Raja…

Odama alınmıştım, henüz kimseyi görmemiştim. Anne olmanın acılarını bedenimde taşıyordum, ama küçük bedeni göğsüme yatırdıklarında ve o keskin acıların bıçak gibi kesilmesi, bambaşka bir serüvendi.

Kalbimin içinde bir cenaze ve düğün alayı aynı anda yan yana yürüyordu. Ağlamıyordum, ağlayacak takatim kalmamıştı. Hangi gözyaşı olanları olmaz yapardı? Acı bir an vuruyor, göğsüm sancıyor ve aniden hafifliyordu. Yaradan’ın bize bahşettiği acıya dayanma gücüydü bu.

Barlas’ın gözünden düşen bir damla yaşı hatırlamak tekrar gözlerimin dolmasına neden oldu. Ben çaresizce transa girmiş, etrafımı görmezken neler hissettiği çok açıktı; çaresizlik! Dün öğlen üzeri başlayan güzel gün, bizi başka bir güzel güne en acı hâliyle getirmişti. Ratri ne derdi? Buna da şükür… Kalbimden tekrar bir sancı alayı kalktığında kapı aralandı, başımı çevirdim ve onu gördüm. Çökmüş bakışları bana keder yüklüyordu. Ona her zaman canlı ve birazda uyuz biri olmak çok yakışıyordu; geveze ve hatta çokbilmiş.

“Uzaktan mı bakacasın,” dedim, yanıma gelmeye korkuyor gibiydi. Zorla gülümsedi, bana bakarken acı çektiğini görebiliyordum. Kapıyı kapatıp yanıma, yatağımın kenarına oturdu. Ellerimi tuttu, buz gibiydim, buz gibiydi. Sıcak bir haziran ortasındaydık, bu soğukluk yokluktandı.

“Geçmiş olsun,” dedi, kurumuş dudaklarımdan öptü. O geri çekilirken gülümsedim. “Teşekkür ederim cici baba,” dedim, doğum yapan bendim ama korkudan biten o gibiydi. Buzu dağıldı, gülümsemesi şekil kazandı. “Cici anne, onu gördün mü? Donka herkese anlatıyor, hiç susmuyor. Onu hiç böyle görmemiştim, nasıl da mutlu, teyze oldum diye nara atıyor.”

“Onu gördüm, çok küçük ama büyür herhalde. Donka elimi hiç bırakmadı, Barlas. Muhtemelen ellerinde, bileklerinde morluklar olacak ama elimi hiç bırakmadı. Teyze oldu, hakkıdır.”

“Kız kardeşler…” dedi, göz kırptı, hâlâ bir miktar donuktu.

“Bunu tam anlamıyla kavradım, kardeş başka bir şeymiş. Öyle aşk, sevgi arkadaşlık falan değil. Senin de var, anlıyorsun beni.”

“Tabii ki anlıyorum, siz tamamlandınız.”

Bakışlarım ellerimize kaydı. “Dün öğlen, Ratri bize ‘sizi böyle gördüm ya, artık ölebilirim’ demişti Barlas. Biliyorum çok yaşlıydı, oldukça yaşlı ama insan kabullenmekte zorlanıyor. Hani çok sevdiğimiz insanların bizi asla bırakmayacağını hissederiz, biraz çocukça bir duygu ama ederiz; Ratri de öyleydi. Beni geceleri koynunda uyuturdu, karnımı doyururdu, okula gönderirdi. Üzerimde bir anne kadar hakkı var.” Sözlerim boğazımı yaktı, yutkundum. Barlas gözyaşlarımı sildi.

“Daha sonra onu hep anacağız Raja, ama şimdi değil. Şu an olmaz. Yeni doğum yaptın, doktor asla üzülmemeni yoksa şehzadenin aç kalacağını söyledi. Kendini ve oğlumuzu düşün.”

Ellerimi çekip, saçlarıma götürdüm, gülümsedim. “Haklısın, ya ben nasıl görünüyorum? Saçım başım dağıldı.”

