Evin önünde durduğunda Oğuzhan’ın arabanın da henüz durmuş olduğunu gördü. Her ikisi de ileride duran arabayı fark etmişti. Burun buruna duran arabadan birbirlerine bakıp, indiler. Ruken arka kapıyı açıp Leyla’yı indirdi. Babasını gören küçük kız birkaç adımda Oğuzhan’ın kucağına zıpladı.

“Babaannem nerede baba?”

“Evde kızım, benim işlerim vardı şimdi geldim.”

Ruken hem onları bırakıp evine geçmek istiyordu hem de burada kalıp biraz daha zaman geçirmenin iyi bir fikir olacağı düşünüyordu. Kararsızdı ki bu fikirleri Oğuzhan’ın ters bakışlarıyla çakışınca kalmaya karar verdi. Çantasını eline alıp büyük kapından içeri girdi.

Bahçenin içindeki korumaları görünce ikisi de durup etrafına daha sonra birbirlerine baktılar. Oğuzhan kızını kucağından indirip elini tuttu. “Bir şey oluyor ama ne?” diye mırıldandı. “Evet, bir şey var,” diyen Ruken eve doğru yürüdü. Birlikte eve girip, evin salonuna geçtiklerinde önce aşina oldukları bir ses duydular adından sesin sahibini gördüler.

“Başkanım!”

“Başkanım!”

Her ikisinden de şaşkın tonlama odadaki Sedat Bey ve Nihan Hanım’ın bakışlarını kendilerine topladı. Sedat Bey kımıldamadan gülümsedi. “Merhaba Oğuzhan, merhaba Ruken.”

“Hoş geldiniz çocuklar, Sedat Bey bana geçmiş olsun demek için uğramış, ne kadar ince bir hareket, değil mi?” Gülümseyerek Sedat Bey’e dönmüştü.

Eve geldiğinden kısa bir süre sonra aldığı telefona çok şaşırmış ama Sedat Bey gelmeden hemen önce makyajını yapacak, üzerine çeki düzen verecek zamanı bulmuştu. Son bir saattir de oluşan açık sohbet kalbinde küçük bir filizin kök salmasına neden olmuştu. Sedat Bey ilk kahveleri bittiğinde kendini açıklamıştı.

“İki tane kızım var, biri on iki diğeri on dört yaşında. Eşim dört yıl önce hastalık dolayısıyla vefat etti. Bir hayat arkadaşı istiyorum, yıllardır yalnızım. Çok çalışıyorum ama aileme zaman ayıracağımı biliyorum, kızlarımı çok seviyorum ama onlara yetemiyorum. Ben bir babayım ve iki kızla ne yapılır son yıllarda hiç bilmiyorum. Benim için de çok zor, evde bir bekleyenin olmaması… Kapıyı güzel bir kadının açmaması, bana gülümsememesi… Teklifimi kabul ederseniz sizinle bir hayat kurmak istiyorum. İlk görüşte bunu anladım, bana çarpan bir ışık var sizde; çarptı.”

Nihan Hanım da gülümsemişti. Belki de zamanı gelmişti, hâlâ geç değildi. Yeniden sevebilirdi, daha güzel sevilebilirdi. Yaşı yaşına uygun ve karizmatik bu adama bir şans verebilirdi. “Olabilir,” demişti. “Bir yemek yiyebiliriz.”

Sözlerden sonrası olan sohbet akıp gitmişti, Nihan Hanım gülümsemiş, Sedat Bey’in ona olan hayranlığı boyut değiştirmeye başlamıştı. Mutluluk… Yeniden mutlu olmak belki de çok yakındı.

Leyla anne babasından önce davranıp babaannesinin kollarına atlamış, Sedat Bey’e de merhaba demişti.

“Ah… Gerçekten çok ince bir hareket. Hoş geldiniz Başkanım,” dedi Ruken adım adım Sedat Bey’e yaklaşıp elini uzattığında ayağa kalktı Sedat Bey, Ruken’in elini sıktığında Oğuzhan da elini uzatmıştı. “Çok teşekkür ederiz, Başkanım.”

“Rice ederim, annenizle biraz sohbet ettik, yine geleceğim. Bana müsaade…” deyip Ruken’e döndü. “Şovunu beğendim.”

Ruken utanarak ensesini kaşır gibi yapınca Sedat Bey gülümsedi. “Ben sizi geçireyim, Başkanım.”

“İyi akşamlar Nihan Hanım, sizi ararım.”

“İyi akşamlar Sedat Bey, bekliyor olacağım.”

Oğuzhan annesi ve başkanı arasında mekik dokuyan şaşkın bakışlarına göz kırpması da ekledi. Ruken de Oğuzhan kadar şaşkın görünüyordu. Evin çıkış bahçe kapısına geldiklerinde Sedat Bey durup döndü.

“Oğuzhan, annenle de konuştuk. O da sana açıklayacaktır ama benden de duymanı isterim. Nihan Hanım’la evlenmek istiyorum.”

Oğuzhan’ın nutku tutuldu, gözleri büyüdü küçüldü ve birkaç saniye öylece adama baktı. Çok dan diye olmuştu ama karşısındaki adam Mit Müsteşarı’ydı, on sekiz yaşında toy biri değildi. “Ben… Ne diyeceğimi bilemiyorum.”

