı Efruz. “Bakın! Benim bazı güçlerim var, bunu daha sonra açıklayacağım. Kocam kaçırıldı ve onu bulmak benden geçiyor. İçimde bana ait olmayan biri var! Benim içindeki kadını çıkartın!”

Gülnur Hanım da ayağa kalktı. Şok üzerine şok yaşamak ne demek onu yaşıyordu kadın. Efruz’un hali ise sorularına cevap olacak gibi görünmüyordu. Karşısında bulduğu kadın korkmuş, çaresiz ve sorunun ne olduğunu bile bilmeyen bir haldeydi. Ögrencisi Belgin’e baktı. Belgin de onun kadar şaşkındı. “Belki sonra konuşuruz. Anlıyoruz ki, değişik bir durum söz konusu. Ben buraya sizin için dönmüştüm. Bu çok daha değişik aslında ama bir uzman olarak size yardım edeceğiz.”

Nefesini saldı Efruz. Saçlarını geriye itti. “Sonra konuşacağız söz veriyorum. Ama şimdi neyi nasıl yapacaksanız hemen yapmak zorundasınız. Kocamın hayatı söz konusu.”

Belgin ve Gülnur Hanım, detayları ve yapılması gerekenleri çok daha önceden aralarında konuşmuş hem fikire varmışlardı. Şimdi geldikleri nokta onları şaşkınlıktan öteye götürüyordu. Ama ne yapacaklarını biliyorlardı.

“Başlayalım,” dedi Gülnur. Belgin hem başıyla onayladı hem de sözleriyle. “Tamam, hocam. Ben dışarıya bakıyorum şimdi.” Belgin odadan çıkarken Efruz ve Gülnur Hanım da onu takip etti.

Kapıdan çıkar çıkmaz Kun ile göz göze geldi Efruz. “Sen de yanımda ol.”

“Hemen yanı başında olacağım kızım,” dedi Kun. Gülnur Hanım Kun’a baktığında Efruz, “Kun. Kendisi bir kesiş. Benimle birlikte olacak. Ona güvenin. Göreceğiniz her şeyi unutacaksınız. Tek bir ağızdan dahi duymayacağım. Size gerekli açıklamayı ben daha sonra yapacağım. Bu bizim için çok önemli.”

Ne göreceğini anlamayan kadın biraz gerildi. Aslında Efruz da bunu söylerken ne göreceklerinden emin değildi ama kırmızıya dönen gözleri ve kanlı gözyaşlarını düşününce uyarmadan edememişti. Emir kipleri ve ortada dönen bambaşka bir şey Gülnur Hanım’ı ürkütse de, “Sorun değil. Hastalarımızın özelleri bizde kalır,” diyerek güven vermeye çalıştı.

Belgin yanlarına gelerek durdu. “Arka tarafta bir oda var hocam. Bana uygun göründü.”

“Ne için?” diye sorarken buldu kendini Efruz.

Gülnur Hanım ona döndü. “Hipnoz olacaksınız.”

🦅

Kendini toplamakta uğraş veren Asude elindeki telefona bakıp duruyordu. Efruz onun da odada olmasını özellikle istemişti, soru sormadan kabul etmişti. Olanların hiçbiri akıl alır gibi değildi ve abisi için ölesiye bir korku yaşıyordu.

“Burada olmak istediğine emin misin Asude?” dedi Gülnur Hanım.

Hocasına başını kaldırıp baktı Asude. “Eminim hocam. Efruz da özellikle istedi.”

“Peki, sadece izleyeceksin ve Efruz’un istediği üzere kayıt yapacaksın. Çünkü uyandığında hiçbir şey hatırlamayacak, bunu sen de biliyorsun.”

“Biliyorum hocam.” Başını çevirip baktı Asude. Havuzun başında Efruz’u sakinleştirmeye çalışan Kun’u izledi.

Saatlerdir tek bir umut ışığı bile yanmamıştı abisi adına. Tüm Ordu Kartal’ı arıyordu ama ondan tek bir iz bile yoktu. Dayısı kafayı yemek üzereydi. Kılıç’ı Selin zapt ediyordu. Annesi ve babası çökmüş durumdaydı.

O hâlâ havuz başını izlerken elinin üzerindeki sıcacık temasla döndü. Elini tutup sıkan ele karşılık verdi. Dudaklarına götürüp öpen adamdan aldığı güçle gözlerinden yaşlar süzüldü. “Çok korkuyorum Savaş.” Sesi bir mırıltıdan farksızdı. Boğazı sürekli kabarmaya hazır deniz gibi dalgalanıp duruyordu.

“Hepimiz korkuyoruz. Ama güçlü olmak zorundayız. Bulacağız. Buna inan.”

