SİS – 1. Bölüm

Adımları birbirine karışıyor, saçlarının diplerinden süzülen ter göz yaşlarına karışıyordu. 

“Şimdi değil. Hayır.”

Karnındaki bebek ise sözlerini dinlemiyordu. Sancıların şiddeti öylesine artmıştı ki inlemeleri dudaklarını ısırdığı için boğuklaşan çığlıklarına karışmaya başladı.

“Fırat…”

Ona ulaşmak isteyen adımları ona ulaşmaktan çok uzaktı. Zira onun yaşamıyor oluşundan habersizdi.

Son bir gayretle gecenin karanlığına iz birakan sislerin içerisinde koştu.  Bedeninde istemese de büyük bir aşiretin geleceğini taşıyordu.

Sancıları dayanamayacağı kadar arttığında ayakları birbirine dolandı. Daha fazla gücü kalmamıştı. Toprağın üzerinde yuvarlanmaya başladığında çaresizce karnını sardı. Bebeğini çarptığı topraktan, bedenine batan taşlardan korumak için çabaladı. Kısacık bir an sonra büyük bir ağacın gövdesine çarparak durduğunda başını ıslak toprağa bıraktı. Yaşlı gözlerini kırpıştırdı. Yıldızlarla kapli gökyüzünü gördüğünde silinmeye yüz tutmuş anılardan biri canlandı zihninde.

“Çoban yıldızı bu. Güneş doğacak. Anam uyanmadan çadıra dönmem gerek.”

“Biraz daha kalsan yanımda. Senden ayrı kalmak canımı yakıyor artık.”

“Az kaldı sevgilim. Kervan yola düşmeden diyeceğim anama. Seni ne kadar sever bilirsin. Çok mutlu olacak.”

Ela gözlerini kaçıran adam, sıkıntılıydı. “Seni kaybetmekten korkuyorum.”

O andan sıyrılıp karanlık ormanda bulduğunda kendisini kıvrıldı bedeni. Cenin halini aldığında hıçkırıklarla titredi. Korkulari doğru çıkmıştı. Lakin sadece o değildi kaybeden. Bacaklarından süzülen sıcaklığa elini uzatıp dokundu. Görebilmek için kaldırdı elini. Kandı. Bebeği ölüyor muydu? Hayır. Onuda kaybedemezdi. Bu kez dayanamazdı.

Güçlükle doğruldu. Madem yalnızdı. Kendisi yapacaktı. Buna mecburdu. Ağacın sert gövdesine sırtını. Çamura bulanmış elbisesinin eteğini sıyırdı. Iç çamaşırını çıkaramadığında kenarını tutup yırttı. Parmaklarını acısının kaynağına değdirdiğinde eline gelen yumuşaklıkla yutkundu. Bebeği mi geliyordu? Yoksa başka birşey miydi? Doğuma dair tek birşey bilmiyordu. Kendisini kaçmaya öylesine odaklamıştı ki geçen zamanda bunu düşünememişti.

Geriye yaslanıken dişlerini sıkarak ıkındı. Bildiği tek şey buydu. Sesini çıkarmamak için ısırdığı dudakları derin kesiklerle doluydu. Lakin umurunda değildi. Yakalanmayı göze alamazdı.

Sancıları ve kasılmaları artarken defalrca kez ıkındı. Gücünün sonuna geliyordu. Son kez ıkındığında koca bir boşluk oluştu bedeninde. Ardından koca ormanda yankilanan o ses duyuldu. Bebeği tüm gücüyle ağlıyordu. Annesine inat doğduğunu tüm cihana haykırmak istiyordu sanki.

Elbisesinin eteğini onu sarabilmek için yirtmaya karar verdi. Bir yandan da fısıldıyordu çaresizce.

“Ağlama. Yalvarırım ağlama.”

Yüzüne dahi bakmayi düşünemiyordu. Kumaş parçasına sarmadan önce yanındaki taşlardan birini kavradı. Elleri titreyerek göbek bağını taşla ezmeye çalıştı. Başardığında kanlı taşı geriye savurdu. Sararken bir oğlu olduğunu anladi. Varlığını fark ettiğinden sonra yaşadıkları öylesine acı ve ağırdı ki sevincini bile yaşayamamıştı. Yüzüne baktı yaşlı gözlerle. Karanlıkta seçemese de saçları koyu renk değildi. Gözleri henüz açılmamıştı. Küçücüktü. Nefes alabilmesi bile mucize gibiydi.