Sedat Bey dudak büktü. “Haberin olsun diye dedim, senden izin almıyorum, annene de bu şekilde baskı yapmanı istemiyorum. Biliyorsun iki kızım var, senin de kardeşin yok, kızlarıma abi olmak istersin belki?”

Ayaküstü ayarı yediğini iliklerine kadar hissedip, zoraki bir gülümseme sundu. “Anneme tabiiyim, her zaman kız kardeş istemişimdir.”

Sedat karizmatik gülümsemesiyle başını salladı. “Güzel. Sonra görüşürüz.”

Başkanı yolcu edip salona döndü, ellerini arkasında birleştirmiş aheste aheste salonun ortasına yürüdü. “Anne?” Sesi onlarca soruyu barındırıyordu.

Nihan Hanım oğluna tek kaşı havada bakıyordu. “Oğlum?”

Ruken ve Leyla anne oğula bakıyordu. Ruken az çok tahmin ediyor, alt dudağını ısırmış bekliyordu. Leyla’nın kulağına eğildi. “Sen odana geç, ben geliyorum.” Leyla başını sallayıp koşar adım çıktı odadan.

“Neler oluyor?”

“Beni ziyarete gelmiş, gelemez mi?”

Oğuzhan dudak büküp bakışlarını odanın içinde gezdirdi. “Bana daha çok başka bir şey için gelmiş gibi göründü.”

Nihan Hanım ayağa kalkıp oğlunun önünde durdu. “Farz et ki öyle, ne yapacaksın?”

“Hiç, kızı vermem olur biter.”

Göz devirdi Nihan Hanım, kısa saçını eliyle itip, kapıya yürüdü. “Hadi oradan serseri.”

Kapıdan çıkan annesinin ardından gözlerini kocaman açtı. “Bak bak,” dedi yüksek sesle. “Tavırlara bak, on sekizlik gibi kırıtıyor.”

Annesinin, “Terbiyesiz,” söylemine gülümsedi ama Ruken kahkaha attığında ona döndü Oğuzhan. “Sen ne gülüyorsun, daha senin hesabın kesilmedi?”

Yerinden kalkıp boğazını temizledi. Saçını savurup kapıya yürüdü. “Defol git serseri.”

“Saçını savuran serseri diyor, beni bu hâle siz getirdiniz.”

“Kes sesini Oğuzhan! Aşırı yorgunum, Leyla’yı yatırıp evime gideceğim.”

Merdivenlerin tepesinden seslenen Ruken’i duymak için en alt basamaktan ona bakıyordu. “Keseyim sesimi Ruken’im, ayıp ediyorsun.”

Gizlice gülümsedi. Nasıl zevk alıyordu kıskanılmaktan, Oğuzhan kıskandıkça içi coşuyordu. Yıllarca bunu beklediğine emindi artık. Ruken sevilmenin her hâlini yaşıyordu. Ona cevap vermeden Leyla’nın odasına girdi. Kızını güzelce yıkayıp saçlarını kuruttu, ördü, o uyuyana kadar yanına uzandı. Gerçekten annesi olsa onu daha nasıl seveceğini düşündü ama bulamadı. Yüreğinden Leyla’ya akan bir çağlayan vardı, her an daha çok coşan. Uyuyan kızın yanından kalkıp, tepesine narin bir buse kondurdu. Üzerini güzelce örttü ve durup onu izledi.

Kapının aralığından onları izleyen Oğuzhan da farklı duygular içindeydi. Aslında o hiçbir zaman kızına bir anne aramamıştı, onu doğuran kadının kızını sevmemesiyle başka bir kadının da sevmeyeceği duygusuna kapılmıştı, Ruken’i görünceye kadar ve şimdi Ruken’den başka bir kadının kızına anne olamayacağını biliyordu çünkü kimse ondan bu yaptıklarını yapmasını istemiyordu; Ruken ne yapıyorsa içinden geldiği, istediği için yapıyordu.

Ağır adımlarla aşağı indi, bahçeye çıktı. Serin sonbahar havasını içine çektiği sırada Ruken yanında durdu. “Ben eve geçiyorum, gerçekten yorgunum, Oğuzhan. Ne konuşacaksak yarın artık.”

Yandan baktı ona, evet, gerçekten yorgun görünüyordu ama Oğuzhan o olmayınca uyuyamıyordu ki, nasıl bıraksındı? “Yok, sen bana şu Vural aşkını anlat bu gece. Nasıl kıskanırdınız Hazan’ı, öptü mü, sarıldı mı?”

Ona zerre kadar aldırmayan Ruken elinin tersini ağzına kapatıp esnedi. “Aptal aptal konuşma! Vural bir tanedir ve Hazan’a çok âşık, beni neden öpsün?” Bahçe kapısına doğru ilerledi, Oğuzhan da peşinden.

“Ruken, olay çıkacak bak delirtme beni! Döverim ben o zevzek adamı.”

Ona aldırmadan devam etti, gizli gülüşleri yüzündeydi. “Ya neden dövesin, arkadaşım diyorum. Geçmişte çok çaresizdi yardım ettim.”

“Ya sen ne diye elin adamına yardım ediyorsun, sana ne?”

