35.Bölüm

Geçen hafta neydi öyle ya… Bitirdiniz beni. Kah güldüm kah onore oldum kah mutluluktan ağzım kulaklarımda gezdim. 🙈 Wattpad’te mevlit okutuyorum sandım bir ara, dualar, Kelime-i Şehadetler havada uçuyordu. Hepimiz eğlendik. Teşekkürler… ♥️

Varlığınıza şükür 🤲 Çok ama çok teşekkür ederim. İyi ki varsınız.

Keyifle okuyun…

                                  🦅

Evde sağlam tek bir cam bile kalmamıştı. Soğuk hava evin içini dolduruyordu belki ama hiç biri üşümüyordu. Gece kendini sabaha yaklaştırmaya başlamıştı. Adım attığı her yerde kırık eşyalar ve cam parçaları vardı. Kimsenin burnu bile kanamamıştı. Bu bir mucize idi.

Uyurken yaptıklarına inanmakta zorluk çekti. Ne anlatmıştı? Ne yaşamıştı? Ne yaşanmıştı da ev bu hale gelebilmişti? Bu nasıl bir rüzgardı? Nasıl bir fırtına girmişti evin içine? Hangi fırtına bir evi bu hale getirebilirdi? Daha önceleri kocasının kollarında uykuya teslim olduğu anlardaki gibi yine bilememişti içine çekildiği rüzgarı.

Belgin ve Gülnur Hanım’ın hâlâ çıkmadıkları şok etkisi onu üzdü. İki kadın da oldukları yerde sessizce oturuyordu. Yüzleri hâlâ kireç gibiydi. Üzerindeki ıslak kıyafetler Efruz ve Asude’nin dolabından yenilenmişti. Bu gece gündüze kavuşana, Kartal’ı bulana kadar evden kimse bir adım bile atmayacaktı.

Hiç kimseye sormadı uyurken ne anlattığını. Sormak istemiyordu. Hiç iyi şeyler olmadığı aşikardı. Nasılsa az sonra öğrenecekti.

Kun ile karşı karşıya geldiler. “Oldu mu?” diye sordu Efruz.

Kun gözlerini kapatıp açtı. Yüzünde gülümseme ile, “Oldu,” dedi.

“O halde şimdi ne olacak? Ben ne yapacağım?”

“Zaman yaklaşıyor. Sabırla bekleyeceğiz.”

Adamın gözlerine içli içli baktı. “Kartal… O iyi mi?”

“Bunu artık bana sorma. Sana onu, ona seni hissetmeyi öğrettim. Sen artık tahminin ötesinde bir güce sahipsin.”

“Senden nefret ediyorum, biliyor musun? Beni en zor anımda yalnız bıraktın. Bana sadece o iyi diyeceksin oysa.”

“Seni seviyorum çocuğum. Eğer kötü olsaydı bunu hissederdin. O hâlâ nefes alıyor.”

Derin bir nefes aldı Efruz. Kılıç’ın sesine döndü. “Hazır Efruze. Gelebilirsin.”

“Geliyorum.”

Rüzgarda savrulan telefonu bulmaları zaman almıştı. Suya dayanıklı olan Asude’nin telefonunun camı paramparçaydı ve izlemesi mümkün olmadığı için bilgisayara bağlayıp görüntüyü hazır hale getirmişlerdi. Masanın başına oturduğunda önündeki laptopunda kenarında ufak bir kırık olduğunu fark etti. Ensar babası arkasında durdu. Güç verir gibi elleriyle gelinin omzunu bırakıp sıktı ve kenara çekildi. Olanlar onun içinde çok fazla ve çok başkaydı. Ama şimdi soru soracak yerde olmadığını da biliyordu.

Uyutulduğu andan itibaren başlayan görüntüyü arkasında kız kardeşi, Selin ve Hai ile birlikte izlemeye başladı.

Kendinden habersiz uyuduğu uykuda anlattıklarıyla oturduğu yerde yanardağ gibi kaynadı içi. Erva’nın arada burnunu çektiğini duydu. Selin’in sessiz küfürlerini… Beylerin kolları göğüslerinde bağlı odanın her bir köşesine konuşlanmış başları önünde dinleyişlerini gördü, öfkeyle boynunu esnetirken. Elini yüzüne kapattı. Olmadı, açtı. Göğsü indi kalktı. Nefes alışları hızlandı, kendine sahip çıktı.

Küçücük bir kız çocuğu iken başına gelmiş olanlar onu dehşete düşürdü. Babasının tam bir şeref yoksunu oluşu onu üzmedi, ama şaşırttı. Bu kadarını ömrü boyunca kafa yorsa düşünemezdi.

