Final

  🦅

-Elimden uçup gidecekmişsin gibiydin.

-Beni tutan sen olmasan ben, giderdim.

🦅

Son valizi de bagaja yerleştirip bagaj kapısını kapattı Kartal. Savaş’a dönerek telkinde bulundu. “Yavaş sür, canlarımı taşıyacaksın.”

Savaş göz devirip arkadaşına bıkkın bir ifade ile baktı. “Ehliyetimi yeni almadım Kartal. Taşıyacağım da sadece senin canın değil. Benim de canım. Aylar önce gel kardeşimi Antalya’ya götür diyen adam nerede? Senden başka kime güveneceğim diyen kimdi? Sen, beni ne zaman kabulleneceksin?”

Bir elini arabaya yaslayan Kartal çarpık gülüşüyle baktı. “Baya uzun sürecek gibi Savaş. Babamın gözüne girmek için yaptığın uslu evlat iyi damat pozlarını da görmedim sanma. Babam da gözün var değil mi?”

Savaş’ın dudak ucu havalandı. “Ne sandın? Asude’nin babası benim de babam olduğuna göre ve adamın tek kızını alacağıma göre çok iyi bir damat olmak zorundayım. Beni sevecekler, öyle böyle değil hem de. Bir de bakmışsın baban senden çok bana ilgi gösterir olmuş.”

Kartal da sırıttı. “Avucunu yalarsın. Benim de Efruze gibi bir karım var. Babamla aramın düzelmesini en çok ona borçluyum. O benim yerime tüm sevgiyi veriyor. E haliyle de böyle bir geline sahip oldukları için beni seviyorlar.”

Savaş kahkaha attı. “Lan manyak gözden düşmüşsün haberin yok. Ama hiç merak etme senin yerini zevkle dolduracağım.”

Bozulan Kartal elini yumruk yaparak Savaş’a kaldırdı. Savaş iki elini açarak ve gülümseyerek geriye çekildi. “Tamam, sakin. Şaka.”

“Şakanı si…..”

“Abi!”

Asude’nin sesiyle ters ters Savaş’a bakıp elini indirdi. “Efendim abim?”

Asude bir abisine bir de Savaş’a bakıp yüzünü buruşturdu. “Ne oluyor?”

“Seni paylaşamıyorlar görümcek, ne olacak başka.” Efruz da Asude’nin ardından yaklaşıp durdu.

“Hiç alakası yok,” dedi Savaş. “Babamızı paylaşamıyoruz.”

“Baba mı?” dedi Efruz. “Babam ne alaka?”

“Gel karıcığım, sen izah et. Savaş Bey babamın gözdesi olacakmış, kızını alıyormuş da en çok onu sevmesi gerekiyormuş.”

“Yok canım,” dedi Efruz. Asude büyüyen gözlerle Efruz’a dönüp baktığında kaç tane delinin içinde olduğunu sayıyordu.

Efruz yaklaşarak kocasının yanında, Savaş’ın karşısında durdu. “Senin aklını alırım Savaş. Efendi efendi klasik bir damat ol.” Saçını elinin tersiyle geriye attı. “Sipahi olarak kalacak olan benim. Bu aileyi ileriye taşıyacak da benim. Babama göz koyarsan gözlerini oyarım senin.” Son sözleri gri gözlerini büyüterek sarf etmişti.

Savaş her zamanki aldırmaz tavrıyla sırıttı. “Sana serbest. Seninle aramızda kırışırız.” Kadına göz kırptı. “Anlaştık mı?”

Yüzünde gülücükler açan Efruz başını salladı. “Anlaştık.”

“Bunlar normal değil abi.”

“Görüyorum kardeşim. Zannedersin biz üveyiz.”

Efruz kocasına döndü. “Nankörler sizi. Siz artık elsiniz onlara ve biz sizi ailede tutmaya çalışıyoruz.”

“Ama o benim anne ve babam nasıl el oluyoruz?” dedi Kartal.

“Çok basit,” dedi Asude. “Evlilikte aileyi birbirine bağlayan hep el dediğiniz taraftır.”

Kartal kısa bir an düşündü. Savaş’ın bile aklı karışmıştı. İki adam da birbirine bakıp dudak büktü. Ensar Bey ve Hatice Hanım’ın evden çıkışıyla konu kapandı. Cemile de elinde bir sürahi su ile yanlarına gelmişti.

Birkaç günlüğüne anne ve babasının yanında kalacak olan Asude, Selin’in düğünü için geri dönecekti. Arka koltuğa geçerek yerini aldı. Arabayı Savaş kullanacaktı ve babası varken onun yanına oturmazdı. Savaş da kendi yerini alıp aynadan Asude’ye göz kırptı. Gülümseyen gözleri sessiz aşk senfonisinin her bir notasını kızın gönlüne duyuruyordu. Asude sevdiği adama bakıp gülümsemekle yetindi. Kapıyı kapatmadan abisine ve yengesine döndü. “Beni özleyin. Birkaç gün sonra döneceğim.”

“Sen özlenmeyecek görümce misin? Tabii ki özleyeceğim.”

Asude havadan bir öpücük yolladı Efruz’a. Kartal babasına bakıp kalmıştı. “Yine geleceksin, değil mi?” dedi, çocuk kadar masum, yalvaran ses tonuyla. On iki senedir evine ilk kez acı bir şekilde gelmişti babası. Ama gelmişti. Ve Kartal bunun devamını istiyordu. Efruz gözlerini bile kırpmadan baba oğlu izliyordu. Aslında hepsi izliyordu.

Ensar Bey gülümsedi. “Her zaman geleceğim. Gelmediğim zamanlara inat, hep geleceğim.”

Kartal’ın gülüşü şimdi mutlu bir çocuk gibiydi. Eşsiz ve huzurlu…

Gelinine baktı göz ucuyla Ensar Bey. “Kızımı yalnız bırakmam. Arada gelip yoklayacağım.”

Gerçek bir babanın iki dudağından dökülen sözler Efruz’un gözlerinin bulutlanmasına neden olurken Kartal gülümsedi. Efruz’un kalbinde hep bir eksiklik kalacaktı babasından yana belki. Belki baba sevgisini kaç yaşına gelirse gelsin arayacaktı. Belki Ensar Bey gibi biriyle karşılaşmamış olsa umurunda olmayacaktı ama karşısında eşsiz bir baba vardı. Oğlu ve kızı için yaşayan bir adam… Bu, Efruz için bir arayış gibiydi. Babanın ne olduğunu Ensar Bey’de görüyordu.

Kayınpederine minnetle sarıldı. “Hep gel baba,” dedi, boğum boğum sesiyle. “Beni yalnız bırakma.”

“Hiç bırakır mıyım kızım…” Ensar Bey geriye çekilip ellerini Efruz’un iki omzuna yerleştirdi. “Bu sırık seni üzerse bana bir telefon aç, anında gelir haddini bildiririm.”

“Yine güme gittik, iyi mi?” Kartal ortamın rengini her zaman ustaca değiştirdiği gibi yine yapmıştı. Savaş’ın kahkahasını duyunca adama burun kıvırdı.

“Merak etme babacığım. O beni üzerse ben onu havada iki tur takla attırır hesabını alırım.”

Kartal alt dudağını üst dişleri arasına alarak ‘yandık’ dercesine başını salladı. Ensar Bey, Savaş, Asude hatta Hatice Hanım bile kahkaha atmıştı. Cemile de dudaklarını birbirine bastırmış gülüşünü gizlemeye çalışıyordu.

“Hak ederse affetme!” dedi Ensar Bey.

Kolunu karısının omzuna doladı ve giden aracın ardından baktılar bir süre. Cemile suyu döküp eve doğru giden patika yolu aşıyordu. “Kaldık mı baş başa?” dedi Kartal. Efruz önce Cemile’ye döndü. “Abla, çantamla üzerimi getirir misin?” dedi. Cemile, “Hemen,” diyerek yoluna devam ettiğinde o da kocasına döndü.

“Sorma. İyi alışmıştım hani. Hai de kendi için tuttuğu dairede. Ne dediysem bizimle oturmasına ikna edemedim. Kesin Harun balta vurdu bu işe. Baş başa olacaklar sonuçta. Beni ne yapsın Hai. Asude’de de gitti. Selin yuvasını kurmakla meşgul. Hümeysa bir hafta evden çıkmayacakmış, çok yorulmuş. Dilay da kendi evinde. Ne güzel maaile yaşıyorduk.”

“Yine gelirler, üzülme. Her zaman bizimle olamazlar. Herkesin kendine ait bir hayatı var tıpkı biz gibi. Hem biz daha yeni evliyiz.”

Efruz başını kocasına çevirdi. “Aylar oldu nesi yeni.”

“O geçen ayların hangisinde rahat yüzü gördük Efruz? Tatile çıkmaya ne dersin?”

“Çıkacağız zaten.”

Kartal dudağını büktü. “Öyle mi? Nereye?”

Efruz uzanarak adamın dudaklarına kendininkileri bastırıp geriye çekildi. “Avusturya.”

“Neden Avusturya?”

“Seninle çok eğleneceğiz orada. Hani birkaç gün önce yaptığımız anlaşma var ya. İstediğim bu işte.”

Gözleri Efruz’un üzerinde ürkekçe gezindi adamın. “Senin dilinin atında ne var? Avusturya’ya gitmek için neden anlaşma yapalım ki? Sende başka bir şey var.”

Cemile yanlarında, elinde çanta Efruz’un ince montuyla belirdi. Efruz çantasını ve montunu alınca teşekkür ederek kadının gitmesini bekledi. Kocası hâlâ onu izliyordu.

“Sen şimdi holdinge git. Ben de doktora gidiyorum.”

“Ne doktoru?” Kartal’ın kaşları çatılmıştı. “Neyin var?”

“Bir şeyim yok Kartal. Jinekoloğa gideceğim. En son geçen yaz gittim. Anne baba olmak istemiyor muyuz?”

“İstiyoruz.” Kartal anladığını ifade eden baş sallamasıyla aracına bakıp hâlâ cevaplanmamış soruları bir an yine düşündü.

“Ne güzel işte. Gidip muayene olacağım. Hazır mıyım, değil miyim?”

“Tamam. Beni de haberdar edersin. Ama sen bir şey diyecektin. Ne yapacağız Avusturya’da?”

“Ha o mu? Sen şartlara uyacaksın, ben de sana mini mini Kartallar doğuracağım.” Efruz haince gülümsedi.

“Uymazsam?”

“O zaman benim keyfimi bekleyeceksin.”

“Ne karıştırıyorsun sen?”

“Hiçbir şey.”

“Çıkar baklayı hadi.”

“Peki,” dedi Efruz. “Avrupa Köprüsü (Europabrücke) orada seninle bir şey yapacağız.”

“Ne?” dedi adam merakı git gide katlanıyordu.

Efruz uzanarak adamın kulağına fısıldayıp geri çekildi ve Kartal’ın kalkan kaşlarını keyifle izledi. Değişen yüz ifadesi ise kahkaha atmasına sebep oldu.

“Olmaz!”

“Olur. Bu, benim anne olmadan önce,  tek ve çılgınlıkta son isteğim. Yapacaksın Kartal Sipahi.”

“Hayır!”

“Ah, tabii ki evet.”

                             🦅

Efruz’un ne istediğini duyduğunda gözleri sonuna kadar açılmıştı. Sertçe yutkunmuş ve gözlerinin önüne hayalini getirmişti. Bedeni baştan aşağı titrediğinde ayılıp kendine gelmişti. Efruz ona tatlı tatlı bakıyordu evet, ama hep öyle bakmalıydı. Karısının bu isteği ona göre çok… çok uçukçaydı.

Efruz ona atar yapmamış aksine ağzı kulağında dolanıyordu ortalarda. Bu yeni Efruz, fazla mı tehlikeliydi… Dünden beridir gülümsüyor, öpüyor ve etrafında pervane oluyordu. “Hayırdır inşAllah…” dedi, yatağında uzanmış Efruz’un yanına gelmesini bekliyordu. Ama kadın son yirmi dakikadır banyodan çıkmamıştı.

“Efruz,” diye seslendi. Su sesi duymuyordu. Ses gelmeyince merak içinde bakmak için doğrulduğunda kapı açıldı. Açılmasa mıydı yoksa?

“Efendim Kartal?”

Kadını gören gözleri ışıl ışıl parladı. Uzun, kömür karası kıvırcık saçları nemliydi kadının. Islak kıvrımlar beyaz teninde dans ediyordu adeta. O giydiği minicik beyaz saten gecelik aklını çoktan alıp götürmüştü. Göğüslerini neredeyse kapatmayan incecik kumaştan gözlerini alamıyordu. Alırsa şayet aşağılara inecekti. Gözlerinin aşağılara inmesi gerektiğini hissettikçe kanı hızlanıyordu. Hızlanan kanına dur demeyecekti elbette. O, kadınıydı. Halbuki çok kısa olan gecelikte o küçük yırtmacın ne işi olabilirdi ki? Geceliği kim tasarlamışsa Kartal’ın kalbine indirecekti.

Kocasına aldırmayan kadın banyodan aldığı kremi eline bolca boca ederken yırtmaçlı bacağını yatağa uzattı. Krem kutusunu yatağa bırakıp avuçlarındaki kremi bacaklarına sürmeye başladı. “Ne oldu canım?” dedi Efruz, Kartal’a bakmadan. Bacaklarına itina ile yayıyordu kremi.

“Üşüteceksin, sonra sürersin gelsene sen şöyle yanıma.” Adamın yüzünde açan şehvet çiçeklerine kaşlarını çatarak karşılık verdi Efruz. “Üşütmem merak etme sen. Evin için hamam gibi. Hava da çok soğuk değil zaten. Gayet iyiyim anlayacağın. Selin’in düğün hazırlıkları çok yordu beni de kendime bakarak dinlemek istedim. Uyuyacağım şimdi zaten.”

Ve adamın tüm hayalleri sular altında kalan batığa döndü. Ve anında keskin zekası devreye girdi. Bilerek yapıyordu. Efruz ona asla hayır demezdi. Bu odayı gösterdiğinde söylediği sözleri hatırladı Kartal.

“Seni bu odadan yöneteceğim.”

“Haklısın Kurşuni. Bende ne yorulmuşum bugün sorma…”

Kocasının aklından geçenleri okuyan Efruz’un dudağının ucu havalandı ve küstahça gülümsedi. “Beni beni,” dedi. “Efruze’yi mi yiyorsun sen?”

“Sen benimle oynarken iyi ama…” Kartal’ın da yüzünde çarpık bir gülüş belirdi.

Kremi sürmeyi bırakıp, krem kutusunu başucundaki komodinin üzerine bıraktı. Işığı temassız kapattı. Karanlığa gömülen odada yatağına girdi. Yaklaşan kadının iç gıcıklayıcı keskin kokusuyla içinden ve dışından sesli bir ‘siktir’ dediğini duydu Efruz.

“Ne oldu paşam… yemiyor mu … seninki?”

Kartal başını aşağı yukarı salladı. Efruz yan dönmüştü ama hissediyordu. “Yer karıcığım, sen canını sıkma. O dediğin olmayacak. Beni kandıramadın.”

İnattı.

Ama Efruz kadar değildi.

“İyi geceler Kara Prensim. İstersen sarılayım sana. Bu kadar da uzak yatmaya gerek yok.” Efruz kahkaha atmamak için direnirken Kartal sinirden kendini sertçe yatağa bıraktı.

“Yok, güzelim. Böyle iyiyim. Şimdi ev de hamam gibi zaten. Yakmayayım seni de, kendimi de.”

Efruz dudaklarını birbirine bastırıp yastığına yerleşti. “Tamam, canım. Öptüm … ateşi yükselen … dudaklarından.”

“Efruz…” diye inledi adam.

“Peki.”

Efruz uykuya rahatça dalarken Kartal sessiz bir ‘of’ çekti, işinin asla kolay olmadığını düşünüyordu. Kadının düzenli nefeslerini  işittiğinde yerinden kayarak Efruz’un ince beline doladı kolunu. Kokusu çok akıl alıcıydı ama Efruz’un varlığı kadar değildi. Uyuyan kadının aklını okumasının imkansız olduğunu bildiğinden aklından geçenlere gülümsedi.

‘Bakalım daha neler yapacaksın.’

Ertesi gün eve döndüğünde karısını evde bulamamıştı Kartal. Aradığında yolda olduğunu öğrenmiş, odasına çıkarak duş alıp rahatlamak istemişti. Hava çoktan kararmıştı. Saat 21;00’dı. Selin’in düğün hazırlıkları tüm hızla devam ediyordu. Hafta sonuna ailece sade bir nikah ve küçük bir partiyle gerçekleşecekti.

Belinde havluyla banyodan çıkan Kartal, elindeki küçük havluyla saçlarının nemini alıyordu. Yatağın üzerine serilmiş renk renk kıyafetleri gördü ilk. Efruz gelmişti demek. Odanın içine bakınmaya fırsatı olmadan konsolun önünde oturmuş saçlarını toplayan kadınını gördü.

Sırtı kalçaları bitimine kadar açılmış, sadece iplerin donattığı kadın, o muhteşem saçları toplayarak omuzlarını açıkta bırakıyordu.

“Merhaba hayatım,” dedi Efruz, kocasına oturduğu yerden çevirdi bedenini. Ne zaman gelmişti de o üzerindeki varla yok arası olan mor geceliği giymişti? Nutku tutulan Kartal kadına öylece bakıyordu.