Demir kapıyı aştığında Mutlu ve Cihan da biraz ilerisinde duruyordu. Ruken arkasına bakmadan Cihan’a dönüp çantasını verdi.  “Arabamı eve götür, Cihan; yürüyeceğim.” Oğuzhan’ı peşinden koşturmaya devam edecekti. Sokağın başından döndüğünde evine ulaşırdı, Oğuzhan biraz daha peşinden gelsin istiyordu. Sola dönerek devam etti. Sokak lambaları her yanı turuncu renge bürümüştü, saat çok geç değildi ama bomboş ve sessizdi. Adımlarını çok ağır atıyordu ve derin nefesler alıyordu. “Çok güzel bir gece değil mi?”

Peşinden iki adımda ulaşıp kolunu Ruken’in omuzuna sardı. “Senin kadar olamaz.” Gece karası saçları koklayıp öptü. “Sana Ruken’im derse yemin ederim çok fena yaparım.”

“Yaparsın, ama yapma. Onu tanıyınca çok seveceksin.”

“Benim kadınıma iyelik eki kullanmazsa evet, severim; sonuçta senin arkadaşın.”

“Söylerim ama söz dinler mi, bilmiyorum.”

“Ben ona dinlemesini izah ederim, söylememesi hayrına olur.”

Ruken kahkaha atınca adımları durdu. “Ama işe yaramıştı, Hazan çok kıskanmıştı, delirmişti sonra iyi arkadaş olduk. Beni kabullendi, ben olmasam bazı şeyleri anlamayacağını itiraf etmişti.”

“Buna sevindim.” Kollarını Ruken’e dolayı kendine çekti. Sessizce birbirlerine odaklanmış gülümsüyorlardı.

Biraz gerilerinde Selim omuzunu duvara yaslamış onları izliyordu, yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Yanına gelen Sümeyra’ya döndüğünde onun da gülümsediğini gördü. Kolunu kadının omuzuna atıp kendine çekti. Sırtını duvara verip, Sümeyra’yı göğsüne kendi göğsüne yasladı. “Aşırı tatlı değiller mi?”

“Aşırı tatlılar,” diye yanıtladı Selim, sevgilisini. Sümeyra’nın başı göğsüne yerleşirken izlemeye devam ettiler.

“Söylemek istediklerim var, ondan bahsetmemi sevmiyorsun biliyorum ama içimde kalmamalı.”

Ucunda Kenan asılı olan cümleler yaklaşıyordu. “Söyle bakalım, neymiş bu içinde kalmaması gerekenler.”

Turuncu rengin onlara verdiği ışık huzmeleriyle birbirlerini görüyorlardı. Ruken Oğuzhan’ın gözlerinin içine baktı. “Annen… Sabah Hazal’la olan konuşmalarında bir şey fark ettim.”

Konu bilmediği bir yere gidecek gibi göründü o an. Kollarını biraz daha sıkıştırıp iyice yaklaştırdı Ruken’i. “Korkmalı mıyım?”

“Hayır, ben sadece…” Gülümseyerek başını salladı. “Annen babanı ve Emel’i anlatırken nasıl bir yanlıştan döndüğümü aslında döndürüldüğümü gördüm. Eğer karşımıza daha önce değil de biz onunla evlendikten sonra çıkmış olsaydınız belki de aynı kaderi paylaşıyor olacaktık. Hazal o zaman gerçekten de annesinin kaderini yaşayacaktı sen de babanın. Bizlerde annen ve Servet’in kaderini.”

Oğuzhan’ın sevgi pırıltıları oynaşan ela gözleri Ruken’in gözlerinde çivilenmiş gibiydi. “Bunu düşünmemiştim.”

“Senin düşünmemen normal çünkü Kenan’la geçen zamanı biz paylaştık, birbirimizin mecburi istikameti gibiydik. Aramızda her şey bitmişti ama biz vardık, öyle kanlı canlı duruyoruz sandık; işin aslı aslında biz yoktuk. Yıllar sonra aşk sandığımız sevgi bize yetmeyecekti. Siz veya başka birileri gelecekti işte o zaman gerçek bir yıkım olacaktı. Tam olarak sen olmasan gelecekteki kendimi gördüm. Bunun nasıl bir rahatlama, nasıl bir mutluluk olduğunu anlayamazsın.”

Cevap verecek bir söz bulamadı, yerinde kıpırdanıp Ruken’in sırtında olan ellerini çözerek yüzüne çıkardı. İki eliyle yüzünü kavrayıp, dudaklarına şefkat dolu bir dokunuş bırakıp geri çekildi. “Hiç bu şekilde düşünmemiştim. Doğru zamanda bizi bir araya getiren kadere minnettarım. Sen yaşamak istediğim tek kadersin, Ruken.”

“Doğru zaman ve doğru adamsın, Oğuzhan.” Ellerini Oğuzhan’ın sırtına yaslayıp, göğsüne bıraktı, gözlerini kapatıp her bir ayrıntıya şükretti. Zaman onlara en ayrıntılı şekilde birbirlerini sunmuştu, Ruken ölünceye kadar buna şükredecekti.

Ruken’i bırakıp elini tuttu. Sokağın tersine, geldikleri yöne doğru çekiştirdi. “Tamam, bunu kutlayalım.”

Ruken kahkaha atıp elini çekip kurtardı. “Ben evime gidiyorum, sana iyi geceler.” Ters istikamete yürüdü, yüzünde kocaman bir gülüşle.

“Senin evin benim yanım değil mi?” Arkasında, birkaç metre gerisinden bağırdı.

