BİR AŞK HİKAYESİ – 2. BÖLÜM

Arabadan indiğinde esen hafif rüzgar uzun dalgalı saçlarını uçuşturdu. Omuzlarından geriye düşen her bir tutam göz kamaştırıyordu. Babasının isteği üzerine saçlarını gizlediği siyah renk fular omuzlarına düştüğünde sağ eliyle usulca çekti. Artık ihtiyacı yoktu. Ne babasına ne de onun bitmek tükenmek bilmeyen kurallarına… Ona dair en ufak bir iz bile bırakmak istemiyordu hayatında. Onu hiç tanımamış gibi hiç var olmamış gibi yaşayacaktı. Annesiyle birlikte babasını da doğduğu gün yitirmiş gibi…

Hayatı artık bitmişti. Ezbere bildiği törelerden biri hayallerinin önünü keskin bir çizgiyle kesmişti. Önündeki uzun duvarların ardından görünen konakta baktı sessizce. Oradaydı. Daha kim olduğunu bile bilmediği, sadece bir isimden ibaret olan adam işte orada onu bekliyor olmalıydı. Devran MİRZA… Doğduğundan beri düşman bildiği ailenin hanesine gelmişti kendi ayaklarıyla. Üstelik ağalarının karısıydı artık… Batıl, törelere bilinçsizce bağlı biri olmalıydı. Kırk elli  yaşlarındaydı belki de… Koca göbekli bir adam olmalıydı. Babasından büyüktü belki de… Bu düşüncelerle bulanan midesini engellemek istercesine elini kapattı karnının üzerine. Nasıl katlanacaktı? Nasıl dayanacaktı? Bu hayatta yaşamayı, bu konakta ayakta kalmayı nasıl başaracaktı?

Adımları duraksadı. Adamın başka eşleri varsa? Bu ihtimali hiç düşünmemişti. O kadınların yüzüne nasıl bakacaktı? Evet, resmi nikahları kıyılmıştı. Lakin bu topraklarda bunun çok da bir anlamı olmadığının en yakın tanıklarından biriydi. Aklındaki onlarca sorunun cevabının az ötedeki büyük kapının ardında gizli olduğunu biliyordu. Oraya adım atmadan da bir çözüm bulmayacağını, düşüncelerinin kördüğüme bulanacağını biliyordu. Omuzlarını dikleştirdi. Güçlü olmak zorundaydı. Olmak zorundaydı. Burada yapayalnızdı. Ona destek olacak biri yoktu. Derin bir nefes alıp, adamların açtığı yolda yürüdü. Kimlerle karşılaşacağını bilmeden eşikten ilk adımını attı.

Başını kaldırdığında biri diğerinden daha yaşlı iki adam ve dört kadın buldu. Bakışları hepsinin yüzünde gezinirken hangisinin kuması, hangisinin kocası olacak adam olduğunu düşünüyordu. Başına giren ağrıyla gözlerini kıstı. Çözemiyor ve kendisine bakan bakışlara dayanamıyordu. İçlerinden küçük bir kızın kendisine doğru geldiğini gördüğünde kaşlarının çatılmasına mani olamadı. Evlendiği adamın kızı mıydı karşısındaki? Yüzündeki gülümsemeyi gördüğünde şaşkınlığına mani olamadı. 

“Hoş geldin gelin ağam!”

”Gelin ağam!” Sahip olduğu unvan artık buydu. Bir ağırlık kapladı yüreğini. Artık duymaya alışması gerekiyordu. Elini öpmek için eğilecekken gülümsemeye çalışarak durdurdu.

“Hoş buldum…” dedi.

Karşısındaki diğer kadınlar onu süzmeye devam ediyordu. Onlara göre farklı göründüğünü biliyordu. Vücut hatlarını gizleyen uzun bol elbisesi ve belini sıkıca saran kemeriyle oldukça sade ve hoş görünüyordu. Kadınlardan birinin fısıltısını işitti.

“Bu muymuş öve öve bitiremedikleri Havin ağa? Bizim gibi biri bu be.”

