Bol keyifli okumalar… 

                              🦅 

“Nasılsın?” Tamer, Kartal’ın omzuna bıraktığı eliyle adamın omzunu sıktı. 

“İyi, sen?” dedi Kartal. Yüzünde o hain gülüşü hâlâ asılıydı. 

“Yüzüne renk gelmiş oğlum. Anneciğin sana iyi bakıyor demek…” diyerek kızı Erva’nın yanına oturdu Şenay Hanım. 

“Anneciğim yapıyor, kızın yediriyor. Oldukça iyiyim anne.” 

Şenay Hanım damadına alttan baktı. “Kızımı övmesen rahat edemezsin zaten.” 

“Acaba biraz sen de bizi mi düşünsen anne?” dedi Erva, tüm acımasızlığıyla. Tamer’i annesine kur yaparken gördükçe adamı parçalama isteğiyle doluyordu. Sebebini bilmiyor, sorgulama zahmetine bile girmiyordu. 

Aydın ise bir şey anlamamıştı. Annesinin, oğlu yaşındaki bir adamla olan konuşmasını yadırgamamıştı. 

Efruz alt dudağını ısırıp annesi ve kız kardeşine baktı. Arada eğlenen kocasına kayıyordu bakışları. 

“O da ne demek Erva?” 

Erva önüne döndü. Saçını kulağının arkasına tıkıştırdı. “Hiç, öyle. Mahkemeden geliyorum sormuyorsun bile.” 

“Ah, sahi. Affet anneciğim. Kapıda Tamer oğlumla karşılaştık. Genç adam beni çok güldürüyor. Aklım uçmuş bir an. Nasıl geçti?” 

Tamer karizmatik yüzüne taktığı gülüşüyle Erva’yı izliyordu. Efruz’a benzeyen yüz hatlarında, kesinlikle ablasıyla taban tabana zıt şeyler vardı. Erva sertti. Tamer’e göre Efruz elbette tatlı ve sevimli bir kadındı ama Erva çekici ve gösterişliydi. 

“Artık bir Yalçın’ım.”

Tamer’in kaşları havalandı. “Nasıl?” derken buldu kendini. Yalçın’ım dediği anda kendine katılmış bir hisle boğuştu düşünceleri. 

Erva adama yan yan baktı. “Yalçın’ım dedim ne var bunda?” 

“Hiç. Şaşırdım bir an. Bilmiyordum. Benim de soyadım Yalçın.” 

Bu sefer Erva’nın kaşları hayretle havalandı. O da bunu beklemiyordu. “Olabilir… Bence pek çok Yalçın vardır bu ülkede.” 

“Elbette.” 

Kartal ve Efruz birbirine bakıp gülümsedi. “Ben de Yalçın’ım,” dedi Efruz. “Yani bekar soyadımda artık Yalçın var.” Konuyu kendine çekmek istedi. Kardeşinin dili uzadıkça Tamer’e batmaya hazırlanıyordu. 

“Bende yakında olacağıma göre evet, çok Yalçın olacak,” dedi Aydın. 

“Beni unutmayın,” dedi Şenay Hanım. “Ana Yalçın benim.” 

Tamer gülümsedi. “Bu evin içinde bile beş tane olduğuna göre haklısın Erva.” 

“Sağ ol.” Adama ters ters bakıp sert bir sesle söylemişti Erva. Tamer’in gözleri kısıldı. Bu kız ondan ne istiyordu? Bir kez bile kendine doğru düzgün bakarken görmemişti kızı. Derdi neydi? “Ne demek!” dedi sert bir sesle. 

Aydın ikili arasındaki gerilime kaş çattı. Bir ona bir diğerine bakıyordu. Efruz ise kendini tutuyordu. Erva’nın zihnine girmek istemiyordu. Annesini mi Tamer’den kıskanıyordu yoksa Tamer’i mi annesinden… deli gibi öğrenmek istiyordu. Çince bir cümle duyduğunda yüzünü buruşturdu. 

“Bunu sana yakıştırmadım Efruze.” 

Kartal ne konuştuklarını anlayamadı ama en kısa zamanda Çince öğrenmeye yemin etti. Efruz’un çocuksu masum yüzünden hiçbir şey belli olmuyordu. 

“Sana yakışıyor ama Kun…” diye geveledi Efruz. “Benim aklımda ne işin var?” 

“Efruze…” 

“Peki,” dedi çaresizce, ailesine döndü. “Akşama az kaldı. Yarbay’ı mı desem dayımı mı desem, o gelince yemeğe başlarız. Zaten şu an kimse yok. Ancak birikiriz.” 

“Asude nerede?” 

Kartal’ın sorusuna Efruz etrafına bakınarak geçiştirici bir cevap verdi. “Hayallerdedir belki.” 

“Savaş..!” 

                               🦅

“Nereye gittin lan kardeşimle?” 

“Ne oluyoruz Kartal Bey? Hatırlatırım Asude benimle birkaç hafta yaşadı. O zaman ‘al sakla’ diyordun. Tabii, tehlike geçti, değil mi?” Savaş, gözlerini çıkara çıkara Kartal’a söyleniyordu salonun bir köşesinde. Kalabalıktan seslerini bir tek kendileri duyuyordu. Kadınlar masa hazırlama telaşındaydı. Beyler de aralarında muhabbet ediyordu. 

Sağlam ayağıyla Savaş’ın dizine tekme attı Kartal. “Abi var karşında. Düzgün konuş. O zaman öyle gerekiyordu. Ama sen burnumun dibinden kız kaçırıyorsun şimdi.” 

Savaş göz devirip dizini ovuşturdu. “Ne yapalım biliyor musun Kartiş? Siz en iyisi bizi evlendirin artık. Ben çok sıkıldım bu işten. Elini bile tutamadığım bir kadın var lan hayatımda. Sen kalkmış bana nereye götürdün diyorsun… Terbiyesizsin oğlum sen. Rezil abi. Kardeşini benden iyi tanıyor olmalıydın.” 

“Tabii senden iyi tanıyorum. Ama seni de tanıyorum. Demek elini bile tutturmuyor, acıdım şimdi sana. Yok evlilik falan, sürün sen biraz.” 

Gözleri kocaman açılan Savaş adama eğildi. “Yemin ederim kaçırırım. Basarım nikahı kalırsın öyle.” 