“Az önce geldim,” dedi Efruz, gri gözledi ışıl ışıldı. Eliyle bedenini işaret etti. Tüllerle ve satenle kaplı göğüsleriyle, incecik beli kuşatan mor tül… ve o bacakları kapatmayan santimetreler…

“Efruz…” diye inledi Kartal, elinde havlu kolları iki yanına düşmüştü.

“Güzel ama değil mi… Selin’e çeyiz bakıyorduk bugün. Neler aldım neler… malum benim böyle hazırlıklarım olmadığı için fırsatı kaçırmak istemedim.” Kendine kara kara ateşlere düşmüş gibi bakan adama aldırmayıp ayağa kalktı. “Hemen birini dedim, deneyeyim de aklımda kalacağına tenimde kalsın dedim. Beğenmedin mi?” Kocasının dibine kadar girip elini adamın nemli göğüs kaslarında gezdirdi. Kartal gözlerini kapatmış bu eziyetin bitmesini diliyordu.

“Belden aşağı devam diyorsun, öyle mi karıcığım?”

Efruz hafifçe gülerek uzanıp adamın adem elmasını dudaklarını bastırdı. “Demiyorum, gösteriyorum,” diye fısıldayıp Kartal’ı zıvanadan çıkartmaya ramak kala geri çekildi. “Sen ne diyorsun?”

“Hayır, diyorum.”

Gözlerini tam tur odanın içinde gezdirip adamın belinde sarılı olan havluya dikti bakışlarını. “O da aynı fikirde mi, bakalım mı?” Havlunun Kartal’ı tutan kenarları gevşediğinde Kartal iki eliyle birden havluya asıldı. Efruz kahkaha attı. Yatağa oturup adama aşağıdan baktı.

“Sen uçmak mı istiyorsun?” dedi Kartal.

“Evet.”

“Füze gibi oda, ben uçurayım seni. Dert ettiğin şeye bak güzelim.” Kadına bir adım attığında ikinciyi atamadı. “Efruz!!!” dedi sert bir sesle.

Efruz ayağa kalkarak adamın yanından geçip banyo kapısını açtığında Kartal kilitlendiği yerden kurtulmuştu. “Ah, Sipahi… benimle başa çıkabilir misin sen?”

“Ne haddime,” diyen Kartal belindeki havludan kurtulduğunda banyo kapısı kapanıp kilitlenmişti. Kapıya bakarak gülümsedi. “Bu iyiydi Efruz,” diye bağırdı kapıya. İçeriden gelen boğuk sesle kahkaha attı.

“Biliyorum… daha iyisi garanti Kartal’ım.”

Dedi Efruz ve dediğini yaptı. Akşam yemeğinden sonra odalarına çıktıklarında odak noktasını değiştirmek isteyen adam, karısının aklını okuduğu bilincinde, elindeki kitabı okumaya koyulmuştu. Franz Kafka ‘Dönüşüm’ çevirmenin ön sözünü tek tek ve anlayarak ilerliyordu. Yıllar önce okumuştu ve aklından pek çok yeri silinmişti. Bu gece bitirebilirdi. Efruz banyodan yarı çıplak çıkmamış olsaydı.

‘Lanet kırmızı…’ İç sesi kırmızıya lanetler ediyordu. ‘Kitaba bak Kartal, kitaba.’ İç sesi hiç durmuyordu.

“Boşuna kendini yorma,” dedi Efruz.

Kartal kitaba içli içli bakıp kapattı ve baş ucuna  bıraktı. Kadına döndü. “Yapma güzelim. Ben yapamam o dediğini. Otuz beş yaşında adamım. Kalbim dayanmaz.” Kalbinin dayanmadığı bir başka şeyde dolgun göğüsleri sarmış olan gecelikti. Altındaki tangayı gösteren ince narin tül parçası…

“Ben bilmem,” dedi Efruz, saçını geriye savururken göğüsleri öne çıktı. “Ya ben ya da ben. Ne kadar erken o kadar iyi. Yoksa Kılıç senden önce girecek gerdeğe.”

Kadına yıkılmış gibi bakan kara gözlerin acınası durumuna kahkaha atmak istedi Efruz. “Ne diyorsun?” dedi göz kırparak.

“Kaç demiştin?” dedi, pes etmeye başlayan Kartal.

Elini havada salladı Efruz. “Yüz doksan.”

Yüzünü en derinden buruşturdu Kartal. “Yaşayacak mıyız? Ya ölürsem! Ya sana doyamadan ölürsem…”

Sol dizini kırıp yatağa bastırdı Efruz. Kocasına kollarını uzattığında Kartal da doğrulup kadına sokuldu. Elleri kadının sırtında, varla yok arası kırmızı tülün açık bıraktığı tende gezinmeye başladı. Siyah uzun saçların ellerine dokunuşları içinde iflah olmaz hırçın dalgalara neden oluyordu. “Sana kanat takarım yine de izin vermem. Allah bilir hem ne zaman öleceğiz.”

“Allah bilir, bundan şüphem yokta şöyle de bir söz var Efruz; tedbir senin takdir Allah’ın.”

Efruz tavana kaldırdı gözlerini. Adam çok haklıydı. “O halde umalım ki öyle bir şey olmasın. Ben olmayacağına eminim. Sen bana güvenmiyor musun?”

“Elbette güveniyorum da…”

“Korkuyorsun.”

“Belli olmuyor mu? Tabii ki, evet.”

“Çok belli oluyor. Ama yapacağız!”

Teslim bayrağı çekti Kartal. Başını kadının iki göğsü arasındaki boşluğa gömdü. Efruz adamın saçlarına ellerini daldırıp sakinleştirmeye çalıştı. “Gözünü aç kapa bitmiş olacak. Kara Kanatlı Karizmam…” dedi işveli sesiyle. Kartal olduğu yerde gülümsedi.

“Benim egosu tavan kocacığım. Tavan demişken açsak mı şu aynayı?”

“İşin çok zor olacak bu gece. İkna olmayan yerlerim sızlıyor.”

Kahkaha attı Efruz. Kartal başını kaldırıp gülen kadına baktığında ömrünün mutlulukla doluyor olduğunu her an görüyordu, ama bazı anlar Efruz varlığını/kendini o kadar çok belli ediyordu ki, Allah Kartal’a acısındı. “Kumanda nerede?” diye sordu Kartal.

“Kumanda senin için, benim ihtiyacım mı var?” Odanın kararan ışıklarıyla yatağın yanan kırmızı ledleri odayı çoktan havaya sokmuştu. Ateşin gerçek çağrışımıydı odalarının son hali. Ayna açılmaya başladığında ikisi de tavana bakıyordu. Açılma işlemi bittiğinde ikisinde bakışları birbirine indi.

“Hazır mısın?” dedi Kartal, tek kaşı havada.

“Yapma, hayır!” diyerek adamın elinden kurtulmak istediğinde bunu başaramadı ve asla engel olmak gibi bir harekete kalkışmadı. Ama içi yandı Efruz’un. Ne kadar da sevmişti oysa… keşke Kartal öyle yapmasaydı.

Altındaki tanganın onu tutan iplerinin kopma sesiyle gözledini devirdi Efruz. “Çok acımasızsın.”

“Senin kadar olamam,” dedi Kartal. “Bana iki gündür ettiğin eziyetlere sıfat bulamadım.”

Efruz yüzünü buruşturdu ama adamın elleri küçük parçadan azad eden kısımlarında kor gibi gezintiye çıkmıştı. Ve bir nefes alıp verdiğinde tülün de yırtılma sesiyle başını arkaya attı. “Ben buna tam bin lira verdim. İsrafçısın.”

Efruz’un bedeninden aldığı tül parçalarını yere fırlatırken aklında bin lira falan yoktu. Bir milyon dolar bile olsa umrunda değildi. Efruz’un üzerindeki her şey fazlalıktan ibaretti. Kadını kucağına çekip oturmasını sağlarken, kara gözleri şehveti kuşanmış dünya yıkılsa Kartal’a altından sağ çıkardı. Çok güçlü hissediyordu kendini. “İşe yaradı mı? Yaradı. Ona ihtiyacın yok artık. Ama başka kırmızı gecelikler de isterim,” dedi Kartal. Ateş kızılı odada kadının beyaz teni alev gibi görünüyordu gözüne. Baktıkça bakası geliyor, bakmak yetmiyor her bir zerresine izlerini bırakmak istiyordu ki, ilk hedefi kadının bembeyaz gerdanına sokuldu.

Eli Efruz’un saçlarını diplerinden sımsıkı kavrayıp kadının başını sertçe geriye çektiğinde Efruz’un arzuyla harman olmuş sesini kendine katmak istermişçesine dudaklarına kapandı. Efruz’un sırtını yatakla buluşturduğunda kadına üstten, dişlerini sıkarak baktı. Gri gözlerin içinde bile kızıl gölgeler vardı. Nasıl sevmesindi Kartal, Efruz’u… Kadın adamı çıra misali yakıyordu her an. Zamansız ve mekansız…

“Yüz doksan da neymiş… Seni bin doksandan uçurayım da gör.”

Efruz kahkaha atarken Kartal’ın tişörtünden kurtulduğunu gördü en son. Sonrasında Kartal dediğini misli misli gerçekleştirmişti…

                                   🦅

Bir hafta  sonra…

Avusturya…

“Ör şunu!” Elindeki minik lastik tokayı kocasına uzattı. Kartal ona bakarken az sonra yapacaklarından vazgeçmesini umar gibiydi. “Kalsın böyle.”

“Derli toplu dursun. Tepemde bir ormanla uçamam. Hadi.” Tokayı bir kez daha adama uzattı. Kartal nefes bırakıp tokayı aldı ve karısının arkasına geçti. “Örmeyi biliyorsun değil mi?” diye sordu Efruz.

“Biliyorum.”

“Ne güzel. Hadi başla.” Efruz halinden memnun, keyiflice gülümsüyordu. Ama Kartal için aynı şeyler asla söz konusu değildi. Göğsünü şişirip boşalttı. Göz ucuyla aşağıya bakıp gözlerini yumdu bir ayak mesafesi yana kaydı.

“Efruz.”

“Efendim.”

“Gel vazgeçelim kadınım. Ben burandan uçamam.”

Göz devirip adama döndü Efruz. “Yaparsın sen. Ben seninle uçmak istiyorum. Yoksa tek başıma da atlarım aşağıya. Bunu seninle yaşamak istiyorum.”

Kartal’ın dudağı kavislenip kalkarken suratındaki gülüşün anlamını biliyordu Efruz. “Aklından geçenleri kendine sakla.” İşaret parmağını havaya kaldırıp adama salladı.

Kartal’ın yüzü buruştu. “Bu uçuş hiç eğlenceli değil ama.”

Efruz ellerini beline bırakıp gülümsedi. “Bir kez denersen bir daha isteyeceksin ve o zaman da ben sana izin vermeyeceğim.”

“Diyorsun?”

“Diyorum. Bu benim bilmem kaçıncı atlayışım. Saymadım. Son olacak olması üzücü mü, bilmiyorum. Bunu tekrar yukarı çıktığımızda düşüneceğim.”

Kartal tekrar eğilip aşağıya baktı. “Kaç metre demiştin?”

“Yüz doksan hayatım. Devede kulak sayılır.”

“Neden Bangee Jumping? Neden Rafting ya da Ralli değil? Ayağımız yere bassa olmuyor mu?”

Efruz yüzünü buruşturup arkasını döndü. “Ör artık. Sıra bize gelecek şimdi.”

Çaresizce elindeki tokaya bakıp Efruz’un saçlarına parmaklarını geçirip örmeye başladı. “Yere çakılmayız değil mi?”

Yere çakılan insanlar olduğunu söylerse Kartal’ı asla ikna edemeyeceğini bildiği için, “Hayır. Bağlı olacağız. Neden çakılalım…” dedi.

Örme işini bitiren Kartal tokayı takıp kadının karşısına geçti. “İnsan şuradan atlarsa bir düşünür, yere çakılır mıyım diye.”

Efruz iki elini adamın yüzüne yerleştirip dudaklara küçük bir öpücük kondurdu. “Seninle önce yaşamak istiyorum, seni doyasıya yaşamak… birlikte öleceksek bile umarım uzun yıllar sonra olur.”

“Umarımlara kaldık.”

Bedenlerine takılan kemerlere göz attılar. İkisinin ayağına aynı halat takılmıştı ve Kartal için en dehşeti buydu. Onları hazırlayan adam ne yapmaları gerektiğine dair son sözlerini sarf ediyordu.

“Birbirinize sarılın,” dedi adam.

Adama bakan Efruz gözlerini kocasına çevirdi. “Sarıl.”

“Tabii ki sarılacağım. Bu manyak ölüm oyununda bile sensiz oynamam.” Kollarını iki yana açan adama kahkaha atarak sarıldı. Korkunun Efruz’a bir fayda etmeyeceğine kanaat eden Kartal da artık yaşayacağı heyecana verdi kendini. Efruz’un kahkahasına kendininkini karıştırdı.

Görevli adam Efruz’un başını Kartal’ın omzuna sabitledi. “Başlarınız bu şekilde kalsın.”

“In ordnung/tamam,” dedi Kartal, Almanca diliyle.

Adam geriye çekildi. “Hazır olduğunuzda atlayabilirsiniz.”

Kadını kollarında sıkıca tutan Kartal gülerek başını Efruz’un boyun çukuruna iyice soktu. “Hazır olunca atlayın diyor.”

“Almancam var kocacığım.”

“Biliyorum Kurşun Gözlü Kadınım. Hazır olacak mıyız, onu soruyorum.”

Efruz başını gömdüğü yerden kaldırıp adamın kara gözlerine baktı. “Hazırız. Her şeye…” gülümseyerek kollarını adamın boynuna doladı. “Kendini bana bırak. Gözlerin açık olsun. Asla korkma! Hiçbir şey olmayacak.”

Kartal başını kaldırıp gökyüzüne baktı ve derin nefes aldı. Tekrar başını Efruz’a sokuşturdu. “Seni çok seviyorum, gri gözlü dilberim. Seninle her şeye varım. Ucunda ölüm olsa bile.” Kadınını sıkıca kavrayıp kendini Efruz’la birlikte köprüden aşağı bıraktı.

İlk an kapalı olan gözleri, boşluğu kavrayan bedenlerle ürkerek açıldı. Bir elini Efruz’un başına vermiş, sıkıca kendine bastırmıştı. Diğer eli kadının sırtında içine sokarcasına kendine bastırıyordu. Kartal için hayat Efruz’u korumaktan geçiyordu. Ucunda ölüm olsa bile…

Yere çok yakın bir mesafe kaldığında lastik halat onları tekrar yukarı çekip aşağı saldığında hız azalmıştı. Efruz yıllar sonra yaşadığı heyecanla kahkaha atarak başını kaldırdı. İp onları hızla döndürüyordu. Al aşağı olan bedenleriyle birbirlerine tersten bakıyorlardı.

“Allah’ım…” dedi Efruz. “Hiç böylesini yaşamamıştım.”

Korkusu geçen Kartal da kocaman gülümsedi. “Sen bir de bana sor. Ben hiç böyle bir şey yaşamamıştım.”

Baş aşağı hallerine bakındı Efruz. “Kartal, halimize bak.”

“Bakamıyorum Efruz, yukarısı çok yüksek. Dudaklarına baksam? Seni hiç tepe aşağı öpmüş müydüm?”

“Hayır.” Efruz’un yüzünde genişleyen gülümseme, adamın onu öpmesine neden değildi. Kartal için o her zaman sevilmeye layık bir kadındı.

“Kendimi hiç bu kadar güvende hissetmemiştim. Yaptığım hiçbir delilik böylesi güzel ve zevkli olmamıştı. Öleceğim korkusunu hissettim ilk defa. Ben bunu daha önce hiç hissetmedim.”

“Güzel olan bu mu?” dedi Kartal.

Adamın dudaklarına sokuldu. Kollarını iyice sıkıştırdı. “Güzel olan, öleceksem bile yanımda senin olman.” Gökyüzü tersine dönerken Efruz kocasını kendine bir kez daha aşık etmeyi başarmıştı. Sevginin en yoğun halini de hediye etti Kartal’a.

Ayağı köprüye basan Kartal adamın kemerlerini çözmesini izledi. Efruz kendi kemerlerini çözmeye başlamıştı. Saçlarından çıkan tutamları eliyle geriye itip derin soluklandı. Köprüden aşağıya baktığında kocası da yanında durdu. “

“Manyak mısın sen ya… buradan atlanır mı? Bir daha böyle şeyler yapma Kartal!”

Kartal gözlerini kırpıştırıp ağzı açık Efruz’a baktı. “Anlamadım. Beni Türkiye’den Avusturya’ya bunu söylemek için mi getirdin? Yüz doksan metreyi manyak olmak için mi atladım ben?”

Efruz kahkaha attığında Kartal homurdanıyordu. “Şaka yapıyorum.”

Bedenini kadına çevirdi Kartal. Gri gözlerin içine bakıp kadına doğru eğildi. “Var mısın bir daha?”

Efruz’un gülüşü dondu. “Şaka yapıyorsun.”

“Oldukça ciddiyim.”

“Hayır, bir daha atlamayacağım.”

“Neden?”

Efruz omuz silkti. “Gerek yok. Yaşamak istedim ve yaşadım.” Gülümseyerek adamın koluna girdi. “Acıktım ben. Yemeğe gidelim. Sonra seninle sabaha kadar gezelim. Yürüyelim, koşalım. Tebeşir bulursak seksek çizeriz. Tebeşiri nereden bulacağız ki. Kırmızı rujumu feda edebilirim. Kocam çok zengin bana yenisini alabilir.”