Koyu kahve gözleri ve çekici yüz hatlarıyla kıs kıs gülerken sesi çıkmasın diye tülbetinin kenarını ısırıyordu. Yanındaki orta yaşlı olan kadının onu uyardığını duyduğunda başını önünde uzanan konağa çevirdi. 
“Sus kız.. Duyacak şimdi. Hem ne güzel kız işte.” dediğinde bakışlarını kadına çevirdi. Gülümseyen yüzü ve sıcak bakışlarıyla oldukça cana yakın görünüyordu. Hayatta artık kimseye güvenemeyeceğini öğrenmişti. Bu yüzden tepkisiz bir şekilde yeni hapishanesini izledi.

Avluyu U şeklinde saran konak, buraya ait değilmişçesine masalsı bir görünüm sunuyordu. Bulunduğu yerden görünen iki kat daha vardı. Her bir katta uzun teraslar, duvarları bezeli koridorlar ve elle çizilmiş gibi duran merdivenler iki yanına serpilmişti. Muazzam bir yapıydı. Daha önce böylesine gösterişli ve modern bir konak daha önce görmemişti. Onlarca camın sıralandığı üst katın pencerelerinden uçuşan kar beyazı tüller, rüya gibi bir görüntü sunuyordu. Ama onun için burada yaşanacak bir rüya yoktu.

Az ileride avlunun ortasında kurulu büyük masayı ve etrafı saran rengarenk çiçekleri gördüğünde endişeyle dudağını ışırdı. En az on kişilik olmalıydı. Bu masanın etrafında her akşam yemek yiyen koca bir aile olmalıydılar. Yanına bırakılan bavulla başını çevirdi.

Gelin, evleneceği adamın hanesine davullarla zurnalarla getirilirdi. Günler öncesinde sandıklarla bohçalarla çeyizi taşınır, özenle sergilenirdi. Misafirler neşe ve mutlulukla ağırlanırdı. Koca kazanlarda pişen yemeklerin kokusu dört bucağa dağılır, herkes şerbetlerinin yanına biraz daha almak için yarışırdı.

Ama Havin gerçek bir gelin değildi. Ne onu karşılayan davullar vardı, ne de ardında gelen neşeli bir kalabalık… Ne etrafta yemeklerin kokusu ne de avluda koşuşturan çocukların sesi… Bir çeyizi olmamıştı… Sadece bir bavula tıkıştırılan birkaç parça kıyafetini tıkıştırdığı bir bavuldan başka hiçbir şeyi yoktu.

Onu karşılayan genç kız, “Gel gelin ağam ben seni odana çıkarayım.” Dediğinde bavulunu alıp, sessizce takip etti. Merdivenleri adım adım çıkarlarken, etrafına merakla bakıyordu. Neden görünürde kimse yoktu?

En üst kata çıktıklarında duraksadı. “Ben nerede kalacağım?” dediğinde genç kız ardına döndü. Gülümseyip üst katı işaret etti.

“Gelin ağam… Devran Ağam, yukarıdaki özel dairesinde kalıyor.”

Şaşkınlıkla yukarı baktığında göremedi.

“Burası iki katlı görünür. Ama yukarıya yeni yapılan özel bir kat daha var. Buradan görünmez. O kat Devran ağama ait.”

Kızın sözlerinin ardından yukarı çıktığını gördüğünde, sessizce takip etmeye devam etti.

“Arka avluya açılan şu soldaki koridordan bizim tarafa geçiliyor. Buradan görebiliriz.”

Durup gösterdiği yöne baktığında gördükleriyle şaşkınlıkla aralandı dudakları. Arka avluda taş duvar içerisine yerleştirilen küçük pencere ve kapılar vardı.

“Bu tarafta biz kalırız. Devran ağam konağı baştan sona yeniden yaptırdı.”