Kadının ona söylediği sözlerle öfkesi volkan gibi kabardı. 25 yıldır içinde bir fahişe ile yaşadığı gerçeği onu yıktı. Kartal’a uyguladığı tüm önyargılar üzerine abandı. Hepsi ama hepsi içindeki fahişenin suçuydu. Yıllarca içinde, ruhunda iki kişilik bir hayat yaşamıştı. Neden sürekli arayış içinde olduğunu sonunda buldu. Biri bir yöne diğeri bambaşka bir yöne onu yönetip durmuştu yıllar boyunca.

En son Asude’nin yanına gelip ensesineden tuttuğu, dua okuyup ona sarıldığı yere kadar izleyebildi. Sonrası büyük bir gürültü ve karmaşık, seçilmeyen görüntülerdi. Kendi içinden başka bir kadının onun yerine konuşması kanını dondurdu. Asude’nin güçlü oluşuyla ve kendi için çırpınışı gözlerinin dolmasına neden oldu.

“Orospu çocuğu!”

Ayağa kalkıp bilgisayarı alıp havaya kaldırdı ve masaya hiddetle vurdu. “Benim babam tam bir orospu çocuğu.” Ekrandaki görüntü kaybolurken eliyle itip masadan düşürdü laptopu. Öfkeyle solurken saçlarını eliyle geriye itti.

“Benim babam bir piç kurusu. Benim babam şerefiz, haysiyetiz ve kansız!” Etrafındaki insanlara aldırmadan bağırıyordu ve kimse ona sus diyemiyordu. Çünkü Efruz’un babası tam da öyle biriydi.

Karşısında annesini gördüğünde kadının dolu dolu gözlerine merhamet etmedi. “Sen!” dedi. “Bu orospu çocuğu seni, senin gözlerine baka baka senin evinde aldattı! Seni defalarca aldattı ve sen bunu hiç fark etmedin!”

“Edememişim,” dedi kadın. Gözlerinden damlalar inerken. “En çok sana zarar vermiş, içimi yakan da bu.”

“Anne!” diye bağırdı ellerini havaya açıp. “Anne bu adam… Adam bile değil. Sen, beni neden düşünüyorsun? Seni aldattı ve sen hiç fark etmedin!”

“Baban benim umurumda bile değil Efruze. Hiç olmadı. Senden özür dilerim kızım. En çok senden özür dilerim.”

Elleri sükunetle iki yanına indi. Annesinin gözyaşları onu da ağlattı. “Hayatımın içine sıçtı anne! Yıllarca benliksiz dolaşmışım. İçimde bir fahişe ile yıllarımı geçirmişim. Sen neden benden özür diliyorsun? Yaşadığımız her şeyin tek suçlusu o!” Annesi karşısında ağlarken tekrar bilendi. “Öldüreceğim onu! Onun yaşamaya hakkı yok!”

“Efruze,” dedi Ensar Bey. Efruz babasına döndü.

“Bana baba hakkından bahsetme baba! Bir damla su ile baba olunuyorsa eğer bu kadar olunuyor demektir.”

Ensar Bey haklı olduğunu bilse de, “Yapma kızım,” dedi.

Efruz…. Efruz…

İçinde bir ses yankı buldu. Hissediyordu. Az önce kalktığı sandalyeye oturdu. Ellerini yüzüne kapattı. Annesi kızının haline dayanamayıp odayı terk etti.

“Efruz… hisset beni. Seni hissedebiliyorum.”

“Kartal…” dedi içinden, yanıt gönderdi sevdiği adama.

“Bırakma beni Efruz. Hisset beni. Elimi tut. Dar bir yerdeyim. Bul beni.”

Bulunduğu ortamdan soyutlanan Efruz ruhunun açtığı yoldan koşarak geçti. Kun’un ona öğrettiği gibiydi her şey. Karanlıktı her yer ama ışığı görebiliyor gibiydi. Kartal’ı hissediyordu. Bir anda durdu. Tüm ışıklar yandı. Etrafına bakındı.

Babası! Koray! Abisi! Ve bir adam daha vardı. Digerlerini es geçip adama yaklaştı. Onu kimse görmüyordu. Yaklaştı. İyice sokuldu aralarına.

“Birazdan arayacağız,” dedi abisi Aydın, o yabancı adama.

Adam abisine parmağını salladı. “Sen gidip getireceksin kardeşini.”

Koray kahkaha attı. “Bana getireceksin Aydın, unutma.”

Babası pis pis sırıttı. “Bende şirketime ve Kartal’ın mirasına el koyacağım. Bu işten karlı çıkmayan var mı?”

Yabancı adam babasına baktı sırıtıp. “Ben de abimden intikamın hasını alacağım. Yıllarca bugünü bekledim ve sonunda geldi.”

Adama daha dikkatli baktı Efruz. Abisi! Adamın Ensar babasına olan benzerliği ve abisi…

Koray, adamı onaylamazmış gibi sahtece yüzünü buruşturdu. “Senin gibi amca da düşman başına, yeğenine yaptıklarına bak.” Kahkaha attı Koray.