Uzun uzun sözleri dikkatle dinleyip gülümseyerek uzandı ve kadının bağlı olan saçın ucundaki tokayı indirip örgüleri serbest bıraktı. “Alırım. Hangi renk istiyorsan, alırım. Seksekte beni geçersin ama beş taşta mümkün değil. Hiç oynadın mı?”

“Hayır, oynamadım. Ben seksekte bilmem ayrıca, ama kolay bir şey uzman olmak gerekmez. Öylesine söyledim. Beş taşın nasıl bir şey olduğunu biliyorum ama hiç oynamadım.”

“Ah siz zengin çocukları… üzülüyorum sizin için. Küçükken ne yaptırıyorlar size?”

Efruz dudaklarını büzüştürüp düşündü. “Bale. Piyano. Yüzme. Dil kursları. Doğum günü partileri. Spor aktiviteleri, yeteneklerimize göre, bunun gibi şeyler.”

“Tabii bunları yapınca sokak jargonuna fırsat kalmıyordu. Çamurla da oynamamışsındır sen şimdi.”

Kaşlarını havaya kaldıran Efruz başını iki yana salladı. “Bahçemizde kum havuzu vardı. O sayılmaz mı?”

“Sayılmaz. Mahalle ortamında, samimi komşuluklarla büyüdüm ben. Buralara gelmiş olmam kesinlikle kaderin bir oyunu. Benim babam bir imam… imam maaşıyla büyüttü bizi. Annem bir zamanlar peynir yapıp satardı. O da bir katkı getirirdi evimize. Ben sokakta büyüdüm. Gönlümce çocukluk yaşadım. Çamurla da oynadım, ağaca da tırmandım hatta çok kez düştüm.” Çocukluğunu hatırlayınca özlem dolu bir gülüş belirdi adamın yüzünde. Efruz’u da kendi gibi gülümsetti.

“Çamurdan ev, araba yapardık arkadaşlarımla. Nerde boş bir arazi bulsak top oynardık, bulamazsak sokak aralarında. Asude çoğu zaman peşime takılırdı. Eve git derdim ‘abi ben de gelcemm bana ne’ derdi. Anneme gönderme derdim, annem ise ‘az işim var oğlum bakıver’ derdi. Mecbur yanımda götürür bir köşeye oturturdum. Üstümüz başımız kir pas içinde kalırdı. Akşam olduğunda ‘hadi odanıza’ diye bir söz hiç duymazdık çünkü yorgunluktan olduğumuz yerde uykuya dalardık hatta ben lise çağlarıma kadar salonda uykuya dalmışımdır. Artık babamın beni yatağıma taşıyamayacağı kiloya ulaşınca mecburen yatağımda uykuya dalmaya başladım.” Kartal eskiyi özlemle andı ve gökyüzüne bakarak içli, derin bir soluk aldı. “Çok güzeldi Efruz. Muhteşem bir çocukluk yaşadım.”

Efruz onun mutluluğuyla mutlu olmanın tadını alırken göğsüne sokuldu. “Çocuklarımızı nasıl yetiştireceğimizi çözdük. Kaldı şimdi çocuk.”

Kahkaha atarak kollarını sıkıştırsan Kartal, Efruz’un kömür karası saçlarına dudaklarını bastırdı. “Acele etmeyelim. Ne güzel geziyoruz, bir sene daha bekleyebiliriz. Biz daha yeni evliyiz.”

İnanmalı mıydı? Efruz açılan gri gözleriyle başını kaldırıp baktı. “Bunu sen mi söylüyorsun?” Kadının burnunun ucuna dudaklarını bastıran adam, uçuşan saçları iki eliyle topladı. Kurşun rengi gözlere derin derin baktı. “Hepsi sen yanımda kal diye söylenmiş sözlerdi. Elimden uçup gidecekmişsin gibiydin.”

Geçmiş zihninden ışık hızıyla gelip geçerken başını sallayarak çıktığı sineye geri çekildi. “Beni tutan sendin. Sen olmasan ben giderdim.”

Göğsündeki başı kendine bastırıp derin nefes aldı Kartal. “O yüzden, kimse seni benim gibi sevemez!”

                          🦅

4 ay sonrası…

“Yaz,” dedi Selin. “Hümeysa.”

Dilay elindeki gelin ayakkabısı altına sıradaki kızların adını yazıyordu. “Hangi Hümeysa?”

“Bir başkası tabii ki Dilay. Bizimkini yazacak değiliz. Onu alan aldı. Halinden de memnun.”

“Ha,” diyerek uyandı Dilay. Hemen ismi yazdı. “Başka?”

“Kendini yazma.”

“Ha ha,” diyerek sahte bir gülüş attı arkadaşına.

Selin sırıttı. “Sizin düğün de gelecek ay, sana gerek kalmadı. Evet, yaz! Saliha.”

“Tamam.”

“Esra.”

“Yazdım.”

“Bir Esra daha yaz. Sonra… özel rica edenler vardı. Gülcan. Hah aman Nur’u unutma. O çok önemli. Silinecek bir yere yaz. Canım ya. Nasıl güzel bir insan. Sonra Zeynep’i yaz. Asude’nin arkadaşıymış, meslekten. Bir Nur daha var, onu da ekle. Emine’yi asla unutma. Onu alan yaşadı zaten. Canım bir de Hülya var, mutlaka evlenmeli. Çok hak ediyor çünkü mutlu olmayı. Bir de Yeşim. Bu sene de bekar kaldık demez artık inşAllah. Son olarak şeker kız Kartanemim. Bitti, tamam.”

Ayakkabıda boş yer kalmayınca uzaklaştırıp baktı iki arkadaş

Ayakkabıda boş yer kalmayınca uzaklaştırıp baktı iki arkadaş. “Oldu. Bahtları açık olsun diyoruz. Birer Mete, Savaş, Bulut, Kartal, Kılıç, Tamer ve Harun diliyoruz. İsteyen herkese….”

İçli bir nefes veren Selin karnını okşadı ve iki dudağı arasından, “Amin,” dedi.

                       🦅

Yaz güneşinin ‘yarın tekrar görüşürüz’ der gibi duran o kızıl rengi ufuktan üzerlerine vuruyordu. Mor elbisesi içinde etrafına bakınıyordu Efruz. Aylardan Haziran’dı. Bir akşamüzeri evlerinin hemen yanındaki sahildeydi. Herkes bir koşuşturmaca içinde sağa sola dönüp duruyordu. Gelin ve damat için hazırlanmış, çiçeklerle kaplanmış platformun üzerindeydi. Tepesindeki kubbenin her yeri çiçeklerle kaplanmıştı.

Az sonra Asude ve Savaş da gelecek, artık düğün başlayacaktı. Hafif klasik bir müzik sahili olduğundan daha hoş yapabiliyordu. Tüm masalar çiçeklerle bezenmişti. Beyaz ve mor çiçeklerin hakim olduğu görüntüye kocaman gülümsedi. Hayatında çok özel bir yere oturan Asude’ye elinden geldiğinin çok daha fazlasını yaparak, babasını ele almıştı. Adamın hiç tarzı olmayan ama Asude’nin deli gibi istediği düğünü ona sunabilmişti. Ensar Bey için bunlar her ne kadar farklı olsa da kızlarını kıramıyor oluşundan nefes vererek ‘tamam’ demişti. Arkasını dönüp giderken de ‘Nikah neyinize yetmiyor’ diye de söylenmeyi ihmal etmemişti.

Selin ve Hümeysa’ya bakındı olduğu yerden. İki kadın her zaman olduğu gibi bir şeyleri hararetli hararetli tartışıyorlardı. Hümeysa’nın ha doğurdu ha doğuracak haliyle hâlâ cirit atar gibi dolaşmasına kızdığına emindi Selin’in. Tamı tamına beş aylık karnına baktı Selin’in. Bir kızı olacaktı ve hatırı sayılır kilo alımına başlamıştı. Kahve tonlarındaki geniş uçuş uçuş elbisesiyle olduğundan daha da güzel görünüyordu arkadaşı. Hamile olduğunu öğrendiklerinin haftası küçük bir nikahla evlenmişlerdi Kılıç ve Selin.

Kılıç, hayatında ilk defa saf mutluluğu yaşıyordu. Selin ona sahip olduğu için her gün şükür ediyordu. İkisi birbirini tamamlayan yapboz parçası gibiydiler. İç çekerek elini kendi karnı üzerine yerleştirdi. İki aylık hamile olan Efruz’un karnı Selin’i sollayacaktı.

Avusturya’dan döndüklerinde acı gerçekleri duymanın verdiği hüznü üzerlerinden çabuk atmışlardı Kartal ve Efruz. Efruz doğal yollardan anne olamıyordu. Tüplerinin tıkalı olduğunu duyduğunda aslında hiç üzülmemişti. O anne olacağına emindi. Vakit kaybetmeden tüm tahliller ve testlerden sonra tüp bebek tedavisine başlamış ve ilk denemede Efruz hamile kalmıştı.

Karnının üzerindeki elin üzeri kocasının sıcak temasıyla titredi. Aşk, onları kuşatan çelik bir zırh gibiydi ve her bir dokunuş aşklarına kat kat fazlasını yüklüyordu.

“Hani, nerede kaldılar?”

Kartal, ruj yerine ten rengiyle harman olmuş parlak dudaklara baka baka konuştu. “Birazdan gelirler.”

“Tamam, sen nasıl oldun?”

Kartal bir saat önce yaşanan kurdele merasiminde duygu seline girmiş ve çıkmıştı. Kendini toplayan adam, babasının ve annesinin halini görmek dahi istememişti. “İyiyim. Güzel şeyler bunlar. Alışacağız.”

“Tabii ki alışacağız. Alışmanın yerini normal karşılamalar alacak. Ve eminim Asude çok ama çok mutlu olacak. Bunu düşün ve hüzünlü mutluluğun tadını çıkar. Bunları görünce iyi ki iki şahitle evlenmişim diyorum.”

“Haklısın ana Kartaliçem. İyi ki…” Kartal gülümseyerek kadının karnında olan elini hareket ettirdi. “Söyledin mi kızlara?”

Hamile olduğunu iki hafta önce duyurmuştu Efruz, ama dün gittikleri rutin kontrollerde çok başka bir gerçekle karşı karşıya kalmışlardı. İnanmakta zorlanan Kartal’a bakıp kahkaha atmıştı Efruz. Kendi biliyordu, hissediyordu ama bunu kocasına asla söylememişti. Kartal’ın o anki halini görmek her şeye değerdi. Kartal beş dakika boyunca konuşamamış, kimseye tepki vermemişti. Ayıldığında kocaman gülümsemiş, elleri saçına giderek kafası karışık kahkaha atmıştı.

“Hayır, şimdi zamanı değil. Asude’nin günü bugün. Onun mutluluğunu sonuna kadar herkes yaşasın. Odak olmak istemiyorum. Gecenin sonunda belki.”

Pırıl pırıl kara taneler akşamın kızıl güneşiyle buluşup kor alevleri kuşandı. Kartal karısını sinesine sararken dudaklarını kadının şakağına bastırdı. Osmanlı sultanlarını andıran saç modeline uyuz olsa da o kadar yakışmıştı ki kadına sitem etmek istemedi. Aralara döşenmiş beyaz mor çiçeklerle Efruz peri kızı kadar güzeldi. Ve o bir Peri idi. Bunu düşününce gülümsedi. “Peri kızı gibi olduğun gerçeğini ne yapacağız?”

Efruz kahkaha attı adamdan ayrılarak. “Ben bir periyim zaten. Annemin Peri olmaması bunu değiştirmez.”

“Asla değiştirmez.” Kartal iki elini havaya kaldırmış, el ayalarını Efruz’a çevirmişti. “Benim karım bir Peri, kraliçe. Kartaliçe. O her şey…”

İki elini adamın yüzüne yerleştirip koskocaman bir gülüşle baktı. “Kocam bir Don Juan. Ben ona her şey olurum.” Elleri yakalayıp dudaklarına götürüp öptü adam. Gözleri kısık, nefesi tutukluydu. “Sen sevginin nefes alan halisin Efruz. Benim Efruzem.” Sessiz bir diyalog bakışlardan kalbe inerken etraflarındaki hareketlikle çıktılar içine girdikleri dünyadan. Nikahı kıyacak kadın memur onların olduğu yöne doğru yaklaşıyordu.

Savaş’ın şahitleri hemen yanında sıralanmıştı. Ekip arkadaşlarının tamamı şahitlik edecek ‘evet’ diyecek deftere Tamer imza atacaktı.

Heyecandan kıpır kıpır eden Savaş, yanında oldukça sakin görünen güzeline döndü. Beyazlar içinde içilesi cennet şarabı gibi duruyordu.

Günahsız ve lezzetli…

Tüllerin kapattığı o eşsiz kadına bakmaya doyamıyordu. Nur yüzünde açan gülüşler Savaş’ın sonu olacaktı bir gün. Asude’yi sevmenin bir ritmi vardı. Her an tak diyen bir kalp sektesine uğramak. Adamın yüreği bakmaya ne doyuyor ne kanıyordu.

Omzundan inen tül pelerinin altındaki dar gelinlikten ışıl ışıl taşlar aşağı bir şelale gibi inerek kadının gelin oluşunu herkese daha bir gösteriyordu

Omzundan inen tül pelerinin altındaki dar gelinlikten ışıl ışıl taşlar aşağı bir şelale gibi inerek kadının gelin oluşunu herkese daha bir gösteriyordu. Beyaz tüllerle kaplanmış başının üzerinde mor çiçekli incecik bir taç vardı.

“Sakin Savaş, sakin,” dedi Asude gülümseyerek. “Az rahat dur. Kıpır kıpırsın.”

Savaş başını, kurtulamadığı heyecanla sağa sola salladı. “Kendini benim yerimden görebilseydin keşke. Ölecek gibiyim. Son istediğim sensin.”

Adamın elini tutmak için beyaz ve mor karışımı çiçek buketini bir eline verdi. Savaş’ın elini tutarak sıktı. “Benim de. Ve sen şimdi rahatla yoksa dul kalacağım. Kalpten gideceksin Allah korusun.”

"Ne!?" dedi adam hışımla

“Ne!?” dedi adam hışımla. Yerinde doğruldu. Etrafına bakındı. “Seni dul bırakır mıyım… iyiyim ben çok iyiyim.”

Asude kahkahasını bastırdı. “Tamam. Görüyorum.”

Nikah memuru  hemen sol taraflarında yerini almıştı. Uzun siyah saçları, esmer teniyle kadın çok genç ve güzel görünüyordu. Asude’nin ardında da kadınlar yerini aldı. Savaş’ın altı şahidi olurdu da Asude’nin olmaz mıydı? Hikmet Teğmen bile gelmiş, şahit olarak yerini almıştı.

Efruz tek imza atacak şahit olarak yerine geçti. Kızlar hemen arkasında duruyordu. Muhtemelen Nikah Memuru daha önce böyle şahitlik görmemiş ve belki göremeyecekti.

Konukların sesleri kesilmişti. Herkes nikahın kıyılma anına mutlulukla tebessüm ederek onlar da kendi şahitliklerini ediyordu.

Denizin tuzlu esintisi ferahlık verirken nikah memuru tane tane konuşmaya başladı. Savaş nefesini tutarak kadını dinlerken, Asude oldukça rahattı. Ayaklarının yere basmıyor oluşuyla bile rahat ve huzurlu bir duruş sergiliyordu. Kalbi ve bedeni ile tek olacak, sevdiği adamla upuzun bir yola baş koyuyordu ve bugün ondan daha mutlusu olamazdı. Hayallerinde bile canlandırmadığı bir günü yaşıyordu.

Savaş içinde aynı duygular geçerliydi. Fakat Savaş duygularını en uçlarda olduğu gibi yaşamayı her zaman sevmişti. Heyecanı ve mutluluğu yüzünün her miliminden okunuyordu.

Kadını dikkatle dinleyip o en gerçekçi soruyla karşı karşıya geldi.

“Sayın Asude Sipahi, Savaş Keskiner’i eş olarak kabul ediyor musunuz?”

Avuçlarındaki çiçeği sıktı genç kadın. Gülüşüyle birlikte, “Evet,” dediğinde Savaş’ın ona bakan gözlerinden ışıltılar gelip geçti. Gözlerinde tüm samanyolunu görmüştü Asude bir an için.

“Sayın Savaş Keskiner, Asude Sipahi’yi eş olarak kabul ediyor musunuz?”

Savaş gözlerini Asude’ye kilitledi. Asude’nin kara kahveleri adama güzel yaşamak adına vaatler sunuyordu.

“Ben onu başıma taç olarak kabul ediyorum. Kesinlikle EVET!” dedi. Asude’nin gözleri bulutlanıp gülümsedi. Eğer aşkta huzur varsa o kesinlikle Savaş’tı kadın için.

Savaş kadına, nikah memuruna döndü. Mikrofona eğildi ve bir kez daha “EVET!” diye bağırdığında arkadaşlarının alkışları ve ıslık sesleriyle derin bir nefes bıraktı. Az kalmıştı sona. Çok az.

Kadın Tamer’e döndü. “Sayın Tamer Yalçın şahitlik ediyor musunuz?”

Tamer kocaman bir sırıtma eşliğinde arkasını döndü. Simsiyah takım elbisesi içinde oldukça karizmatik duran adamın zaten kendine has gülüşü arkadaşlarına da bulaştı. “Ne diyorsunuz beyler, şahit misiniz?”

Bulut, “Ettik tabii ki,” dedi.

Metehan, “Nasıl etmeyiz,” dedi.

Harun, “Tabii ki ediyoruz,” dedi.

Kılıç, “Etmesem ayıp olur,” dediğinde Kartal, “Olmaz ayıp falan etme boş ver,” dedi.