Başını salladı Asude. Açılan sürgülü kapıdan Efruz ve Kun odaya girdi. Savaş son kez sevdiği kadına bakıp odadan dışarı çıktı. Belgin sürgülü kapıyı sıkıca kapattı ve büyük salona yürüdü. Oradaki herkese sessiz olmasını, tek bir gürültü dahi çıkarmamalarını güzelce izah ederek geri döndü. Evin içinde tam bir sessizlik hüküm sürmeye başlamıştı şimdi.

Gülnur Hanım Efruz’a döndü. “Hazır mısın?”

Bir nefesle göğsünü şişirip bıraktı Efruz. “Hiç olmadığım kadar hazırım.”

“Çok güzel. Şimdi,” derken koltuğu işaret etti. “Buraya otur ve beni dikkatle dinle.”

Efruz söylenileni yaparak koltuğa oturdu. Gözleri Gülnur Hanım üzerinde gezdikten sonra Asude ve Belgin’e baktı.

“Uyandığımda hatırlamak istemiyorum.”

“Hatırlanacak bir yaşta olmadığını düşünüyorum. İstesen bile bu zor olacak. İstediğin zaman uyanacaksın. Tam bir uyku hali olmayacak. İki ayrı tarafta da olacaksın. Beni de duyacaksın ve geçmişe de gideceksin. Beni dikkatle dinleyecek, sorularıma yanıtlar vereceksin. Bunlar seni ürkütmesin. Evet geçmişe gideceksin ama sen bu zamana aitsin. Geri döneceksin bile demiyorum çünkü sadece zihnin gidecek, sen buradasın. Günün her saatinde başımıza gelen bir durum hipnoz. Biz fark etmiyor olabiliriz, ama bir kitabı okurken aslında hipnoz oluyoruz veya bir dizi film izlerken, biri size bir şeyler anlatırken. Sıra dışı bir eylem değil bu. Bana güveniyor musun?”

Hiç düşünmeden, “Evet,” dedi Efruz.

“Ben ne dersem onu yapacaksın, anlaştık mı?”

“Anlaştık.”

Gülnur Hanım neler olacağından şüpheliydi. Çünkü öncesinde Efruz’a hipnoza yatkınlığı olup olmadığının testini yapması gerekiyordu. Ama durum farklıydı. Yatkınlığının testini yapacak bir zamanda olmadığını biliyordu. Yatkın veya değil Efruz hipnoz olmak zorundaydı. Kaç kez denemesi gerekirse gereksin, başaracaktı.

İşaret parmağını Efruz’un gözlerinin önünde tuttu. Aralarında üç metre kadar mesafe vardı.

“Şimdi senden işaret parmağıma odaklanmanı istiyorum. Parmağımı takip et. Nereye dönerse dönsün onu gözlerinle takip et.” Efruz kadının parmağına odaklanmıştı. Kadın ona doğru yürürken o sadece parmağı odağına almıştı.

“Parmağımı izledikçe, gözlerine bir ağırlık inecek, bunu hissedeceksin. Parmağımı izledikçe gözlerin yorulacak. Duvarı düşün, ne kadar sert ne kadar yumuşak. Duvar zemini hissediyorsun, zemini hissettikçe, parmağımı izlemeye devam ettikçe gözlerin daha da yoruluyor, üzerine bir uyku çöküyor. göz kapaklarının titremeye başladığını ve kapandığını göreceksin. Yanakların kızaracak ve sonunda da uykuya dalacaksın.”

Efruz’un gözleri yavaş yavaş kapanırken Gülnur Hanım kadının omzuna hafifçe vurdu. Tepki almadı. Bir saniye sonra Efruz’un başı önüne düştüğünde kadın onu koltuğa uzandırdı. Kadına ilginç gelen şey ise ilk denemede başarılı olmuş olmasıydı. Oysa Efruz’un bunu ilk demede başaracağını sanmıyordu. Efruz baskı altındaydı ve düşüncelerini bu kadar çabuk toparlaması beklediği bir son değildi.

Kun’un yaptığından bi:haberdi elbette. Ve bunu hiçbir zaman da bilemeyecekti…

Kun yere, Efruz’un yanı başına oturup bağdaş kurdu. Ellerini birleştirip, gözlerini kapadı. Olacak hiçbir şeyi görmesi gerekmiyordu. Duyacağı hiçbir söz önemli değildi onun için. Varlığı ile Efruz’a güç verecekti yalnızca. Elinden bu kadarı geliyordu.

“Kaydı başlat,” dedi Gülnur Hanım, Asude’ye. Genç kız cevap vermeden kayıt düğmesine bastı. Öz çekim çubuğuna taktığı telefonu Efruz’un tam karşısında duran koltuğa, onu odak alacak şekilde yerleştirdi ve ayakta kalarak dua etmeye başladı.

Efruz’un yanına getirdiği sandalyeye oturdu Gülnur Hanım. Derin bir nefes aldı.

“Beni duyuyorsun Efruze?”

Yüzünde hiçbir mimik hareket etmezken, “Evet,” dedi Efruz.