“Hassiktir. Asude de öyle derdi zaten. Bir bok yapamazsın. Paşa paşa bekleyeceksin.” 

“Dinime küfreden müslüman olsa… sen üç günde ailesinden gizli nikahı kıyarken iyiydi. Efruze’nin ailesi yoktu zaten. Ağaç kavuğunda büyümüştü. Ne oldu, devran döner Kartal Bey.” 

Kartal adama kısık gözlerle bakıyordu. “Efruz benimle evlenmeyi kendi özgür iradesiyle kabul etti. Asude seni kabul edecek mi?” Adama sırıttı. “Etmeyecek.” 

Savaş doğruldu. Omuzlarını dikleştirip arkadaşına havadan baktı. Kartal oldukça eğleniyor gibiydi. “Demek yokuşa süreceksin.” 

“Tabii ki. Bir tane kardeşim var. Aranızdakileri kabul ediyorum ama adettendir biraz sürün yine de.” 

“Ensar baba,” diyen Savaş’ın sesi odada çınladı. Kartal’ın gözleri dehşetle açıldı. Babası duyarsa hayatta uzatmalarına izin vermezdi. Savaş’a edeceği işkenceleri de yerine getiremezdi. 

“Sus lan!” dedi dişleri arasından. Savaş’ın tek kaşı sen görürsün dercesine havalandı. 

Ensar Bey kendine seslenen adama döndü. “Efendim.” 

Savaş kıpırdamadan bir Kartal’a bir Ensar Bey’e bakıyordu. Kapıdan elinde meze tabağıyla giren Asude masaya yaklaştı. Elindeki tabağı tam bırakmak üzereydi. 

“Hayırlı bir iş için annem ve babamla geleceğiz. Müsaade var mı?” 

Bandajlı eliyle yüzünü kapattı Kartal. Kendi kazdığı kuyuya düşmek böyle bir şeydi demek. Savaş’ın ne denli manyak olduğunu düşünmediğini o an anladı. 

Asude masaya bırakacağı tabağın elinden kaymasıyla mezenin bir kısmını dökmüştü. Masanın başında düzenle ilgilenen kadınların tıkırtısı kesildi. Odayı saran sessizlikle Efruz, Selin ve Erva birbirileri göz büyüterek bakıyordu. Ensar Bey’in nasıl bir aile yapısı olduğunu hepsi biliyordu. Kadınların gözleri Asude’yi bulduğunda Asude kocaman açılmış gözleriyle Savaş’a kilitlenmişti. Kızın yüzü al al olmuştu. Babası tarafına bakmaya utanıyordu. Annesi Allah’tan odada değildi. Kaçsa kaçamıyor, kalsa ecel terleri döküyordu. 

Efruz başını çevirip babasına baktığında adamın da şaşkın haline dudaklarını birbirine bastırdı. Savaş yine yapmıştı yapacağını. Dan diye ortaya bırakmıştı bombayı. 

Kartal elini indirmiş Savaş’a buruşuk bir suratla bakıyordu. Savaş ise ona tam tersi meydan okuyordu. 

“Gelene gelme denir mi… buyurun gelin.” Ensar Bey girdiği şoktan çıktığında diyecek başka bir söz bulamamış ve en doğru sözün bu olduğuna karar vermişti. Kimseye gelme denemezdi. Verir miydi, Allah bilirdi… 

Savaş gizlediği gülüşüyle başını eğerek, “Sağ olasın baba,” dedi. 

“O benim babam, çakal! Ne o öyle baba baba.” Dişleri arasından tısladı Kartal. 

“Sen sus. Kızı bir alayım yüzünü göstermeyeceğim sana. Abiymiş. Pabucumun abisi.” 

“Lan,” diye çıkıştı Kartal. “Doğru konuşsana. Ne bu özgüven böyle.” 

Savaş adama eğilip fısıldadı. Kara gözleri çakmak çakmaktı. “Kardeşin beni seviyor Kartiş.” 

Masaya dökülen mezeye bakıp, “Ben bez getireyim,” diyen Asude odayı ışık hızında terk etti. Savaş’a bildiği tüm argo sözleri içinden yuvarlıyordu. Küfür etmeyi bilseydi keşke… 

Efruz birbirini parçalayacak gibi görünen Kartal ve Savaş’ın yanına yürüdü. “Kesin şunu!” dedi fısıltılı sesiyle. İki adam da ona dönmüştü. “Çocuk gibisiniz.” 

“Baksana şuna Efruz, ben vermeyince babama yürüdü.” 

“Sen neden vermiyorsun Kartal?” 

“Hah, doğru soru bu Efruze, hay ağzına sağlık. Ver şimdi cevabını. Beni mi beğenmiyorsun?” 

“Ne alakası var! Abiyim ben, abi.” 

Efruz göz devirip kocasının sandalyesinin arkasına geçti. “Sevgili kocam, Alanya’ya gönderirken iyiydi de kızı isteyince mi abilik taslıyorsun?” 

“Benden yana olur musun Efruz.” Kartal başını çevirip Efruz’a baktı. Kadının kurşuni bakışları içindeki aşka karşılık sevgiyle bakıyordu. Bir de üzerine o tatlı gülüşünü yüzüne asan Efruz’dan kurtuluşu olmayacağını anladı Kartal. “Bakma şöyle.” 

“Neden?” Efruz sevimlice gözlerini kırpıştırdı. “Etkim altına giriyorsun, değil mi? Ensar babama da aynı tekniği uygulayacağım o gece. Verecek kızını.” 

“Sen… Harika bir yengesin Efruze.” Savaş’ın büyüyen gülüşü, keyfine diyecek yokmuş gibi bir hava veriyordu. 

“Sen de babama iyi bir damat olacaksın Savaş. Aksi mümkün olursa…” adama göz kırptı. “Beni biliyorsun ya.” 

Kartal kahkaha atarken Savaş omuz silkti. “Sizden mi korkacağım be. Asude gibi birini bulmuşum, onu üzmekten önce Allah’tan korkarım.” 

Kartal ikna olmuştu ama ters ters baktı adama. Savaş’a olan güveni tamdı. Sadece eğleniyordu. Kardeşini veriyordu sonuçta, biraz gıcıklık yapabilirdi. 

“Haydi, yemeğe.” Efruz kocasını masaya yöneltti. 