Ruken geri döndü ama adımları geri geri gidiyordu. “Evet, ama biz hâlâ nişanlıyız.” Tekrar önüne dönüp yürüdü.

“Tamam,” diye bağırdığında neşeli sesi sokakta yankı bulmuştu. “Evet ama özlerim.”

“Bağırma, komşular duyacak,” derken kendisi de bağırıyordu Ruken ve hâlâ yürüyordu. Hayatına bir ilkbahar günü girmişti Oğuzhan, bir sonbahar günü aşkın doruklarında geziniyordu. “Oğuz.” Durup arkasına döndüğünde burnunun ucunda buldu onu.

“Söyle güzelim, söyle adı güzelim.”

Öyle güzel gülümsüyordu ki Oğuzhan, Ruken ona orada tekrar âşık oldu. “Hayatımın en güzel baharlarını seninle yaşadım, ama en önemlisi pek çok konuda sen benim ilk, her konuda sonbaharımsın.”

“Ah…” Başını gökyüzüne kaldırıp derin nefes alıp kendine bakan kadına döndü. “Kalbimi sarhoş edip sokaklarında nara atıyorsun, Ruken.” Sinsice sırıttı. “Bu gece böyle bitemez, kendimden geçene kadar Ruken almam şart oldu.”

Çok hızlı hareket edip eğildi, Ruken’i omuzuna alırken ona itiraz etmeyip sokağı inleten gülüşünü saldı. Saçları aşağı salındı, mutluluk kalbinde rengarenk çiçekler açıyordu. Oğuzhan sokağın başına yürürken o, ellerini havaya açtı. “Sevgili komşularım uyumayın,” diye bağırdı.

“Ruken Hanım ne yapıyorsunuz?” Bağırıp, sokağın ortasında tam tur döndü; seslerini bile bile yükseltiyor, duymayan kalmasın herkes görsün istiyorlardı.

“Aşkımı haykırıyorum. Duyan duymayana söylesin ben bu adamı seviyorum.”

Kahkaha atan Oğuzhan Ruken’i daha sıkı kavradı. Sokak başından dönmüştü. “Ben de bu kadını çok seviyorum, onun için deliriyorum.” 

Evin bahçe kapısından geçip gözden kayboldular. Sokağın başından onları izleyen Mutlu ömrünün en tatlı aşk sahnesini, en güzel gülümsemesiyle izledi…

Dört ay sonra…

Evleneli tam bir ay olmuştu. İki haftalık balayının ardından iki haftadır da işlerin başındaydılar. Bir hafta Ankara’daki üs evinde baş başa, ikinci haftayı da Leyla ile Antalya’da geçirmişlerdi. Dört haftalık yeni evli bir kadındı. Bir hafta önce de Nihan annesiyle Sedat başkanı sade bir nikâhla evlenmiş, Nihan Hanım Ankara’ya yerleşmişti. Sedat Bey’in kızları annesine zorluk çıkaracak sanmıştı ama umduğu gibi olmamıştı. Kızlar yeni annelerini benimsemekte zorluk çekmiyorlardı ki, buna Nihan annesinin üstün azmi, sabrı ve anlayışı büyük etkendi. Kızlarla bir süre vakit geçirmiş, onlara nasıl yaklaşacağını önceden analiz etmişti.

Oğuzhan üvey kız kardeşlerini sevmiş, şimdiden abilik planları yapmaya başlamıştı. Sedat Bey ona sesini çıkartmak gibi bir girişimde bulunmamıştı; kızlarının artık bir abisi vardı ve buna çok mutluydu. Kendisi de oğul sahibi olmuştu, uzun zamandır babalık yaptığı Oğuzhan’a artık gerçek bir baba gibi yaklaşıyordu.

Evde artık üç kişi yaşıyorlardı, kızları ve kendileri… Ruken hayal ettiği aileye kavuşmuştu. Kocaman bir kızı vardı.

Nihan Hanım evden ayrılmadan önce Leyla’ya, Ruken’in aslında gerçek annesi olmadığını söylemişlerdi. Üçü bir olmuş Leyla’nın ne diyeceğini, nasıl bir üzüntüye kapılacağını hüzünle beklemişlerdi ama Leyla annesine bakıp, “Biliyorum,” demişti. Üçünü de şaşkınlığa uğratmıştı. Ruken’in kucağına sokulmuş, yanağından öpmüştü. “Anneler bebeklerini karnında taşıyor, bunu biliyorum. Beni karnında taşıyan sen olsaydın ben seninle büyürdüm ama sen sonra geldin. Sonradan gelenler de anne olmuyor mu?” demiş ve Ruken’in gözlerinin dolmasına neden olmuştu. Ona sıkıca sarılmış, öpücüklere boğmuştu.

“Çok haklısın kızım, seni karnımda ben taşımış olsaydım asla bırakmazdım. Sonradan gelenler de anne oluyor, oldum bak! Kocaman bir kızım var ve ben seni çok seviyorum, Leyla. Bundan sonra yanında her zaman ben de olacağım.”  

Oğuzhan Ruken’le her güne başka ömür sığdırırken bu tarz görüntüler yüreğine ilmek ilmek işleniyordu. Sevdiği, evlendiği kadın başlı başına bir dengeydi, bir ömürdü. O, bir çizgi kadar doğru bir kadındı.