Belgin bir köşeye oturmuş nefesini tutmuş halde izliyordu. Bu onun içinde mesleki hayatında bir dönüm noktası gibiydi. Daha önce üzerinde konuştukları şeyleri hatırladı Gülnur Hanım. Hatırlamadığı veya hatırlayıp ötelemeyi başardığı bir yaşa gideceklerdi.

“Beş yaşında ne renk giyiniyordun?” diyerek başladı.

“Mavi, gri, beyaz.” Kendinden habersiz anlatıyordu Efruz. Saçları her yana dağılmıştı. Bedeni bitkindi.

“Dört yaşında pembe giyiyor muydun?”

“Hayır.”

“Neden giymiyordun?”

“Kendimi kirlenmiş hissediyordum. Midem bulanıyordu.”

“Üç yaşına, mutlu bir anına git Efruz,” dedi Gülnur.

“Geldim,” dedi Efruz.

“Neredesin ve ne yapıyorsun?”

“Bahçedeyim. Abimin arabası ile oynuyorum. Annem bana evin camından el sallıyor. Ona gülümsedim. Oyunuma devam ettim.”

“Üzerinde ne renk elbise var?”

“Beyaz bir pantolon ve mavi bir tişört var.”

Gülnur Hanım gözlerini yumdu. Üç de değildi. “İki yaşına, en mutlu olduğun güne git.”

“Gittim.”

“Ne yapıyorsun, anlat bana?”

“Doğum günüm. Annem her yeri süsledi. Bana kocaman bir pasta yaptı. Üzerine adımı yazdı. En üste minicik bir bebek bıraktı. Arkadaşlarım gelecek biraz sonra. Çok eğleneceğiz.”

“Elbisen mavi, beyaz ya da gri mi?”

“Pembe!” dedi Efruz.

Belgin yerinde doğruldu. Gözleri kocaman açıldı. Asude de dikkat kesildi. Kun hâlâ gözleri kapalı dua ediyordu. Gülnur Hanım soluğunu bıraktı sessizce.

“Pembeyi çok mu seviyorsun?”

“Kırmızıyı daha çok seviyorum. Ama annem bana pembe giydirdi.”

“Çok yakıştı sana pembe, öyle değil mi?”

“Çok yakıştı. Annem bana sarıldı. Öptü ve prensesler kadar güzelsin dedi.”

“Sen prensesler kadar güzelsin Efruze. Annen haklı. Anneni çok seviyorsun öyle mi?”

“Annemi çok seviyorum.”

“Annen de seni seviyor. Şimdi iki yaşında en mutsuz gününe git.”

“Gittim.”

“Neredesin ve ne yapıyorsun?”

“Evindeyim. Doğum günüm.”

Gülnur’un gözleri hızla büyüdü, tıpkı Belgin ve Asude gibi. Aynı gün hem en mutlu hem de en mutsuz gününü yaşamıştı Efruz.

“Neden mutsuz oldun birden? Bana anlat!”

“Sabah çok erken uyandım. Annemle evi süsledik ya. Ben çok yoruldum. Annem biraz uyumam gerektiğini söyledi. Çok mutluyum. Bugün benim doğum günüm. Uyumak istemiyorum ama annem uyumazsam arkadaşlarımla eğlenirken uykumun gelecegini söyledi. Uyumak istemiyorum ama annemi de üzmek istemiyorum. Annem beni yatağıma yatırdı. En sevdiğim kırmızı emziğimi verdi bana. Beni öptü. Üzerini değiştirecekmiş. Arkadaşları birazdan gelip ona kalan işler için yardım edeceklermiş. Benim gözlerime bakıyor konuşurken. Gülümsüyor, ben de ona gülümsüyorum. Annem kapıdan çıkacakken bir kadın geldi, tanıyorum onu. Annemin arkadaşlarından biri. Annem ona “Yanında bekler misin, birazdan uyuyacaktır zaten, ben de üzerimi değiştireyim” diyor. Kadın da ona “Rahat rahat giyin. Ben buradayım. Merak etme,” dedi.

Annem odadan çıktı. Kadında benim odamdaki genelde annemin oturduğu koltuğa oturup beklemeye başladı. Uykum geliyordu. Emziğim dudaklarımın arasındaydı. Gözlerimi kapattım. Uyumak üzereyim. Odamın kapısı açılıp kapandı. Gözlerimi biraz açtım. Babam gelmişti. Tekrar gözlerimi kapattım. Uykuya adım adım gidiyorum.”

Nefesini tutan Gülnur Hanım acele bir tavırla konuştu. “Uyudun mu?”

“Hayır, çok uykum var ama…”

“Devam et Efruze!” dedi Gülnur Hanım net bir sesle.

Emire uydu Efruz. “Tamam.”

“Ne konuşuyor baban ve o kadın?”

“Çok uykum var,” dedi Efruz.

“Uyumuyorsun Efruze. Gözlerin kapalı ama sen duyuyorsun. Anlat bana! Gözlerini aç!”

Ve Efruz tane tane anlatmaya başladı.