Efruz’un üzerine yeni giyindiği kişilik, en çok kocasının gözüne takılıyordu. Gülüşü bile ahenk kazanmıştı kadının. O dingin sakinlik gözlerine kadar çıkmıştı. Hâl ve hareketleri göze batacak kadar değişik geliyordu Kartal’a. Hangi Efruz’u daha çok seveceğini bilemiyordu. Eski Efruz’a ‘her şeyin yolunda olacağını, sabır göstermesini’ aylarca anlatmaya çalışmıştı. Bir şekilde her ikisi de o yorgun günlerin sonuna gelmiş gibiydi. Kartal artık huzurlu, Efruz artık daha mutluydu ve Kartal ona ‘her şey’ ile başlayan cümleler kurmayacaktı artık. 

Efruz’un aşkını sessiz bir çağlayan misali yaşıyordu artık. Sanki… sanki artık Efruz onu taşıyor gibiydi. Sırtını verdiği güçlü bir kadını vardı ve rahatça nazlanabilirdi. En azından denerdi. Etrafındakilere bakıp aklındakilerle gülümsedi. ‘Ya Efruz benden bıkarsa…’ bakışları yanında oturan kadına kayınca Efruz da başını çevirip baktı. ‘Ne?’ dercesine bakan kadının kısık gözlerine kendi aklındakilerin saçmalığıyla gülümsedi. “Yiyemiyorum,’ dedi. 

“Sağ kolun iyi durumda Kartal. Yiyebilirsin bence.” 

Kartal içli içli baktı kadına. “Kaşığı tutunca sızlıyor ama…” 

Efruz etrafına bakındı. “Baban var masada Kartal. Sana ellerimle yediremem. Ayıp!” diye fısıldadı. Kartal’ın da umurunda idi. “Hastayım ben, ayıp olmaz.” 

Adamın yapmaya çalıştığı şeyi fark edince gülümseyerek göz devirdi. “Hatice anne, yer değişelim mi? Kartal senin elinden yemek yemek istiyormuş.” 

Karşısındaki kadın neşeyle kalktı yerinden. “Olur kızım.” 

Kartal Efruz’a bakıp gülümsedi ve başını sağa sola salladı. “Gel anne gel yoksa aç kalacağım.” 

Gelin kayınvalide yer değişimi yaptı. Efruz karşıdan kocasına göz kırptı. “Afiyet olsun Kartal.” 

“Sana da Efruz.” 

Harun, karşısında oturan Çinli güzele bakıp bakıp iç çekiyordu. Kar beyaz ten, kömür karası saçlar ve o kara boncuk misali ışıl ışıl gözlere  baktıkça en derinlerde vurgunlar yiyordu. Bir kadın nasıl bu kadar güzel görünebilirdi? Gözlerini ondan alamıyordu. Arkadaşı Kartal, Kılıç ve Savaş’ın yediği aşk tokatından o da ha yedi ha yiyecek kıvamda erimiş tereyağı gibi dolanıyordu. 

Asude masanın bir ucuna tünemiş, babası tarafına bakmıyor ama Savaş’ı gözleriyle yiyordu. Çaprazında oturan adam ise dünya yansa umursamayacak tavrıyla kızı daha çok sinirlendiriyordu. 

Yarbay Recep masada bulunan tüm askerlerine göz gezdirdi. Çok yakında hepsini sahadan azat edecekti ama henüz beylerin haberi yoktu. Ve haberleri olmayan bir gerçekte şu an belki de gerçekleşiyor olduğuydu. Girdiği bunalımdan çıkamayan Latif Sencer kendini ranzasına asarak intihar ediyordu. Oğlunun kaybı onu bunalıma sokmuştu belki de. Bu düşüncelerini kenara alıp adamlarına baktı. 

 Yeni, genç ve yardıma ihtiyacı olan askerler yetiştirecekti. Bu yedi adamla çok görev yapmış, devletine pek çok katkıda bulunmuşlardı. Görüyordu ki artık pek çoğu evlilik yolunda ilerliyordu. Bulundukları yerden devletlerine hizmet etmeye devam edecek ama bir daha göreve çıkarmayacaktı onları. Özleyecekti… 

“Enişte,” dedi Erva. Kartal baldızına döndü. 

“Baldız?” 

“Bugün avukat bana söylemeyi unuttu sanırım. Ben de mutluluktan sormayı unuttum. Pasaportum ne zaman hallolur?” 

“Yemekten sonra ararım. Acelen ne hem, okul bitti diye biliyorum.” 

“Bitti çok şükür de, diplomamı almaya ve evimi kapatmaya gideceğim. Bir an önce bitirsem ve işe başlasam diyorum.” Masanın bir ucundan konuşuyordu Erva. Karşısında da jigolosu oturuyor, arada bir kendini kesiyordu. Kabul ediyordu ki adamın çok cool bir havası vardı. Tam istediği gibiydi Tamer. Cıvık biri değildi. Beyefendi tavrı artı bir puandı. Zekice konuşuyor, çoğu zaman da dinliyordu. Ama annesine olan tavrını beğenmiyordu. Sanki bir jigolo havası oluşuyordu zihninde. Bu da artıları yok ediyordu. Fakat adamın dışı yakıyordu; zeki, karizmatik, güçlü bir fizik ve yakışıklıydı. İşte bunlar ona sinir olması için yeterliydi. Kucağına atlamayacak kadar gururla donanmıştı. 

“Nerede başlıyorsun ki?” dedi Kartal. “Ben, benimle çalışırsın diye düşünmüştüm.” 

“Kendi şirketimizde. Sayende hâlâ bir şirketimiz var. Adını değiştireceğiz. Abimle ikimiz hakkından geliriz diye düşünüyoruz.” 

Aydın boğazını temizledi. Evet, konuşmuşlardı Erva ile ama bir saat kadar önce Yarbay ile yaptıkları konuşma her şeyi tepetaklak etmişti. 

Erva abisine baktı. “Ne? Yapamaz mıyız?” 

Aydın önce Yarbay’a baktı. “Sen yaparsın eminim. Ben bir süre burada olmayacağım.” 

“Nereye anneciğim?” dedi Şenay Hanım, endişe içinde. “Tatile mi?”

