Vedat kahvesini tekli koltuğunun yanındaki pirinç işlemeli sehpaya bıraktı. Tüm duvarını kaplayan raflarına yürüdü, rafların bir bölümünde kitapları, bir bölümünde plakları diğer raflarda odasının süsü dediği bibloları. Kendine ait alan standart bir ailenin evi genişliğinde ve iki katlıydı. Ev içinde evi andıran odası kendine özel değildi. Erkek kardeşlerinin de odaları bu büyüklükteydi, annesinin özel isteği evlendiklerinde yine o evde yaşamalarıydı.

Raftan son zamanlarda dinlemek için delirdiği plağı aldı. Köşedeki pikaba yerleştirip çalıştırdı. Yerine geçmeden önce ışıkların bir kısmını kapattığında odada loşluğu oluşturan aydınlıkla huzurlu bir soluk aldı. Koltuğuna oturduğunda cızırtıların ardından yayılan müziğin sesiyle derin soluklandı. Odanın, bahçeyi alabildiğine görüş alanına sokan cam duvarlarından karanlığı izlemeye başladı. Kahvesinden bir yudum aldı, başını koltuğuna bıraktı. Aklından bir çift safir göz, güldüğünde öpmemek için direndiği kırmızı dudaklar gelip geçti.

“Fikrimin ince gülü…” Şarkıya eşlik ediyordu, Efşan’ı tanıdığı günden bu yana aklında başka bir şey yoktu. Fikrimin ince gülü… Kadının, ona eşsiz gelen güzelliği, tatlı gülüşü ve dik burnunu anmak onu gülümsetti. “O gün ki gördüm seni, yaktın ah yaktın beni.”

Ruhunun içinde dolanan bir kadın vardı, adı güllerle bezenmiş. Bir ses yankılanıyordu zihninde, avaz avaz bir çığlıkla. “Bir gün gelecek, hayatın gül bahçesine dönecek,” diye mırıldandı. İnanmamakta ısrar etse de biliyordu, gerçekleşiyordu o sözler, gerçekleşenleri bir bir yaşamıştı. Şimdi gül bahçesine dönecek anları sabırla bekliyordu.

Tüm büyüyü bozan telefon sesiyle dertli bir soluk aldı. Hemen yanındaki sehpada duran telefonu aldığında arayanın bu saatte onu aramasının ciddi bir sebebi olmalıydı.

“Reis,” dedi sesin sahibi. “Yenge nerede bilsen.”

Yaslandığı yerden doğruldu. “Nerede?”

“Yalçın’ın Tuzla’daki mekânı. Bir grupla geldi, kız erkek karışık bir gurup.”

“O evden çıkarken neredeydiniz?” derken yerinden kalkmıştı.

“Evden arabasıyla çıktı takip ettik ama arkadaşlarıyla buluşup yine kendi aracıyla buraya geldi. İçeri girelim mi?”

“Girin, etrafını kollayın, geliyorum.” Üzerini değiştirip pikabı kapattı. Siyah deri montunu üzerine geçirdi. Botlarını giyip telefonu cebine bıraktı. Silahını beline yerleştirdi. Seyit dedesinin sözlerini anımsadı. ‘Hayatınızda bir kadın varsa hem en güzel anlara hem de o güzel anların cehenneme dönmesine hazır olun. Kadın bu, ele avuca sığmaz varlık, ne yapacağı belli olmaz.’

Başını sağa sola salladı, en huzurlu anlardan biri cehenneme doğru süzülüyordu. Evden ayrılırken kimseye denk gelmedi. Evin etrafındaki korumalarına işaret verdiğinde en yakın adamı yanında belirdi. “VİP’i al Yasin, Yalçın’ın Tuzla’daki yerine gidiyoruz.”

Adamın ağzı aralandı, gözleri büyüdü. “Reis, ne işimiz var orada?”

“Yengene soracağız bunu, çabuk!”