Küçük bir kahkaha attı ve uzanıp beni yine öptü. “Sen dünyanın en güzel kadını, en güzel annesi gibi görünüyorsun. Savaştan galip çıkmış bir savaşçı, dünyaya şehzade getirmiş bir sultan; oldun mahidevran.”

Adam âşıktı! Âşık piç!

Olmayan kibrimle saçımı geriye ittim. “Bu iyi geldi, peki Şehzade Mir Aslan ne zaman teşrif edecek?” Bakışlarındaki eğlence kalbime iyi geliyordu, ruhumu tazeliyordu.

“Biraz zaman alacağını söylediler, bilmiyorum ama gelir, nasılsa artık bizimle.”

Kapı bir kez tıklandı ve Donka’nın gülen gözlerini gördük. “Geliyoruz,” dedi ve kapıyı ardına kadar açtığında arkasından bir düzine insan odaya girdi. Barlas bir yanıma Donka diğer yanıma oturdu. Odanın köşelerine yayılan sevdiklerimi izledim. Güzel bir hayatım vardı ve oğlumla daha güzel olacaktı. Kalbim de Ratri’nin sancısı, gülüşlerim ne tam ne yarımdı.

“Bana Gunnar’ın öldüğünü söyleyin,” dedim, o adamı Ratri’nin olmadığı bir dünyada görmek bana ve Gunnar’a daha büyük acılar verecekti. Aralarında ne olduğunu hiç bilemedim, bundan sonra da hiçbir önemi yoktu. Onlar birbirini hep çok sevmişti; birinin olmadığı bu dünyada diğerinin ne işi vardı ki… Odadaki sessizlik ölüm sessizliği değilse neydi? Barlas’ın elimi tutan elleri sıkılaştı, gerilmişti. Yine şoka gireceğimden korkuyordu, girmezdim, bu benim istediğim bir durumdu.

“Allah rahmet eylesin,” dedi Emrah abim. Gözlerim dolduğunda çenem titredi, sesim titredi. “Âmin,” diyebildim.

                                                                   ***

Üç koca günün sonunda evimin kapısından içeri girdim. Mir Aslan sekiz aylık doğduğu için hemen bırakmamışlardı ve gayet sağlıklıydı. Barlas’la ilk kez bebek odasına girdiğimizde ikimiz de heyecanın doruk noktasını yaşıyorduk. Daha önce kucağıma vermiş olsalar da ben o ânı ilk tanışma saymıştım. Barlas daha önce görmediğim saflıktaki bakışlarını oğlumuz üzerine sabitlemişti. Ben ona orada yine âşık oldum, kalbim, hayatımın iki erkeğiyle dolup taşmıştı.

Evin içinden mis gibi yemek kokuları bana Reyhan ablamın burada olduğunu söylüyordu ki koşar adımla kapının önünde belirdi. “Evine hoş geldin,” derken sıcacık sarıldı. Barlas’ın elindeki puseti kaptı, salona doğru ilerledi. “Pabucum damda Barlas,” dediğimde kolunu omuzuma sardı. “Senin pabucun benim başımda güzelim, boş ver.”

“Seninki rezidansın tepesinde sevgilim,” dedim kahkahalarımın arasında. Annesi, babası ve dedesi Barlas kim ki havasında yaşıyordu. “Ah…” dedim, cümleyi düzeltme geri duydum. “Benim başımda pardon.”

Ardımızdan gelen seslere güldük, Eylül anne, Berrin, Aslan dede Türker babam yanımızdan konuşarak geçiyordu. Bizi gördükleri söylenemezdi, çocuğumu paylaşamıyorlardı ve o daha üç günlüktü. Bunun daha hala demesi, babaanne, dedesi vardı. Zavallı evlâdım…

Üst kata çıktık, nasılsa ağlayınca annesine verin olacaktı. Onlar beni bulurdu, anaydım ben ana! Bu his çok değişikti ama çok özeldi.