Bulunduğu yere geri döndü Efruz. Ellerini yüzünden çekip ayağa kalktı. Bir anda bambaşka bir ana çekilmişti. Daha önce uzun uğraşlarla yaptığı şey bu kez kendiliğinden oluvermişti. O içindeki kadın onu her anlamda kötü etkilemişti ve Efruz bunu şimdi daha iyi anlıyordu. Ensar Bey’in yanına vardı iki adımda.

“Kardeşin! Amcası kaçırdı Kartal’ı!”

Adamın yüzünün rengi attı aniden. Efruz’dan bir adım geriye çıktı. Kılıç duyduğuyla hızlı iki adımda Efruz’un yanına gelip kolundan tuttu ve kendine çevirdi. “Ne diyorsun sen!” dedi kaşları çatıktı ve yüzü duvar kadar sertti.

“Gördüm Kılıç. Konuştu. Abimden intikam alacağım dedi.” Heyecanla anlatıyordu Efruz. “Abim de orada, Koray ve o piç kurusu da. Birazdan arayacaklarmış. Beni abim almaya gelecek. Gördüm ve duydum!”

Efruz’un kolunu bırakan Kılıç zihninde birkaç bilgi evirip çevirdi. Hâlâ olanları tam idrak edemiyordu ama sorgulamayı bırakmıştı. “Barut!” dedi aniden. Ensar Bey’e bakarak devam etti. “Barbut Adem. Bunu nasıl düşünemedim.”

“Mallarını hibe ettiğimiz adam amcası mı yani?” dedi Tamer yanlarına gelerek.

“Bana bunu da yaptın Adem,” diyen Ensar Bey yerinde sendeledi. Kılıç adamın koluna girip koltuğa yönlendirdi. “Binbaşım!” diye bağırıyordu aynı anda.

Babasının yanına gidip elini tuttu Efruz. “Sakin ol, lütfen. Hiçbir şey olmayacak.” Teselliyi aslında kendine yapıyor gibiydi Efruz.

Selin ve Erva anlamadıkları konuşmaya dahil olamıyordu. Ne amca biliyorlardı ne barut ne barbut.

Koşarak gelen Binbaşı’ya tek tek izah etti Kılıç. Efruz başıyla kendine bakan adamı onayladı. Binbaşı şaşırmış görünmüyordu. Ama rol yapmaya çalıştığı Efruz’un ve adamlarının  gözünden kaçmadı. “Bunu nasıl düşünemedim,” dedi elinden geldiği rol yeteneğiyle. Hiç biri anlam veremedi ama belli ki başka bir şey vardı ve üzerini kapatmaya devam ettiler.

Asude yanlarına gelipte babasını kötü vaziyette görünce koşar adım yanına vardı. “Ne oldu? Baba iyi misin?”

Babası ses veremiyordu. Savaş genç kızı kolundan tutup kaldırdığında Asude daha fazla merak içinde kalmıştı, ama ayağa kalkarken acıyla inlemişti. Sırtında, onu kavuran acıyı yok saymaya çalışıyordu. Savaş ona açıklama yapacaktı ki Asude’nin acıyla bükülmesiyle kaşlarını çatarak kızı baştan ayağa hızla taradı. “Neyin var senin?”

Şimdi olmazdı. Acısı geçecekti. Yeteri kadar sorun vardı ve kendi de dert olmak istemiyordu. Kaldı ki sırtına bir şey çarpmıştı, ölmeyecekti. “Hiç. Yoruldum sanırım. Ayak bileklerimde küçük bir sancı var. Beni bırak, bırakın ne oluyor?” derken adamlar ve Efruz üzerinde temkinlikle göz gezdirdi.

“Amcan kaçırmış Kartal’ı. Bir yerde tutuyorlar. Gördüm Asude,” dedi Efruz. Gözlerinde umut ışıkları yanıp sönüyordu ama Asude karşısında yıkım yaşıyordu.

“Amcam mı?”

Ellerini havaya kaldırdı Efruz. “Sessiz olun! Yaklaşıyor,” derken viran olmuş odanın içine bakınıyordu. Her yer dağınıktı. Her şey kırılmıştı. Savaş alanı böyle bir yerdi. Evin içinde bomba patlamış gibiydi. “Telefonum!”

“Burada,” diyen Erva masaya yaklaşırken telefon çalmaya başladığında Erva yutkunarak geri adım attı. Efruz telefonu eline alırken herkes sessiz olmuştu. Kurulan düzeneğin başına koşarak gelen genç polis memuru tek bir tuşa basarak işaret verdiğinde Efruz nefes bile almadan açtı telefonu. Arayan abisi idi.

“Alo,” dedi titrek sesle Efruz.

“Seni almaya geleceğim Efruze. Hazır ol. Evinin yakınlarına helikopter ile iniş yapacağım, bir araç seni ana yol yakınlarına getirsin.”