“Ne işin var burada? Karın yan odada!” dedi kadın.

Kamil aldırmadı. Kadının koltuğunun önünde eğildi. Kamil’in eli kadının eteğini sıyırıp bacaklarına tırmandı. “Gece buluşalım. Beni kendinden mahrum etmeyeceksin!”

“Kamil!” dedi kadın cilveli bir tonda. “Sana kaç kez dedim sen evlisin. Burada yatan senin kızın.”

Kamil’in eli kadının eteğini iyice aşarak mahrem yerlerine ulaşmıştı. Kadın şehvetle başını geriye attı. “Çok pis bir adamsın Kamil. Karın öğrenirse biteriz. Utanmıyorsun onu aldatmaya. O ki çok hoş bir kadın.”

Kamil’in yüzünde pis bir gülüş belirdi. “Hoş olan sensin. O kadın bile değil. Onu boş ver.” Kadının açılan eteğini tamamen sıyırıp dudaklarını kadının bacaklarına ve delirdiği noktalara dokundurdu.

“Onu aldatan beni de aldatır Kamil. Sen gerçekten de alçak bir adamsın.” Kadının sesi şehvet yüklüydü ama sözlerinden de geri kalmıyordu. “Yapmasana.” Elleriyle adamı itmeye çabaladı ama Kamil kadının üzerine abanıp boyunu öpmeye başladı. İnleme sesleri küçük Efruz’un kulaklarına doluyordu.

Boynunu bırakıp kadının dudaklarına yapıştı Kamil. “Ölüyorum. Seni aldatmak mı? Senin gibi bir kadın nasıl aldatılır?” Elleri kadının uç noktasına ulaştığında yerinde çırpınan kadın kendinden geçmiş gibiydi.

“Yalancı. Siz erkekler hep aynısınız. Bugün ben yarın başkası.” Soluk soluğa konuştu kadın. Doyumun tadını almıştı. Ama Kamil için aynı şey geçerli değildi. Kadının her iki bacağını da eteğin açıkta kaldığı yerlerinde öptü. Dişleriyle sıkıştırdı. “Gece geleceğim. Bu kadar kolay kurtulamayacaksın. Sabaha kadar benimsin. Sabaha kadar eziyet edeceğim sana.”

Adamı iterek eteğini indirdi kadın. “Gel tabii. Beni kesmedi bu.” Havadan bir öpücük attı adama. Eteğini indirip eski haline döndü. Kamil kadına şehvet dolu gözlerle bakıp dişlerini sıkarak başını aşağı yukarı salladı. Ceketinin yakalarını düzeltip odadan çıktı.

Kamil’in çıkışıyla kadın huzurlu derin bir nefes bıraktı. Ayağa kalktı. Efruz’un baş ucuna yürüdü. Küçük kızın yatağı yanına yaklaşıp eğildi. Efruz gözlerini araladı. Kadın ona gülümsedi.

“Uyumadın mı sen? Ah, küçük kız. Baban tam bir şerefsiz. Ne annenden vazgeçiyor ne de onu aldatmaktan. Erkekler hep böyle, zamanı gelince öğreneceksin gerçi.”

Efruz gözlerini ağır ağır açıp kadına baktı. Bir şey anlamıyordu. Anlaması mümkün dahi değildi. Ruhu onu uykuya deli gibi çağırıyordu.

“Ah, Efruze, onlar isterki hep evlerinde bir kadın bulunsun, ona çocuklar doğursun, bir düzeni olsun. Ama sonra doyumsuzluğu tadarlar ve evdeki onlara yetmez. Gözleri hep dışarıda olur. Ben ve benim gibi kadınlar da onları tatmin ederek zengin olur.

Kötüyüz biz belki. Ama seviyoruz. Seviyorum. Aptal kadınlar hep aldatılır. Sen aptal olma. Onlara güvenme, asla! Onlar ki; her gördüğü kadını yatağa atmak için delirirler. Sen de o kadınlardan olabilirsin, kim bilir…

Seçeneklerin olur hayatta. Ya bir erkeğin bütünü olursun, ona biat edersin, ne yapsa affedersin ya da onlardan nefret eder kaçarsın. Ben o iki seçeneği de eledim. Ne bütünüm ne kaçıyorum. Bir amacım yok sadece eğlenmeme bakıyorum ve hiçbir zaman hiçbir erkeğe zerre kadar güvenmiyorum. Güvenmeyeceğim de.

Erkek yalancıdır. Güvensizdir. Onlara güvenme! Asla ama asla inanma! Güvenirsen bir gün seni yanıltacak. Mükemmel erkek diye bir şey yok!”

“Kadın odadan çıkmadan önce işaret parmağıyla dağılan rujunu temizledi. Üzerine çeki düzen verdi ve çıkıp gitti.”