“Ne?” dedi Savaş.

“Ne ne? Demek ki şüphelerimiz var. Etmiyoruz!” dedi Kartal.

Savaş kravatını hafifçe gevşetti. Hava birden çekilmiş miydi üzerinden? Asude’ye kaydı bakışları. Kadın ona bakacağı yerde tepesi üzerinde duran çiçekli kubbenin düzenine bakıyordu. Kadınların bastırdığı gülüşlere göz devirdi Savaş. Arkadaşlarına döndü.

“Kartalcığım, oluyor mu böyle?” dedi nikah  memuruna gülümsedi konuşurken. Dişlerinin gıcırtısı dışardan duyuluyordu.

“Kartal,” dedi Efruz. Ayıplarcasına bakıp gözlerini kocasına dikmişti. “Memur Hanım da gerçek sanacak kocacığım.”

Kartal karısına sevecenlikle sırıtıp, Savaş’a kısa bir an baktı. “Ediyoruz mecburen.”

Tamer eğlenen taraf olarak kahkaha attı. Önüne döndü. “Ediyorum, ediyoruz.”

Kadın başını sağa sola salladı ve göz devirip gülümsedi. Buna benzer şeyleri ilk görüşü değildi. Efruz’a dönen kadın sorusunu ona da yönelttiğinde Efruz gülümseyerek arkasındaki kadınlara döndü. “Ne diyorsunuz hanımlar?”

“Savaşa bir soralım, kızımıza iyi bakacak mı?” dedi Selin.

Asude küçük bir gülüşle yanındaki adama döndü ama az daha devam ederlerse Savaş kalpten gidecek, tüm devreleri kıvılcım çıkaracak gibi görünüyordu. Gözlerini fal taşı gibi açmış Selin’e bakan adam bu olanların şaka olduğunu kavramakta zorluk çekiyor, imzalar bir an önce atılsın diye can veriyordu.

“Bunu burada mı soruyorsun Selin?” dedi zavallı damat.

Selin aldırmadı ve sözü Hikmet devir aldı. “Savaş’tan iyisini mi bulacak Asude? Ben şahidim.”

“Hay yaşa!” dedi Savaş, rahat bir nefesle.

“Ben de ediyorum,” dedi Erva.

“Ben etmezsem hatırım kalır,” dedi Hümeysa. “Eniştelerim candır. Savaş kızımıza çok iyi bakacak.”

“Ben de ediyorum,” dedi Dilay.

“Ben de,” dedi Hai.

Takım tamamlanınca Efruz kadına döndü. Gri gözleri gülümserken kısıldı. “Ediyorum, ediyoruz.”

“Çok şükür,” dedi kadın gülümseyerek. Elinin altındaki defteri önce Asude’ye uzattı. Asude imzalayarak kalemi Savaş’a verirken göz göze geldiler. İkisi içinde hayat yeni başlıyordu. Savaş, Savaş olalı böylesi güzel bir imza atmamıştı. Yüzündeki gülüş, yüreğindeki kıpırtı ölene kadar ona yeterdi.

Tamer’in ardından büyük defter Efruz’un elinin altına geldiğinde kalemi sıkıca kavradı. Önce görümcesinin gülen yüzüne ardından da kocasına baktı. “Hayatımda attığım en güzel ikinci imza. Her nasılsa ikisi de Sipahilere nasip oldu. Sipahiler… sizi çok seviyorum.”

Kartal minnetle gülümseyip gözlerini kapatıp açtı. Aşk, üç harfin yan yana gelişi değil, Efruz’un gülen gözlerinde saklıydı.

Asude’nin elini kendi eli üzerinde hissettiğinde ona döndü Efruz.

“Sipahiler de seni seviyor, hep sevecek.”

Efruz gülümsedi ve deftere indirdi başını. İmzasını ölümsüzleştirirken konuşmasına devam etti. “Umarım. Aksi takdirde duvardan geçer, zihinlerinizde yol alır, uykularınıza misafir olur, evde tek bir tabak çanak bırakmam. Ve Asude, Savaş’ın ayağına basmayı unuttun.” İmzasını atıp kalemi ve defteri nikah  memuruna uzattı.

Savaş’ın minicik iniltisi duyuldu o anda. Dudakları öne uzayan adamın yüzü kısacık bir an acıyla kasıldı. “Hatırlatmasan olmaz mıydı?”

Efruz çarpıkça gülümsedi. “Asla olmazdı.”

Asude zafer kazanmış gibi gülümsedi. “Geç olsun güç olmasın.”

“Yasaların bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak sizleri karı koca ilan ediyorum. Hayırlı olsun. Al bakalım Gelin Hanım.” Evlendirme memuru evlilik cüzdanını Asude’ye uzattığında kocaman bir gülüşle havaya kaldırıp arkadaşlarına döndü Asude. Kendi soy adını da alacak olan kadın gururla kuşanmıştı.

“Asude Sipahi Keskiner.”

🦅

Düğün bitiminde ailesi ile vedalaşan Asude, tüm yakın dostlarıyla Tamer’in organize ettiği restoranda toplanmışlardı. Sahil kenarında olan restoranı kapatmıştı Tamer. Belki hepsi dosttu, hepsi birbiri için can verirdi ama içlerinde hepsinin birbiri için özel oldukları insanlar vardı. Kılıç, Kartal’ı ailesi bilmişti evet ama Tamer içinde Savaş kardeşten öte idi.

Akıl oynatan sessizlikle tüm günün yorgunluğunu sahile kurulan geniş masada yemeklerini yiyerek atıyorlardı. Savaş ceketini çıkarmış, kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Kravatının nerede olduğunu dahi bilmiyordu. Yaşadığı mutluluğun, ayaklarının yerden kesilmiş olduğunu düşünüyordu.

“Bu gece doğurmadığıma göre artık her gün hazırım. Ayaklarım fena şişti ama çok mutluyum,” dedi Hümeysa kocasının omzuna başını yaslayıp. Tepesine konulan öpücükle mayıştı genç anne adayı. “Hümeysa, iki gün var daha, bunları düşünme şimdi,” dedi Erdal.

“O da güzel. Bizim daha tam dört ayımız var,” dedi Kılıç. “Say say bitmiyor.” Heyecanla beklenen kızı için gün sayıyordu adam.

Kartal’ın gözleri karısını buldu. Efruz kaşlarını havaya kaldırdı ve Kılıç’a döndü. “Dert ettiğin şeye bak Kılıç, bizim yedi ayımız var. Adını ne koyacaksınız? Düşündünüz mü?”

Kılıç Selin’e döndü. Onun söylemesini bekledi. Nitekim Selin işareti almış gibi arkadaşına döndü. “Yeni isimler ilgimizi çekmiyor. O yüzden Elif koyacağız.”

“Güzel isim,” dedi Asude. Tazecik karısına katıldı Savaş. “Elif Kayacı…,” dedi Kılıç’ın soyadıyla bir bütün söyledi. “Ben de beğendim. Güzel seçim.”

Efruz arkasına yaslandı. Sessiz ve suskun kardeşinin üzerinde göz gezdirdi. Abisi de hemen iki sandalye aralıkla yanında Belgin ile yemeğe katılmıştı. İki aydır birlikte olan Belgin ve Aydın kısa süre sonra ayrı düşeceklerdi. Belgin beklemeyi benimsemişti, aralarında hiçbir sorun yoktu. Genç kadın abisine ilaç gibi gelmişti. Aydın daha çok gülüyor, daha mutlu hatta hiç olmadığı kadar mutlu görünüyordu.

Tamer aylardır uğraşmasına rağmen Erva’yı evliliğe ikna edememişti. Şirketin başına geçen Erva’nın son düşüncesi evlenmekti. Ama Tamer için olay çok farklıydı. Geçen zamanda kadına deli aşık olan adam o ne derse onu yapmaktan da öteye geçemiyordu. Aralarında bir sorun yoktu belki ama Tamer için en büyük sorun evliliğe uzak bakmasıydı kadının. Bir gün ellerinden kayacak olma ihtimalinin korkusunu yaşıyordu. Birlikte yaşamıyorlardı. Ama çok sık görüşüyorlardı. Ve Tamer, Erva’yı hayatının tam ortasında görmek istiyordu. Üzerine gitmeye de ayrıca korkuyordu.

Dilay ve Metehan yakında evleniyordu. Hai ve Harun acele etmiyordu belki ama ufukta onlar içinde bir gün olacaktı.

Bulut… Bulut Lina’yı zaptetmek için canını dişine takmıştı. Abisi kadar çılgın olan kadın ona dünyayı dar ediyordu. Girdiği dar dünyadan ise Lina zevkle çıkartıyordu onu. Zor olsa da Savaş aralarındaki ilişkiyi Asude’nin üstün çabaları sonucunda kabullenmişti. Hatta Bulut’u Lina’nın çılgın isteklerinden yorulmuş gördüğünde adama bakıp, “İki deli bir araya gelmemeliydi,” diyerek alaya bile almıştı. “Oh be! Ben çok uğraştım. Al evlen senin olsun. Ben çok çektim, biraz da sen çek,” diyerek artık ilgilenmediğini açıkça belli etmişti.

Bulut Lina ile mutluydu. Kendinden daha çılgın bir kadınla hayat çok daha güzeldi. Lina’nın bir bakışına tav olurken aklında ne varsa unutuyordu. Kadın onu bir kez öpse dünyaya yeniden gelmiş hissine kapılıyordu.

Aynı şeyler Lina içinde geçerliydi. Gez dünyayı gör Bulut’u… kendi düşünüp kendine gülüyordu. Adam onun kalbine zarardı. Bir gün aşık olacağını hiç ama hiç düşünmemişti. Gel gör ki; Bulut, görmüş olduğu tüm erkeklere taş çıkartmıştı. En önemlisi; Bulut onun diğer yarısı gibiydi.

“Benim kızım da olacak, ben adını Firuze koyacağım,” dedi Efruz. “Hissediyorum…”

“Hissediyorsan muhakkak doğrudur,” dedi Tamer. “Firuze… Efruze’nin kızı Firuze… Bunu da beğendim.”

“Kızım da olacak derken?” dedi Selin. “Şimdi ki erkek mi yani?” Şüpheli bakışları arkadaşı üzerinde temkinle gezindi.

Lina’ya da açıkladıkları Efruz’un gerçekleriyle Lina da artık bir Efruz hayranıydı. Konuyu yadırgamıyordu.

Kartal yanındaki kadının itina ile lafı evirip çevirmesine gülmemek için boğazını temizledi. Bu hareketi de arkadaşlarının gözünden kaçmamıştı elbette.

“Oğullarıma da isim buldum. Birine Dağhan, diğerine Rohan adını babasıyla uygun gördük.”

Tüm başlar sabit bir şekilde Efruz’a dönmüştü. Birkaç saniyeye sığan sessizliği Asude bozdu. “Allah canımı almasın ki üçüz!” dedi gözlerini aça aça.

“Gerçekten mi?” diye soran Selin’e gülümsedi Efruz. “Valla yalan. Ben öyle bir şey mi dedim? Ha kızlarıma da isim buldum, yani hepsine.” Elini kaldırıp açtı ve diğer eliyle saymaya başladı Efruz. Odağı parmaklarıydı.

“Firuze, Ahunaz ve Kumru. Oğullarımı zaten saydım.”

Hümeysa’nın bir karış açık ağzı da, gözleri de ömrü hayatında duymadığı şeylerle açıldı. “Beş tane!”

“Nasıl beş tane?” dedi Erva. “Geleceği mi gördün? İleriki bir zamanda mı beş tane?”

“Hayır, kardeşim.”

“Abla…” dedi genç kadın, başını yana yatırıp sabrı tükenmiş gibi.

“Of Efruz,” dedi Kartal. Efruz kahkaha attı. Ama masada oturanlar şaşkındı.

“Beşiz bekliyoruz, oldu mu? Ne dolandırdın lafı Efruz… Akıllarına getirmekte zorlanıyorlar ve doğana kadar ancak ikna olurlar.”

“Allah Allah ya… Türkiye’de doğacak olan 5. Beşizleri ben doğuracağım Kartal. Bu haber öyle çat diye verilir mi?”

“İnşAllah karıcığım da insanları ne hale soktun bir bak istersen.”

Adama bakan gri gözlerini çevreleyen siyah, uzun kirpikler birkaç kez kırpıldı. Hakikaten de ses gelmiyordu kimseden. Hızla başını dostlarına çevirdi kadın. Hepsi donmuş gibiydi.

“E ne oldu?”

“Beşiz dedi Erdal,” diye mırıldandı Hümeysa. “Beş çocuk nasıl taşınır Erdal?” Erdal girdiği şoktan çıkabilirse karısına cevap verecekti ama çıkamıyordu. Birden Efruz’a fena acıdı. Bir bebek bekleyen karısının halini düşününce beş bebek… düşünemedi.

“Beş?!” diye öne eğildi Erva. “Aman Allah’ım…” Ablasına bakan gözlerinden şaşkınlıklar oluk oluk akarken yutkundu. “Beş kere teyze mi olacağım?”

“Beş kere hala kaç eder Savaş?” Asude gözlerini kırpıştırarak şaşkınlığını gizleyemeden kocasına yönelttiği soruyla Savaş ona döndü. “Ya beş kere enişte kaç eder Asude?”

“Beş… beş…” Dilay ayağa fırladı. Kahkaha atıyordu. Efruz’a giden kısacık yolda, “Allah’ım nasıl sevindim,” diyerek kocaman gülümsedi.

Arkadaşına kocaman sarıldı Dilay. “Tebrik ederim Efruz. İnanamıyorum… ama gerçek.”

Arkadaşlarının kutlamalarını alan Kartal ve Efruz tekrar yerlerine oturduklarında Hümeysa ağlamaya başladı. İçli içli hıçkırıyordu.

“Ne oldu şimdi?” dedi Erdal. “Neden ağlıyorsun?”

“Evet Hümoş, neden ağlıyorsun?” diye soran Efruz’a bakıp daha şiddetli ağlamaya başladı kadın.

“Sen delirdin mi Efruz? Ben bir taneyi zor taşıyorum arkadaşım; sen beş taneyi nasıl taşıyacaksın!? Ona ağlıyorum. Kıyamadım sana…” Bir kez daha hıçkırırken kocası tarafından sarmalandı ve tepesine bir öpücük aldı genç kadın.

Efruz arkadaşına bakarak minnetle gülümsedi ona. “Sandığından daha güçlüyüm, bunu biliyorsun. Normal bir beden değil benimki. Ve beşiz taşıyacak ilk kadın da değilim. Taşıyamayacağın yükü vermez Yaradan.” Şaşkınlıkları azıcık dağılmış olsa da hepsinin yüzü inanılmaz gibi gördükleri olayın şokundan pekte çıkmış sayılmazlardı.

“Demek üç kız iki erkek…” dedi Asude. “Halasın birer tanesi olacaklar ama…”

“Ve dayısının…” dedi Aydın.

“Ve teyzesinin…” dedi Erva.

“Bizde amca olmuyor muyuz şimdi?” dedi Harun.

Kılıç göğsünü kabarttı. “Sen enişte oluyorsun burada tek amca benim.”

“Allah Allah o neden?” dedi Metehan, Dilay’a döndü. “Dilay sen de Efruz’un kız kardeşi konumundasın, Selin de. Neden biz enişte oluyoruz da Kılçık amca oluyor?” Dilay sevgili nişanlısına bir şeyler söylemek için ağzını acıyordu ki, Kılıç ondan önce davrandı.

“Sensin Kılçık,” dedi Kılıç.

“Kılçıklık etme o zaman,” dedi Bulut. “Hepimiz amcayız. Hanımlarda teyze. Nereden geliyor bu özgüven?”

Kartal ve Efruz, adamların ciddi ciddi amca ve enişte tartışmasına gülümsüyordu.

“Valla ben dayıyım,” dedi Aydın. “Ne haliniz varsa görün.”

“Ben de yenge oluyorum, tartışmasız,” dedi Belgin, Aydın elini tuttu kadının. “Tek yengeleri,” diye ekledi.

Savaş başını kaşıyarak Asude’ye döndü. Kadının parlak gözlerine bakıp arkadaşlarına tekrar döndü. “İmzalı halde enişteleri olduğuma göre, çekiliyorum.”

Konuşmayan tek kişi Tamer’di. “Benim imzam yok ne olacak şimdi? Amca mıyım, enişte mi?”

Erva başını eğerek kıkırdadı. Elini yüzüne kapatıp, başını iki yana salladı. Ve beyninde bir ses işitti. “Söyle ona…” Yerinde çivi gibi dikleşirken onun hali kimsenin ve özellikle Tamer’in gözünden kaçmamıştı. “Neyin var?” diyen adama bakmadan ablasıyla göz göze geldi.

“Ah, iyiyim. Ürperdim birden.” Erva Tamer’e gülümseyerek bakmıştı.

“Üşüyor musun, ceketimi vereyim?” Kendisine prenses gibi davranan adamı daha nasıl sevebilir, nereye kadar oyalayabilirdi bilmiyordu, ama vicdan yapmaya çoktan başlamıştı genç kadın. “Geçti. Üşürsem alırım.”

“Tamam.”

Ablası konuşmadı, kadının zihnine tekrar girdiğinde bu sefer kardeşinin iç sesini de işitti. “Abla kes şunu.” Bakışları ablasında, etrafında dönen konuşmalardan kopmuştu.

“Aldırmayı düşündün Erva. Sana inanamıyorum.”

“Öylesine bir düşünceydi. Öğrendim ve korktum tamam mı… Yapacağımdan değildi ayrıca. Abla! Ben evlenmek istemiyorum.”