Masasının başında, bilgisayarın karşısında parmakları son sürat hareket ederken buz gibi olup, birden de ter basmıştı. Derin nefes alıp durdu ama ne olduğunu anlamadı. Aç mıydı? Değildi. Tansiyonu mu düşüyordu? Olabilirdi. Ama aniden karnında hissettiği sancıyla bu kez nefesi kesildi, kendini bıraksa bağıracaktı ama dudağını ısırdı. Canı çok yanıyordu, bilmediği bir acının pençesine düşmüştü. Sabit telefona uzanıp tuşa bastı. Sekreterine odasına gelmesini söyleyip ahizeyi yere düşürdü.

Saniyeler içinde açılan kapıdan önce sekreteri daha sonra da asistanı Cem girmişti. Hissettiği acıyla iki büklüm olan, parmakları masasını sıkıca kavramış acı çektiği her hâlinden belli olan Ruken’in yanına ulaşmışlardı. “Oğuz’u çağırın,” sözleri bitmeden kapıdan ilk çıkan Cem oldu.

Acısı katlanıyordu ama öylece dudağını ısırıyordu. Başını masaya bırakmıştı ki, “Ruken!” diyen Oğuzhan’ın sesiyle başını kaldırıp acıdan ibaret olan bakışlarını kocasına gösterdi.

Oğuzhan onun bu bakışlarını unutabilecek miydi, bunu ömrü boyunca deneyecekti…

Koridorda bir ileri iki geri dolanıp duruyordu, haberi alan Karahan tam da şu an Nazlı tüm kardeşleri ve bacanaklarıyla birlikte yaklaşıyordu ki önünde durdular. Oğuzhan’ın etrafını sarıp, ondan neler olduğunu anlatmasını beklediler.

“Ne oldu?” diye sordu Karahan.

Omuzlarını kaldırıp indirdi, çaresiz görünüyordu. “Fenalaşmış, sekreterini aramış sonra bana haber verdiler ben de arabayla getirdim. Şimdi içeri de doktor birazdan çıkar. A şey de içeri de…”

“Şey ne?” dedi Hare.

Oğuzhan Hare’ye döndü. “Doktor Zeynep; o, ne doktoruydu?”

 Duru, Hare, Nil, Nazlı, Nihat, Rüzğar, Fatih ve Karahan… Sekizi de birbirine göz ucuyla bakıp dudaklarını sağa sola oynatıp hemen ardından başka yönlere baktılar. Oğuzhan onlara dikkatle bakınca bir terslik olduğu kanısına vardı. “Ne? Ne oluyor?”

Topluca niyetleri bu haberi kendilerinden duymamaları yönündeydi, seslerini çıkarmak istemiyorlardı ama Oğuzhan cevap bekliyordu. “O, şey doktoru,” dedi Karahan, karısına döndü. “Neydi Nazlı’m?”

Nazlı yerinde kıpırdandı. “E… Şey ya, diş miydi?”

Şiddetli denecek bir kahkaha elbette Nil’den çıkmıştı ama Nil Oğuzhan’ın kendine dönen bakışlarıyla boğazını temizledi. “Ay bakma öyle Oğuzhan, çıkarlar şimdi. Merak etme kurtulacak.”

“Topunuz delisiniz!” diyen Oğuzhan arkasını dönmüştü ki kapı aralandı ve Zeynep güler yüzüyle onlara baktı. “Selam millet,” deyip Oğuzhan’a döndü. “Oğuzhan seni içeri alayım.”

Hiç beklemeden Zeynep’in yanından sızdı. Zeynep onlara mahremiyet sağlamak adına kısa bir an için dışarı çıkıp kapıyı çektiği anda Karahan’ın sözlerine kahkaha attı.

 “Çok şükür evli.”

Oğuzhan hasta yatağında uzanan karısının yanına ulaşıp elini tuttu. Ruken daha iyi görünüyordu. “Nasıl oldun?”

“Ben iyiyim, korkma! Suratının hâlini bir görsen Oğuzhan…”

“Ama önce sen kendini bir görseydin, benim suratımın çok daha iyi olduğunu anlardın.”

“Öyle sanıyorum ki doğum yapmak da zor ve acılı, buna hazırlıklı olmak zorundayız.”

“Doğum?” derken kaşları çatılmış ama hemen ardından da çözülerek gülümsedi. “Hamilesin!”

“Evet, dört haftalık. Çocuğu Ankara’da yaptık Oğuzhan.” Ruken kahkaha atınca onun o gülen ağzına kendi ağzını kapattı Oğuzhan. Ruken hâlâ gülümserken geri çekildi.

“Ama bu hâlinin nedeni nedir?”

“Onu Zeynep abla anlatır.” Kapının sesini duyunca ikisi de gülümseyerek yanlarına gelen doktora baktılar.

Zeynep Ruken’in yanı başında durup ikisine de gülümsedi. “Ruken’in için çok riskli bir gebelik. Çalışmak yok! Bilgisayar başına oturmak, asla yok! Ayakta kalmak, ağır kaldırmak ve hatta telefonu bile yasaklıyorum. Televizyon da çok uzaktan izlenecek. Bebek şu an dört haftalık, artık kalan sekiz ay boyunca bu devam edecek. Tabii ilk beş ay çok önemli daha sonrasına hep birlikte bakacağız ama kalan zaman da yasaklar geçerli. Çok dikkat edecek, deyim yerindeyse eli sıcak sudan soğuk suya girmeyecek. Ben arada gelirim, bakarım evimizin küçük kızına.” Ruken’in saçlarını okşadı. On sekiz yaşında girmişti Ruken hayatlarına, onun her haline, her başarısına şahit olmuşlardı ve şimdi bebeği olacaktı. Gözlerinin dolduğunu Ruken fark etmişti.