Asude elinin titremesine engel olmak istiyordu, ama hiç başarılı değildi. Üst dişiyle alt dudağını sertçe ısıtıyordu. Sessiz olmak adına boğazında biriken hıçkırığı tutmakta zorlanıyordu. Gözleri ince bir çizgi halinde akıtıyordu yaşlarını. Belgin ellerini yüzüne kapatmış, korkunç gerçekleri sindirmeye çalışıyordu.

Kun tek bir tepki dahi vermeden hâlâ oturduğu vaziyette dua ediyordu. Gülnur Hanım gözlerini bile kırpmadan Efruz’u izliyor ve dinliyordu. Her şeyi beklemişti; belki bir böcek, belki başka bir büyük hayvan belki kötü bir arkadaş, belki fiziksel istismar belki psikolojik derin bir baskı ama bu duydukları dehşet ötesiydi onun için.

Bir baba… diye başlayan cümleleri birikti içinde kadının. Daha önce de kötü babaların sorunlarını dinlemişti. Ve hep dinleyecekti ki, bir baba diye başlayan cümleleri hiçbir zaman bitmeyecekti. İki yaşındaki kızının önünde yaptıkları midesini alt üst etmişti. Yıllardır biriktirdiği ‘bir baba’ sözlüklerine en yenisini ve en garibini de eklemişti.

Bir baba…

Yutkundu. “Kadın ne renk giyinmişti Efruze?” dedi. Az çok tahmin ediyordu artık sorunun nereden kaynaklandığını.

“Siyah, boydan bir elbise. Üzerinde büyük çiçekler var, bir sürü çiçek. Genç ve çok güzel bir kadın. Ona çok yakışmış.”

“Çiçek desenleri ne renk?”

“Sarı ve mavi var. Sonra yeşil. Aralara koyu pembeler döşenmiş. Güzel bir elbise. Etekleri uçuş uçuş.”

“Ayakkabısını gördün mü?”

“Görmedim.

“Kadında kırmızı var mıydı ya da mor?” Aklına gelen son renkleri sordu Gülnur Hanım. “Başka hangi renkler vardı kadında? Takısı var mıydı?”

“Boynunda sarı taşlı bir kolye vardı. Bileğinde de ona benzer bilezikler. Dudakları kırmızı, koyu kırmızıyla çevrelemişti. Gözleri kahverengi. Gözlerinin üzerinde pembemsi birkaç renk karışımı var. Saçları kızıl tonlarda.”

Kadının üzerinde mavi de vardı. Gülnur Hanım kısa bir an bunu düşündü. Oysa Efruz maviyi çok seviyordu. Düşüncelerinden arınıp Efruz’a baktı.

“Sonra ne oldu, bana anlat?”

“Uykuya dalmak üzereyim. Kırmızı emziğim midemi bulandırdığı için ağzımdan düştü. Dilimle ittim onu. Odamın penceresi açıldı. İçeriye sert bir rüzgar girdi. Ben yatağımdan ve olduğum konumdan kımıldayamıyorum. Rüzgar odamın içinde deli gibi esip beni içine aldı. Başımın üzerinde döndü ve üzerimi kapattı. Gözlerim kapandı. Uyuyorum artık.”

Efruz sessizliğe gömüldü. Bir dakika kadar odada çıt çıkmadı. Kimse tek kelime etmedi. Asude kayıt yapmaya devam ediyordu. Belgin oturduğu yerden hocasını ve Efruz’u izliyor, ne değişik bir şeyin içinde olduğunu düşünüyordu.

“Uykunu aldın. Kalkmalısın artık,” dedi Gülnur Hanım. Efruz’dan ses gelmedi. “Kalk ve bana neler olduğunu anlat.”

“Kapıyı açan annemin sesiyle gözlerimi açtım. Bana gülümsüyor. Artık beni giydirmeliymiş, öyle söylüyor. Elinde benim için hazırladığı bir elbise var. Beni kucağına alıyor, öpüyor. Hazırlanmış, o kadar güzel olmuş ki ona baktıkça mutlu oluyorum. Annem çok güzel bir kadın. Onun kadar güzel olmayı istiyorum. Siyah, kıvırcık saçları çok uzun, omuzlarına dökülmüş. Annem gerçekten de çok güzel bir kadın.”

“Annen gerçekten de güzel bir kadın Efruze. Peki annen ne renk giyinmiş?”

“Mavi bir etek giymiş. Dar, onu çevrelemiş. Beyaz sıfır kol parlak kumaştan gömleği var.”

Mavi annesinde olduğu için seviliyordu Efruz tarafından. Eğer annesi o gün başka bir renk giymiş olsaydı Efruze onu sevecekti. Kötü ile iyiyi harmanlamıştı Efruz.

“Annen sana nasıl bir elbise getirdi Efruze? Bana onu anlat!”

“Beyaz. Çoraplarım da beyaz, ayakkabımda. Saçlarıma mavi tüllü tokalar taktı.”

“Çok güzel küçük bir kız oldun. Tıpkı annen kadar güzelsin,” dedi Gülnur Hanım. Geriye bir renk kalmıştı onlar için. Derin bir nefes aldı kadın. “Griyi neden seviyorsun?”