Yasin başka soru sormadan koşar adımla gittiğinde Vedat yüzünü sıvazladı. Ele avuca sığmazdan fazlası vardı Efşan’da. Kadınlar ne yapardı? Delirmiş gibi alışveriş yapabilir, kartları dibine kadar boşaltabilir, farklı ülkelere gitmek için can atabilirdi veya gece kulüplerinin altını üstüne getirene kadar dans edebilirdi. Kahretsin! Efşan bunların hiçbirini yapmıyordu ama düşman safına giderek izinsiz dövüşlere katılıyordu. Düşünceleri arasında debelenirken önüne çekilen aracın açık kapsından içeri girdi. Sağ dizi sürekli hareket ediyordu, aklındaki olasılıklar bir bir gözünün önünden geçiyordu. İlk gidişi olmadığını düşündü, ama bu Vedat Çelebi’nin kadını olarak bilindiğinin üzerine son gidişi olacaktı.

Yarım saatin sonunda araba durdu, kapısı açıldı. Arif isimli adamı başını içeri uzattı. “Reis ben alır gelirim, sen girme istersen.”

“Ağzının burnunla yer değiştirmesini mi istiyorsun Arif?” Vedat dışarı çıkmak için hareket edince Arif geriye çekilmişti ama anlamamıştı. Sesin dışarı sızmadığı terk edilmiş gibi duran eski fabrikaya baktı. Işık bile sızmıyordu ama içeride kıyasıya bir dövüş gerçekleşiyordu. Fabrikanın girişi arka taraftı, ormanı karşılayan giriş araçların kamuflajı içindi.

“Reis, Yalçın’ın adamları etrafımızı sardı. İçeride kimin olduğunu biliyorlar.”

Sesli küfürleri birbiri ardına sıralayan Vedat dişlerini sıkıp kapıya yürüdü. Adamları ardından geliyordu, bir kısmı da etraflarını sarmıştı. Kapıyı ayakucuyla iterek açtı. Karanlık küçük bir alan karşıladı onu, paslı daha geniş bir kapıya omuz attı. Kapının üst kilidi tık sesiyle açıldı. Sarımsı ışıklar ve yüksek kulaklarına doldu ama aldırmadı. Genişçe bir alanın etrafı kütüklerle çevrilmişti. Kare şekilde ortaya boş bir alan bırakılmıştı ve etrafı kadın erkek fark etmeksizin insan kaynıyordu. İki iri yarı adamın tam ortada kıran kırana dövüşmesine, etraflarındaki insanlar bağırıp, tezahürat yapıyordu ve çok kalabalıktı. Efşan’ı görmek için gözlerini kıstığında adamlarından birini gördü. Adam başıyla hemen önünü işaret ettiğinde beyaz teninin ışıltısını gördü ilk. Dikkatle ve heyecanla dövüşen iki adama bakıyordu. Adımlarını hızlandırıp yanına kadar birkaç kişiye çarptı ama kimse buna umursamadı.

“Efşan!”

Adını duyan kadın başını çevirince gözleri şaşkınlıkla aralandı. Birbirlerine birkaç saniye kadar baktılar, Vedat, Efşan’ın elini tuttu. “Gidiyoruz!”

Efşan’ın arkadaşlarının dikkatini çeken hareketle irice bir adam bir adımda yanlarında durdu. “Ne oluyor?”

Vedat adama attığı bakışla tek kelime etmedi, adamın onu tanıyan tavrı anbean açığa çıktığında Efşan’a ve Vedat’a sonra da birleşik ellerine baktı. “Efşan?”

“Bir şey yok Çınar, ben birazdan geliyorum.” Bakışları sertçe Vedat’a döndü ama genç adam bunu umursamadan arkasını dönerek adımlarını kapıya çevirdi. Sessizce karanlık alana geçtiler, sesten arınan kulaklarıyla nefes aldı Efşan. “Burada ne arıyorsun?”

“Bunu sana benim sormam gerekiyor.” İkinci kapıyı açıp dışarı çıktılar. Etraflarındaki adamların arttığını fark etti Vedat. Efşan’ı ardına çekip etrafına göz attı. Karşı adamlardan biri siyah aracın kapısını açınca kimin indiği gördü. Elleri arkasında sırıtarak gelen adama bakarken yerinde sabit kaldı.