“Ablana gelmek varken, sevdiğin adama gitmek varken sen korktun, öyle mi? Adamı niye oyalıyorsun peki? Bir de kalkmış bebek yapmışsın.”

“Oyalamıyorum. Seviyorum ben onu. Unuttum. Kutuya baktığımda tarihlere göre fazla hap vardı. Ne zaman içmediğimi bile bilmiyorum.”

“E güzel olmuş. Abim var şimdi sus.”

Gözlerini kapatıp açtı ve onayladı ablasını. “Abla ben seninle nasıl konuşabiliyorum?”

Efruz dudaklarını bükerek gülümsedi. “Bebekten olabilir mi? Teyzesine mi benzeyecek yoksa?”

“Rabbim sana geliyorum…” Yüzünü kapattı Erva iki eliyle. Tamer bir şeyleri seziyordu ama ne olduğu hakkında bir fikri yoktu. Bakışları baldızına döndüğünde Efruz’un sırıtan suratına şahit olduğunda iyice emin oldu; vardı bir şey.

“Ne?” dedi hem Erva’ya hem de Efruz’a.

“Yok bir şey enişte. Sen en son ne demiştin? Hah amca mı enişte mi? Bence sen enişte olacaksın. Amcalık vasfı sana zor,” dedi Efruz.

Tamer gülümsedi. “Hiç önemli değil…”

“O halde, altı teyze, bir yenge, bir hala, üç enişte, bir dayı ve dört amca olarak tüm bahisler kapandı.”


🦅

Arkasını döndü Asude. Birkaç metre ötesine bakmak için omzundan geriye döndü. Lina, Hai, Erva ve Belgin heyecanla ona bakıyordu.

“Hadi kızım kimseye kaptırma!” Tamer’in sözlerine Efruz kahkaha attı. “Yürü be enişte!” dedi kocasının kolları arasına çekilirken.

Erva adama muzipçe bakıp gülümsedi. “Sen gel istersen boyun da uzun.”

“Yok güzelim. Ben sana buradan tam destek vereceğim.”

Savaş göz devirdi. Bitmek bilmeyen ritüellerin gelmişine geçmişine başlayacaktı az kalmıştı.

“Hazır mısınız?” diye bağırdı Asude.

“Yuvarla gelsin,” dedi Lina.

“Tamam.” Asude tekrar döndü ve çiçeğini aşağı eğip olabildiği kadar havalandırdı. Arkasında kopan çığlıklara döndü birkaç saniye sonra.

“Allah be!” Tamer havalara zıplarken adamlar ve kadınlar ona gülmeye başladı. Elindeki çiçeğe hiç ihtiyacı da yoktu aslında, ama elinde kalmıştı Erva’nın. Tazeliğini hâlâ koruyan çiçekleri kokladı. Gözleri Tamer’i buldu ve adamın gülen gözlerine bakıp gülümsedi.

Savaş dostlarına baktı içi gidercesine. Bugün onun hayatının en mutlu günlerinden bir tanesiydi. Hiç şüphesiz bundan sonra mutlu günü çok olacaktı. Asude ile bir ömür çok mutlu geçecekti. Elini uzattı karısına. Avuçlarına dolan incecik parmakları sıkıca tuttu. Artık gitme vaktiydi. Sabaha çok az zaman kalmıştı. Koca bir günü olasıya mutlu yaşamışlardı.

Kartal Asude’nin karşısına geçtiğinde kocasının elini bırakıp abisine sarıldı genç kadın. “Hayattaki en iyi abi, benim abim. Çok seviyorum seni, öyle böyle değil.”

Kolları sıklaşan adam kardeşini göğsüne sıkıca sarmıştı. Bırakmak istemese de kardeşi mutluluğa doğru kanat açmış, gerçekten de gidiyordu. Nefesini salıp kardeşini kendinden ayırdı. Ellerini kadının yüzüne yerleştirdi.

“Dünyanın en güzel kız kardeşi benim kardeşim. Çok seviyorum seni, öyle böyle değil. Hep mutlu ol!” Gözleri dolan kardeşinin hüzün yüklü bakışlarında oynaşan mutlu ifadeleri gördü. Alnına dudaklarını bastırdı Kartal. Kızı azat ederek arkasını döndü. “Hadi gidin. İyi tatiller size.”

Efruz kocasına yaklaşıp elini uzattı. Adam hemen kavradı. Sessizce restoranın içine doğru yürüdüler. Efruz’un elini bırakıp omzunu kavradı kadını.

“Çok mutlu olacak,” dedi Efruz.

“Biliyorum. Hiç şüphem olmadı ki.”

“Sen de mutlusun şimdi. Sadece normal bir hüzün sendeki.”

“O mutlu oldukça unuturum. Demiştim, güzel güzel şeyler bunlar.”

Kocasının sinesine sokuldu Efruz. “Seni seviyorum.”

Efsunlu sözler adamın yüzünde güller açtırdı. Kadının alın kenarına öpücük bıraktı. “Seni daha nasıl seveceğimi bilmiyorum.”

“Olanı yeter çok şey etme Kartalım Sipahim.”

Kartal kahkaha attığında arkasında bıraktıklarının merceğinden çoktan çıkmışlardı.

Arkadaşlarıyla vedalaşan çiftte el ele Kartal ve Efruz’un geçtiği yola ilerledi. Savaş’ta kadının omzuna doladı kollarını. “Bitti mi Asude?”

“Çok şükür.”

“İyi misin peki?” Kadına yandan baktı. Az önce abisinin ardında bıraktığı kadının gözlerinin içinde hüzün taneleri geziyordu, Savaş bunu görecek kadar tanıyordu sevdiği kadını.

“Biraz buruk, ama sen varsın. Artık hayatımda en çok sen varsın.”

“Hm,” dedi Savaş, çarpık bir gülüşle. Asude ona yandan baktı o an. O gülüşü gördü.

“Kalbinden öperim seni, geçer mi?”

Yüzündeki gülüşle tek kaşını kaldırdı Asude. Durdu ve adama baktı. Savaş da durmuş ona bakıyordu. İkisinin de yüzünde eşsiz bir gülümseme vardı. “Öpemez miyim?”

“Ben öpemezsin mi dedim?”

“Ne bu bakış peki?”

Asude kahkaha attı. Geceye karışan ve hüzünleri dağıtan… Arkadaşlarının ilgisini çekmiş olacak ki, onlara bakıyorlardı.

Asude elini kendi kalbinin üzerine bıraktı. “Savaş Bey, gerçekten kalbimle ilgileniyor musunuz bu gece yoksa kalbimin üzerindeki ile mi?”

Dudakları öne uzayan adamın gözleri geceyi taradı ve Asude’nin kara kahvelerinde durdu. “Adın Asude mi?”

“Evet. Asude Sipahi Keskiner’im ben.”

“Adın Asude Sipahi Keskiner ve ben senin her zerrenle ve en çok ruhunla ilgileniyorum. Çünkü sadece Asude delisiyim. Ayrıca onları henüz görmedim bile.”

Elini ağzına kapattı Asude. Kahkahasını bastırdı. Boğazını temizleyip adama manidar baktı. Savaş karısını tekrar kendine çekip yola devam etti. “Ya en güzel tarafı ne biliyor musun?”

“Neyin?”

“Tüm tenini her zaman bir tek benim görecek olmam. Fazla mı bencilim ne… Ah ah sen hangi duaya karşılıksın Asude? Benim gibi adama… Ben nasıl bir sevap işledim…”

“Beni severek büyük bir sevap işledin. Yoksa evde kalacaktım.” Asude’nin gülerek sarf ettiği sözlere Savaş kahkaha attı.

“Seni verene kurban olayım…”

                           🦅

“Evet…” dedi Kılıç. “Evli evine, biz de gidelim. İki tane hamile kadın var burada. Çok bile dayandınız.”

“Değil mi, vampir enişte? Bir ara uyudum ben sanki içim geçmişti ya. Ama çok güzel bir geceydi. Aynısını Dilay da tekrar ediyoruz. O zaman kızım da bizimle olacak. Ama ben onu anneme bırakırım gece gece ne işi var bebeğin dışarıda. Değil mi Erdal? Bırakırız di’mi?”

Erdal kadının kımıl kımıl eden dudaklarına baktığında onu öpmek istedi. “Bırakırız sultanım. Sen öyle istiyorsan öyle yaparız.”

Hümeysa ellerini havaya açtı. “Allah’ım bana ne güzel koca vermişsin. Çok şükür sana.”

Selin gülümsedi. “Çenen düştü yine Hümoş. Hadi hadi…”

Herkes bir bir dağılırken Erva Tamer’e sokuldu. “Herkes gitsin biz kalalım.”

Tamer kadına bakıp kaş çattı ama ardından gülümsedi. “Olur, kalalım, ama abin bir şey demesin.”

Erva abisine baktı. “Abi, ben gelmeyeceğim. Tamer beni bırakır.”

Aydın’ın çatılan kaşlarına bakan Tamer bu güzel geceyi kötü sonlandırmamayı umdu.

“Neden?” dedi Aydın.

“Yalçın,” dedi Belgin. Ona soyadını daha çok yakıştıran Belgin, Aydın’a Yalçın diyordu. Genç adam güzeller güzeli sevgilisine döndü. Kadın ona gözleriyle anlatıyordu karışmamasını. “Gidelim biz. Erva geleceğini söyledi.”

Belgin’e asla karşı koyamayan adam nefesini bıraktı. Tamer kardeşinin sevgilisiydi biliyordu, karşı çıkmıyor herhangi bir şeye de karışmıyordu. Yine de bilemedi… abi idi o ve yeni öğrendiği kavramları uygulamaya çok da gönüllüydü.

“Tamam.”

Belgin gülümsedi ve adamın koluna girdi. “Mükemmel abi!” diye fısıldadı adama. “Buna emin misin?” diye sordu Aydın.

“Elbette. Ve mükemmel bir aşıksın. Bana gidelim mi?” Erva eve dönmeyecekti. Belgin bunu biliyordu ve Aydın’ı çok güzel bir şekilde ekarte edebilir, aklını tamamen temize çekebilirdi. Aydın, onun görmekte zorlandığı  ruhu temiz erkeklerdendi. Belgin onu her kelimesiyle yepyeni biri haline getiriyordu. Ve Aydın çok güzel gülümsüyordu. Kadının kalbini hoplatacak kadar güzel…

“Sen…” dedi adam. “Yaptığını görebiliyorum.”

Belgin kahkaha attı. “Sana fazladan seans vermeyi kesmeliyim. Evine git en iyisi.”

Aydın kolunu kadından kurtarıp Belgin’e doladı. “Çok geç. Sana gidiyoruz. Sen kaşındın.”

Teker teker boşalan kumsalda baş başa kalmışlardı. Erva’nın yönlendirmesiyle denize oldukça yakın bir mesafede oturdular. Elindeki çiçeği hemen yanına bıraktı Erva. “Çiçeği tutacağımı hiç düşünmemiştim.”

Boylu boyunca kumlarım üzerine uzanan adamın göğsüne başını bıraktı Erva. Bacaklarını kumsala uzattığında yorgun olduğunu hissetti. İki elini de başının altına koyan adam gecenin karanlığını, denizin naif dalga sesleri ve sevdiği kadının kadife sesinin süslediğini düşündü. “Bu bir işaret diyeceğim yine başlama diye sitem edeceksin.”

Gözlerini yumdu genç kadın. “Yok yok etmem. Başla sen…”

“Yorgun olduğun nasıl da belli.”

“Bacaklarım sızlıyor, sanırım bir süre topuklu ayakkabı giyemeyeceğim.”

“Sen! Sen ve topuksuz ayakkabı. İkiniz bir bütünsünüz. Yarına bir şeyin kalmaz yine giyersin.”

“Belki de…” Söze nereden başlasa bilemiyordu. Böylesi bir konunun nasıl söylendiğini bile bilmiyordu Erva. Bildiği bir şey varsa o da Tamer’in aile babası olmak için can attığıydı.

“Çok güzel bir gündü. Savaş’ı hiç böyle mutlu görmemiştim. Ben, bir gün gelecekte Savaş’ın evlenmek için can atacağına asla inanmazdım.”

“Ya kendin?”

Tamer’in bakışları kendine dönen kadına indi. Hafifçe gülümsedi. “Sen ikna olana kadar ben yaşlı bir adam olacağım sanırım.”

Erva doğrularak elini kuma verip bir omzu üzerine verdi ağırlığını. Yerde, elleri başının altındaki adama üstten bakıyordu. Sessizdi ve bu sessizlik adamı korkutuyordu. “Bir şey var sende?” dedi en nihayetinde.

“Var.”

Tek ve keskin kelime Tamer’i olduğundan daha fazla ürküttü. Ellerini başının altından alıp doğruldu. Çapraz biçimde birbirlerine bakıyorlardı şimdi. “Anlat!” Tek kelime eden adamın sesi tedirgindi.

Erva derin bir soluk alarak etrafına bakındı. Aklındakileri toparlamak adına bakınıyordu. Asude’nin çiçeğini boştaki eline aldı. Havada evirip çevirdi. Tamer her saniye artan bir ürpertiyle nefesini tutmuş bekliyordu o, sevdiği bal dudaklardan çıkacak sözleri.

“Benimle evlensene Tamer.” Çiçeği adama uzattı. Başka bir şey gelmedi aklına. Lafı dolandıran biri hiç olmamıştı ve zorlandığı şey bebeğini babasına söyleyecek olmasıydı. Bu, birine bir şeyler anlatmak gibi bir eylem değildi o an ona göre.

Tamer çiçek buketine bakıp minicik gülümsedi. “Bu normal değil.” Adam, kadının bu sözlerine ve aylardır kaçtığı evlilik fikrinden bir anda sıyrılıp kendine evlen benimle demesinin altında yatanı merak etti. Oysa Erva’nın asla evlenmek istemediğini biliyordu. Daha çok uzun yıllar iki sevgili olarak kalacaklarını sürekli düşünüyor ve biliyordu Tamer. “Sorun ne?”

“Sana evlenme teklifi ediyorum. Benimle evlenmek istemiyor musun?”

Tamer kadının karanlıkta ışıldayan gözlerine baktı. Yüzündeki gülümseme silinmiş, yerini düz bir bakış almıştı. “Hamile misin?” Tamer’in aklına başka bir şey gelmiyordu. Ancak bu, böylesi bir gerçekle evlenirdi kadın onunla. Aylar içinde bunu çözmekle kalmayıp, iyice kavramıştı. O çalışmak, başarılı bir iş kadını olmak için gecesini gündüzüne katıyordu.

Elindeki çiçeği kucağına indirdi tıpkı bakışları gibi. “Bu kadar zeki olmak zorunda değildin. Evet, hamileyim…”

Delice bir sevinç ve kırıklığı aynı anda hissetti adam. Hamile kaldığı için kendisiyle evlenmemeliydi. Kendisini sevdiği için evlenmeliydi. Bu, Erva için zoraki bir evlilik olacaktı belki de. Tanıdığı kadın böyle biriydi. Ve ona nasıl davranması gerektiğini bilemediği bir yerdeydi.

“Hamile olduğun için mi evleneceğiz? Sırf bunun için mi?”

Erva başını kaldırıp baktığında karşısında kırılmış bir adam gördü. Konuya yanlış yerden girmişti ve bunu şu an anlıyordu. “Sen sevinmedin? Baba olmak istemiyorsun.”

“Sorun benim baba olmak istemeyişim değil. Benim koca olmak isteyişim. Aylardır sana evlenelim diyorum ve sen bana hayır diyorsun. Şimdi bir bebek beni sana sevdirebilir mi?”

“Seni sevmemin bebekle ne ilgisi var Tamer? Ben içimde taşıdığım canlıyı sevdiğim adamdan aldım. Evlenmek istemediğim doğru ama sebeplerimi biliyorsun.” Sesi titreyen Erva, adamın çocuğu istemediğini düşünmeye başlıyordu. Tek bir sevinç dalgası bile göremiyordu. Haklı olduğunu biliyor olması içindeki kırılmışlığa çözüm değildi.

Sevdiği adamdan içinde taşıdığı canlı…

Tamer bu sözlerle içindeki aşık adamın bayrak çekişine gülümsedi. Onu deli gibi seviyordu. Hayatında hiçbir kadını sevmediği gibi… otuz artı otuz sene beklemesi gerekse bile bekleyeceği kadındı o! Kadının asılan yüzü, büzülen dudaklarına baktı. Gözleri ağır ağır karnına indi. Orada bir canlı vardı. Kendinden olan… aşkla bağlandığı tek kadının içinde kendi canından atan bir kalp…

“Evlenmek istemiyorsan bekar anne mi olmak istiyorsun? Sen başka bir yerde ben başka bir yerde bebek ortada… bu şekilde mi?” dedi son bir çaba. Öpecekti onu. Demek ki bebek bir vesile idi. Süreci hızlandırmak için gönderilmiş bir mucize…

“Böyle bir şeyi istemiyorum. Ama sen baba olmaya hazır değilsin anlaşılan. Sevinmedin bile. Evlenmek istemekle baba olmak isteği farklıymış demek ki sende.”

“Belki istemiyorum ne yapacaksın?”

Adama öfkeyle bakıp kucağındaki çiçek buketini kavradı. Dizleri üzerine durdu. Adama birazcık tepeden bakıyordu şimdi. “Önce sana bunları yedirecek, ardından da çocuğumu tek başıma doğurup büyüteceğim tamam mı… sana ihtiyacım yok.”