“Bana bunu neden yaptın?” Abisinin sesi kulağında çınlıyordu. Hani o çok pişman olan adam neredeydi şimdi?

“Zaten batmıştım. Herkesin biletini kesiyorum. Benim için kurtuluş diye bir şey yoktu ve hiç olmayacaktı. Kocanı almak istiyorsan ne dersem yapacaksın!”

“Kartal’ın sesini duymak istiyorum.”

“Duymayacaksın. Dediğimi yap!” dedi Aydın sert bir sesle.

“Abi,” dedi Efruz. Sakin, yumuşak ve merhamet dolu sesiyle. Gözleri doluyordu. Farkında değildi ve birkaç damla iniyordu gözlerinden.

“Efruze,” dedi Aydın yine sert bir sesle.

“Seni öldüreceğim ve bunun için üzgünüm.”

“Ben zaten ölüyüm, beni öldürmen benim için ödül olur. Yarım saat sonra….”

Kapanan telefonu yüz hizasına getirip dişlerini sıktı kadın. Telefonu masaya fırlattı. Akan yaşlarını eliyle sildiğinde fark etti ki artık kan ağlamıyordu. Ellerine baktığında içinde hissettiği güçle yumruk oldu elleri. “Hepsini öldürüceğim. Hepsini!” derken yerdeki kırık sandalyeye tekme attı.

Arkasını hırsla döngünde Kun ile göz göze geldi. Hızla yanına vardı Efruz. Adamın sakin tavırları artık sinirine dokunuyordu. “Ne yaparsam kötü olurum? Ölümü hak edecek ne yapmam gerekiyor?” dedi İngilizce olarak.

Odanın içindeki hiç kimse Efruz’un neden böylesi bir soru sorduğunu anlamıyordu. Onlar aslında tam olarak hiçbir şey anlamıyordu. Bir fırtınaya kapılmış batıp çıkan gemi gibiydiler.

“Yapacağın hiçbir şey seni kötü yapmayacak. İyilik için çırpınan kalbine ölüm yasak Efruze!” Çince konuştu Kun. İkilinin konuşmasını yine kimse anlamıyordu.

“Öyle mi?” dedi Efruz. Omuzları dikleşti. Çenesi havaya kalktı. Kun’un yanında ışık hızıyla geçtiğinde Erva ve Selin onu aynı hızla takip etti. Savaş ve Tamer de kızların ardından koşar adım ilerledi.

İkinci kata, Asude’nin odasının kapısının önüne geldiğinde hızla açıp girdi; kapıyı kapatıp kilitledi. Kızın gardropuna koştu. Sürgüleri bir sağa bir sola hızla çekti. İçindeki kıyafetleri eline alıp odanın bir köşesine savurdu. Odanın camları yoktu ve gecenin ayazı içeri giriyordu. Odanın her yeri cam kırıklarıyla doluydu.

Eline geçen siyah pantolonu yatağın üzerine attı. Tekrar dönerek kendine boyunlu belden siyah bir kazak buldu. Üzerindekileri çıkardı.

Erva ve Selin kapının önünde ona sesleniyor, açmasını istiyorlardı. Umursamadı Efruz.

Kazağı başından geçirip pantolonu giydi hızla. Bir şey hissediyor ise o da intikam duygusunun ham maddesi kan kokusuydu. Kızın dolabına tekrar yöneldi. Ayakkabı olan tarafı açtı. Asude ondan bir numara büyük giyiyordu ama bunu da umursamadı. Eline aldığı siyah spor ayakkabıyı ayağına geçirdi. Dağılmış saçları için bir toka lazımdı. Makyaj masasına yürüdü hızla. Çekmeceleri açıp toka buldu. Bileğine geçirip eliyle topladığı saçlarını at kuyruğu yaptığında tüm hızı ondan çekildi.

“Hiç koca sözü dinlemiyorsun Efruz, bu saçlar hep toplu hep toplu,” diyen Kartal’ın sesi kalbinde çınladı. Aynada tükenmiş haline bakıp dudaklarını küçük bir kız çocuğu gibi büktü. Eli saçındaki tokaya uzandı ve topladığı saçlarını geri açtı. O böyle seviyordu…

Efruz…

İçindeki Kartal’ı hissetti. Kocası onu çağırıyordu. “Geliyorum, bekle beni…” dedi usulca içinden. Şimdi güçsüz olamazdı. Olmamalıydı. Tokayı aynanın önüne bırakıp kapıyı açtı. Karşısındaki kadınlar ve adamlar ona kocaman gözlerle bakıyordu.

“Abla!” dedi Erva.

“Efruz!” dedi Selin.

“Kocamın gece karası gözlerini kuşandım, yakışmış mı?” dedi iki kadına da içli içli bakıp.

Savaş ve Tamer başlarını yana çevirip yutkunurken Selin ve Erva’nın gözleri buğulanmıştı ama gülümsediler.