“Annemin bana gülerek bakan gri gözleri var. O grileri seviyorum.”

Omuzları indi kadının. Yoktu böyle bir şey. En son bir hastasına hipnoz uyguladığındaki hikaye geldi kadının aklına.

Genç bir kız ona gelmiş, sürekli ayağının üzerinde kaynar su dökülmüş hissi yaşadığını buna engel olmadığını, psikolojik tedavi gördüğünü ama sonuç elde edemediğini söylemiş, Gülnur Hanım da ona hipnoz uygulamıştı.

Ana rahminde cenin pozisyonuna kadar inmişlerdi. Annesi genç kıza hamileyken karnındaki bebeğini düşürmek için kayınvalidesinin ona hazırladığı bir karışımı içmek üzereyken, sıcak sıvı kadının karnına dökülmüş, içindeki bebeğin ayağının olduğu yöne denk gelmişti. Acının anne karnında başladığı bulununca anne gerçeği anlatmak zorunda kalmıştı. Ve o acı hissini o yüzden yaşadığını öğrenmişlerdi. O bile bu duydukları kadar etkilememişti Gülnur Hanım’ı.

Soluğunu tazeleyip kendinden, dünyadan habersiz yarı uyku halini yaşayan Efruz’un masum yüzünü izledi.

“Bu güne dön Efruz. Yirmi yedi yaşındasın.”

“Döndüm.”

“Evlisin. Eşin Kartal Sipahi. Mutlu bir hayatın var. Kocanı çok seviyorsun. Kocan da olan her şeyi çok seviyorsun. En çok onun siyah gözlerini… Siyah saçlarını seviyorsun. Ormanın yeşilini seviyorsun, gülün her rengini ama en çok kırmızıyı. Sarı kır çiçeklerini o kadar seviyorsun ki toplamaya kıyamıyorsun. Mor lavanta tarlasında huzurla koşuyorsun. Moru çok seviyorsun. Geceyi seviyorsun siyah diye. Gündüzü seviyorsun gökyüzü mavi diye. Pembe ruj sana çok yakışıyor.

Uyandığında tüm renkleri sevecek, hepsini giyeceksin. En çok kırmızı rengi seviyorsun. En çok sarı, en çok mor, en çok pembe, en çok siyah, en çok kahverengi. Bundan sonraki yaşamında tüm renklerin içinde kendini iyi hissedeceksin. Miden asla bulanmayacak. Gözlerin renk değiştirmeyecek. Hayat senin için daha güzel ve kolay olacak.”

“Olmayacak,” dedi Efruz. Bedeni titremeye başladığında Gülnur Hanım yerinden kalktı. Hipnozda itaatsizlik! Bilinci açık mıydı Efruz’un? Kadının gözleri şiddetle büyüdüğünde ne yapacagını bilemedi. Belgin de yerinden kalkıp yanına geldi. İkisi birbirine baktı. Dilleri tutulmuş gibiydi ki en çok Asude’nin.

Efruz yattığı yerde hareket ediyordu. Hayır, etmiyor aslında şiddetle titriyordu.

“Devam et,” dedi Kun, İngilizce. “Durma!”

Gülnur Hanım başını salladı. Tedirginlik her bir hücresini ele almıştı oysa. Sesindeki otoriteyi geri kazandı ve telkinde devam etti. “Seveceksin! Uyandığında tüm renkler seninle olacak. O kadının o renkleri kuşanmış olması senin sorunun değil. Sen seveceksin.”

“Yapamam,” dedi Efruz. “Yapamıyorum.”

“Yap Efruze! O kötü bir kadın. Sana söylediği her şey yalan. Sen kötü biri değilsin. Sen o kadın değilsin. Kırmızı giydiğinde de o kadın olmayacaksın. Sen Efruzesin. İyi kalpli ve güzel Efruze. Hadi yap! Şimdi! Giyin! Siyah giyin!”

Görmeye dayanamadığı sahne için gözlerini kapatıp bildiği tüm duaları en içten okumaya başladı Asude. Tüm tüyleri havaya kalkmıştı ama şimdi korkmanın zamanı değildi. Yaradana sığındı. “Onu yalnız bırakma Allah’ım.”

“İzin vermiyor,” dedi Efruz. “Yapamıyorum.”

“Ne diyor sana!?”

“Ölene kadar benimle kalacağını söylüyor. Beni bırakmayacakmış.”

“Ona inanma! Seni kandırmaya çalışıyor. O senin bir parçan değil. Kurtul ondan. Ona inanmadığını söyle!”

“Efruze sana inanmayacak! O benim!”

Efruz’un dudakları arasından çıkan sözlerle Asude hızla gözlerini araladı. Belgin elini ağzına kapatarak kocaman açılmış gözlerle bir adım geriye çıktı. Gülnur Hanım elini kalbine götürüp nefesini tuttu. “Yüce Allah’ım,” diye mırıldandı kadın.