Aydın ne demesi gerektiğine karar veremeyince Yarbay Recep sözü devraldı. “Aydın benimle gelecek. Bir yıl boyunca da dönmeyecek.” 

Masadaki pek çok insanı şaşkına çeviren sözler en çok Şenay Hanım’ın içine oturmuştu. “Hayırdır Recep Bey?” 

“Hayr Şenay Hanım. Oğlunuz tıpkı bu masada oturan yedi adam gibi eğitilmiş devlet görevlisi olacak. Askeri eğitimden geçecek. Bir yıl sonra da normal yaşantısına geri dönecek.” 

“Ah, öyle mi?” Şenay Hanım oğluna iç giderek baktı. Bir yıl görmeyecek miydi oğlunu… 

Kılıç hâlâ alışamadığı Aydın’a ters ters baktı. “Aramıza katılacak yani.” 

Yarbay Recep derin bir nefes aldı. “Bu konuyu daha sonra konuşalım. Şimdi Erva’ya dönelim. Genç ve güzel bir kadın olarak bir şirketi tek başına yönetecek. Sizde ona yardımcı olun bir süre. Belki Efruze de kendi şirketinde çalışmak ister, abla kardeş başarabilirsiniz.” 

Daha abisinin gidişini sindiremeyen Erva duyduğu sözlerle gülümsedi. “Yapabilirim sanırım. Yardım isterim, en azından bir süre.” 

“Ben kendi şirketimi kuracağım kardeşim. Üzgünüm,” dedi Efruz. “Ama Tamer ve Savaş sana yardım edebilir. İşletme onlardan sorulur. Hem Kartal’ın bir ekibi var bildiğim kadarıyla orada.” Tamer’i özelikle söylemişti Efruz. Erva’nın tepkisini her an ölçmeye devam edecekti. Masada Kun olmasa daha neler yapacaktı da adamın ona dönen gözleri ayıplar gibiydi. Bir masaya iki psişik insan fazlaydı. Efruz, Kun’a masum masum bakıyordu. 

“Elbette, elimizden ne gelirse,” dedi Tamer. “Öğretiriz!” Erva’nın kahve gözlerine dikti kendi koyu kahvelerini. Ve anında kadının kısılan gözleri, kenetlenen dişlerini gördü. O büzülen dudakların tadını merak etti. Öfke bu kadına çok yakışıyordu. 

“Gerekirse öğretirsin ama senden yardım alacağımı sanmıyorum. Yeterince zekiyim.” 

“Ondan hiç kuşkum yok.” 

“Fark etmen çok hoş.” 

“Başka şeyler de fark ediyorum.” 

“Öyle mi? Ne gibi.” Erva dirseklerini masaya dayayıp ellerini çenesi altında birleştirdi. 

Aydın başta olmak üzere masada herkes aşık atışmasına dönen tartışmayı izliyordu. 

“Benden hiç hoşlanmıyorsun ve bunun bir sebebi olmalı.” 

Erva tek kaşını kaldırıp sırıttı. “Kesinlikle sen de çok zeki bir adamsın.” 

“Teveccühünüz Erva Hanım.” 

“Anneciğim.” Kendine seslenen annesine döndü Erva. “Efendim anne.” 

Şenay Hanım sözsüz geçen diyalogla kızına yapmamasını izah etti. Erva da gözleriyle kabul edip uydu. 

Hümeysa’nın şen sesi masayı hükmü altına aldığında konu kapanmıştı. Ama Tamer ve Erva birbirilerine attıkları ters bakışlarla son vermişti yemeğe. 

Yemekten sonra kolundan tuttuğu kardeşini kuytu bir köşeye getirdi Efruz. Üst kata çıkan merdivenlerin yanında ilerlemiş, odalara açılan geniş koridorda yalnız kalmışlardı. 

“Ne oldu?” 

“Ben sana soracağım, ne oluyor? Tamer’e neden diş biliyorsun sen?” 

Erva sıkkın bir nefes verip gözlerini koridorda gezdirdi. “Hiç, sadece sinir oluyorum ona. Pis jigolo.” 

“Erva! Ben senin beynine girmeden önce hemen ötmeye başlıyorsun. Bak hazır şurada Kun da yok. Bir saniyede çökerim aklına.” 

“Ne varmış aklımda da çöküyorsun? Anneme davranışlarını görmüyor musun?” 

“Anneme kibar davranması onu jigolo yapmıyor. Zaten adamı arkadaşlarının diline düşürdün. Hayır her gördüğümde kötü oluyorum. Çok ayıp Erva.” 

Erva kollarını göğsünde bağlayıp omuz silkti. 

“Demek çok çekici…” 

Erva gözlerini açarak ablasına döndü. “Abla!” 

“Karizmatikte buluyorsun.” 

Kollarını çözen kızın sesi kesildi. Efruz’a bakarken ne yapacağını şaşırdı. “Kes şunu!” 

Efruz haince sırıttı. “Cool duruşu aklını çeliyor. Ben bilmiyorum sanki senin derdini. Sen oldum olası böyle adamlardan hoşlandın. Gururundan yapıyorsun değil mi? Göz süzmek kim sen kim. Hoş Tamer de kalkıp Kartal’ın baldızını ayaküstü götürecek adam değil. Ki, ben Tamer’in seçici bir adam olduğunu düşünüyorum. Bence o da senden etkileniyor.” 

Yakalanmış olmanın verdiği yorgunlukla omuzları düştü Erva’nın. “Adam coolluktan yıkılıyor.” 

Efruz başını seni seni dercesine salladı. “Sen de gururdan.” 

“Abartma. O sadece bir erkek ben de bir kadınım. Normal değil mi bunlar?” 

“Normal elbette. Ama bu şekilde devam edersen havanı alacaksın kardeşim. Belki o da senin için deliriyordur. Belki seni öpmek istiyordur.” 

Erva’nın ağzı aralandı. “Sen… onun aklına mı girdin?” 

“Yok daha neler… kadınsı hisler bunlar. Ne işim var Tamer’in aklında…” Yalan söylerken bile dikti. Bilen olsa pes derdi. Bu kadar da doğru yalan konuşulmazdı ki. 

“Of. Kapat konuyu. Arada bir göreceğim bir adam o kadar. Her güzele gönlümü verecek olsaydım işim vardı.” 

“Haklısın. Peki, kapatıyorum. Sen içeri dön ben Kartal’a hırka alacağım.” 