“Hiç bu kadar güzel olmamıştın,” dedi Selin. Arkadaşına sarılıp ona güç verdi.

“Gitmeliyiz,” dedi Tamer. “Sen savaşa hazırsan biz ölmeye bile hazırız Efruze.”

Nefesini salarken kendini topladı Efruz. “Hazırım. Bu sefer gerçekten hiç olmadığım kadar, hazırım.”

Bahçe kapısına araca binmek üzere yürürken durdu ve arkasını dönerek ailesine göz gezirdi. Asude, Erva, Selin hatta ayakta durmakta zorlanan Hümeysa dahi ağlıyordu. Ensar babasının boynu bükük, Hatice annesinin gözleri yaşlıydı. Annesi herkesten bir adım önde ona bakıyordu.

“Kartal’ı alamazsam beni bekleme anne. Gelmem!”

Şenay Hanım kızına bakıp gözlerini sildi. “Kartal’ın olmadığı bir dünyada neden yaşayasın Efruze!? Almadan gelme!”

Boğazındaki yumruyu iterek sessizce araca bindi. Araçlar büyük kapıdan ayrılırken çok uzaklarda ezan okunduğunu biliyordu Ensar Bey. Başını önüne eğerek eve girdi. Asude onu takip etti. Baba kız secdeye vardıklarında Asude babasının sessiz gözyaşlarını duyumsadı. Adamın yüreği yanıyordu. Tüm bedeni kan ağlıyordu. Kardeşi tarafından bir kez daha bıçaklanmış ruhu acı çekiyordu.

Babası ellerini semaya açtığında yerinden kalktı ve odasına yürüdü. Dolabından çıkarttığı Kuran-ı Kerim’i açtı. 30. Cüz 590. Sayfayı açtı. Tarık Suresi. O 17 ayeti defalarca yürekten okudu. Babası demişti ona; birinin sana gelmesini çok istiyorsan bu duayı oku kızım. Babasından kaptığı Arapçası ile Türkçe olarak devam etti Asude.

14.O, boş bir söz değildir.

15.Şüphesiz onlar bir tuzak kurarlar,

16.Ben de bir tuzak kurarım.

“Abimi evine sağ salim getir Allah’ım.”

                               🦅

İki araç ana yola yakın bir mevkide tüm farlarını açmış halde bekliyordu. Altı özel TİM Teğmen Üniformasını artık giymiş bir Hikmet ve bir Binbaşı, tüm silahlarını, üniformalarını kuşanmıştı. Siyahlar içindeki adamlara bakıyordu Efruz. Hepsi kocası için tek yürek olmuştu. Hayatta iyi insanlar vardı. Çok iyi erkekler vardı. Sıkı dostlar ve güvenilesi insanlar… Şafak söküyordu artık. Dün sabah evden öperek uğurladığı adam için yirmi dört saattir ayaktaydı. Gram yorgunluk ve uyku hali hissetmiyordu.

“Bunu cebine bırak.”

Adamın elindeki ince siyah lastik tokaya baktı Efruz. “Ne bu?”

“İzleme ve dinleme cihazı. Seni aldıkları zaman hemen peşinden çıkacağız biz de.”

“Tamam,” diyerek tokayı alıp pantolonun arka cebine tıktı.

Yanına gelen Kılıç’a kaldırdı başını. Onu hiç bu kadar bitmiş ve öfkeli görmemişti Efruz. O sürekli gülümseyen, hayatı dalgaya alan adam dünden beri kayıptı.

“Benim Kartal’dan başka kimsem yok Efruze. Annem babam ya da kardeşim… Biz… ben hayata onunla tutundum. Birbirimizin her daim sırtını kolladık. O bana her şey oldu ben ona sadece bir dost, kardeş olabildim. O her şey benim için. Ben tektim, ama o tek kişilik kalabalığı ile benim hayatımı doldurdu.”

Adama sarılmak istedi. Kocasının yerine sarılmak ve ona biraz olsun güç vermek istedi. Yaptı. Abisine sokulur gibi sığındı adamın göğsüne. Kalbi ağzında atıyordu adeta. Kılıç’ın elini sırtında hissetti. “Senden ricam; babana ve abine dokunma! Onlar benim! Eğer benim eski halime dönmemi istiyorsan ve beni biraz olsun abi gibi sevmişsen, onları bana bırak! Kartal’ı al ve çık. Nasıl olsa bulurum onları. Beni tek ailemin acısıyla sınayan insanları bana ver, ver ki öfkem dinsin. Sen baba, abi katili olma! Bana kızarsın belki bir gün. Sen öldürdün dersin, sana asla gücenmem. Beni görmek istemezsin belki bir gün, gözüne gözükmem ama bana ver onları.”

Sözleri adamın sesini zorladığında Efruz Kılıç’tan koptu. Islak gözlerle kendinden istenileni yapmasını isteyen adama baktı.