Havaya kaldırdığı buket, Tamer’e ulaşamadan adam kadının bileğini yakaladı. Gülümseyerek baktı kadına. “Tamer’in güzeli… hiç yakışıyor mu bu sözler ağzına… Sen benim canımı taşırken hem de… Ben seni manyaklar gibi severken, seni ve çocuğumu bırakacağımı kim söyledi?”

Bileğini çeken ve kurtaran kadın hırsla dönerek yerine oturdu.

“Yavaş biraz!” dedi adam sertçe oturan kadına.

Erva ona aldırmadı. Saçını geriye savurdu. Adamdan işittiği sözler kalbine bir bir nakşolurken az önceki öfkesini taze tutmakta kararlıydı. “Bin tane laf söyledin! Sarılmadın bile ne düşünmemi bekliyorsun? Ben sana hamileyim diyorum sen, bunun için mi evleneceğiz diyorsun. Zaten seninle evlenecektim gerizekalı! Ha şimdi ha sonra… Ne yani ne şimdi bu? Sen mi vazgeçtin ben mi anlamadım onca zaman? Ne oldu otuz artı otuz yıla?”

Yerinden kayarak kadına sokuldu. İnce bele doladı kollarını. Kadını kendine çekerken itiraza mahal vermedi. Erva’nın sırtı adamın göğsüne sıkıca bastırıldığında öfkesinin uçarak uzaklaşmasına içinden lanetler okudu.

Tamer iki elini de kadının düz karnında gezdirmeye başlarken gözlerini yumdu huzurla. “İnanılmaz…” diye inledi. Erva gözlerini kapatarak burnundan nefes tazeledi.

“Buna nasıl sevineceğimi kestiremiyorum. Çok farklı. Çok başka. Senden ve benden bir canlı…” Adamın kolları sıklaştı ve kadını sıkıca kendine hapsetti. Dudakları kadının çıplak omzuna değdi. Oradan boynunu takip ederek yanağına tüy kadar narin öpücüklerle saçlarına, burnunu daldırdı.

Ve kadının tüm öfkesi ortadan kayboldu. Tamer onu güzel seviyordu. İncitmeye korktuğu narin bir çiçek gibi… “Serseri!” dedi Erva, olmayan öfkesiyle. Tamer’in gülen nefesini saçları arasında hissetti.

Tamer başını olduğu yerden ayırıp etrafına bakındı. Asude’nin zavallı çiçeğini görür görmez kavradığı gibi öne uzattı.

“Bu serseri ile evlenir misin? Çocuklarının annesi, hayatıma yoldaş olur musun? Hayatımı ele geçirip beni de kendine katar mısın? Erva Yalçın Yalçın olur musun?”

Son cümleye adamın kolları arasında küçük bir kahkaha attı. Uzatılan çiçeği yalancı bir sitemle çekti. “Tek Yalçın yeterli. Ver! Olurum. Evlenirim. Kalbimdeki aşkın bana verdiği yetkiye dayanarak seni kendime eş, çocuklarıma baba ve hayatımın tamamına ortak ilan ediyorum.”

“Gelini öpebilir miyim?”

🦅

Altı buçuk ay sonra…

Göz kapakları açılmak için delice bir güç sarf ederken, ruhu tam tersine zorluyordu onu. Artık uyanması gerekiyordu ama Efruz ruhunun uykuya dalmadan önceki halindeydi. Dışardan herhangi bir sesi zihni kabul etmiyordu. O, uyurken bile uykuya dalmadan önce aklında olan tek kişiyi anıyordu. Kurumuş dudaklarından sadece “Kartal…” döküldü.

Elllerinin arasındaki eli hissetmiyordu. Ama adam adını derin uykuda bile anan kadının elini sımsıkı tutmuştu.

Ameliyata girmeden önce gördüğü adamın çıktığından beri yanıbaşında olduğunu ancak ruhu hissediyordu.

Gergin yüz hatlarıyla tek kelime etmeden ve odaya hiç kimseyi sokmadan tek başına karısının gözlerini açmasını bekliyordu. Gri gözleri gördüğünde ve kadın ona bir kez gülümsediğinde dünyaya gelen beş çocuğunu ile eskisi gibi mutlu bir adam olacaktı ama şimdi tek istediği kadının ona gri gözlerini göstermesiydi.

Efruz gelişiyle bir mucize getirmişti hayatına. Varlığıyla onun için boş olan dünyayı tıka basa doldurmuştu. Kartal mutluluğun ötesinde bir hayat yaşıyordu artık. Efruz kendiyle birlikte pek çok güzellikler de getirmişti hem kendine hem tüm sevdiklerine. Fakat bugünkü mucize bambaşkaydı. Sekiz buçuk ay boyunca içinde beş tane canlıyı taşımış ve hayal bile edilmeyecek kadar büyük, olağanüstü mucizelerini hayatta tutmuştu. Taşırken zorlandığı ama bir kez bile şikayet etmediği beş güzel bebek…

Üç kız iki erkek…

Efruz’la ona gelen her şey bir mucizeden ibaretti. Efruz başlı başına mucizeydi. Her şeyiyle…

Elleri arasındaki eli öperken gözlerini sıkıca yumdu. Burnundan girip çıkan sıkıntılı nefesler ona acı veriyordu. Uyandığında pek çok acısı olacak kadının ağrılarını bedeninde hissediyordu sanki.

“Aç gözlerini Efruz…”

Açmadı Efruz. Kartal sabırla bekledi. Elini hiç bırakmadan öylece kadının kapalı gözlerine odaklandı. Dakikalar birbirini kovaladı. Kartal her geçen saniye daha çok gerildi. Uyuyan güzeline bakarken, aklı hep onu ilk gördüğü an’a kayıyordu. Mavi elbise içinde, upuzun kömür karası saçların dansı ve o isli bakışlar… Arabasını parçalandığında yüzünde o anki hain gülüşler.

Kumsalda ona sarılıp, “Kalû Beladan beri tanıyor gibiyim seni,” diyerek öpücükler vermesini.

İsviçre de evlenmeye karar vermeleri… Her bir anı ve her bir dokunuşu aklına bir bir kazıyan adam ona baktıkça daha pek çok anıları aklından geçirip gülümsedi. Solgun yüzün güzelliğini izledi. Hayatına Efruz girmemiş olsa hep yarım bir adam olarak yaşayacağına emindi. O tam bir kadındı ve adamına deli gibi de aşıktı.

Elleri arasındaki beyaz ve narin ele dikti gözlerini. Kadının parmaklarını kendi parmaklarıyla okşuyor ve aklına gelen anılarla gülümsüyordu.

Tiz ve cansız sesi işitti. “Anlat bende güleyim.”

Adamın gözleri hızla kadınını bulduğunda olduğu yerde doğruldu. Avuçlarındaki eli tekrar sıktı. Gri gözler çok yorgun bakıyordu. Bitik ve halsiz. Geçecekti ama… Efruz her zamanki haline geri dönecekti ve Evlerinin her bir köşesinden sesini sevdiği adam duyuracaktı.

“Seni sana nasıl anlatabilirim…” Ayağa kalkıp kadının alnına dudaklarını bastırdı ama hemen çekmedi. Nefesini orada aldı ve verdi. Yeterli gelmiyordu, ama ayrıldı. Yorgun grilere baktı. “Nasılsın?”

Bedeninde hissettiği sancıları gizleyemezdi ki zaten yüzünden okunuyordu. “Daha iyi olacağım nasılsa.” Damar yolunun açılıp, serumun takılı olduğu elini kaldırıp karnına bıraktı. Usul usul gezdirdi elini. Karnı hala bir bebek varmışçasına büyüktü, ama artık boştu. “Eksik hissediyorum. Bebeklerim…” Griler siyahlara döndü. Sorularla doluydu bakışlar.

“Asıl şimdi tamamlandık. Beş tane çocuğumuz oldu. Ve hepsi iyi durumda. Biraz küçükler ama büyüyecekler elbette.”

Adama bakan grilerde mutluluk yaşları birikti. “Gördün mü onları?”

“Hayır. Doktor kontrolünden geçiyorlar. Birlikte göreceğiz. Daha bir saat önce doğdular. Onlar iyi olsun nasılsa bir ömür bizimle olacaklar.”

Karnındaki dikişlerden bedenine yayılan acıyı azaltmak istercesine elini karnında gezdirirken yüzü de acısını belli ediyordu, ama zorla olsa da gülümsedi. Kocası ona doğruları söylüyordu. Bebeklerinin hepsi iyiydi. Adamın zihininden geçenleri içiyordu ve kalbi dört nala aşka son surat yine ve yeniden koşuyordu.

“Rahatla biraz. Ben iyiyim. Tek sorun bu göbeğim eski haline nasıl gelecek şimdi.”

Kartal küçük bir kahkaha ile doldurdu odayı. “Bir saat önce doğum yaptın Efruz. Düşündüğün şeye bak…”

“Doğurdum ve hepsi iyi başka ne düşüneceğim? Neyse artık zamanla… ne zaman göreceğiz peki? Deli gibi merak ediyorum.”

“Beşi de kuvözde. Seni içeri alacaklar. Doktor bir süre burada kalacağımızı söyledi.”

“Şimdiden evimi özledim.” Dudak büken kadın buna da neyse çekerek kendini pırıl pırıl kara gözleriyle izleyen adama döndü. “Kapıda can çekişen ailemizi içeri al artık.”

Başını sağa sola sallayan adam gülümsedi. “Senden ne kaçar ki?”

Gülmek isteyen kadının acıları buna engel oldu. “Gülemiyorum bile. Yorma beni.”

Eğilip alnından öpen adam kadınına merhametle bakındı. “Sonra bol bol güleceğiz.”

Tebessüm etti kocasına. “Şüphem yok.”

Kapıyı açarak ailesini içeri davet etti Kartal. Şenay Hanım en önden girerek merak ve mutlulukla kaynaşan gri gözleriyle baktı kızına. “Anneciğim, çok geçmiş olsun.”

“Teşekkür ederim annem.”

Hatice Hanım da gelip gelinin elini tuttu. “Geçmiş olsun kızım. İyi misin?”

“İyiyim anneciğim, daha iyi olacağım.” Etrafına bakındı Efruz. “Babam yok mu?”

“Babam bahçeye çıktı,” dedi Asude. “Nasılsın güzel anne?” Savaş ve Asude bir süre bebek sahibi olmama kararı almışlardı. Savaş, sevdiği kadına dünyayı karış karış gezdiriyordu.

“Çocuklarımı görünce daha iyi olacağım. Çok merak ediyorum onları.”

“Haklı bir merak anneciğim, biraz sabır. Ah, anneanne oldum, ben.” Kadının gözlerinden kalpler çıkıyordu adeta. “Nasıl mutluyum. Hem de beş tane. Gelecek olanla bir yılda altı kez anneanne olmak… Nasıl bir sevap işledim…”

Kartal gülümsedi ve kolunu kayınvalidesinin omzuna sardı. “Kızlarını dünyaya getirdin anneciğim. Daha nasıl bir sevap işleyeceksin…”

“Çok haklısın oğlum. Büyük bir sevap işlemişim, Allah bana sizi de oğul diye gönderdi. Evlatlarım…” diyerek kızının elini sıkıca kavradı.

Odaya adeta dalan Tamer’in gözleri kocaman açılmıştı.

“Kapıyı çalsaydın!” diyerek çıkıştı arkadaşına Kartal.

Tamer, Kartal’a ve Efruz’a baktı. Aklı karışık gibi görünüyordu. Yüzünün rengi de atmıştı adamın.

“Erva!” dedi Efruz.

“Sancılandı birden. Biz kafeteryadaydık ne oldu anladım. Muayene oluyor şimdi.”

“Ne diyorsun evladım sen?” diyen Şenay Hanım hızla hareket ederek kapıya ilerledi. “Ah altısı da bu günü mü buldu? Daha iki haftası yok muydu? Korktu tabii… telaş yaptı. Ah çocuğum…” Telaşlı konuşmaları arasında odadan çıkarak gözden kayboldu. Tamer de annesini telaşla takip etti.

Asude’nin kaşları havalandı. “Efruz?”

Annesinin ardından bakan kadın Asude’ye döndü.

“Altısı da bugün doğuyor. Sen beşiz zaten, ayrı bir mucize, şimdi Erva? Bunlar hakkında bir kehanetin var mı?”

Gözlerini kırpıştırıp Asude’ye bir süre baktı. “Bilmiyorum.”

“Sen bilmiyorsan kime soracağız?”

“Kun!” dedi Efruz.

🦅

Tekerlekli sandalyeye zorla oturdu. Yürümekte zorluk çekiyordu. Kısa iki yürüyüş yapmış olması hiçbir şeyi değiştirmemişti. Gün kendini geceye bırakmakta acele etmemişti. Efruz kardeşini görememişti. Daha çocuklarını dahi görmemişti. Kartal’a uyguladığı, iyileşmesi için sarf ettiği güçler kendisine fayda etmiyordu. Denemişti Efruz.

“Hadi beni kardeşime götür?” dedi bir nefeste.

“Emrin olur Kartaliçem.” Kartal kadını odadan çıkartıp hemen iki kapı öteye sürdü sandalyeyi. Kapıyı bir kez tıklayıp açtı. Başını uzatarak içeri baktığında Tamer ve Erva’yı el ele bulunca gülümsedi. “Misafir kabul ediyor musunuz?”

“Seve seve Kanatlı Karizma Eniştem,” dedi Erva. Ablasından daha çok daha iyi durumdaydı. Sezaryen doğumdan kaçamamıştı ama, bir tane ile beş tane arasında oldukça fazla fark vardı.

Tamer ayağa kalktı gülümseyerek. “Her zaman…”

Kartal karısını odaya soktuğunda iki kardeşte birbirine dolu gözlerle baktı. Dudaklarını büzdü Efruz. “Neden benden rol çaldın sen? Bu günün galibi ben olmalıydım?”

Yüzünde kocaman gülümseme olan Erva hüzünlü mutlulukla baktı ablasına. “Ben de bir anlasam… benim daha iki haftam vardı.”

Sandalye Erva’nın yanı başına çekildiğinde kız kardeşlerin elleri birleşti. Kartal ve Tamer de yatağın başucuna geçip dirseklerini dayadılar. Sevdikleri kadınları izlemek çok keyifliydi.

“Nasılsın?” dedi Erva. “Ben gelecektim sen erken davrandın. Doktoru bekliyordum.”

“Önemli değil, komşuyuz şunun şurasında. Sabah uyandığımdan daha iyiyim. Sen?”

“Eminim geçecek, ben de daha iyi olacağım.”

Kartal yanındaki adamı omuzuyla dürttü. “Baba mı oldun şimdi sen?”

Tamer karizmatik gülüşüyle karısına baktı. “Hem de kız babası. Bana diyene bak…” diyerek arkadaşına döndü. “Beş kere baba olan adam!”

Erva ve Efruz adamlarına bakarak gülümsediler. Efruz kardeşine döndü. “Bebek iyi mi?”

“Doktor iyi olduğunu söyledi.”

“Gördün mü?”

“Evet. Çok küçük abla… hiçbir şeye benzemiyor.”

“Ben daha göremedim. Kuvözdeler. Yarın yanlarına alacaklar beni.”

“İsim?” dedi Kartal, her zaman olduğu gibi karısının odağını ustalıkla değiştirdi.

“Evet. İsim ne olacak? Daha bulamamıştınız,” dedi Efruz.

Erva ablasının ellerini sıktı. “Senin adınla benim adıma çok yakın bir isim daha onu görür görmez aklıma birden geldi. Bana fısıldana bir ses gibiydi. Kızımıza Efra adını vereceğiz.”

“Hoş ve güzel,” dedi Kartal.

“Ben de çok beğendim Erva söyleyince,” dedi Tamer.

Sekiz ay boyunca ablası kadar olmasa da güçlerden nasibini alan Erva’nın tüm gücü elinden alınmıştı. Bir bardağı almak istediğinde emeline ulaşamamıştı. “Abla, güçlerim beni terk etti. Gitti. İnanılmaz alışmıştım. Üzülmedim dersem yalan olacak.”

“Bunun olacağını tahmin ediyorduk,” dedi Efruz. “Efra da kalmışsa hiç şaşırmayacağız.”

“Ya senin çocukların?” dedi Tamer. “Bu kadar çok çocuğun ve bizim kızımız da dahil, bir anlamı olmalı mı?”

“İnan bilmiyorum Tamer. Kun’a bundan bahsettim ama bana tek söz etmedi. Tekrar soracağım.” Erva’ya döndü tekrar. “Kendim de işe yaramıyor ama sende şansımızı bir deneyelim.”

“Neyi?” dedi Erva.

“Göstereceğim.”

Tamer ve Kartal dikkatle bakarken Tamer ne yapacağını anlamayan taraftı.

“Tamamen iyi edemem. Dikkat çekeriz. Bir gecede kapanan dikişler başımıza iş açabilir. Sadece ağrılarını alacağım.”

Erva ablasına şaşkınlıkla bakarken Tamer kaşlarını çattı.

“Sessiz olun,” dedi Efruz. Hiç birinden ses çıkmayınca iki elini birleştirip gözlerini kısa bir an kapattı. Birkaç saniye sonra gözlerini açtı. Birleşik olan ellerini açtığında elleri üzerinde yeşil ışık huzmesiyle Erva ve Tamer’in gözleri büyüdü.

İki elini birden yatan kardeşinin karnına ve dikişleri üzerinde gezdirdiğinde örtünün altından belli olan yeşil ışıkla Erva olduğu yerde gevşedi.

Kardeşinin haline bakıp hafifçe gülümsedi Efruz. Ellerini çekti. “Şimdi nasılsın?”