Dolaptan yazlık, rahat bir elbise seçtim, banyoya girerken Barlas yatağın tam ortasına bıraktı kendini. Tavanı izliyordu, günlerdir tutuktu hâlâ konuşmamıştık. Aklından neler geçtiğini merak ediyordum. Bu gece evimizde tek kaldığımızda dilini çözecektim. Gerçekten hâlâ sözleşmeyi mi düşünüyordu? Ne bekliyordum ki, hayatta kayıpları olan insanlar o korkuyu hep içlerinde taşırlardı. Bu eziyete bir şekilde son vermeliydim ama önce konuşacaktım. Hislerini merak ediyordum.

Evimin konforu asla başka bir yerde yoktu. Saçlarımı kurutup çıktığımda Barlas’ı bir eli başının altında gözleri kapalı buldum. Aşağısı insan kaynıyordu ama henüz kimsenin bana ihtiyacı yoktu. Kocamın yanına uzandığımda başının altındaki elini çıkartıp sırtıma bıraktı. Yüzümü boyun çukuruna gömdüm, gözlerimi kapatıp ondan huzuru ödünç aldım. Kesinlikle, hayatımın sonuna kadar olacağım yer burasıydı. Bunu kolay kolay bozacak bir şey düşünemiyordum.

“Neyin var Barlas?” Saniyeler geçti ama konuşmadı.

“Yorgunum, bu dört gün ağır geldi sanırım. Neyim olabilir ki, hayattaki en şanslı piçim.”

Bu beni güldürdü ama tatmin etmedi. Kendine piç demesi beni gülümsetiyordu. Kendiyle barışıktı, aksi bir adam olduğunu biliyordu; ben buyum da diyordu olduğu adam olmadığını da garip bir çelişkiyle ifade ediyordu.

Boynundan öperek geri çekildim. “Bunu yemedim, konuşacağız.” Gözlerimiz buluştu, onu çözeceğimi biliyordu. Dudaklarıma sokulup, koklayarak öptü. “Şehzadeyi ellerinden alsak iyi olacak,” dedi.

“Haklısın,” derken kalktık yataktan. “Bunlar iyi günlerimiz, daha neler göreceğiz bekle ve gör.”

Tişörtünü başından çekip attı, suratında o güzel gülüşüyle dolaptan yeni bir tane alıp giydi. “Birkaç tane daha yapmalıyız, herkese yetecek kadar var sakin olun deriz,” dedi.

İşaret parmağımı onaylar gibi salladım. “Bunu düşüneceğim,” dedim, tek kaşı havada seksi piç tavrıyla bana yaklaştı. Başımı kaldırıp ona aynen tek kaşım havada baktım. “Üç gün önce doğum yaptığın için bu konuyu kapatıyorum, daha sonra kesin karara bağlarız,” dedi.

Akıllı ve düşünceli piç! Seviyordum, kaçınılmaz bir sondu onu sevmek. “Ne düşünüyorsun?” dedi, dudaklarımı büzdüm, “Hiç,” dedim. “Çok tatlısın, sadece o.”

“Ya?” dedi, üzerime bir adım daha atınca yatağa çarparak durdum. “Hiç demezdin, ağzına çok yakışıyor. Bunu daha sık duymak istiyorum.”

Demiyor muydum? Biraz geride durduğum doğruydu, farkına varmamıştım. O, bana bir kraliçe gibi davranıyordu ve ben ona bir, çok tatlısın demiyor muydum? Sözleşme işini halletmeliydim, tomurcukluktan sıkılmış bir Raja içimde ona koşuyordu. Sevgiliyken daha açık bir kadın olduğumu fark ediyordum. “Sen her zaman tatlısın, söylememdim mi hiç?”

Kaşları havaya kalktı, dili dişlerine vurdu cık etti. “Ayakta kaldın, hadi gidelim.” Şakağıma kuvvetli bir buse kondurdu, kollarını omuzuma sardı. Odadan çıktık, aşağı indik. Ev çok sessizdi, gitmişler miydi?