“Orada ne olacağını bilmiyorum Kılıç. Onların neler yapacağını ve benim neler yapmam gerektiğini. Elimden geleni senin için zorlayacağım. Ve onları bitiren sen olsan bile bir gün sana tek bir söz bile etmeyeceğim. Merhametimizi hak etmiyorlar.”

Helikopter sesi ortamı inlettiğinde artık pek çok şeyin vakti gelmişti. Hazırdı. Hem de her şeye… Kartal için atan kalbini kimsenin durdurmasına izin vermeyecekti. Kendi için atan kalbi kimsenin öldürmesine izin vermeyecekti.

“Ellerine çil düştüğü günleri de göreceğim.”

Kocasının görmek istediği ellerine baktı. Çil yoktu ve Kartal o günü görmeliydi.

Helikopterin rüzgarını izlediler bir süre. Uzakta duruyordu. Helikopterden inen abisini gördüğünde dişlerini sıktı. Yanındaki Kılıç taş kadar sert bir şekildeydi. Göz ucuyla ona baktığında adamın seğiren çene kaslarını gördü. Önüne dönerek yaklaşan abisine baktı. Ardından bir adam daha inmişti. Abisinin az ilerisinde onlara doğru geliyorlardı.

Karşısında duran adama baktı. Aydın Duman… Abisi olmazdı bu adam. Büyükbabasının kötü ırkından gelen biriydi o. Kendi gibi. Hangisi daha kötü olacaktı bugün?

Aydın iki araca ve aracın etrafını saran adamlara baktığında her bir adamın da onu öldürmek ister bakışlarını gördü. Aldırmadı. Kardeşine baktı. “Hazır mısın?”

“Neye?” diye sordu Efruz. “Seni yok edecek miyim, onu mu soruyorsun?” dediğinde yabancı adam da abisinin arkasında durmuştu.

“Buna vaktin de imkanın da olmayacak. Senin, sizin için artık yolun sonu bu. Seni kurtarmaya gelmedim, Bundan sonraki hayatın Koray’ın ellerinde.”

Kılıç silahına uzanırken Binbaşı sert bir şekilde “Kılıç!” diye bağırdı. Aydın Kılıç’a bakıp sırıttı. Kardeşine döndüğünde onunda kendine gülümsüyor olduğunu gördü. “Son gülüşlerin Efruze.”

“Son nefeslerin Aydın Duman. Seni dünyadan sileceğim. Tıpkı o piç kurusu babamız gibi. Tıpkı Kartal’ın amcası gibi. Tıpkı Koray gibi. Kartal’a acımayan hiç kimseyi yaşatmayacağım.”

Kahkaha attı Aydın. İçinde bulunduğu ambiyans gözünü öyle bürümüştü ki Efruze’nin Kartal’ın amcasını nereden bildiğini bile sorgulamadı. “Sen mi yapacaksın tüm bu dediklerini? Ah Efruze, hep hayalperesttin sen. Kalemler kırıldı kardeşim.”

“Kırılan kalemler bizde de mevcud Aydın Duman!” dedi Binbaşı. “Ben yeğenimi harcatır mıyım sanıyorsun?”

“Bozuk para gibi harcıyorlar Binbaşı! Büyük insanların işine çomak sokma yeter ki. Sonra bir bakarsın çomak soktuğun insanlar ıssız bir yere gömmüşler seni,” deyip bir kahkaha daha attı Aydın. “Siz siz olun bir daha kimsenin işine karışmayın.”

Binbaşı Aydın’a bir adım attığında Aydın iki elinin ayasını açarak geriye çıktı. “Temas yok!”

“Öyle mi?” diyen Kılıç, adama sağ tarafından sert bir yumruk indirdiğinde Aydın soluna doğru sendeledi. “Bu iş bittiğinde sana öyle bir temas edeceğim ki, deşilmedik bir santimin bile kalmayacak!”

Yüzü buruşan Aydın eliyle çenesini yokladı. Dudağından kan sızmıştı. Efruz ona gülümsüyordu. Sıkılmıştı artık. “Gidelim artık.

“Üzerini arayacağım.” Aydın’ın arkasındaki adam ilk defa konuştu. Aydın başını salladı.

“Çabuk ol.”

Adam elindeki cop şeklinde olan mekanik aleti Efruz’un başından başlayarak ayağına kadar indireceği anda cihazdan kesik sinyal sesleri yükseldi.

“Çıkar çabuk!” diye bağırdı Aydın.

Efruz göz devirdi. Arka cebindeki tokayı çıkarıp Binbaşı’ya uzattı.

“Gidiyoruz!” diyen Aydın Efruz’a bakıp yan döndü.

Binbaşı’ya bakıp nefes bıraktı Efruz. “Kun’a selamımı söyle Binbaşım.” Gözleriyle anlattı Efruz. Kun’dan başkası bulamazdı onu. Dayısı gerekli olan tüm kelimeleri bir cümlede almıştı.