“Keşke.” dedi. “Benim doğduğum yerde doğabilseydin. Dualarla sarmalarlardı seni. Can kattığın için kervana şenlik verilirdi senin adına. Ya baban?”

Sözleri adını haykıran sesle durdu.

“Meryem!”

Bulmuştu onları.

“Hayır!”

Bebeğini göğsüne yaslarken, ağacın yanında sürükledi bedenini. Görünmemek için kendi inancına göre dualar ediyordu.

Yapraklara ve ağaç dallarına basan adım seslerinin yaklaştığını hissettikçe yüreği korkuyla çarptı. Fırat neredeydi? Neden gelmiyordu? Neden kurtarmiyordu onu?

Başını eğdiğinde adamın geldiği yöne geri gitmek için döndüğünü gördüğünde derin bir nefes aldı. Ta ki bebeğinin ağlayışı ormanda tekrar yankılana dek… Acı ve korkuyla yumdu gözlerini.

Sessizlikle başardığını düşündüğünde araladi gözlerini. Yanında duran adamın önce ayakkabılarını gördü. Başını kaldırdığında kendisine nefretle bakan gözleri… Bebeğini sıkıca sarıp, sürünerek uzaklaşmaya çalıştı.

“Bırak bizi gidelim. Yalvarırım…”

Adam onu duymuyordu. Eğilip, kolunu kavradı.
“Kalk. Konağa dönüyoruz.”

Bebek umurunda bile değildi. Tek istediği genç kadındı. Bebek herkesin bildiginin aksine ona ait bir can değildi. Kara sevdayla tutulduğu kadının ait olduğu adamın parçasıydı. Kadın için ona göz yummuştu sadece.

“Hayir. Ölsem dönmem oraya geri.”

Duyduğu sözler gözünü kör etti. “Geleceksin. Kalk dedim.” Kadının kucağındaki bebek bu hareketiyle neredeyse düşecekti.

Yaşanan o kabus dolu anları hatırladığında midesinden aci bir su yükseldi boğazına kadının. Delirdi. Bebeğini göğsüne yasladı. Küçük başını ve minik bedenini sıkıca sardı.
“Gelmeyeceğim. Çek o pis ellerini. Bir daha bana dokunamayacaksın. Yoksa seni de kendimi de öldürürüm.”

“Hala o Fırat soysuzuna mı ait sanıyorsun kendini? Sen benimsin. Benim karımsın.”

“Asla.” Bebeğini başına yasladı başını. ” Ben ve bebeğim ait olduğumuz yere gideceğiz.”

Gözleri yuvalarından dönüyor, bakışları etrafta geziniyordu.
“Kervan döneli günler oldu. Seni öldü bileli, yas tutalıysa aylar. Bekleyenin yok artık.”

“Sana inanmiyorum. Annem birakmaz beni . Hem Fırat’ım bekler beni.”

Önce delice bir kahkaha savurdu. Ardından aansızın eğildi. Kadının çenesini kavradı. Kendisine bakmak için zorladı. Göz göze geldikleri an kadının umutlarını yok edecek o sözü fısıldadı.
“Yaşasaydı beklerdi elbet.”

Dünya durdu o an Meryem için. Kucağında katıla katıla ağlayan bebeğinin sesini duymaz oldu. Kalbinin sesi, nefesinin sesine karıştı. Gözlerinin önüne inen karanlığın ardına düşen suretle titredi bedeni. Doğru değildi duydukları. O yaşıyordu. Eger aksi olsaydı hissederdi. Nasil olurdu bilmiyordu ama kalbi dayanamazdı.
“Yalan.” Dedi kendi kendine. Sesi giderek yükseldi. Gözlerini kisti ve nefretle baktı karşısındaki adama.
“Yalan söylüyorsun. Inanmam sana.”