“Ağlıyor musun, Zeynep abla?”

Zeynep eliyle yüzüne hava verdi. “Duygulandım, seninle tanıştığımızda ergenlikten yeni sıyrılmış küçük bir kızdın ama şimdi anne oluyorsun, Ruken.”

Ruken kocaman sırıttı. “Bizi dövmeye kalktığınız günü mü diyorsun?” Kıkırdadı ve Oğuzhan’a baktı. Biraz hüzün çökmüş gözleri yine de parlıyordu. “İyiyim ben, iyi olacağım ve kendime dikkat edeceğim.”

Oğuzhan elini tutup önce öptü daha sonra kuvvetle sıktı. Ruken ona bir evlât verebilmek için kariyerine virgül koyacaktı ama Oğuzhan’ın onun için yapmayacağı hiçbir şey yoktu.

“Bunun için elimden geleni yapacağım, sana o ödülü getireceğim.”

Salondaki uzun köşe koltuğa üzerinde ince bir örtüyle uzanmıştı. Leyla da hemen yanında küçük masasında ödevlerini yapıyordu ve annesinin gündüz evde olmasına aşırı mutluydu. Küçük bir kardeşi olacağı haberiyse onu havalara uçurmaya yetmişti.

“Hayır, anne, gelmene gerek yok; gerçekten iyiyim.”

Hattın diğer ucundaki Nihan Hanım sıkıntılı nefesini saldı. “Ruken, hafta sonu geleceğim önce Sedat’la konuşayım, kızları da alır gelirim. Merak ediyorum.”

“İçin rahat edecekse gel anne, bekliyoruz o zaman.”

“Tamam, kızım, Leyla’yı öp yerime.”

Ruken sabit telefonu kapatıp uzağına bıraktı. “Yaklaş bebeğim, babaannen sana öpücük yolladı, iade edeyim.”

Leyla kıkırdayarak uzanıp annesinin sesli öpücüğüyle kahkaha atarken Oğuzhan arlarına girdi. “Bana yok mu ailemin güzel kadınları?”

“Gel hayatım olmaz mı?” Kendini öpen kocasına karşılık verdi. Oğuzhan kızını da öperek Ruken’in başına yakın yere oturdu.

“Nasılsın?”

“Yerimden kalkmadığım için taş gibi olmam dışında çok verimsizim. Sanırım hayatımın en verimsiz ama en verimli dönemini yaşıyorum. Bugün Zeynep ablayla konuştum, ona ikinci gebeliğimin de bu şekilde mi olacağını sordum.”

Oğuzhan sırıtma eşliğinde eğilerek ona baktı. “Bunu şimdiden mi düşündün?”

“Elbette, bana belli olmayacağını söyledi; olabilirmiş de olmayabilirmiş de.”

Eğilip siyah saçlara dudaklarını bastırıp çekildi. “Böyle geçecekse ben iki çocuğa razıyım, Ruken.” Kızına göz atan Oğuzhan defteriyle bütünleşmiş, onları duymayacak raddeye gelmiş Leyla’dan Ruken’e dönüp fısıldadı. “Karıma yaklaşamıyorum bile.”

“Ya kıyamam sana, o kötü oldu tabii. Her neyse bu sonraki konu, geçelim; işlerden bahset.”

Asilkan Holdingin başına geçen Oğuzhan imza yetkisini Ruken’den almamıştı. Hâlâ Asilkan Tekno’nun CEO’su Ruken’di. Bu şekilde devam edebildiği kadar edecekti. “Anlatırım, ama sana önce şunu vermeliyim.” Ceketinin iç cebinden küçük, çok eski model, tuşlu bir telefon çıkartıp Ruken’e uzattı.

“Bu ne?” derken telefonu almış, evirip çevirip inceliyordu.

“Doğuma kadar bunu kullanacaksın, Zeynep’e sordum diğerleri kadar etkin değilmiş ama sen yine de az kullan.”

Ruken ağlamak istedi, hüngür hüngür ağlamak… O ki teknolojinin annesi, o ki düşmanın inine arı sokmuş kadın, o ki ülkesine en yüksek teknolojik ürünler ve S-400 yapan kadın… Yirmi sene önceki telefona bakıp yüzünü buruşturdu. “Bununla ne yapılır sevgili eşim?”

Oğuzhan dudaklarını sağa sola kıvırdı, Ruken’in komik hâline bakıp gülmek istemiyordu. “Konuşulur, kısa mesaj da yazarsın. Sıfır aldım, hâlâ üretiliyor, biliyorsun. Söz veriyorum doğumdan sonra sana kaydırmalı telefon alacağım.”

Telefona bakan gözleri gülüşüyle küçüldü. “Delisin sen.” Telefonu kenara bıraktı.

“Sana deli, sana meftun…”

“Kalbime tekme atmayın Oğuz Bey, tamam seviyorum sizi.”

