SİS – 13. Bölüm

Çok uzun bir yoldan dönüyordu Toprak. Ardında bıraktığını sansa da her daim onunla olan şehre bakarken sessizdi. Adeta uzun ve çetin bir savaşta verdiği mücadeleden vazgeçen bir savaşçı gibi hissediyordu.

Düşünceliydi. Uçaktan inmesine çok az kalmıştı. Hostesin verdiği bu bilgiyle irkildi. Toparlanmalıydı. Zira o topraklara adımını attığı anda zırhını kuşanmış olmalıydı. Güçlü ve kendinden emin duruşunun arkasına gizlenmeliydi. Hiç acı çekmiyormuş gibi… Hiç kimse onu yaralayamazmış gibi…

Uçak inişe geçerken kaçtığı şehrin değişen silüetindeydi ela gözleri. Ne denli kabul etmek istemese de kaçmıştı. Dillendirmese de döndüğünde yüzüne çarpacak hakikatlerden korkmuştu. Kim olduğunu bulmanın getireceği belirsizlik öyle yoğundu ki sislerin içinde kalmayı tercih etmişti. Zira adımladığı yolun sonunda aydınlık mı yoksa zemheri bir karanlık mı olacak bilmiyordu.

Kuzeni karşısına çıkmasa, o uzaktayken yaşananları anlatmasa dönmezdi. Yeminini bozmaz, o eve adım atmazdı. Yıllardır olduğu gibi gelmesini isteyen, yolunu gözleyen iki yaşlı yüreği duymamaya devam edebilirdi. Ne denli zor olsa da uzun süredir bunu başarmıştı.

Yabancı bir ülkede, gölgesiz bir adam misali yaşamak yaralarına iyi gelmişti. Sadece Toprak olabilmişti. Sadece Toprak… Kimse onu ait olmadığı bir soyun varisi olarak tanımamıştı. Taşımadığı kanın geleceği olarak bakmamıştı yüzüne. Ona can vermeyen bir adamın evladı bilmemişti.

Kadınlar onu Paris’te var ettiği parfümlerinin başarısı ile tanımıştı sadece. Gücü, parası ve yakışıklılığı ile büyülenmişlerdi. Etkisine giren, onunla zaman geçirebilmek için dikkatini çekmeye çalışanlar olmuştu. Birçoğu bunu başarmıştı da… Ancak hiçbiri kalbine dokunamamıştı. Zira Toprak hislerini öylesine güçlü kontrol etmeyi basarabilen bir adamdı ki onlara izin vermemişti.

Uçak yere değdiğinde ardına yasladığı başını kaldırdı. Derin bir nefes aldı. Vakit gelmişti. Doğduğu şehre adım atacaktı birkaç dakika sonra. Verdiği tüm emekleri, kurduğu hayatını yakmış olacaktı. Bir daha gidemeyeceğini kabul ederek yıllar sonra ilk soluğunu alacaktı bu şehirde.

Yerinden doğruldu. Hareketleri yavaştı. Ceketini karşısındaki koltuktan aldı ancak giymedi. Şirketine ait uçağı sadece kendisine tahsis ettirmişti. Bu yüzden kimse yoktu. Yalnız gittiği şehre yine yalnız dönüyordu. Gözlüğünü takıp usulca yürüdü. Açılan kapının önünde bekleyen hostese başıyla selam verdi ve oracıkta durdu. Bakışlarını güneşin yeni doğduğu topraklarda gezdirdi. Kapalı dudaklarını aralayıp, titrek ve derin bir nefes çekti içine. Toprak Bedir dönmüştü.

Uçaktan ineli epey olmuştu. Yola düşeli de bir o kadar… Havaalanında kiraladığı arabayı kullanıyordu sessizce. Geldiği gibi tek başına dönüyordu. Kimseye haber vermeyişinin nedeni Barzan Uluhan’ı hazırlıksız yakalamak istemesiydi. Zira Fransa’da kendisini aradığını biliyordu. Şirkete geldiklerini dakikalar önce bir mesaj ile öğrenmişti. Özel olarak seçtiği genel müdür istediği gibi onlara uzun bir tatile gittiğini söylemişti. Nerede olduğunu bilmediğini de…

İlerideki büyük küçük taşların seçili olduğu yere bakarken gözlerini kıstı. Konağa gitmeden önce ona gidecekti. Meryem’e. Talihsiz annesine…

Arabasını durdurup, yan koltukta özel hazırlattığı beyaz güllere uzandı. Özenle seçtiği goncalardan taşan kokuyu içine çekti. Arabasından inerken etrafına bakındı. Saat ögleni bulmak üzere olsa da etrafta kimseler yoktu. Bu onun için bulunmaz fırsattı.

Çok uzun zaman önce geldiği yeri ezberlemişçesine yürüdü. Kısa süre sonra gördüğü iki mezar taşı, bedenini ayaza tutulmuş gibi titretmeyi başarmıştı.

“Meryem Bedir”    “Tayfun Bedir”

Yanında o adamı görmek canını yakmıştı Toprak’ın. Henüz hakikatleri bilmese de içinde ona karşı büyüyen nefrete mani olamıyordu. Neden onunla evlenmişti? O adam nereden bulmuştu peki onu? Karnında o varken, başka birine ait bir can taşırken nasıl kabul etmişti? Sevda mıydı nedeni? Yoksa daha karanlık bir sebep mi vardı temelinde? Ya babası? O neredeydi? Bunca yıl Meryem’i ya da onu bulmamak için nasıl gelmezdi? Habersiz miydi varlığından? Yoksa evladını ardında bırakacak kadar zalim miydi? Bu soruların cavabını orada bulamayacağını biliyordu Toprak. O yüzden sustu. Diğerine bakmadan gülleri onu saran toprağın üzerine bıraktı. Her birini okşarken bakışları adındaydı.

“Ne vakit duysam gül kokusunu aklıma sen geliyorsun. Ne garip değil mi? Oysa hiç bilemedim kokunu?”

Sessizce mermerin kenarına oturdu.
“Döndüm anne.”
Ona ilk defa ‘anne’ demişti Toprak. Güzel gözlerinin doluşu, sesinin titreyişi bu yüzdendi.
“Aynı şehirdeyiz yine. Aynı gökyüzünün altındayız seninle.”
Gözlüğünü çıkarıp, nemlenen gözlerini sildi elinin tersiyle.
“Seni bulacağım. Kim olduğunu, köklerini öğreneceğim. Onu da bulacağım.  O adamı… Sana sözüm olsun.”


Konağın kapısına yaklaşan araba korumaları hareketlendirdi. Dört bir yandan sarıp, inecek kişiyi beklediler. Açılan kapının ardında güneşin değdiği turuncu saçlarıyla  çıkan adamı gördüklerinde hepsi şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.

Ağaları Toprak Bedir, evine geri dönmüştü.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!