Adam bunu bekliyormuş gibi rahat bir ifadeyle güldü. Geri çekilmeden cebine atti elini. Zincir ve ucundan sarkan bir madalyonu çekip uzatti kadinin gözlerinin önüne.
“Son nefesine kadar bırakmadı elinden.”

Bu herşey için son nokta olmuştu. Meryem göğsünde yaslı bebeği, kanli elini toprağa vura vura avaz avaz bağırdı ormanda. Acısı göge savruldu. Sis öylesine yoğundu ki sesi duyulsa da onlari kimse göremedi. Cennet ile cehennemdeki o kör noktada, araftaydılar sanki. 

Tüm gerçeklik algısı yok oldu. Ne bebeğini hissedebiliyordu artik ne de bacaklarının arasından süzülmeye devam eden kanı. Sevdiği adamı kaybetmenin, umudunu yitirmenin acısı bütün benliğini sarmalamıştı. Geriye aklının tüm melekelerini yitiren genç bir kadın kaldı. Gözyaşları durmaksızın akmaya devam etse de,dudaklarında büyüyen tebessum yerini kahkahalara bıraktı. Hali öylesine ürkütücüydü ki, Tayfun Ağa bile geri adım attı.

Kadın odağını kaybeden gözlerini ormanın ilerisine dikti. Yüzünde güzelliğini dahi gölgeleyecek korkutucu bir bakış belirdi.

“Fırat. Geldin. Buldun beni.”
Elleri uzandı o karanlığa. Tekrar kavrulan dudaklarindan bir kahkaha döküldü.

Adam dönüp onun baktığı yere baktı. Kimse yoktu. Korktu. Ama vazgeçmeye niyeti yoktu. Kadını  kollarından tutup,sarstı.

“Kimse yok orada. Kendine gel Meryem.”

Kollarını çekmeye çabaladı kadın. Hırçındı hareketleri. Çözülen parmaklarının ve kucağından kayan bebeğin farkında bile değildi.
“Fırat… Sevgilim. Tut ellerimi.”

Neredeyse toprağa çarpacak bebegi tuttu adam. Şefkatli olmasi da dokunuşu, alacağı ağır darbeden korumuştu küçük bedeni.

Yerinden doğrulan ve baktığı o noktaya yürümeye başlayan kadına bağırdı.
“Dur Meryem!”

Durmadı kadin. Savsak adımları ve yüzündeki gülümsemeyle devam etti yürümeye.

Adam tekrar bağırdı.
“Meryem dur diyorum.”

“Beni yurdumuza götür Fırat.”

“O yok Meryem. O öldü. Dur!”
Sözlerinin ardından çekti silahını.

Kadın onu duymuyordu.
“Çok yorgunum. Çok. Gücüm kalmadı.”

Defalarca seslendi adam. Duymadi kadın. Bir elinde bebek, diğerinde silah gitti peşinden. Gözleri dolarken bağırdı bir kez daha.

“Dur diyorum Meryem.”
Onun kendisini duymadığını, durduramayacağını anladığında çekti tetiği. Kurşun silahtan çıkıp, kadının sirtina saplandı.

Iki adim atıp  olduğu yerde durdu kadın. Ansızın yüz üstü düştü yere. Ağacın dibinde, ıslak toprağın uzerine düştü bedeni.

O an anladı adam yaptığını. Kalbinin tutkun olduğu kadini vurmuştu. Şimdi ayaklarının dibinde can çekişmesine sebep olanda oydu. Nasil yapabilmişti bunu? Nasil kıyabilmişti ona?

Kadını sırt üstü çevirdi.
“Sakın. Sakın bırakma beni.”
Yüzünü okşadı. Kurşunun çıktığı göğsüne dokundu.
“Bak bana. Meryem.Buradayım.”

Duymadi kadın. Gözleri kapanırken, gördüğü sadece elini ona uzatan Fırat’tı. Ruhu bedeninden koptu. O eli sıkıca tutup, gidecekken canını alan adamın kucağındaki bebegine baktı.

Ardında nefret ettiği adamı babası olarak bilecek, büyük Bedir Aşiretine varis olacak, bir can bıraktı.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!