ALACA – 1. Bölüm

Attığı adımlarda kendisine eşlik eden arkadaşlarının sözlerini dinleyemeyecek kadar yorgundu. Sınavlarına hazırlanırken uykusuz kaldığı geceler nihayet bitmişti. Bu yüzden biraz da olsa keyifliydi. Ailesine kavuşmak için nihayet yola çıkacaktı. Her zamanki gibi uçak onu bekliyor olmalıydı.

Kolejin ana kapısına yürürken, geçtiği koridorlarda öğrenciler doluydu. Önündeki ve ardındaki çocuklar tıpkı kendi gibi Mezopotamya’nın önemli ailelerindendi. Büyükbabası Barzan Ağanın kurduğu bu sistem devam etse de babası yenilik getirmişti. Okula başladığı ilk yıl ülkedeki başarılı ancak durumu güç olan ailelerin çocukları burslu olarak eğitim almaya başlamıştı. Her yıl bu özel öğrencilerin sayısı artıyordu.

Genco Ağa, merhametli bir adamdı. Babasının eşsiz yeteneği ile dünyada tanındığını uzun bir zaman önce öğrenmişti. Tasarımlarını gördüğünde çizim yeteneğini ondan aldığı için şanslı hissetmişti kendisini Noyan. Zira babasıyla arasındaki yegane bağ o günden beri sadece bu olmuştu. Yine onu karşılamak için her zaman olduğu gibi havalimanında olacağını biliyordu. Sessizce onu kucaklayacak, uzunca yüzüne baktıktan sonra bir kez daha sarmalayacaktı. Bu ikinci sarılışının kimin için olacağını biliyordu Noyan.

Hatırladığı suretle sızladı kalbi. Sol eli gömleğinin kumaşına sürtündü. Görmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki… Aynaya baktığı her an onu da gördüğünü biliyordu. Ama yanında değildi. Arkadaşlarının görmemesi için bulutlanan gözlerini yanından geçmekte olduğu cama çevirdi. Kararmıştı gökyüzü. Her an yağmur yağabilirdi.

“En çok ben toplayacağım.”

“Yağmur damlalarını sayamayız Noyan.Çok saçma…”

Çatılı kaşlarıyla ellerini onun gibi gökyüzüne kaldırmış ikizine döndü. “O zaman neden yapıyorsun?”

Gözlerini kaçırırken, küçük parmaklarıyla saçlarının önündeki saçlarını sağa sola kıpırdattı. Bu onları birbirlerinden ayıran yegane huylarından biriydi. “Sen seviyorsun. Senin sevdiğini bende sevmeliyim.”

Aynı vakitte dünyaya gözlerini açmış olsalar da küçücük haliyle onu korumak için çabaladığını hatırlıyordu. Ansızın gözlerinin önünde beliriyordu bu sayılı anlar. Ve her birinde düştüğünde onu kaldıran, canı acısa da önce onun yarası için koşuyordu. O anlarda o da hatırlıyor mu diye düşünürken buluyordu kendisini. Kalbinin acısını, özlemini hissediyor muydu? Yoksa yalan mıydı ikizler için söylenenler?

“Neler oluyor?”

Arkadaşının sözleriyle başını çevirdi. Ne dediğini anlamaya çalışmak için baktığı tarafa döndü. Önünde yürüyenler durmuştu. Her biri kapıya yakın olanların ne yaptığını anlamaya çalışıyordu. Saniyeler birbiri ardına geçerken, bakışların kendisine döndüğünü gördüğünde çatıldı kaşları. Neden herkes ona bakıyordu? Fısıltıları işitiyor ancak anlamlandıramıyordu. Kolayca duyduğu bir his olmayan öfke damarlarında gezinmeye başladığında öne doğru atıldı. Ta ki koşar adımlarla gelen Roza’yı görene dek…

Rojda Halasının kızıyla farklı sınıflarda olduğu için sadece kahvaltı ve akşam yemeklerinde bir arada olabiliyordu. O günde havalimanına birlikte gitmek için kapıda buluşacaklarına dair sözleşmişlerdi. Lakin şimdi onun yaşlarla bezeli gözleri, beyaza kesen teni ile kendisine yaklaştığını görmek korkutmuştu Noyan’ı. İlk aklına gelen, ailesine bir şey olma ihtimali tüm benliğini sarsarken, ona doğru hızlı adımlarla yürüdü. Birkaç adımda aralarındaki mesafe bitmişti. Kollarını tutan kuzeninin yüzünü sardı.

“Roza… Bu halin ne? Yoksa annemler…”

O birkaç adım onlarca metreye eşmiş gibi soluk soluğa kalmıştı genç kız. Başını sallıyor, konuşmak için gücünü toplamaya çalışıyordu.

“Noyan… Noyan… O…”

Başını ardına dönüyor, sanki orada biri varmış gibi bakıyordu. Oysa Noyan, onun baktığı yerde kimseyi görmüyordu. Zira koridordakiler duvar diplerine yaslanmış, onları izliyorlardı. Onların bu tavırlarından fazlasıyla rahatsızlık duyan Noyan, sakin olmak için çabaladı.

“Kim Roza? Yoksa biri sana zarar mı verdi?”

Soyismini taşıyan okul çok güvenliydi. Üstelik kendisi gibi Roza’nın da Yedi Aşiret için değerli olduğunu öğrenciler ve öğretmenler dahi biliyordu. Lakin ilk defa böyle gördüğü kuzeninin hali endişelerini katlanmıştı.

Roza, onun adını herkesin yanında söyleyemezdi. Bu yüzden kuzeninin kulağına eğilip fısıldadı.

“Yaman. O burada.”