Duyduğu sözlere cevap veremeden tekrar merdivenlere yönelen kızın hızlanan adımlarını takip etti. Sormak istediği o kadar çok şey vardı ki… Üst kata geldiklerinde önce de koca bir balkonla karşılaştı. Yeni yapıldığı belli olmasına rağmen, konağın bütünlüğünü bozmuyordu. Başını kaldırdığında gördüğü küçük iki katlı yapıyla karşılaştı. Çok güzeldi. Uzun, ince camlar ve üst kata yerleştirilen ufak balkonuyla konaktan ayrı bir ev gibiydi. Kızın kapıyı açtığını gördüğünde onu takip etti. Taş duvarlara inat yerler ahşap döşenmişti. İki yana açılan kapıları gördüğünde kızın sözlerini duydu.

“Sağ tarafta, Devran ağamın çalışma odası var. Şirkette olmadığı zamanların çoğunu bu odada geçirir. Uzun zamandır pek kullanılmadı. Diğeri de büyük oturma odası. Aslında yukarı da bir oda daha var ama burası daha çok kullanılıyor.”

Tedirgin adımlar çıktı yukarıya. Orada onu mu bekliyordu yoksa? Ne yapmalıydı? Hesap mı sormalıydı? Yoksa susmalı mıydı? Merdivenlerin sonunda şu ana kadar gördüklerinin yanında bir hiç olduğunu kanıtlayacak mükemmellikte bir salonda buldu kendisini. Tamamen modern ve şıktı. Siyah duvarın sardığı köşenin önünde kar beyaz bir koltuk vardı. Karşı duvara yerleştirilen büyük ekran bir tv, etrafındaki raflar ve biblolarla bu oda çok zevkli birinin elinden çıktığını gösteriyordu. Ortadaki dikdörtgen sehpa , balkona açılan ve boydan boya camla döşeli olan duvarın biraz gerisindeydi. Uçuşan tüllerin arasında görünen Urfa’ya iç çekerek baktı. O kadar yabancıydı ki bu topraklara…

“Gelin ağam sen dinlen. Bak şurası ağamın odası. Oldukça büyüktür.”

Sözlerinin ardından kızın merdivenlere yöneldiğini gördüğünde seslendi. “Adın ne?”

“Asya!” dedi utangaç ve şaşkın bir ifadeyle.

Bu konağa ayak bastığı andan beri ilk kez gülümsedi. “Asya!Ben de Havin!”

“Biliyorum gelin ağam… Seni o kadar uzun zamandır bekliyoruz ki… İyi ki geldin…” Diyen kızın telaşla merdivenleri inişini izledi. Kapanan kapının ardından omuzlarını düşürdü.

Beklediği an gelmiş ve nihayet yalnız kalabilmişti. Derin bir soluk aldı. Bedeni o denli kasılmıştı ki… Her bir hücresi acı veriyordu. Ne yapacaktı? Bir yabancının evindeydi. Nereye gideceğini, ne diyeceğini bilememenin verdiği o huzursuzluk göğsünün orta yerine çöreklenmişti. Bakışları az ilerideki büyük ahşap kapıyı bulduğunda telaşla dudağını ısırdı. Yarı aralıktı. Orada olmalıydı. Peki ne yapmalıydı? Korkak biri gibi onun o odadan çıkmasını mı beklemeyecekti? Kararını verip, omuzlarını dikleştirdi. Ses gelmiyordu. Belki de burada değildi. Yavaşça bavulunu alıp kapıya dokundu.

“Keşke başka bir oda isteseydim.”

Düşüncelerinin ardından kendisini azarladı.

”Saçmalama Havin. Yuh derler! Yok ben o adamla aynı odada falan kalamam.Bu işi halletmem lazım.Adam da ortada yok ki.”

Yine kızdı kendine. ”Sende kaşınıyorsun Havin.Çıksa adam ne diyeceksin?”

