SİS – 8. Bölüm

“Bu çocuk ağır bir kriz geçirmişe benziyor.”

Nino Hanım, torununun üzerini örterken gözlerinden süzülen yaşları başını eğerek gizlemeye çalıştı. Tamer Ağa ise elindeki tesbihi öylesine sıkıyordu ki parmaklarının uçları ezilmişti.

“Bir şey yap Deha. İyi et Toprak’ımı.”

Genç doktor, babasının kadim dostu olan adamın endişesini gidermek için “Tamam.” dedi. Elleri yumruk halinde kalmış, bedeni kasılmış olan çocuğa baktı. “Bir sakinleştirici yapacağım. Sabaha kendine gelecektir. Ama sonra mutlaka bir hastaneye götürmelisiniz.”

Hastaneye götürmesi Yedi Aşiretin ve en önemlisi Barzan Uluhan’ın yaşananları öğrenmesi demekti. Yapamazdı Tamer Ağa. Bu riski alamazdı. Bu akşam yaşanan her şey burada kalmalıydı. Toprak’ı çevirip, çantasından çıkardığı şırıngaya doldurduğu ilacı kalçasına vurmasını izledi. Tekrar sırt üstü çevirdiklerinde hissettiği acıyla yüzünü buruşturan torunu gözlerini açmamıştı. Bir süre sonra yine ifadesiz bir hale büründü sureti.

Doktor gitti, saatler ilerledi. Tamer Ağa ve Nino Hanım Toprak’ın başında bir an olsun ayrılmadılar. Bu yüzden ne Nazenin’ın ne de oğlunun konaktan ayrıldığını öğrenemediler.

Sabaha karşı Nino hanim yatağın ayak ucunda, Tamer Ağa ise yanina konulan berjerde uykuya yenilmişlerdi.

Sabah ezani okunurken,başi koltuğun kenarından düşen Tamer Ağa, gözlerini kısarak etrafina bakındı. Tekrar kapayacakken gözlerini duyduğu inlemeler ile telaşla doğruldu.

“Anne… Anne gitme.”

Torunu kirpikleri titreşirken başını iki yana çeviriyordu.

“Doğru değil de.”

Ellerini yüzünde gezdirip,sarstı.
“Aç gözlerini aslanım. Kabustur gördüklerin.”

Avucuna değen tenden yayılan ateşle telaşlandı. Yaniyordu kiymetlisi. Karısından yardım dilemek için ona baktı. Öylesine derin bir uykudaydı ki… Kapının önünde beklediğini bildiği kahyaya doktoru tekrar çağırmasını söyleyecekken gece boyu kasılı duran parmaklar açıldı.

Torununun elindeki kağıtta yazanın ne olduğunu ögrenmesi için uzanıp alması yeterdi.  Lakin kalbi dayanabilir miydi? Içindeki o şüphe tohumuna yenilmenin vakti gelmiş miydi?

Kapının dışından gelen sesleri işittiğinde daha fazla sorgulamadı. Çekip aldı kağıt parçasını. Yazılara bakmadan yeleğinin cebine sıkıştırdı.

“Tamer. Ne oluyor?”

“Ateşi var.”dedi. “Doktoru çağıracağım. Sen yanında kal.”

Kapıyı açıp, dışarı çıktığında onu karşılayan adamına doktoru getirmesini söyledi. O koşar adım uzaklaştığında ayni kattaki çalışma odasına yürüdü. Cebindeki ateş parçası kalbini ve ruhunu geçen her saniyede sarıyordu. Ahşap kanadı itip içeri girdi. Koltuğunun ardinda duran kasayı tesbihinin ucundaki anahtarla açtı.

Cebindeki kağıdı tek avucunda sarıp, çekip aldı. Bakmamak için kaçırdığı gözleri ona düşmanmış gibi üzerinde ki “Laboratuvar” yazısını çoktan görmüştü. Sarsıldı bedeni. Bunu yapmış olamazdı. Sol eli sıkışan kalbine yaslandı. 

“Oku ve kurtul.”

“Peki ya doğruysa söylenenler?”

“Senin kanını taşımayanın ne işi var hanende? Ne işi var soyisminle?”

Kalbi ve mantığı koca bir savaşın eşiğindeydi şimdi. Elindeki tek bir kağıt parçası cehennemin kapısını açabilecek kadar güçlüydü. Onun oğlunun parçası olmama ihtimali neden olma ihtimalinden güçlüydü? Neden böyle hissediyordu? 

“Daha ne kadar kendini kandıracaksın?”

“Yedi Aşirete, Barzan’a yem mi edeceksin onu?”