Derin nefes alan Erva huzurla gülümsedi. “Seni seviyorum…”

“Bende seni… hem de çok…”

🦅

Kardeşinin yanından gelir gelmez yatağına girmiş, aklında çocuklarıyla sancılı bir uykuya dalmıştı. Ağrıları onu adeta yıpratıyordu. Ruhuna kadar acı içindeydi. Esra ve Hüseyin’in bir kez daha getirdiği yatakla, Kartal da hemen yanında gergin bir uykunun kucağındaydı. Efruz’un acılarını kendinde yaşıyordu adam.

Ufak bir ışığın aydınlattığı odada sükut vardı.

“Efruze…”

“Efruze…”

Uykulu gözlerini araladı Efruz. Adını duyuyordu. Zorla da olsa açtı. Oysa ne zor dalmıştı o uykuya. Gözlerini açar açmaz yanındaki koltukta Kun’u gördüğünde gülümsedi. “Hoş geldin.”

“Teşekkür ederim Efruze. Ama sessiz ol. Kartal uyuyor.”

“Peki,” derken sesini kıstı Efruz. “Çocuklarımı görmeye mi geldin?”

“Çocuklarını ve seni görmeye geldim. Nasılsın?”

“Çok acı çekiyorum ama geçecek.”

“Biliyorum. Çok acı içindesin. İzin verir misin?” dedi Kun, ayağa kalkarak.

Ne yapacağını anlayan Efruz, “Elbette,” dedi.

Avucunu sıkan ve açan adamın avucunda yeşil bir ışık huzmesi belirdi. Efruz’un karnında gezdirdi Kun tek elini. O gezdirdikçe Efruz yerinde gevşedi. Acıları ondan çekiliyormuş gibi hissediyordu. Kun yerine oturdu. “Şimdi nasılsın?”

“Çok daha iyiyim. Bütün gün neredeydin?”

“Gelmem gereken zamanda gelmek zorundaydım.”

“Tamam, affettim.”

“Seninle çocuklarını görmeye gideceğiz Efruze.”

“Kalkamam. Kapıdan çıkarsam dikkat çekerim.”

“Kalkmayacaksın Efruze. Uykuya dal ve uyan. Ruhunu bekliyorum.”

Birkaç saniye adama öylece baktığında bunu daha önce neden düşünemediğine kendine kızdı. Ama doğru bir zamanı olmamıştı. Buna yordu. “Tamam. Bekle beni.”

Gözlerini kapatan Efruz bir dakikayı aşmayan zaman diliminde yattığı yerden doğruldu. Ayağa kalkıp arkasını döndüğünde bedenini yatakta boylu boyunca yatarken gördü. Gözleri kocasına kaydığında yanına vardı. Ellini adamın siyah saçlarının üzerinde gezdirdi tebessümle. Kun onu gülümseyerek izliyordu.

Ruhunda zerre kadar acı hissetmeyen Efruz, kocasına son kez bakarak Kun’un kapalı kapıdan süzülüşüyle kendi de ardından geçti. Gecenin bir yarısı pek kimse yoktu etrafta. Işıklar yanıyordu ve danışmanın ardında bir hemşire ve asistan vardı. Onlara kısa bir bakış atıp Kun’u takip etti. Kimse onları görmüyordu. Göremezdi ve duyamazdı.

Yoğun bakım servisinin önünde durdular. Birbirilerinde kararlı bir şekilde bakarak kapalı beyaz kapıdan içeri süzüldüler. Uzunca bir koridordan ilerlediler. Her birkaç metre sonrası bir kapıya açılıyordu. Ve her odada birkaç bebek vardı. Onlarla ilgilenen doktor ve hemşireleri geçerken izledi Efruz. Kendi bebeklerinin nerede olduğunu bilmiyordu ama ayakları onu götürüyordu. Daha çok Kun’u takip eder gibiydi.

Kun bir odadan içeri girdiğinde yine onu takip etti ve yan yana dizili beş bebeği gördüğünde yüreğinden onlara uzanan merhamet ipleriyle birbirlerine bağlandılar. “Benim çocuklarım…” dedi. “Kartal ile benim…”

“Hepsi senin.”

“Bu, inanılmaz!” En bastaki kuvöze ilerleyip elimi camdan içeri uzattığında bebeğine dokundu. Gözlerini kapatarak elinin altındaki bebeği hissettiğinde gözlerini yumdu. “Oğlum.”

Çıplak bebeğin üzerinde sadece bezi vardı ama o oğlunu hissediyordu. O kadar küçük göründüler ki annenin gözüne Efruz onu bağrına sıkıca basmak istedi. “Ne kadar küçükler…”

“Merak etme. Hepsi bir gün anne ve babası gibi güçlü birer insan olacak. Onları sen büyüteceksin. Çok iyi bakacak, iyi bir anne olacaksın.”

Efruz elini kuvözden çekip diğer bebeğe ilerledi. “Bundan şüphen mi vardı, Kun?”

“Hayır, Efruze.”

Efruz bir sonraki kuvözde kızını buldu. “Minik kızım…” dedi eşsiz bir gülüşle. Beş bebeğine de dokundu. Onları parmak uçlarıyla sevdi. Beşi de uyuyordu. Solunum sorunu yaşamadıklarını fark etti. “Çok sağlıklı görünüyorlar, değil mi?” derken Kun’un yanına gelip durdu. Bebeklerine tıpkı Kun gibi karşıdan baktı.

“Oldukça sağlıklılar.” Kun Efruz’a döndü. “Hepsi senin bir parçan. Sen artık geniş bir ailenin atası oldun. Soyun hep devam edecek.”

Efruz adama kuşkulu ve soru dolu bakıyordu. “Ne demek istiyorsun?”

Her zamanki sükuneti, huzurlu yüz hatlarıyla bebeklere bakıp Efruz’a döndü. “Bak onlara.”

Çatık kaşlarıyla bebeklere döndü Efruz. Gözleri hızla açıldı. Bir bebeğin üzerinde ışık vardı. Beyaz, saf ve parlak. Az önce olmayan ışık neden şimdi vardı? Efruz adama döndü. “Onlar… hepsi mi?”

Adam başını salladı. “Hayır, bir çocuğun ve kız kardeşinin kızı. Ve ileride belki de tüm çocuklarının çocukları da. Siz, dünyaya yeni güzellikler getirdiniz. Ve çok büyük bir sorumluluğun altına girdiniz. Tanrı bunu böyle istedi. Fakat dördü sendeki güçlere sahip değil. Sadece iki tanesi. İki tanesi seninle aynı güce sahip.”

“Hangisi?”

“Sen doğduğunda bir ışık yanmıştı. Bunu söylemiştim. Şimdi bugün iki ışık birden yandı. Hangisi olduğunu bulabilirsin. Işığı sadece sen göreceksin. Ve onlar sana birebir benzeyen olacak. İşin çok zor olacak. İdare etmen gereken iki bebek, bir zaman sonra iki genç insan ve daha sonra iki yetişkin insan olacak. Kardeşin… onun çocuğu ve senin çocuğunla gelecekte pek çok iyiliğe imza atacaklar. Sen bizim için hep kıymetli olacaksın Efruze. Ama bir gün senden/sizden olan senin kadar güçlü olacak.”

Bitkinlikle gözlerini kapatan kadın nefesle geri açtı. “Peki ya digerleri? Biri bana benziyorsa diğerleri kime benziyor?”

“Yine sana tabii ki. Fakat onlara güç ve özellik verilmedi. Zamanla göreceksin.” Arkasını dönen adam duvardan yan odaya geçtiğinde bebeklerine göz atıp adamı takip etti. Bebek servisine nasıl geçtiklerini sorgulama zahmetine bile girmedi Efruz. Birkaç bebeğin bulunduğu odaya girer girmez gülümsedi. “Yeğenim. Efra…”

“Evet. Kardeşinin kızı. Işığı görüyorsun.”

Işığı görüyordu ama umrunda değildi. İki bebeğin arasında bulunan beşiğe yürüdü. Elini uzatıp Efra’ya dokundu. “Teyzem…” dedi aşkla. Kendi bebeklerinden çok çok daha büyük göründü gözüne. Tek ve beşiz arasındaki farkı fark etmesi uzun süremezdi elbette.

“İki özel çocuk geldi bugün dünyaya. Sen ikisinin de yanında olacak, her zaman onlara doğru yolu göstereceksin. Buna mecbursun!” Elini Efra’dan alarak Kun’a döndü.

“Mecbur? Bunu mecburiyet olarak görmüyorum. Onların hepsi benim bir parçam. Bunu seve seve yapacağım.”

“Biz de öyle düşünmüştük. Parlak ışığı görebiliyor musun?”

Efruz arkasına döndü. Yan odaya hızla geçti ve bebeklerine de baktı. Dördüncü sıradaki bebeğin ışığına baktığında, içinde başka renklerde oynaştığını fark etti.

“Kızım?” dedi parmağıylada işaret ederek.

Kun gülümseyerek başını aşağı yukarı salladı. “Kızın… O sende var olan tüm güçlere sahip olacak zamanı geldiğinde. O güne kadar sen onu dizginleyebileceksin. Tıpkı senin gibi bir gün ne hissediyorsa onu yapabilecek.”

Efruz adama dönerek kaşlarını çattı. “Ne demek istiyorsun?”

“Herkes kendi kaderini yaşayacak Efruze. Ama bu seni korkutmasın. Senin gibi bir anneye ve Kartal gibi bir babaya sahip olması onun en büyük şansı.”

“Benim aklımı bulandırmaktan ne kadar hoşlanıyorsun, Kun! Lütfen kes şunu! Bırak ben çocuklarımı büyüteyim ve bu arada sessiz ol, lütfen. Ben yaşadığım sürece onlar için yapmayacağım hiçbir şey olamaz.”

Adam yine gülümsedi. “Peki. Evet, bu yüzden kazandın. Gidelim mi?”

Cansız bedenine uzanan kadın birkaç saniye sonra gözlerini araladı. Yana dönerek kocasına baktığında hiç kımıldamadan yatan adamın ne kadar yorgun olduğunu fark etti. Tekrar Kun’a döndü. “Geldiğin için teşekkür ederim, Kun. Beni hiç yalnız bırakma. Anlaşılan sana her zaman ihtiyacım olacak.”

“Bana ihtiyacın olduğunda ne yapacagını biliyorsun. Sana bir uyku kadar yakınım. Her zaman yanındayız.”

Adamın silüeti gözönünden silinirken Efruz yan dönerek kocasına çevirdi bedenini. Kara gözlerin mahmur ışıltısına bakıp gülümsedi.

“Sormaya korkuyorum. Kiminle konuşuyordun?”

“Hiç canım. Kun kolonya ve çeyrek getirmiş de onları kabul ediyordum.”

Yattığı yerden bedeni sarsılan adam ufacık bir sesle kahkaha attı.

“Gülme. Çocuklarımızı görmeye gittik. Efra’yı da gördüm. Hepsi çok ama çok küçükler. Erva’nın dediği gibi hiçbir şeye benzemiyorlar.”

“Bir buçuk kilo bebeğin kimseye benzemesi normal karıcığım. Biraz büyüdüklerinde bunu yine konuşacağız.”

“Ya…” Efruz gülümsedi. “Kun dedi ki, biri bana birebir benzeyecekmiş.”

Kartal’ın kaşları havalanırken yattığı yerde oturur pozisyona geçti. “Başka ne dedi? Bana benzeyen yok muymuş?”

“Senin için bir şey demedi.”

“Bir daha çağırsana gelsin.”

Efruz kahkaha attı. “Daha neler…”

“Kahkaha mı attın sen… dikişlerin?”

“Erva’ya uyguladığım teknikten bana denedi. Gayet iyiyim ama bu acım yok değil tabii. Daha iyiyim sadece. Ve başka şeyler de dedi.”

“Korkmalı mıyım?”

“Belki… Efra ve bizim kızımız özel güçlerle tıpkı ben gibi doğmuşlar.”

Kartal başını düşünerek sağa sola salladı. “Bunu tahmin ediyorduk.”

Adamın meraklı bakışlarındaki sessizlikle devam etti Efruz. “Sadece içlerinden biri benim gibi imiş. Diğerlerinde tek özellik bile yokmuş. Karışık bir şeyler söyledi. İçinden en çok bana benzeyenin güçlerini alacağı bir gün olacağını söyledi. Herkes kendi kaderini yaşayacakmış, öyle dedi.”

“Bu hoşuma gitmedi.”

“Benimde öyle… ama bana ikimizin çocukları olduğu için çok şanslı olduğunu da söyledi. Kun’un da kafası karışık Kartal.” Kahkaha atan kadına bakarken gülümsemeden edemedi. Yerinden kalkıp kadının başucuna kadar geldi. Gülümseyen dudaklarından bal çalarak yanındaki koltuğa oturdu. “Çocuklarımı bilemiyorum ama ben sana sahibim ve gerçekten de çok şanslıyım. Boş verelim. Allah ne ederse güzel eder. Bize bizi bulduran, sevdiren ve bu güzel günleri yaşatan o değil mi? O! Çocuklarımız da kendi yolunu bulacaktır elbette bir gün. Sonuçta biz hep yanlarında olalım yeter…”

Kendi saçları üzerindeki eli elinin içine çekerek dudaklarına götürüp öptü Efruz. Sinesine sardığı el ile gözlerini kapattı. “Sen mükemmel bir kocaydın ve şimdi mükemmel bir baba olacaksın.”

🦅

Dört yıl sonra…

Üç buçuk yıl önce, Kartal’ın inşaatını yeni tamamladığı çok ama çok geniş olan evin iç dizaynını Efruz tek başına yapmıştı. İki katlı olan evde asansör yoktu. Üst kattan aşağı inen yüksek merdiven de yoktu. Ve şehir merkezinde beş dakika mesafedeydi. Tabii bu şehrin göbeğinde olduğu anlamına da gelmiyordu. Tüm beyler toplanarak kocaman bir arazi almış, herkes evini aynı yere inşaa etmişti. Evler arasındaki mesafe bir araç geçecek kadardı. Yedi evi çevreleyen yüksek duvarları koruyan birden fazla koruma ve güvenlik mevcuttu. Küçük bir siteyi andıran yapıların içinde çok mutlu yedi aile yaşıyordu. Tamer ve Savaş Alanya’daki tatil köyünün başına bir müdür atayıp Antalya sınırlarında yeni bir tatil köyü satın almıştı.

Kadınlar… Kadınları Antalya’dan bir adım uzağa gitmek istemeyince buna mecbur kalmışlardı. Hallerinden şikayetçi değillerdi. Kadınları onları dünyanın en mutlu erkeği haline getirirken, onlar bundan asla şikayet edemezdi.

Evin büyük havuzunun etrafı cam korumalıklarla çevrelenmişti, çocuklar emeklemeye başladıklarında. Zaten eski evlerinden taşınmaları tam olarak beşizlerin altı aylık oluşuna denk gelmişti. Efruz evini çok ama çok seviyordu. Taşınırken çok üzülmüştü ama çocukları için bunun en iyisi olacağına inanıyordu.

Evin bahçesine kurulmuş pek çok oyun alanı vardı. Ve pek tabii yedi evin tam ortasına kurulmuş küçük bir de çocuk parkı. Küçük parka yaptırdığı çamur havuzunda o da çocuklarıyla ve yeğenleriyle birlikte oynamıştı. Kartal’ın da dediği gibi çok ama çok eğleniyordu çamurla oynarken.

Savaş ve Asude’nin iki yaşında Efnan adlı bir oğulları olmuştu ve Asude şu an kızına hamileydi. Savaş Asude’yi tanıdığından bu güne bulutların üzerinden inemiyordu.

Dört yaşlarına basan beşizlerin kimi bahçenin ortasında kimi bir köşe de kimi ise ortalıkta dahi görünmüyordu. Neyse ki Efruz evi tasarlarken onlar için zararlı olacak her şeyi düşünmüştü.

Tek düşünmediği oğullarının bu denli yaramaz olacağıydı. Bazen Efruz’u tam manasıyla çileden çıkarıyorlardı. Oyuncakları üst üste dizerek yüksek olan ağaca tırmanmaları… Çamur havuzunda kız kardeşi Kumru’yu baştan aşağı çamura sokmaları ve Kumru’nun yüksek sesli feryadları… Kapısı açık olan arabaya girip anahtarın araca yakın olmasıyla motoru çalıştırmaları… Bu Efruz için tam anlamıyla kalp krizine denk bir korkuydu.

Ve bunların pek çoğu Efruz evde yokken olabiliyordu.

Efruz evdeyken ne Rohan ne de Dağhan parmaklarının ucuyla bile yaramazlık yapamıyordu. Çocuklar hâlâ annelerinin, yapacakları şeylerden nasıl haberdar olduğunu çözmüş değildi.

Efruz, kızı Firuze ve yeğeni Efra’nın güçlerini elinde tutuyordu. Henüz ikisi de sahip olduğu güçlerin farkında değildi. Ve Efruz biliyordu ki onları en çok yetişme çağına kadar zaptedebilecekti. O güne çok var olduğunu düşünerek kendini dizginliyordu.

Ve ona en çok benzeyen kızı Firuze idi. Birebir annesinin kopyasıydı Firuze. Ve birebir kopyası daha olan Efra idi. Erva ve Efruz birbirine ne kadar çok benziyorsa Efra da annesi ve teyzesinin soyundan geldiğini ortaya sermişti. Erva’nın ve Tamer’in gözleri kahverengiydi ama Efra anneannesi Şenay Hanım ve Teyzesi Efruz gibi gri gözlü doğmuştu. Bu da Efra ve Firuze’yi ikiz gibi gösteriyordu.