Tek bir isim tüm benliğini sarstı. Bedeni dondu, sesleri duymaz oldu Noyan. Geriye sadece kendi nefesinin coşkun sesi kaldı. Elleri boşluğa düştü. Bakışlarını ilerideki kapıya çevirdi. Gerçekten orada mıydı? Sisli bir havanın savurduğu rüzgarın esip geçtiği o yerde miydi?

Adımları ona itaat etmiyordu artık. Omzundan düşen çantanın farkında bile değildi. Koridorun ucuna gelip, kapıya vardığı anda titreyen bedeniyle duraksadı. Derin nefes alıp, onu izleyenlerin meraklı bakışlarının altında çıktı kapıdan. Soğuyan hava tüm bedenini çevrelerken kaldırdı başını.

Oradaydı. Başını eğmiş, öylece duruyordu. Yüzünü görmese de o olduğunu biliyordu Noyan. Adımları sürüklenirken merdivenlere doğru onu izledi. Değişmişti. Gülümsedi. En son gördügü o gece henüz on yaşındalardı ikisi de. Ateşler içerisinde onu sayıklarken başucunda bulmuştu can yarısını. Ona iyi olacağını söylemiş, sabaha dek yanında durmuştu. Bunu biliyordu Noyan. Zira sabaha dek her gözünü açtığında aynı yerde bulmuştu onu. O hiç onun zor zamanlarında yanında olamamıştı oysa. Yalnızlığa mahkum edilen, bilmediği bir yerde yaşamaya mecbur kılınmıştı. Oysa ailesinin yanında büyüyebilecek kadar şanslı olandı.

Merdivenlerin sonuna geldiğinde başını kaldırdığı anda buluştu gözleri. O an ikisi de irkildi. Usulca yaklaşırken, onun yerinde taş misali durduğunu fark etti. Neden gelmediğini, ona yaklaşmadığını sorgularken, elini havaya kaldırdığını fark etti. Kendisine durması gerektiğini mi söylüyordu. Ardına baktığında bekleyen iki adamı gördü. Buraya bile yalnız gelememişti. Güçlükle yutkunup, karşında durduğunda başını az da olsa kaldırmak zorunda kaldı. Kendisinden daha uzun ve yapılı olduğunu fark ettiğinde hüzünle gülümsedi. Artık birbirlerinden ayırt edilebilecek ufak da olsa bir fiziksel özellikleri vardı. Hüzne büründü yüzündeki tebessüm. Yan yana olabilselerdi eğer…

Hafifçe öksürerek, bakışlarını kaçırdı. Şapkasını kısa bir an çıkardı. Parmakları öndeki tutamı sağa sola hareket ettirdiğinde buruk bir tebessüm yerleşti Noyan’ın dudaklarına. Bu huyu değişmemişti. Yutkunuşunun ardından “Nasılsın?” dediğini işitti.

“İyiyim. Sen nasılsın?”

Birbirlerini görmedikleri yedi seneden sonra birbirlerine ilk sözleri bu olmuştu.

“İyiyim.”

Az ileriye baktığını görünce başını çevirdi. Soyisimlerinin yazılı olduğu tabelaya baktığını gördüğünde titrek bir nefes alıp, ona baktı.

“Okulumuz burası olacaktı demek…”

Gülümsediğini gördüğünde bunun acı dolu olduğunu anlaması uzun sürmedi.

“Ben adım atamasam da…”

“Yaman…” Adını söylediğinde kendisine döndü.

Söyleyeceklerini duymaya da daha fazla orada kalmaya da gücü yoktu Yaman’ın. Buraya gelebilmek, kardeşinin karşısına özgürce çıkabilmek için ettiği yemin dudaklarından çıkalı sadece birkaç saat olmuştu.

“Zamanım yok. Gitmem gerek. Ben… Buraya senin için geldim.”

“Sen iyi olduğuna emin misin?”

Koluna dokunduğu anda geri çekilen kardeşine bakarken, elindeki ıslaklıkla başını eğdi. Parmaklarındaki kandı. Onun kanıydı. Ona doğru atıldı anda, ardındaki adamlarında öne çıktığını fark etti. Onu korumak için orada olduklarını biliyordu. Onu kendisinden korumaya çalıştıklarını görmek ellerindeki kanı katmerlemişti.

“Kim yaptı bunu sana?”

“Önemi yok.”

“Yaman…”

“Artık bitti. Beni senden uzak tutamazlar.”

Sözlerine devam etmesine birbiri ardına bahçeye giren iki araba mani oldu. İçinden inen adamları gördüğünde korkuyla kardeşine bağırdı Noyan.

“Git buradan Yaman. Hemen git!”

Yaman, arabadaki adamların babasının aşiretinden olduğunu anladığı anda arkasındaki adamların arasında buldu kendisini. Az ilerideki arabaya çekilen silahların arasında götürülürken seslendi kardeşine son kez.

“İstediğin her vakit yanında olacağım. Buna kimse engel olamayacak. Babam bile…”

Sesi yükselerek son buldu. Zira daha fazlasına izin verilmedi. Arabanın açılan kapısından gireceği anda merdivenlerin ucundaki kızı gördü. Adamların seslenişlerini kısacık bir an yok sayıp, ona baktı. Kolunu sıyırıp geçen o kurşun yarasını almadan dakikalar önce önüne bırakılan fotoğraftaki suretti. Daha doğmadan yazılan kaderiydi. Babasının ve Rojda Kahraman’ın ortak yeminin diğer parçasıydı.

“Roza…”

Adını ilk kez o an söylediğini bilmeyecekti Roza. Lakin yıllar sonra dahi bu ilk bakış, kalplerinde derin bir iz olarak kalacaktı.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!