Küçücük bir bebekken sardığı candan vazgeçebilecek miydi? Ona dair kurduğu gelecek planları ne olacaktı? Adnan mı sürdürecekti adını? 

İki kattan oluşan kasanın alt tarafında sahip olduğu arazi ve gayrimenkullerin tapusu ile şirketlerine ait önemli belgelerle pasaportlar vardı. Üstte ise oğluna ait tedavi ve hastane raporları… Eli oraya uzandığında kararı veren kalbi olmuştu. Bıraktı ve hızlıca çekti elini. Kapattı kapısını. Kilitlerken elleri titriyordu. 

Geri çekildiğinde nefes nefeseydi. Etrafındaki tüm sesler susmuştu sanki. O günden sonra kasasında büyük bir sır saklayacağını artık biliyordu. Anahtarın takılı olduğu tesbihi avuçlarında sıkıp, geri çekildi. Uyurken dahi onu artık yanından ayıramazdı.

Peki ya Toprak’a ne diyecekti? Onun üzerinde yazanları okuduğunu biliyordu. Böylesine yara alması, kendini kaybetmesi aslında orada ne yazdığının en büyük ispatıydı. Ama yapamazdı. Bir düş gördüğünü söyleyecekti. Öyle bir kağıt asla var olmamış,o an hiç yaşanmamıştı. Konakta yaşayan herkesi tembihleyecekti. Toprak’ın geldiği anda hasta olduğunu ve odasına taşındığını bileceklerdi. Ve Nazenin ne olursa olsun bu yaptığının bedelini ödeyecekti.

Her şey yıllar önce olduğu gibi Tamer Ağanın planladığı şekilde gerçekleşti. Lakin yine hesaba katmadığı kader ufacık bir kağıt parçası olarak Toprak’ın avucundaydı.

*

Toprak, derin bir uykudan uyanmış gibiydi. Bakışları berraktı. Bedeni büyük bir yorgunluğun izlerini taşıyordu. Elleri uzandığı yatağındaki çarşafı sıktı. O an parmaklarının arasındaki sertlikle irkildi. Bakmasına fırsat kalmadan tanıdığı koku ve sıcaklıkla sarmalandı.

“Şükürler olsun açtın gözlerini. Toprak’ım. İyi misin?”

Yüzüne dokunan eller üzerinde gezinen gözler durumunu anlamaya çalışıyordu. 

“İyiyim.” dedi yüzünü saran elleri tutup. “Ne oldu bana?”

“Hastaydın geldiğinde. Üşüttün o İstanbul’larda.” Gözlerinden kaçan kara gözler, bir kez daha etrafında gezindi. “Hemen odaya çıkardık seni. Ateşin epey yükseldi.” 

“Büyükbabam nerede?”

“Sabaha dek başındaydık birlikte. Bir telefon geldi. Apar topar çıktı. ” Yerinden kalktı yaşlı kadın. “Uzan sen. Ben hem Tamer Ağaya haber vereyim hemde sana en sevdiğin tarhana çorbasından hazırlayayım. Aç açına yatıyorsun geldiğinden beri.”

O odadan telaşla çıktığında Toprak zihnindeki boşluklarla kalakalmıştı. Lakin düşünecek, ardına düşecek hali yoktu. Yüzünü yıkamak ve biraz kendine gelmek istedi. Üzerindeki ince yorgandan kurtulmaj için sağ elini kaldırdı. O an parmakları arasından bir kağıt parçası kucağına düştüğü.

Yaşananlar gözlerinin önünden geçerken tüm eksik parçalar yerine oturdu. Konağa girişi, kendisine doğru pasta ile gelen halası ve uzattığı kutu… Kutunun içinden çıkan kağıdın üzerindeki yazıyı anımsadığında kasıldı bedeni.

Az önce giden Büyükannesinin örttüğü kapıya baktı sessizce. Yaşananları silerek ona yalan söylüyorlardı. Hiçbir şey yaşanmamış gibi davranarak ne yapmaktı niyetleri? Kağıt neredeydi? Üzerinde yazanlar doğru olabilir miydi? Nazenin bunu ona neden yapıyordu?

Tüm bu soruların yanıtını bulacaktı. Yatağın örtüsünü açıp, çıktığında sıktığı avucunun içinde o kağıt parçası vardı. Ayaklarının üzerinde durduğunda sendelese de umursamadı. Gidecek ve Büyükannesine hesap soracaktı. 

Ulaşmasına sadece iki adım kala kapı hızla açıldı. Kapının ardından çıkan Büyükbabası, yanında Nazenin ile ona bakıyordu.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!