Ses Efruz’a aitti belki ama konuşan kesinlikle o değildi. Korkudan dizleri boşalan Belgin olduğu yere, dizleri üzerine çöktü. Yüzünü ateş basmıştı ve konuşamıyordu. İnanamıyordu. Böyle bir şeyin gerçek olduğuna inanamıyordu. Gülnur Hanım kendinde kalmaya çaba gösteriyordu ama bu onun için bile fazlaydı. Yerde, şeklini değiştirmeyen Kun’a kaydı gözleri ama adamın gözleri kapalıydı. Ne yapacagını şu an için bilemiyordu. Kiminle ne konuşacağı gibi bir düşünce geçiyordu aklından. Koltukla yatan artık Efruze değildi.

Dili içinde, “La ilahe İllalAllah,” diyen Asude bulunduğu ortamı, içinde birikmiş bilgisiyle ve inancıyla cesaretle ele almaya karar verdi.

Korkuyordu. Ama bu korkunun hiç kimseye en çok da Efruz’a ve abisine fayda getirmeyeceğini biliyordu. Yapmak zorundaydı. “Uyandır onu!” dedi hocasına. Kadın ona cevap vermiyordu. Kadını tutup sarstı. “Uyandır dedim!” diye bağırdı.

Zorla kendine gelen kadın başını salladı. Ağzını açtı ve kapattı ama konuşamıyordu. Yapamıyordu. Olmuyordu. Ve bu olmayış onu daha çok endişeye götürüyor, sesindeki otoriteyi kayıp ediyordu.

Asude Efruz’un yanına oturdu. Yere diz çöktü. “Şimdi beni dinle! Efruze beni dinleyeceksin.”

“Seni dinlemeyecek. Herkesi dinlese bile seni asla!” diyen Efruz’un sesiyle yutkundu Asude. O kadar yakındı ki kendi adına korkuyu unutmuştu artık. Şimdi Efruz’a yardım edemezse bir daha hiç zaman ve hiçbir kimse ona yardım edemeyecekti.

“Kartal seni çok seviyor,” dedi Asude.
“Kartal onu aldattı,” dedi Efruz’un içindeki kadın.

“Yalandı. Tıpkı içindeki kadının sözleri gibi. Kartal senin için ölmeyi göze aldı. Baban gibi biri değil o. Hiç kimse baban kadar haysiyetiz olamaz. İçindeki kadın kadar rezil olamaz hiç kimse. Sen! Sen Efruze Sipahisin. Sen! Sen Kartal’ın en sevdiği kadınsın. Bakmaya doyamadığı, gözünün başka birini görmediği kadınsın! İçindeki kadın senden kocanı alacak. Ona izin verme Efruz!”

Efruz’un yüzü kireç kadar beyaza döndü. Titreyen kolları ve bacakları ritmini düşünmeye başladığında Asude doğru yolda olduğunu anladı.

“Sen çok kıskanç bir kadınsın. Kartal’ı hiçbir kadınla paylaşamazsın. Şimdi içindeki kadından kurtulmazsan o senden en sevdiğin, tek sevdiğin ve bir daha da kimseyi bu denli sevemeyeceğin adamı alacak!”

“Alamaz!” dedi Efruz. Gerçek Efruz’du konuşan.

“Alırım. Aldım bile. Kocan seni aldattı. Gördün onu. Hep yapacak.” İçindeki kadınla kavgaya girmişti Efruz.

“Efruz konuşma onunla. Benimle konuş, beni dinle!”

“Seni dinlemeyecek!”

“Seninle konuşmuyorum,” dedi Asude. “Efruz’la konuşuyorum. Çık!”

“Çıkmayacağım!”

Babasının sözlerini anımsadı Asude. “Onlar korkaktır kızım. Senden güçlü değiller. Onlar ki itaat etmeyenler ve yaratıcılarına karşı gelenler. Allah’tan büyük ilah yoktur. Rabbine İnan! Bunu unutma; La İlahe İlalAllah…”

“La,” dedi Asude.

“Okuma!” dedi Efruz.

“La İlahe İllalAllah.”

“Okuma,” diye bağırdı Efruz.

“Çık!” dedi Asude.

“Hayır!”

Ayağa kalktı Asude. Yatan Efruz’un kollarına asıldı. Başı önüne düşen Efruz hâlâ konuşuyordu. “Rahat bırak bizi. Çıkmam! Çıkmayacağım.”

“Sen öyle san!” dedi Asude. Efruz’un yanına oturdu ve kadının ensesinden baş ve işaret parmağıyla tutup sıktı. “Sen ona ait değilsin. Hiç olmadın. Şimdi çıkacaksın! Bir daha da gelmeyeceksin!”

“Çıkmam!” dedi Efruz.