“Tamam.” 

Erva arkasını dönüp giderken Efruz da kendi odalarına girip kapıyı aralık bırakıp boşluktan izlemeye başladı. Tamer, onlar oraya gelmeden hemen önce Kılıç’ın çalışma odasına telefon görüşmesi yapmak için girmişti. Konuşmanın başından beri de kendilerini duyduğunu biliyordu Efruz. Kapı açıldı ve Tamer çıktı. Çıktığında başını sen görürsün diye sallıyordu. Efruz elini ağzına kapatarak gülüşünü bastırdı. 

“Demek jigolo ha…” dedi Tamer. Burnundan sesli çektiği hava ile adamın kabaran öfkesini görebiliyordu Efruz. Yine aynı şekilde sesli vermişti nefesini. “Ulan size de sormaz mıyım bunun hesabını. Demek film, öyle mi?” 

Adamların ve başta kardeşinin başını ciddi derde sokmuştu. Kocasını savunurdu. Gerisi kendi düşünsündü. Erva da genç bir adamı beğendi ve bunu gösteremedi diye peşin hükümlü, bilip bilmeden konuşmamalıydı. Beylere zaten maskara olacak biri lazımdı ve Tamer’i iyi kullanmışlardı. 

“Yürü be Tamer!,” dedi olduğu yerden. “Arkandayım cool enişte.” Tamer uzaklaşırken dolaptan kaptığı ilk hırkayla odayı terk etti. “Ben sevdim bu güçleri ya. Daha neler çıkar benden neler…” 

                              🦅

Az sonra Kun kendi ülkesine dönmek için bineceği uçağa girecekti. Efruz, Hai, Harun ve Kılıç’la onu yolcu etmeye gelmişlerdi. Hai amcasına sarıldı. “Beni merak etme. Annem ve babama iyi olduğumu söyle. Döner miyim, bilmiyorum.” Çince konuşan Hai göz ucuyla Harun’a baktı. Genç adamın kendine bakan gözlerindeki ateş ona bir daha dönmeyeceğini işaret ediyordu. Kun da Hai gibi Harun’a döndü. 

“Dönmeyeceksin Hai. Ama ziyarete geleceksin. Hep mutlu ol çocuğum. Annen ve baban sen mutluysan mutlular, bunu biliyorsun.” 

Amcasına döndü Hai. “Sen öyle düşünüyorsan ben ne diyebilirim. Mutlu olmak… deneyeceğim. Ama sen eminsin. Seni seviyorum amca.” Hai amcasına tekrar sarıldı. Kun onu şefkatle kucakladı. 

“Onu merak etme Kun.” Efruz ikisini ayırıp ortalarına girdi. Kun’a sıkıca sarıldı. “O artık bizim kızımız.” 

Kun tebessüm etti. “Siz Türkler… Sizin sevgi anlayışınız farklı.” 

“Milletçe biraz değişiğiz, bu doğru. Bizim adamlar,” derken elini havaya kaldırdı ve deli işareti yaptı. “Biraz manyak seviyor,” dedi gülerek. Kun’u da gülümsetti. 

“Sana çok şey borçluyum. Bunu hayatım boyunca asla unutmayacağım. Sen… Sen bana neler yaptığını biliyorsun. Ben de seni seviyorum Kun.” 

“Sen eşsiz bir kadınsın Efruze. Her zaman senin ardında olacağız. Güçlerini nasıl yöneteceğini artık biliyorsun.” 

Efruz başını salladı. “Evet. Son bir şey soracağım; benim gibi olan başka insanlar var mı?” 

“Eskiden vardı. Artık bir tek sen varsın. Senin içinde bulunduğun durumu hepsi senin gibi karşılayamadı. Dünyayı kötülük yönetemez çocuğum. Her kötünün bir gün acı bir sonu vardır. Sen acı sonu görmeyeceksin. Kalbinde taşıdığın aşk ve merhamet senden devam edecek ve bir gün senden olanlar da belki senin ırkını büyütecek.” 

“Çocuklarım mı?” diye soran Efruz’un kaşları havalandı. 

“Belki… Kız kardeşin de olabilir bu, erkek kardeşinden de. Bunu bilemeyiz. Tanrı ne verirse ona tabiiyiz.” 

Anladığını ifade eden baş sallamanın ardından gülümsedi. “Allah doğruyu bilir, diyelim.” 

“Hiç kuşku yok ki, Tanrı doğrudan yana çocuğum.” 

“Bu doğru.” 

Uçağa bildirdikleri adamın ardından kalkan uçağa hüzünle bakıyordu Hai. Efruz omzuna kolunu attı kadının. “Sen üzülmezdin Hai. Kızım seninle dünyayı dolaştık biz. Ne bu surat?”

“Ah, Efruz. Bilmiyorum. Dönmeyeceğimi söyledi. Sanırım bu korkuttu.”

“Ne var kızım korkacak… Harun sana unutturacak ne varsa.” Çince konuşuyorlardı ama Harun adını duyunca dönüp baktı. 

“Türkçe lütfen.” 

“Dedikodu yapıyoruz Harun.” 

Harun iki kadının karşısında durdu. Hai’ye gülümseyerek bakıp elini uzattı. Gözleri konuşuyordu. Gülümsemesi bir ömrü sunuyordu. Hai herhangi bir söze ihtiyaç duymadan tuttu adamın elini. Harun sıkıca kavrayıp parmakları arasına hapsetti kadının elini. “Biz gidiyoruz. Siz dönersiniz.” 

Hai, Efruz’a el sallarken adım adım uzaklaşıyorlardı. “Hey! O benim kızım. İstemeye geleceksiniz daha. Yok öyle alıp gitmeler. Düğüne kadar ayağını denk al Harun. Akşam sekizde evdesiniz ona göre.” 

Harun dönmeden elini havaya kaldırdı. “Peki, sevgili kayınvalideciğim.” 

Efruz ve Kılıç kahkaha attı. Yavaş adımlarla giden çiftin ardından yürüdüler. Onlar gözden kaybolana kadar ikiliyi izlediler sessizce. 

“Sen hayatımıza ışık getirdin Efruze. Hepimiz nasıl da farklı adamlar haline geldik.” 

Efruz, abi gibi gördüğü adama dönüp gülümsedi. “Sizin benim hayatımdan aldığınız karanlığa diyet diyelim.” 