“Hislerimiz son derece karşılıklı Ruken Hanım.” Oğuzhan gülüşüyle başını sallayıp kalktı, koltuğun arkasına dolanıp bir kâğıt torba ile tekrar yerine oturdu. “Bu da senin için, Tunahan’ın yazarı serinin ikinci kitabını çıkartmış.”

Gözleri açılırken yavaşça kalkıp oturdu. “Limon Çiçeği…”

“Ya evet, Mahir Bey sahnede. Acaba yazar hanım yine neler yazdı da bizi kendine düşman edecek.”

Ruken torbadan kitabı çıkartıp baktı. Kapağın üzerindeki limon çiçeği üzerinde parmaklarını gezdirdi. “Ah Mahir aşkım, seni ne çok bekledim.”

Oğuzhan yüzünü buruşturdu. “Başlıyoruz.”

Kolunu attığı alanda boşluk hissedince gözlerini araladı, başını hafifçe kaldırdı. Ruken yanında yoktu, banyodan da ışık gelmiyordu. Can havliyle yerinden kalkıp odadan fırladı. Saate bakmak aklına gelmiyordu. Gece veya sabaha karşı ne fark ederdi, Ruken yatakta yoktu. Evin bir yerinde düşmüştü veya bayılıp kalmıştı. Fısıltıyla, “Ruken,” diyordu. Merdivenleri hızla yalınayak indi. Endişesi katlanıyordu ki Ruken’in, “Çok az kaldı, hadi kızım,” dediğini duydu. Adımları onu ikinci kattaki salona götürürken oldukça sessizdi. Odayı koridora bağlayan duvara yaslanıp soluğunu bıraktı.

Ruken elindeki tuşlu telefona kilitlenmiş bir şeyler yapıyordu. Oğuzhan o telefonda neyin bu kadar heyecan verici olduğunu aşırı merak ediyordu ama yaklaşıp onu korkutmak da istemiyordu. Beklemeye karar verdi.

Ruken bir dakika sonra elini yumruk yapıp havadan aşağı çekti. “Evet, evet kazandım.” Yerinden kalktığında Oğuzhan ışığı açınca gözlerini yumdu. “Kapat Oğuzhan,” diye söylendi, gözlerini yummadan hemen önce onu görmüştü.

“Sen burada ne yapıyorsun Ruken?” Kollarını göğsünde bağlamış, suçluya bakar gibiydi.

Ruken oturduğu yerden elindeki telefonu salladı. “Yılan oynuyorum.”

Oğuzhan’ın omuzları hareket etti, gülüyordu. “Sen yılan oynuyorsun?”

Ruken de gülümsedi. “Bakayım nasıl yazılmış diye elime aldım bir de baktım yılan oyunu var, dedim ben Ruken Kara’yım sen kimsin, kazanırım ki.”

Oğuzhan kahkaha attı. “Hey gidi Ruken Kara sen ki füze yapmış kadınsın, yazılım dünyasında bir idol, bir kraliçesin ama kader seni yılan oynamaya mı mahkûm etti?”

Ruken yerinden kalkıp yavaş adımlarla Oğuzhan’ın önünde durdu. “Ne yaparsın kocacığım, kader.” Gülümseyip telefonu havada salladı. “Oynamak ister misin?”

Oğuzhan telefona bakıp dudaklarını sağa sola kıvırdı. “Kaderine ortak olmamı mı istiyorsun?” Işığı kapatıp Ruken’i kucağına aldı. Üst kata yöneldi.

“Zaten ortaksın, bir yılan oyunu eksik kalmasın.” Oğuzhan’ın yanağına bir buse kondurdu. “Yatakta oynayalım mı? Zaten başka aktivite de yok.”

Ruken gülüşüyle kollarını kocasının boynuna doladı. “Çok tatlısın Oğuzhan.”

Yatak odasına girip karısını yatağa bıraktı, kapıyı kapatıp yanına uzandı. “Ver bakalım, hiç oynamadım ama yapabilirim yani sanırım.”

“Yaparsın aslan kocam, sana güveniyorum.”

“Ah,” derken başı yastığa gömüldü. “İşte şimdi yapamayacağım hiçbir şey yok.”

On dört ay sonra…

Ankara…

Siyah elbisesi bedenini ikinci bir deri gibi sarmıştı. Eteği dizlerinin hemen üzerinde bitiyordu, kalın askıları göğüs üzerinden ince bir fermuar vardı. Siyah uzun ve gür saçlarının uçları maşalanmıştı; savrulup duruyordu. Güneş gözlüğünü tepesine kaldırırken arkasına dönmüştü. Kahverengi gözleri alabildiğine parlaktı, içinde mutluluk ve gurur kol geziyordu.

Tüm yakışıklılığı, karizmasıyla siyah takım elbisesi içinde adım adım yaklaşan kocasına içi giderek bakıyordu. Yaşadığı her güne şükrederek uyanıyordu, her gün sevdiği adamı omzunun üzerinde buluyor, her gün Oğuzhan’ın dövmesinde adının ayrıntısına yeniden âşık oluyordu.

Yüzünde tatlı bir gülüş, kadınına duyduğu gurur, güzelliğine hayran bakışıyla yaklaşıp eli uzattı. Avuçlarına sokulan parmakları sıktı. “Ruken Kara?”

“Oğuzhan Kara.”

“Hazır mısın?”

“Her zaman.”