“Velâ yeûdühû hıfzuhümâ ve hüvel aliyyül azim. Velâ yeûdühû hıfzuhümâ ve hüvel aliyyül azim. Velâ yeûdühû hıfzuhümâ ve hüvel aliyyül azim.”

Ayet-el Kürsi’nin son secavetini okudu. Tam üç kere. İnandı. Yürekten okudu. Yaradan dünya üzerindeki canlı cansız her şeyin tek sahibiydi ve Asude sadece inandı. Parmaklarını çekerek Efruz’un ensesine sertçe vurdu. Yarı baygın olan Efruz kollarına yıkıldığında tuttuğu gözyaşlarını akıttı Asude. Kadını kolları arasında sıkıca sararken ağlıyordu. Yüreği parça parçaydı.

Büyük, kulakları sağır eden gürültü evin içini kapladı. Odanın içinde bulunan Belgin olduğu yere kapaklandı. Gülnur Hanım yere çöküp tıpkı Belgin gibi pozisyon aldı. Ve Kun kılını bile kıpırdatmadı. Asude Efruz’u kollarına daha çok çekip başını sakladı. Kendi başını da kadının omzuna kapattı.

Evin içindeki diğer insanların ne durumda olduğunu kimse bilmiyordu. Evin tüm camları, eve bomba atılmışçasına bir bir patlıyordu. Bulundukları odanın büyük camları odanın her bir yanına sıçramıştı. Evin içine doluşan rüzgar her bir eşyayı kendine katıp karmış savuruyordu. Asude’nin sırtına gelen gümüş kül tablasıyla genç kadın acıyla gerilmişti. Gözlerini açamıyordu ama acı kendini şiddetle ifade ediyordu.

Havuzun suyu odanın içine kadar girmişti. Halı sırılsıklamdı. Hepsinin kıyafetleri sırılsıklam olmuştu. Rüzgar dinmek bilmiyordu. Evin içinde kasırga gibi esiyordu. Odanın kapısının açıldığını bile kimse duymuyordu. Savaş, Kılıç, Tamer, Erva ve Selin odanın içine girmekte zorluk çekiyordu.

Evin camları patlamaya devam ediyordu. Ses kesilmiyordu. Dışarıda fırtına vardı adeta ve eve giriyordu. Kun gözlerini açtı. Asude’nin kolları arasındaki Efruz’a baktı. Siyah bir silüetin Efruz’un üzerinden kalktığını bir tek o görüyordu. Dudakları kırmızı boyalı, çiçekli elbiseli, sarı taşlı kolye ve bilezikli kadının Efruz’un üzerinde dimdik oturduğunu görüyordu. Kadın konuşmuyor, o günkü sakin haliyle oturuyordu. Etrafına bakmıyor, bir noktaya sabit duvarı izliyordu. Yüzünde o günkü gülüş vardı. Gülüşüyle doğrulup ayağa kalktı kadın. Zemini eze eze büyük, artık camı olmayan pencerelere ilerledi. Ardına bakmadı. Yavaş adımlarla odayı terk ederken rüzgarı da beraberinde götürdü. Evin içinden çekilmeye başlayan rüzgarla ayakta durmakta zorlanan insanlar yere diz çöktü. Odanın içindeki ağır hava onları etkisi altına almıştı.

Kadın havuzun üzerinden gökyüzüne yürüdü. Rüzgarıyla birlikte evin üzerindeki kasırgayı da yanına kattı. Issız bir çöl misaliydi şimdi evin içi. Kimse konuşmuyordu. Kimse hareket etmiyordu.

Asude’nin hıçkırığını duydu insanlar önce. Kollarındaki kadını iki omzundan tutup koltuğa yasladı. Yüzünün rengi ona tekrar hediye edilmiş gibiydi. “Evine dön! Artık uyan Efruz! Yavaş yavaş uyan. Ama ne olur uyan! Kartal seni bekliyor!”

Birkaç saniye Efruz’un yüzüne bir umutla baktı Asude. Başı geriye düşmüş kadının göz kapakları aralandı. Birkaç kez açtı ve kapadı gözlerini.

“Allah’ım!,” dedi genç kız. Gücünün son damlası gözlerinden hızla aktı. “Uyandın!”

Elini başına götürdü Efruz. “Neden ağlıyorsun Asude?” dedi, gözlerini kapatmıştı.

Ağlarken gülümsedi Asude. Kendini Efruz’un göğsüne bastırdı. Kadına sarılırken başını yengesinin göğsüne yasladı. “Mutluluktan ağlıyorum.”

….

Nasılız? Korkmadık hiç değil mi?

Bir gece de yazıp belki 20 kez okudum. İki gün baş ağrısı yaşadım bu bölümden sonra. Fazla içine girdim sanırım ve bir ara korktum 🙈 beni de mi yokladılar falan diye. 😬 okudukça da ağrıyor başım. Bir de ben korkarım da böyle şeylerden. Daha neler görecek kalemim, hepsi sizin için…

Verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim. Seviliyorsunuz. Umarım beğenmişsinizdir.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!