“Bizim ne gibi bir yardımımız oldu ki sana? Sen ve Kartal… ikiniz yaptınız.” 

“Sen kumarhane sahibi olmasan, abim senin mekanında kumar oynamasa belki de ben şimdi çok farklı bir yerde hatta hayatta bile olmayabilirdim. Yaşadığımız sürece etrafımızdaki insanların hep bir görevi var, olacak. Kimse kimsenin hayatına yok yere girmiyor. Kötüler alıp gidiyor iyiler kalarak dostluğunu veriyor. Gidenler çok şey öğretiyor, kalanlara sahip çıkmayı… Kader o kadar ince örülmüş ki insan düşününce kaderi yazana tefekkür etmese ayıp.” 

“Bir kötü bin iyiden hayırlı diyorsun.” 

“O hesaba gelir, değil mi?” 

“Düşününce o çıkıyor içinden. Bin kişinin iyi olduğunu bilmek için bir kötü gerekli. Bin iyinin anlatamadığını bir kötü anlatır insana.” 

Efruz başını aşağı yukarı salladı. “İmtihansız tek bir yaşam olduğunu dahi sanmıyorum. Sebepsiz tek bir şey yaratılmamış.” 

Kılıç gülümseyerek başını sağa sola salladı. “Esas şimdi tasavvufçu gibi konuştun.” 

Efruz da gülümsedi. “Her neyse… Düğün ne zaman?” 

“Ah…” Kılıç derin nefeslenip etrafından gelip geçen insanlara bakındı. Selin deyince damarlarındaki kan yön değiştiriyordu. “Baharda. Nikah düşünüyoruz. Küçük, sevimli, sade ve sadece bizi seven insanların olduğu.” 

“Güzel fikir, beğendim.” 

                                   🦅 

Turkuaz rengi dar kesim, bedenine tam oturan ve dizlerinde biten elbisesiyle işini bitirip odasından çıkmış, Kartal’ı evde annesine emanet edip kara kızına binmişti. Etrafında koruma ordusu olmadan çıkacağı kısa yolculuk ruhunu arındırıyor gibiydi. Özelikle de Latif’in artık hayatta olmadığını öğrendiğinden bu yana çok daha rahattı. 

Evden ayrılırken Kartal’ın ona içli içli bakıp, “Git tabii. Bir zamanlar ben gidiyordum, evde sen kalıyordun. İlahi adaleti yaşa Efruz,” demesi aklına dolunca kahkaha attı. Sandalyeye mahkum bir Kartal, tam bir çocuktu. Suratı yerle yeksan olan adamın tavırları yanakları sıkılmalıktı. 

Gaza bastıkça kendini iyi hissediyordu. Özlediği anların mutluluğu içindeydi. Etrafında kötülük adına kimse kalmamıştı. Hayatı yeni baştan, sil baştan yaşıyordu. Araba kullanışı bile değişmiş gibiydi. Sakindi. Parmakları radyodan gelen şarkıya, direksiyona vurarak eşlik ediyordu. Arada kendisini de söylerken buluyordu. 

“Baharda kuşlar gibi geldin kondun dalıma, susamıştım sevgiye, çiçekler sundum sana.” 

Kendini hiç sebep yokken gülerken yakalamak bile eşsizdi onun için. Aracını park ederek kafeye doğru yürüdü. Belgin ve Gülnur Hanım onu bekliyordu. O garip günden sonra bir daha konuşma fırsatı bulamamışlardı. Kocaman bir gülümseme eşliğinde iki kadını da samimi bir şekilde öperek yerine, ikisinin tam ortasına oturdu. 

“Allah’ım… Nasıl farklı görünüyorsun Efruze,” dedi Belgin. 

“Öyleyim çünkü.” İki kadına da bakıp gülümsedi. “İkinize de çok ama çok teşekkür ederim. Benim için neler yaptınız… Size borçluyum bu halimi.” 

“Bizim için zevkti Efruze,” dedi Gülnur Hanım. “Fakat söylemek istiyorum ki; Asude orada olmasa benim sonuca ulaşmam imkansızdı.” 

“Asude…” diye mırıldandı Efruz. “O eşsiz bir kadın. İlim ile bilimi birbiriyle buluşturdu. Herkesin bir görevi vardı üzerimde. Hepinize çok şey borçluyum.” 

“Madem borçlusun Efruze, bana birkaç şey açıklarsın artık,” dedi Gülnur Hanım. 

Efruz kadına bakarken zihninden geçenleri bir bir okuyordu. Kadın onun ne olduğunu merak ediyordu. Nelerin, nedenlerini. 

“Metafizik meraklısı biri olmak benim suçum. İçimdeki kadınla bunu biraz başarabildim. Ama siz o kadını çıkarttığınızda ben alanımda daha da büyüdüm. Oldukça garip geliyor size biliyorum. Buna ben bile açıklık getiremiyorum. Doğaüstü şeyler olarak nitelendirebiliriz. Ben… Benim sorunum güvenmekti. Güvenmiyordum kimseye ama aslında güvenmekte istiyordum. Arada sıkışmıştım. Yeteneğin önüne geçilemez. Herkesin başarabileceği bir şey de değil, isterse yapamayacağı da bir şey değil. Ben çok istemiştim. Çok çalışmıştım. Hislerim her zaman kuvvetliydi. Geldiğimiz noktada burası. O gece siz olmasaydınız kocam hayatta olmayacaktı.” 

Olabildiği en üzeri kapalı şekilde anlatmaya çalıştı. Biraz vicdan azabı duydu ama mecburdu. İki kadının da ne kadarına inandığını biliyordu. Aslında hiçbirine inanmamışlardı. Fakat üstelemek istemiyorlardı. Onlara güçlerinden bahsetmek istemiyordu. Kimseye bahsetmek istemiyordu. Aslında o güçlerini unutmak, hiç olmamış saymak istiyordu. İnsanların zihnini okumak istemiyordu. Bir bardak suyu kendi alabilirdi. Tencerenin kapağını yine kendi kapatabilirdi. Ve şu an karşısındaki kadının bu gece Yarbay Recep ile yemek yiyecek olmasını aslında onlardan duymak isterdi. 