Binbaşı dişlerini sıktı ve başını aşağı yukarı salladı. Efruz abisiyle yan yana helikoptere yürüdü. Bindi. Kapı kapandı ve havalandı.

                                   🦅

Mecburen uzandığı yerde başını çevirdi. Gücü yok denecek kadar azdı. Yüzünün her yerinden kan sızıyordu. Göğüs kafesindeki ağrı nefes almasını güç hale getiriyordu ve bulunduğu yerde hava git gide azalıyordu. Kolları gücünü kaybedeli çok olmuştu. Bacaklarına inen darbelerin getirisi olan sızılarla hayatında hiç yaşamadığı bedensel acıyı yaşıyordu.

Yüreği mi? O daha çok acı çekiyordu. Efruz… diye inleyen kalbi onun için durmuyor olsa gerekti. Sevdiği kadının varlığıyla dolu olan kalbi çok şükür ki hâlâ güçle atıyordu.

İş yemeği diye girdiği binadan çıkmıştı, çıkarılmıştı. Kaçıncı katta indirildiğini dahi bilmiyordu. Tedbirsiz davranışına pişmandı. O güne kadar o hiç hedef olmamıştı. Kardeşini ve karısını korumak ona yetmiş gibiydi ama hiçbir şey düşündüğü gibi olmamıştı. Çünkü aklına hayaline sığmayan şey gerçek olmuş, amcasını karşısında görmüştü uyandığında.

Neden sürekli Asude’nin tehlikede olduğunu da o an pek tabii anlamıştı. Babasından nefret eden adam onun kıymetlisini istemiş ama alamamıştı. Asude’yi alamayınca da kendisi açık hedef haline gelmişti.

Efruz’la ilk çıktıkları yemekte ona bir cümle kurmuştu Kartal. “Amcamı hâlâ seviyorum. Ben sevdiğim insanlardan nefret edemiyorum.” Böyle bir adama harcadığı sözler için kendine kızdı. İçi yakıcı bir pişmanlıkla kavruluyordu. Ne bekliyordu ki? Zorla açtığı gözleri amcasını buldu. On üç yıl önceki adam o değil miydi? Gözlerini kapatıp on üç yıl öncesini hayal etti.

“O masaya oturma,” diyen Mine idi.  Kadın karşısında ona bir şeylerin izahını yaparken oldukça öfkeliydi. Kartal ona bakıp yüzünü buruşturmuştu.

“Neden?”

“Kumar senin sonun olacak. Sana bunu sürekli anlatıyorum ama sen beni dinlemiyorsun. Seni gerçekten çok seviyorum Kartal. Bana, ama en çok kendine bunu yapma!”

Kartal omuz silkmişti. Elindeki viski bardağını bırakıp ayağa kalkmış, takım elbisesini düzeltmişti. “O masaya oturacağım. O adamı da soyacağım. Onun tüm parasını aldığımda çok ama çok zengin bir adam olacağım. Ben bunu seviyorum Mine. Sen de beni seviyorsun, sorun ne?”

Mine uzun saçlarını sinirle toplamıştı. Adama dönen yüzü sertti. “Sen aptalsın, sorun bu!”

“Doğru konuş benimle.”

“Doğrusu bu Kartal. O adam kumar dünyasının aranılan suçlusu. O bir uyuşturucu baronu. Yakalanmamak için köşe bucak saklanıyor. O bu işi tutku diye yapıyor ve kaybetmiyor. Kaybetmeye tahammül dahi edemiyor. Canından olacaksın, seni yaşatmaz!”

“Çok abartıyorsun Mine. Bize ne öyle ise. Biz sadece kumar oynayacağız. Kılıç’ta benimle olacak, merak etme bir şey olmayacak. Hem amcamı biliyorsun. Onun iyi dostu. Bana hiçbir şey yapamaz.”

Mine tükenmiş bir halde omuzlarını indirmişti. Adama bakan gözleri dolmuştu. “O masaya oturursan ben giderim. Karar senin! Ya kumar ya da ben!”

Kartal sıkıntıyla gözlerini devirip kadına yaklaşmıştı. Mine’nin ellerini tutup gözlerine bakmıştı. “Sana böyle bir hak vermiyorum Mine. Hayatımda hep yerin olacak. Kumarı da seni de seviyorum. Herhangi bir şey seçmeyeceğim.”

“Bunu sen istedin,” diyen Mine adamı iki eliyle iterek iki adım uzağa çıkmıştı. “Ben hayatımı çöpte bulmadım, ama seninki ucuz demek. Giderim ve seni unuturum ama senin acınla yaşayamam. Bir gün… her gün oturduğun o masalardan sağ kalk diye sana dua etmeyeceğim çünkü sonunu kendin hazırlıyorsun. Ben senin bu oyununda yokum.”