Uzanıp alnından öptü Oğuzhan. Ruken gözlüğünü çıkartıp Mutlu’ya uzattı. El ele uzun ve beyaz koridoru aşmaya başladılar.

El ele onları bekleyenlerin yanına ulaşıp aralarından geçmeye başladılar ama esprilere kahkaha attılar. Roketsan mühendisleri onlara hayrandı, onların o evde başlayan ve bitmeyecek aşkına gıpta ediyorlardı.

“Hocam kaptın gül gibi adamı, gülersin tabii,” dedi içlerinden bir kadın.

“Asıl Oğuzhan Hocam kaptı dâhi kadını, aşkları Nirvana,” dedi mühendis Kenan. “Gitti bizim dâhi çocuklar.”

“Kenan kaşınıyorsun,” diye uyardı Oğuzhan.

“Ne yapalım hocam, gidene ağlıyoruz,” diye yanıtladı Kenan. “Sustum.”

“Kenan bak ben hâlâ buradayım, bana kalacaksın diyorum sana inanmıyorsun,” dedi genç kadınlardan adı Bilge olan.

“Hâlâ bin gönlüm olsa birini bile sana vermemekte kararlıyım, Bilge.”

“Eh bunu da yazdım bir kenara,” dedi Bilge.

Oğuzhan ve Ruken ekip arasından gülümseyerek sıyrılıp geçerken, ekipte peşlerine düşmüştü. Hâlâ didişip duruyorlardı. Oğuzhan da Ruken de hepsini çok seviyordu, hepsi başarılı birer gençti.

S-400’ün son parçası dün yerine oturtulmuştu. Tüm dünyada ses getiren yapım aşamasını gururla seyretmişlerdi. Oğuzhan Ruken’le, Ruken kocasıyla gurur duyuyordu ama aslında tüm ülke onlarla gurur duyuyordu.

S-400 yapım aşamasını sağlayan tüm emektarla hatıra fotoğrafı için Ankara’ya gelmişlerdi. Yüzlerce kişilik ekip Roketsan’ın merdivenlerine, balkonuna ve dış alana yayılmış şekilde yerlerini almışlardı. En önde Ruken ve Oğuzhan, onların ardında Roketsan mühendisleri bulunuyordu. Çekilen fotoğrafların ardından Ruken ve Oğuzhan için ayrılan bölüme, Türk Bayrağının hemen yanına ilerlediler. Karı koca birlikte asıldı iplere, Türk Bayrağı göklere çıkana kadar fotoğraf çekimi devam etti. En sonunda göklerde sonsuza kadar dalgalanacak bayrağın altında son pozlarını verdiler ve birbirleriyle yine ve yine gurur duydular. Hiç şüphe yoktu ki onlar birbirleri için yaratılmıştı; bunu onlara bakan herkes anlıyordu.

“Bitti!” diyen fotoğrafçıyı Oğuzhan durdurdu.

“Bir dakika.” Başını uzatarak aradığı kadını bulup el işaretiyle yanlarına çağırdı. Cihan omzuna yatırdığı bebekle yanlarına yaklaşıyordu, Leyla’nın elinden de Sümeyra tutmuştu. “Aile fotoğrafımız da olsun, değil mi?”

“Ah…” dedi Ruken. “Kesinlikle haklısın sevgili eşim. Haldun’u sen al, Leyla bende.” Başında Türk Bayraklı şapkasıyla kocaman gülümsedi Leyla. “Büyüdüğümde annem ve babam gibi olacağım. Ben Türküm ve sizin gibi bu bayrağı göklere çekeceğim.”

Ruken Leyla’nın omuzlarını sıktı. “İşte benim kızım, asil bir Türk evlâdısın sen, annen ve baban her zaman yanında olacak! Ülken için yaşayacak, gerekirse ülken için öleceksin!”

Leyla gülümsemiş, annesinin bacaklarına sarılmıştı. “Evet, anne.”

Cihan’ın uzattığı tombul, esmer, ela gözlü oğlunu kucağına aldı. Bebeğin başındaki Türk Bayraklı küçük şapka anne baba olarak gurur içeriyordu.  Karahan her ne kadar bana benziyor, ben dayıyım dese de Haldun bebek babasının bir kopyasıydı. İsmini söz vermedikleri hâlde Haldun’un sevimli baskısıyla Haldun takmışlardı. Haldun Kara, Ruken ve Oğuzhan Kara’nın oğlu olarak Kara gen havuzunun en köklü bebeği olmuştu.

Bir omuzuna sardı oğlunu, diğer koluyla Ruken’i kendine çekti; Leyla da Ruken’in hemen önünde yerini aldı. Sevdiği, uğruna canını vereceği kadının kulağına eğildi. “Çok şanslı bir adamım, mutluluğun resmine ihtiyacım yok, sen varsın.”

Gülümseyerek gözlerini kırpıştırdı. “Ben de seni seviyorum.”

            Son.

Önerilen makaleler

2 Yorum

  1. Böyle bir platformda yazdığınızı geçte oksa öğrendiğime çok sevindim yarım kalan hikayeler vardı onları okumak müthiş keyif verdi. Yeni hikayelerinizi okumak için sabırsızlanıyorum sizinle yeniden buluşmak çok keyifli teşkkurler

    1. keyifli okumalar. Çok teşekkür ederim ;))

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!