“Vay çakallar…” diye içinden geçirmeyi de ihmal edemedi. Zamanla güçlerini ötelemeyi başaracağını düşünüyordu. Bunu zamanla görecekti. 

“Evim şu anda tadilatta kısa birkaç işi kaldı. Haliyle sizde gördünüz evi o gece.” Gülümsedi ve kendine bilmiş bilmiş baş sallayan kadınlara bakıp devam etti. “Evimde bir kutlama yapacağız. Sizleri de bekliyor olacağım. Dönmüyorsunuz ya Gülnur hocam?” 

Yüzünde güller açan kadın yerinde doğruldu. “Ah hayır, Londra’da daha ne yapacağım ki? Sen birkaç yıllık çalışmaya bedel oldun bana. Hipnoterapist olarak alanımda oldukça ilerlemiştim. Şimdi metafiziksel olaylara eğileceğim sanırım.” 

“Harika!” Efruz gülümseyerek ellerini birleştirdi. “Buna sevindim. Yardıma ihtiyaç duyarsanız ben buradayım. Ama gizli kalmak şartıyla. Yaşananlar ben ve ailem için çok önemli. Bunu anlıyorsunuz ya?” 

“Elbette,” dedi Belgin. “Hiç merak etme o konuyu.” 

“Sen gerçekten de geleceği parlak bir psikologsun Belgin. Herkesten önce sana minnettarım. Sen ve senin zekice çıkışın olmasaydı; Gülnur hocam burada olmayacaktı. Ve o gece bana yardım edemeyecekti. Sizi bana Allah gönderdi.” 

İlk defa kadının utandığına şahit oldu Efruz. Küt saçını kulağının arkasına tıkıştıran Belgin gözlerini kaçırmıştı. “Abartma Efruze.” 

‘Abime mi shiplesem? Nasıl da gönülçelen bir güzel… Dupduru ve gönülçelen… İyice mahallenin bekar kalmasın diye herkese aday bulan teyzelerine döndün Efruz.’ İç sesi onu güldürdü. “Mutlaka bekliyorum partiye. Abim yakında bir yıllığına buradan ayrılacak. Aslında onun ve huzura erişimizin şerefine bu kutlama. Ailem var artık. Artık gerçek bir ailem var hem de çok geniş ve XXL olma yolunda ilerliyor. Ve ben çok mutluyum. Hayatında hiç olmadığım kadar mutluyum…” 

                                  🦅

Aklına geldikçe kendini gülümsemekten alamayan Efruz, Kartal’ı sandalyesinde kucağında laptopuyla bütünlemiş halde buldu. Sargılı kolu ile ağır ağır hareket ediyordu Kartal. 

Koşar adım yanına gelip adamın dudağına hızlı bir öpücük bıraktı. Karşılık alamadan geri çekilip karşısına oturdu. Kartal’ın gülen yüzü onda daha fazla gülme isteği uyandırdı. Adama bakıp kahkaha attı. 

“Ne oluyor?” 

“Ah Kara Süvarim, neler olmuyormuş ki…” derken başını bilmiş bilmiş salladı. “Dayım ve Gülnur Hanım…” İki işaret parmağını birbirine sürten Efruz’a kocaman gözlerle bakan Kartal’ın ağzı aralandı. “Nasıl?” 

“O kadarını okumak istemedim ya…” 

“Efruz! Kadının zihnine mi girdin?” 

“Herkeste aynı tepkiyi veriyor.” Efruz göz devirdi. “Ucundan baktım diyelim.” 

“Neyse… Eee…” Kartal’ın merakı katlanıyordu. Demek dayısı ha… Annesi ne çok uğraşmıştı evlenmesi, çocuk sahibi olması içinde Yarbay Recep umursamamıştı hiç. Hayatında bir kadın olduğunu dahi görmüşlüğü yoktu Kartal’ın. İşiyle evli işine aşık bir asker olmuştu dayısı her zaman. 

“Sadece bu akşam yemeğe çıkacaklarını öğrendim. Sonrasını bilmiyorum. Ne ara kaynaştı bu ikisi onu çözemedim ben. Hangi ara…” 

Kartal’ın kara gözlerinde hain ışıltılar yanıp söndü. Kucağında duran Laptopu kapatıp Efruz’a uzattı. Efruz alıp arkasına bıraktı. Kartal kucağında durmakta olan cep telefonunu eline aldı. “Biraz işgüzarlıktan kimse ölmez.” 

Efruz kocasının aklından geçenleri salise bir vakitte çözüp kahkaha attı. “Az değilsin. Ara hadi.” Kartal, dayısının numarasına basıp telefonun sesini diyafona verdi. Efruz da hemen karşısında meraklı gözlerle onları dinlemeye koyuldu. 

“Yarbayım…” 

“Kartalım.” Yarbay Recep üzerinde olan neşeyle açmıştı telefonunu. 

“Nasılsın dayı?” Kartal alt dudağını ısırmış, Efruz’a bakmıştı. 

“İyiyim yeğen, hayırdır?” 

“Akşam beni görmeye gelsen diyorum, buradasın ama yanıma uğradığın yok. Sahi sen neden Antalya’dasın dayı? Yeni görev yerin burası mı? Hiç konuşamadık.” 

“Sana ne Kartal! Ve hayır görev yerim burası değil. Tatil yapamaz mıyım?” Adamın hafif sert çıkan sesiyle Kartal devam etti. 

“Yaparsın elbette. Beni görmeye gelecek misin?”

“Gelmeyeceğim. İşim var. Yarın uğrarım.” 

“Tatildesin ama… ne işin olabilir ki? Gel sen bence. Sıkılıyorum evde.” Kartal aklına gelen tüm bahaneleri bir bir sıralıyordu. Hattın diğer ucundaki adam ise öfkeyle tısladı. 

“İşim var dedim ya Kartal. Tatilimi senin suratına bakarak mı geçireceğim?” 

“Kimin suratına bakacaksın dayı?” 

“Ebene.” 

“Yoksa randevun mu var? Demek yeğenini onun için ekiyorsun…” 

“Yeğenimi bir ekeceğim şimdi; tepesinden kurşun çıkacak. Sana ne lan!” diye bağırdı Yarbay Recep. 

“Efruz… dayımın randevusu varmış. Yarın gelecekmiş bize.” Sözde karısına konuşuyordu ama Efruz kahkaha atmamak için elini ağzına kapatmıştı. 