Kumru, halası Asude’nin küçük bir minyatürü, Ahunaz ise babası ve annesinin karşımı; siyah kıvır kıvır saçları, beyaz teni ve kara gözleriyle anne ve babasının ortak yapımı olduğu açıkça net ortaydı.

Dağhan evin en haşarı olanıydı, ama Rohan da Dağhan da tüm özelliklerini dedeleri Ensar Bey, doğal olarakta babaları Kartal’dan almıştı. İki erkek çoçuğundan, Dağhan’ın gözleri babası Kartal’ın ki gibi kara, Rohan’ın ki ise gri idi.

Esmer tenlerine, siyah saçlarına, gri ve kara gözlerine her baktığında Kartal onlar için canını verebileceğini hissediyor, bir zamanlar babasının kendisi için ne kadar çok uğraş verdiğini; ne çetin yollar aştığını fark ettikçe Efruz’a minnet, her an daha fazla minnet duyuyordu. Baba olduğunda, kucağına çocuklarını her alışında babasına ettiği zulmü bir gün kendi çocuklarından görmemek için deli gibi durmadan dualar ediyordu.

Abisi Aydın iki yıl önce Belgin ile evlenmiş, bir kızları olmuştu. Ama onun kızında her hangi bir güç oluşmamıştı. Annesine benzeyen minicik, bir yaşındaki Neslihan, halalarının göz bebekleriydi. Çocuklarının mutluluğuyla ayakları yere basmıyordu Şenay Hanım’ın. Her gününü bir evladında geçiriyordu. Çoğunlukla da Neslihan’a bakıyordu sevgili babaannesi.

Oğlu ve gelini çalışırken toruna bakan büyükanne modunu da çok ama çok sevmişti. Erva ve Efruz’un çocukları Neslihan’a göre büyümüştü artık. Şenay Hanım ömrünün en bereketli zamanlarını yaşıyordu. Hayatını çocuklarına ve torunlarına adamıştı artık. Yaşını göstermeyen güzelliği, merhameti ve sevgisi çocuklarına ve torunlarına mirastı.

İç çektiğinde okuduğu cümlenin vermiş olduğu romantizm dalgası aniden dağıldı. Hamakta uzanmış, günün yorgunluğunu atmaya çalışırken kitap okumak şahane bir fikirdi. Ama gelin görün ki evde beş tane çocuk vardı.

“Dağhan! Hemen oradan inmeni istiyorum.”

Dağhan dolgun dudaklarını sarkıttı. Annesini çok uzağında olmasına rağmen onu nasıl görebiliyordu ki, üstelik annesi hamakta ters yöne bakıp onu göremiyorken… Oysa Dağhan’ın tek istediği ağaca dayadığı küçük plastik merdivenle ağaca çıkacaktı. Ne vardı bunda?

“Peki, anneciyim.” Çocuk gerisin geri iki basamağı inerek annesinin yanına yürüdü. Kitabı kapatan Efruz yattığı yerden kımıldamadı. “Ne işin var oğlum orada? Sen neden hep ağaç tepelerine çıkmak istiyorsun?”

Küçük çocuk omuz silkti. “Seviyoyum. Yukaydan daha güzey görünüyoy aşayısı.”

Efruz göz devirirken Rohan diğer yanında belirdi. “Anneyelin bayyısı.” Efruz kitabı yüzüne kapatıp kıkırdadı. Kartal’ın ona seslenme biçimi çocuklara da geçmişti sonunda. Kitabı indirdi ve Rohan’a döndü.

“Söyle evlatların beşinden bir ballısı, bir şey mi istiyorsun?”

Rohan gri gözlerini kırpıştırdı. “Beş taş oynayayım mı? Sıkıydım ben.”

Kitaba içli içli baktı Efruz. Oysa tam da ilanı aşk ediyordu genç adam sevdiği kadına. Yarıda kalmıştı. Ve iki yanında birden onu izleyen oğulları vardı. Asıl aşkın onlar olduğuna karar veren Efruz hamaktan doğruldu.

“Seni yenersem ağlamak yok, Rohan.”

“Elleyim küçük ondan yeniyoysun beni. Ben bi büyüyeyim heyp yenicem seni.”

Gri gözleri çipil çipil eden oğluna bakıp kahkaha attı. “Aşk olsun Rohan, anne yenilir mi?”

Rohan annesine bakarken gözlerini birkaç kez kırptı. “Yeyilmez mi?”

Merhametle dolup taşan yüreği oğluna sevecenlikle baktı. Rohan’ın babasını andıran siyah saçlarını okşadı. “Belki bir gün yenersin. Babandan ders almalısın. Ben ondan ögrendim. Ama şimdi onu yeniyorum.”

Rohan çenesini havaya dikti. İşaret parmağını da kaldırdı. “Bu konuyu babamla ciddiy ciddiy konuşacayım.”

Efruz yüksek sesli bir kahkaha daha yaydı bahçeye. “Çok ciddiy bi’ oğyum vay. Ne yapacağım ben sizinle…”

“İki oğyun vay anne!” Dağhan’ın tek kaşı havada haline baktığında Kartal’ı görüyordu Efruz. Kocasının, Hatice annesi ve Ensar babasının anlattığına göre Dağhan babasının huyu suyu bir kopyasıydı.

Ayağa kalkan Efruz Dağhan’ın tombul yanağına dudaklarını bastırıp sesli bir öpücük çaldı. “Allah’ım ne kadar şanslıyım. İki tane çok ama çok yakışıklı oğlum var. İkisi de çok ciddiy üstelik… babanıza mı çektiniz siz hainler? Ben taşıdım sizi sekiz buçuk ay. Ben doğurdum sizi.”

İki çift göz ona şaşkın şaşkın bakarken kahkaha attı. Dizlerini yere bastırıp oğullarını kendine çekip göğsüne bastırdı. Küçük kollar annelerinin boynuna dolandı.

“Anneyi gıdıkyama,” diye bağırdı Dağhan.

“Hadiyy,” diye bağırdı Rohan.

Oğullarının onu iteklemesiyle ardına devrilen Efruz’un kahkahaları gıdıklanmasından değildi. Çocukların neşesi ona yaşam enerjisi veriyordu ve keyiften, sadece mutluluktan kahkaha atıyordu.

Evin kapısından birbirlerini itekleyerek çıkan Ahunaz, Kumru ve Firuze’in ise dertleri bambaşkaydı. Aynısından üç tane bulunan fakat tek farkı rengi olan tişörtü bir türlü paylaşmıyor oluşlarındandı.

Ahunaz bir yandan çekiyordu. “O benim!”

Kumru halasından aldığı koyu kahve gözlerini büyüttü. “Benim, o benim,” derken de hâlâ  çekiyordu tişörtü.

Gri gözleri kısılan Firuze avazı çıktığı kadar bağırdı. İçlerinde en tehlikeli olandı Firuze. İnatçı, dik başlı, tuttuğunu koparan ve asla ikna olmaz yapısıyla tek sevilmeyen özelliği fazla kibirli duruşuydu. “Anneee….”

Ahunaz’ın gözleri bahçenin kenarında oynaşan annesi ve kardeşlerini gördüğünde tişörtü bıraktı. “Annemiziy almışlay.”

Kumru da kardeşinin baktığı yöne dönerken dikkati dağılmış, elindeki tişörtü Firuze’ye kaptırmıştı. “Hem de bizsiyz.”

Ahunaz ve Kumru paylaşamadıkları tişörtten vazgeçip annelerine doğru koştu. Firuze tişörte baktı. Giden kardeşlerine baktı. Ne yârdan ne serden hesabıyla tişörtü koynuna soktu. “Benim o benim.” Söylendikten sonra koşarak dört kardeşinin yerde gıdıkladığı annelerinin üzerine zıpladı. “Benim annem o bi’ keye.”

Kahkahaları arasından çocuklarına laf yetiştiriyordu Efruz. “Hepinizin anası benim çocuklarım, tamam artık durun!”

“En çok benim,” dedi Rohan.

“Hayıy, benim,” dedi Dağhan.

“Yaynızca benim,” dedi Kumru.

“Benim işte benim,” dedi Firuze.

“Anne benim,” dedi Ahunaz.

“Karımı rahat bırakın küçük Sipahiler!”

Babalarının gür ve kalın sesini işiten cocuklar durdu ve beşi birden başını kaldırıp adama baktı. Kartal kollarını açtı çocuklarına.

“Baba kimin?”

Çocukların hepsi teker teker üzerinden hızla kalkıp babalarına doğru koşunca Efruz derin nefes alarak doğruldu. Dağılan ve karmakarışık olan saçlarını eliyle toparladı. Aynı sonuç Kartal’ın da başına gelirken onları içinden hiç çıkmak istemediği mutlulukla izledi. Birkaç saniye sonra yalandan yüzünü buruşturdu.

“Nankörler. Hemen satıldım. Bi keye o adam benim.”

Efruz’un sözleri aşkını pekiştirirken gün içinde yaşadığı tüm iş stresini o saniye üzerinden atan Kartal kahkaha attı. “Anneniz doğru söylüyor çocuklar. Siz yokken o vardı.”

Babalarına öpücükler bırakan küçük çocuklar da yorgun düşünce hepsi birlikte çimenlere uzandı. Kartal başını kaldırdığı yerden Efruz’a baktı. Kendilerini gülümseyerek izleyen kadına göz kırptı. Eliyle kalbine vurdu.

“Oradan bakma sevdiğim, sol yanım hep senin. Gel.”

Gülümseyen gri gözleri kısıldı. Yerinden kalkıp iki adımda kocası ve çocuklarının yanına ulaştı. “Çok cömertsiniz Kartal Bey. Teşekkür ederim.” Başını Kartal’ın kalbi üzerine bıraktığında saçları adamın göğsüne serilmişti. Kartal yerde kıpır kıpır eden çocuklarına baktı. Birbirilerini inatla dürten beş tane küçük canavar…

“Dedeniz ve babaanneniz geldi.”

Beş kafada aynı anda durup ona döndü. Birbirlerini rahatsız etmekten vazgeçip etraflarına döndüler ama ortada kimse görünmüyordu.

“Neyde?” dedi Rohan.

“Halanız kaptı sizden önce. Koşun halaya.”

Efruz yattığı yerden kahkaha atarken başını çevirip koşan çocukları izledi.

“Dedeeeeyy…”

“Babaanneyy…”

Evin küçük demir kapısını açarak gözden kaybolan çocuklarla derin bir nefes bıraktı karı koca. “Her geçen gün daha hareketli oluyorlar,” dedi Efruz.”

Kartal göğsüne serilen kömür karası kıvır kıvır saçlara elini daldırdı. Avuçları arasındaki bukleler hâlâ ilk günkü hazzı veriyordu ona. “Çocuk… yorulmak bilmez.”

“Maalesef…” diyerek gülümserken bedeni hareket ediyordu kadının. Dönerek kollarını kocasının göğsüne bastırıp adamın karizmatik yüzünü izledi. İçi ilk günkünden bile coşkulu bir aşkla kaynıyordu. Eğilip sevdiği dudaklara dokundu. Tek bir dokunuşun üzerinde etkisi hiç eksilmeyen adam elini kadının saçlarına dolayıp kendine daha yakın mesafede durdurdu. “Annemler buradayken kaçsak mı Efruz?”

“Olur. Nereye?” Efruz’un gözleri ışıl ışıl parladı aniden. “Çok uzak olmasın, özlerim. Kısa yol mesafesinde bir yere gidelim.”

“Gidelim. Baş başa… Dağ evine… Mangal yaparım sana.”

Efruz’un gülüşü hanince şekil aldığında, üstten baktığı adamı tekrar öptü. Gözleri derin hislerle kapanıp açılan adamın nefesi bile istekle çıkıyordu dudaklarından. Kara gözleri bakmaktan bıkmayacağı grileri içmek ister gibiydi. “Sana doyamıyorum.”

Kadının saçlarına uyguladığı narin çekişle hiçte masum olmayan sert birkaç öpücük kopardı kadının dudaklarından. Adamın dudaklarına gülümsemesi yayıldı. “Biri gelecek şimdi rezil olacağız.”

Kartal’ı da güldürmüştü. “Onların önce sesi geliyor.”

Küçücük gülüşüyle geriye çekildi Efruz. Bir eli adamın siyah saçlarına uzandı. Şakaklarına bir bir inen aklarda dolandı. Yıllar Efruz’dan bir şey alamıyordu ama Kartal’dan alırken adamın çekiciliğine ihtişam katıyordu. Ve Efruz bunu deliler gibi kıskanıyordu.

Bakışları gökyüzüne dönen Kartal derin ve huzurlu soluğunu saldı. Saçlarının arasında gezinen elin bile apayrı bir huzuru vardı gönlünde. Efruz her şeyiyle hayatına sıfatsız mutluluklar inşa etmişti. Hissettiği hiçbir şeye bir ad takamıyordu. Ona göre tüm kelimler kifayetsizdi.

“Ne düşünüyorsun?”

Gökyüzünden aldığı kara gözleriyle kadınına döndü. “Her zaman seni…”

“Yanındayım ama…”

Bir nefesle göğsünü şişirip boşalttı Kartal. Parmakları kadının saçlarını okşuyor, gözleri grilere hiç bitmeyecek aşkıyla bakıyordu. Bedenini kaldırıp yan döndüğünde Efruz kocasının bedeni altına hapsolmuştu. Elleri de boş durmayıp usul usul kocasının saçlarında ve yüzünde dolaşıyordu.

“Nerede olursan ol hep seni düşünüyorum. Hayatıma kattıklarını… katacaklarını… aşkını… eşsiz güvenini… merhamet dolu kalbini… içinde sen ve çocuklarımız olan dünyayı…”

“Ah…” dedi Efruz, gülümseyerek. “Ben hiç konuşmayayım o halde. Sen kendinden bi:habersin.”

Kartal gözleri kısık, az sonra tutkuyla öpeceği dudaklara uzanırken başını sağa sola salladı. Yüzünde o çetin ve sert çizgiler yol almaya başlamıştı.

“O kurşun gözlerin gönül evimi vurduğundan beri ben, benden bi:haberim.” Kadına sertçe sokulduğunda Efruz kalbinin Kartal’ın göğsünde attığına yemin edebilirdi. Patlama noktasına gelen kalbi adamda can bulur gibiydi. Aynı sertlikle geri çekilen adam az sonra daha tutkulu öpeceğine yemin edercesine baktı grilere.

“Dünyanın tüm yazarları, şairleri bir araya gelse sana olan sevgimi anlatamaz. O kurşun gözlerin …” dedi kadının dudaklarına bakıp ciğerlerine Efruz doldurdu. “Nar-ı aşk. Bu oyunu sen başlattın! Aşkla geçecek bir ömürde kalbimin tek mahkumusun!!!”

Gri gözleri sevgiyle aralandı Efruz’un. İki elini birden adamın yüzüne yerleştirdi. “Gözlerinin karası kadar zifiri mi zindan?”

Kartal, karısının dudaklarına sertçe sokulduğunda her ikisi içinde tek bir gerçek vardı; o da dünyadan soyutlanmışlık…

“Anne…” diyen beş tane sesi işittikleri anda Kartal gülümseyerek kadının dudaklarını bırakmıştı. Alnını Efruz’un alnına dayadığında altındaki kadının kahkahasıyla gülümsedi.

“Hadi yap şunu, hiç kesecek yerde değilim.”

“Çok pis alıştın ama sen.”

“Alıştıran çok seksi. Dayanamıyorsam.”

“Ah, kadınlık gururum okşandı.”

“Hadi kadınım, hadi,” dedi Kartal altındaki kadına ağırlığını vererek.

Nefes alan Efruz, çocukların yaklaşan sesleriyle, “Öp!” dedi.

“Aldığım en güzel emir.”

Kadının dudaklarına tekrar sertçe sokuldu. Efruz, kocasını ve kendini görünmez yaparak kaldıkları yerden devam ettiler. Etrafta deli gibi koşturan çocukları, Efruz gibi güçlere sahip özel bir anne ve deli gibi ona aşık bir babanın çocukları oldukları için çok şanslı olduklarını bir gün daha iyi kavrayacaklardı.

Kadının dudaklarından koparak kulağına yaklaştı Kartal, Efruz’un aşkla titrediğine şahitlik ederek.

“Ah, benim güzel kadınım… Hiç sönmeyecek ateşin, tek alevisin! Ve ben o alevde seve seve yanıyorum, ölene kadar da yanmaya gönüllüyüm.”

Son…

Önerilen makaleler

12 Yorum

  1. Selammmmm oh be şükür kavuşturana. Hayırlı uğurlu olsun. #çoksevdik 😊😊😊

      1. Hepimize hayırlı olsun.. çok güzel bir site olmuş.. ellerinize ve emeğinize sağlık. 🧿💐😍❤

      2. Aleyküm selam hayırlı olsun canım umarım çok güzel hikayelere imza atarsınız 😘😊😊

  2. Siteye gel oh mis gibim oldu beklerken uyuyakaldim ya hayırlı olsun çok sevindim

  3. Sonunda kavuştuk

  4. Şükür canım hayırlı uğurlu var kalıcı olsun inşallah

  5. Şükür kavuşturana 🥰🥰🥰

  6. Gsa serisini okuyamıyorum neden😔

  7. Bir kitabın daha sonuna geldik. Eline, emeğine, kalemine sağlık. Heyecanla ve büyük bir zevkle okudum. Ha bu arada kitabı internet Explorer de rahat rahat okudum. Google chrome de zor okunuyor.
    Hepinize iyi okumalar

Arzu için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!