Salona açılan geniş kemer kapıya yaklaşınca tüm ailenin Mir Aslan’ın beşiği başında dikilip fısıldıyor olduğuna şahit olduk. Gülüşümü bastırdım ama bedenim kıpır kıpırdı. Bebeğe bakıp birbirlerine bir şeyler söylüyorlardı.

“Dünyanın dokuzuncu harikasını mı izliyorsunuz?” dedi Barlas. Berrin korkarak parmağını damağına götürdü.

“Sekizinci olacaktı, abi ben hala oldum ya…” derken yine bebeğe bakmıştı.

“Sekizinci benim yanımda,” dedi âşığım. “O, dokuzuncu.”

“Vay vay vay,” dedi Engin, yanında Donka ona sırıtıyordu. Kardeşimin taşlı iç çamaşırı gecesi de tuz buz olmuştu ama iyi görünüyorlardı. “Adamın çok pis oynuyorsun, az yavaştan al bak kardeşime deniyor bana neden denmiyor diye kavga daha edeceğiz.” Şakacıydı, konuşurken kolunu Donka’ya sarmıştı.

“Ben pis oynarım, ama kazanırım,” dedi Barlas, ona döndüm. “Bak bak laflara bak!”

Aramızda bir atışma tatlı mı tatlı alıp başını gitti. Yemekler yendi, çaylar içildi ve olmazsa olmazımız baklavamız ortaya serildi. Aslan dede Reyhan ablama bir teklifte bulundu.

“Reyhan kızım, sana bir teklifim var,” dediğinde Reyhan abla can kulağıyla dikkat kesildi. “Buyur dedem?”

“Sermaye benden, bu yeteneği herkes bilmeli, sana küçük bir pastane açalım, eşin de çalışsın. Yanına birkaç da işçi alırsın, büyür gidersin. Sen bu tatla marka olursun.”

Heyecanla kıpırdandım, Reyhan ablamın gözleri mutlulukla parlıyordu. “Bilmem ki dedem, eşime bir sorayım o, ne derse o olur.”

“Olur olur,” dedim. “Ben konuşurum abimle. Çok güzel olur abla.”

“Ben de size müşteri bulurum,” dedi Barlas. “İlk etapta az az başlarsın sonra ne gelirse.”

Reyhan abla mahalleye gelin olduğunda ben küçüktüm. Etrafla kaynaştığında, benim de annesiz olduğumu öğrendiğinde gözleri dolu dolu bakmıştı bana. Beni yıkamış, yedirmiş sokakta beni gözetmişti. Saçlarımı örmüş, abimi işe gönderirken her gün beni de okula öperek göndermişti. Üzerimde ne çok hak değil de ne çok emek ve sevgi vardı… İyi niyetli insanlar asla kaybetmiyordu. Allah bir gün karşılarına bir ödül çıkartıyordu ve şöyle diyordu. Sen niyetini asla bozmadın, bu da senin mükafatın. Reyhan abla da iyi niyetinin ve güzel kalbinin ödüllerini topluyordu.

                                                                  ***

Recommended Articles

8 Comments

  1. Her zaman dediğim gibi iyi insanlar iyiki varlar…
    Emeğine yüreğine sağlık ❤❤❤❤

  2. ⭐⭐⭐⭐⭐

  3. Gülümseyerek okudum. Çok güzeldi.

  4. Emegine saglık canim 🥰🥰

  5. Guzel ve iyi kalpli insanlar olsun hayatimizda Reyhan gibi❤😘

  6. Başka bir huzur var bu kitabında , emeğine kalbine sağlık🥰🥰🥰

  7. Emegine yüreğine sağlık canım benim yine mest oldum

  8. Sen niyetini bozmadin buda senin mükafatın ne güzel bir cümle

Leave a Reply

Your email address will not be published.

error: Content is protected !!