“Ben öyle mi dedim Kartal? Neden Efruz’a öyle diyorsun?” Kükreyen Yarbay Recep’in sesiyle Kartal telefona bakıp yüzünü buruşturdu. Bastırdığı gülüşü ona büyük keyif veriyordu. 

“Tamam, kızma Yarbayım. Randevun varsa vardır. Yengem güzel mi?” 

Birkaç saniye sesi kesilen Yarbay Recep, ardından konuyu çözmüştü. “Efruze…” 

Efruz’un kahkahası telefondan dayısına kadar ulaşınca Kartal da kendini serbest bıraktı. Kahkaha atan karı koca telefonun diğer ucundaki adamı unutmuştu. Boğazını temizleyen Kartal telefondaki adama tekrar döndü. “Anneme diyeyim mi seni?” 

“De tabii. Bende gelip sağlam yerlerini kırayım. Kapat lan telefonu!” Recep Yarbay’ın bağıran sesiyle Kartal alt dudağını üst dişiyle kıstırıp hızla kapattı telefonu. 

“Çok kızdı.” Efruz hâlâ gülümsüyordu. 

“Çok eğlendim Efruz.” Kartal telefonu kucağına bıraktı. Efruz da yere, adamın önünde diz çöktü. Kadının iki eli Kartal’ın sağlam tek eli ile  kenetlendi. Gözleri birbirilerine dokundu. İkisinin de içlerinde büyük neşe kıvılcımları kendine yer edinmişti. 

“Beni de okuyabiliyor musun?” 

“Gerek görmüyorum. Senden alacağım sözlerin kotası doldu. Ben artık seni her zerrenle hissediyorum. Konuşmak … evet çok önemli ama sözlerin ardındaki sessizlik var ya, sen sessizliğin çığlığı gibisin. Hep beni daima beni telaffuz ediyorsun.” 

Kartal’ın gülümsemesi hiç bu kadar anlamlı olmuş muydu, Efruz bilemedi ama bir gülümseme ile bile onu çözebiliyordu. “Sana bir gün bana gerçekten güvenmeyi öğreteceğime yemin etmiştim.” 

“Başardın o halde.” 

“Sen başardın. Ben sana yoldaş oldum. Önce sen istedin, uğraş verdin. Çaba gösterdin. Benimkisi öylesine bir istekti ve sonucun bu derece olacağını hiç düşünmemiştim. Hayatım boyunca senin kıskançlıklarınla başa çıkacağımı düşünüyordum. Her nazına katlanırım, her sözünü yutarım her kavgayı ben çıkarmış gibi af dilerim, diyordum. Şimdi geldiğimiz yer başka bir dünyadan ibaret gibi. Sen beni kalbine kabul ettin. Ve bunu yeni yapıyorsun. Aylar öncesi tanığım kadın yok artık.” 

“Şikayetçiysen yaparız bir şeyler senin için. Çok zor değil eski Efruz olmak.” 

Efruz’un elini elinin içine alıp dudaklarına götürüp öptü Kartal. Kadının kurşuni gözlerine hissettiği ve hissettirdiği büyük aşkla baktı. “Her ikisi de kabulüm. Sen yanımda ol yeter.” 

Genç kadının mutlulukla dolan gözlerindeki yaşı parmak ucuyla sildi adam. Aklına doluşan Erdem Beyazıt’ın Aşk Risalesi döküldü dudaklarından. 

“Yaslan göğsüme sevdiğim.

Benim gönlüm gök gibidir, açık deniz gibidir.

Pas tutmaz benim içim, yeryüzü gibidir.

Toprak gibidir…

Sen ki bulut gibisin,

Ay gibisin güneş gibi bazen…” 

Islak gözlerin gülüşüne şahitlik etmek Kartal’ın yüreğine inen nur gibiydi. Aşkıyla ağlatıyordu kadını. Kadını aşkından sızan aşkla ağlıyordu. 

“Bir an kayboldun gibi! yaşadım kıyameti

Yoruldun ama buldun ey kalbim emaneti. Yeniden su yürüdü dalıma, yaprağıma…

Bir bakışın can verdi kurumuş toprağıma. Çiçeğe durdu kalbim içtim parmaklarından.

Göz çeşmem suya erdi sevda kaynaklarından. Bir aydınlık denizin sonsuz derinliğinde

yüzüyorum, gözünün yeşil serinliğinde bir ışık bir kelebek biraz çiçek biraz kuş…

Yeni bir ülke yüzün ellerimde kaybolmuş soluğum, bir kuş gibi uçuyor ellerine…

Kapılıp gidiyorum saçının sellerine Gözlerinden göğüme sayısız yıldız akar.

Bir gülüşün içimde binlerce lamba yakar.

Bir kurtuluştur o an çağrılsa senin adın,

Sesin ne kadar sıcak sesin ne kadar yakın Tabiat bir bembeyaz gelinlik giymiş gibi

Yüzüme kar yağıyor sanki elinmiş gibi…

Sensiz geçen zamanı belli, yaşamamışım.

Sensizlik bir kuyuymuş onu aşamamışım.

Bir yol buldum öteye geçerek gözlerinden

İşte yeni bir dünya peygamber sözlerinden Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm

Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm?” 

Kadının sözleriyle onu ilk defa görüyor, ilk defa aşık oluyormuş gibi uçuştu kalbi. Aşk bir şairinin sözlerinden, karısının, kadınının sesinden kalbine aktı. Eli kömür karası saçlarına uzandı kadının. Islak gözlerin koyu grilerinde oyalandı. Efruz başını adamın dizlerine bıraktı. Saçlarını okşayan elin sessizliğiyle gözlerini kapattı. 

“Seni seviyorum Kara Prens. Karanlığın içinden gelen ışık… ruhumun diğer yarısı… Sen olmasan Efruz olmazdı. Tek bir isteğim var; birlikte yaşayıp birlikte ölelim. Allah beni sensizlikle sınamasın.”

Kucağında yatan kadının saçlarını okşadı. En çok sevdiği şeydi. En çok istediği şey o kömür karası saçlara dokunmak. Burukça gülümsedi. 

“Ah benim güzel kadınım… Ölümsüzlüğü tattık biz, ölüm bize neylesin…”

Recommended Articles

Leave a Reply

Your email address will not be published.

error: Content is protected !!