Arkasını dönen kadın evden çıkıp gitmişti. Tıpkı Kartal’ın hayatından da çıkıp gittiği gibi. Kartal bunu umursamamıştı. O geceyi atlatırsa daha sonra onun gönlünü alabilirdi.

Karşısındaki adama kibirle baktığından bi:haberdi. Ama adam farkındaydı. Yirmi iki yaşında toy bir delikanlı görüyordu karşısında. Methini duymuş, gelmiş ve karşısına almıştı. Yenilmeyecekti asla. Kartal onu yenemeyecekti.

Amcası hemen yanında gururla oturuyordu. Yeğeniyle dünyanın sayılı kumarbazlarından olan adamı aynı masaya oturtmanın gururunu yaşıyordu.

Ama adam yenildi. Kartal adamı her defasındasında yendi. Adamın an be an değişen tavrı, yüzü ve öfkesi gün yüzüne çıkıyordu. Kartal da bundan haz alıyordu. Amcasının gözleriyle devam dediğini algıladıkça da yükleniyordu oyuna.

Barbut Adem ise öğrencisiyle övünecek olmanın sevincini yaşıyordu. Ama bunu o adama belli etmiyordu. Nasıl da abisinin imam olacak oğlunu o hale getirmişti? Şeytandan halliceydi Barbut Adem. Kartal amcasının gerçek yüzünü göremiyordu.

Adam sinirle ayağa kalktığında kumar oynanan evin etrafını siren sesleri sarmıştı. Amcası ve adam birbirlerine bakmış korkuyla hareket etmişlerdi. 

“Sen ihbar ettin,” demişti amcası Kartal’a. Kartal büyüyen gözlerle amcasına bakmış, “Hayır, asla,” demişti.

Amcası adama dönmüştü. “Kaçalım. O bizi sattı.”

“Hayır, amca hayır!” diye bağırmıştı Kartal.

“Yalancı. Bugün gizli gizli telefonla konuşurken görmüştüm seni. Demek bizi sattın.”

“Satmadım!”

“Yürü,” dedi adam, Adem’e. Adam amcasına orada inanmıştı. Adem o kadar gerçekçiydi ki, şeytan bile önünde eğilirdi. Deniz kenarında olan evden onun anlayamadığı hızla kaçan amcası ve adamın ardından evin içini polisler sarmıştı. Yapacak bir şeyi kalmamıştı. Kalktığı koltuğa geri oturmuştu. Ama en çok amcasının ona yaptığı içine oturmuştu.

Merkezde karanlık bir odada elleri önünde sorguya çekilirken ölesiye pişman, ölesiye mutlusuzdu. Sonu böyle gelmişti demek. Babası öğrendiğinde onu asla affetmeyecekti. Annesinin yüzüne bir daha bakamayacaktı. Kardeşi ondan nefret edecekti. Mine haklı çıkmıştı. En çok onu dinlemediği için pişmandı.

Ona sorulan yüzlerce anlamsız sorunun birine bile cevap verememişti. O ne kaçakçı ne uyuşturucu satıcısı/kullanıcısı ne de bir katildi. Kimseyle bir bağı yoktu, olmamıştı.

‘Bilmiyorum. Tanımıyorum. Hayır. Bilmiyorum. Tanımıyorum.’

Tüm sorulara verdiği yanıt bunlar olmuştu. Hayatı kararırken açılan kapıdan ışık sızmıştı. Başını çeviripte karşısında Yüzbaşı Recep’i gördüğünde ölmek istemişti. Utanç! Utanç tüm kalbini kuşatmıştı. Adem bir sondu; Recep bir başlangıç.

Amcası onu kapkara bir dünyada tek başına bırakıp kaçmıştı. Dayısı, Yüzbaşı Recep ona amcasının aksine apaydınlık bir dünyanın kapısını aralamıştı. Hayata tutunmak için dayısı son şansı olmuştu ve Kartal ona sunulan şansa sıkı sıkıya bağlanmıştı.

Gözlerini araladı tekrar. Onlara bakmak bile yaşadığı tüm pişmanlıkların üzerine çökmesine neden oluyordu. Bakışları büyük ve eski kapıyı açan iki adama kaydığında ışığın ardındaki kadını gördü. “Efruz…” diye inledi kalbi.
Koray’ın ona dokunacak olması düşüncesi kanını dondurdu. Efruz’un, Koray’ın adı geçince irkilen bedeni dişlerini sıkmasına neden oluyordu. Hiçbir şey yapamıyordu.

Gözlerini açık tutmak istiyordu ama gücü bitiyor, nefesi azalıyordu. İçi huzurlu bir uykuya çekiliyordu. Uykunun kollarında huzur vardı ama Kartal’ın kalbinde endişe kör bıçak gibi saplanıp kalmıştı. Dilinde bir cümle ile uykuya mecburi dalıyordu.

“Ah, benim güzel kadınım.”

….

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!