Düşüncelerinden o denli yorulmuştu ki… Cesaretini toplayıp kapıya yöneldi ve usulca araladı. O an ağlayan bir bebek bozdu sessizliği. Merakla odaya baktı. Kısacık bir an sonra kapının yanına az bir mesafeyle kurulu büyük yatağın üzerinde çapraz yatmış bir adamla karşılaştı. Şaşkınlıkla elindeki bavulu yere koyup, bakışlarını yataktaki adamda gezdirdi. Altındaki pantolonla öylece yatıyordu. Yüzüstü uzanmış ve başını kollarıyla sıkıca sardığı yastığına gömmüştü. Kaslarını ve güçlü bedenini olduğu yerden bile görebiliyordu. Teni esmer ve parlaktı. Siyah saçları bir adama göre oldukça gürdü. Yatağın ucuna gelen azıcık boşlukta kalan ayağına baktı. Boyunun bir an kendisinden daha uzun olup olmadığını düşündü nedensizce. Bu genç adamda kimdi böyle?

“Yanlış geldim herhalde…” dedi güçlükle konuşurken…

Karşısında ihtiyar bir adam beklerken neydi bu?Bu adamın kocası olacak o adamın odasında ne işi vardı? Bebek sesiyle irkilerek kendine geldi. Duvarın dibinde bir beşik vardı. Hızlı ve telaşlı adımlarla yanına vardı.Tüllerle sarmalanmıştı. Usulca araladı ve onu gördü. Yumuk yumuk elleri ,minicik burnu ve mavi gözleriyle melekleri kıskandıracak kadar güzellikte bir bebekti. Gözlerini zorlukla açıyordu. Yakın bir zamanda doğmuş olmalıydı. O kadar küçüktü ki. Teni bembeyazdı. Şapkası başından kaymış, minik sarı saçları görünüyordu. Ne yapacağını bilemeden öylece durdu. Bebek susmak yerine daha da güçlü ağlamaya başladığında tekrar adama dönüp baktı. Kıpırdamıyordu bile. Bir ölü kadar hareketsiz uyumaya devam ediyordu.

“Ruhsuz!” dedi. “Sağır mıdır nedir?”

Bebeğe döndü. Daha fazla ağlamasına dayanamadan yavaşça kucağına aldı. “Tamam güzelim.Ağlama .Hadi gel çıkalım da beyefendi paşa uykusuna devam etsin.”

Pembe battaniyeye iyice sarıp yavaşça odadan çıkacakken merak edip, tekrar yatağa döndü. Eğilip yabancının yüzüne baktı. Bu yüz…Kabul etmesi ne kadar zor olsa da oldukça yakışıklıydı.Yüz hatları otoriter bir ifadeydi.Siyah saçlarının perçemleri alnına düşmüş, kara kaşları çatılmıştı. Kirpikleri ne kadar da uzun ve kıvrımlıydı? Kalın dudakları büzülmüştü. Daha önce bu denli yakışıklı bir adam görmediğini düşündü o an. ‘Ama ruhsuz!” dedi içinden..Bebeğin sesini bile duymuyordu.Ve bu adamın Devran olmadığına emindi.

Bebeği de alıp hırsla çıktı odadan. Az önce gördüğü beyaz koltuğa oturdu yavaşça. Kucağındaki bebeği sallarken fısıldadı.

“Güzel kız! Neden ağlıyorsun sen? Acıktın mı yoksa? Yoksa kötü bir şey mi yaptın?”

Yavaşça kaldırıp altını kokladı ama bir belirti yoktu. Bebek ağlamaya devam ediyordu. 
“Neden ağlıyorsun canım? Mama mı veriyorlar sana? Hem annen nerde senin? Ağlama…Ben buradayım annen gelene kadar. Korkma tamam mı?”

Gerçekleri henüz bilmiyordu. Bilseydi, kaderin ona sunacaklarını ufacık da olsa görseydi bu tutsaklığa razı gelir miydi?

Önerilen makaleler

2 Yorum

  1. Bu hikaye nedir böyle ya harika bi tanıtım ve bölüm okudum bir hikayeni de beğenmeyim ya Allahım sonuni okudum meraktan çatladım yeni bölüm ne zaman acaba acil gelse bari çok iyiydi ya

  2. Bu hikayenin devamı gelicekmi gelirse hangi günlerde gelir meraklardayım neden yazmoyosun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!