“Duydum ki Vedat Çelebi’nin kadını düşman topraklarına girecek kadar cesurmuş, gelip yengemle tanışayım, kendimi tanıtayım dedim.”

Efşan’ın bakışları irileşti, elini tutan el sıkılaştı. Karşısındaki adama baktı, uzun boyu, geniş omuzları ve köşeli yüz hatlarıyla seçebildiği kadar ürkütücü bir yakışıklığı olduğunu fark etti. Ama kimdi, tanımıyordu.

“Tanışması gerektiği biri değilsin, gidiyoruz.”

Yalçın bir metre kala durdu, suratında arsız bir sırıtma yer edinmişti. “Mekânıma gelmiş, ayıp değil mi Çelebi?”

“Önümden çekil Yalçın, sana ait olduğunu bilmiyordu yoksa burada olmazdı.”

“Kadınının nereye gittiğini bilmiyor musun?”

Efşan kendi için saçma şeyler ifade etse de Vedat için ağır sözler olduğunu biliyordu, en azından tahmin ediyordu. Vedat’ın elini kuvvetle sıktı, adamın sıktığı diş seslerini duyumsamıştı.

“Seninkilere benzemediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Gerekirse bana kafa tutabilir, senin de suratını dağıtır, ben de zevkle izlerim.”

Yalçın’ın kahkahası gecenin sessizliğinde çınladı. Başını indiren adamın ürkütücü bakışları Efşan üzerinde toplandı. “Merhaba yenge hanım, ben Yalçın, Yalçın Bozkurt.”

Burnundan derin soluk alıp yerinde kıpırdandı Efşan. Yalçın’a bakarken yüzü ifadesizdi, korkmuyordu. “Yani? Adımı mı söylemeliyim, bildiğinizi düşünüyorum.”

Dudaklarını büktü Yalçın, ellerini yine arkasında bağladı. “Beğendim, kendine göre birini bulmuşsun Reis Bey. İyi geceler.” Bir adım yana kaydı Yalçın, Vedat yanından geçerken yandan sert bir bakış attı. Yasin’in açtığı kapıdan içeri girdiler.

“Arabam?” dedi Efşan.

“Anahtarı ver.” Sert konuşan adama bakıp göz devirdi. Omuzunda asılı olan çantasından anahtarını çıkartıp Yasin’e uzattı. “Arkadaşlarımı da evine bırakın.”

“Tamam, yenge.” Kapıyı kapatan Yasin’e de göz devirdi. Kusabilirdi. Tüm keyfi kaçmış, morali sıfıra inmişti. Olanlar onun için fazlaydı, o bu hayatın bir parçası olmak istemediğine şimdi daha çok emindi. Suratını asıp, arkasına yaslandı. Kollarını göğsünde bağlayıp yola baktı, araç hemen sonra hareket etti.

İçi kaynayan Vedat ona ne kızabiliyordu ne de kızmadan bırakacaktı. Hiçbir suçu yoktu ama bir daha yapmaması için bunu yapmak zorundaydı. Efşan ne olduğunu öğrenmek zorundaydı, inkâra gitmek ikisine de bir şey kazandırmayacaktı. Yarım saat boyunca sadece burunlarından soludular, kimse önden gitmeye niyetli değildi.

Arabanın geniş kapıdan girdiğini görünce kollarını çözdü. “Burada ne işim var, beni evime bırak!”

“Bu gece burada kalacaksın!”

“Buna sen karar veremezsin!”

“Verdim bile, ama tabii öncesinde konuşacağız.”

“Benimle bu tonda konuşma!”

Vedat başını hızla ona çevirdi. “Bu benim gerçek sesim Efşan, az sonra daha beteriyle tanışacaksın!” araba durdu, sürgülü kapı açıldı. Önce Vedat indi, Efşan da mecburen indi. Araç arkalarından çekildi. Vedat evin iç bahçesine doğru yürüdü.

“Evime gitmek istiyorum, ne konuşacaksak bu sonra da olur. Burada kalamam!” Vedat’ın ardından bağırdı ama umursayan olmadı. Adımlarını hızlı hızlı atıp Vedat’ı kolundan tutup durdurdu.

“Ben konuşurken arkanı dönüp gidemezsin!”

“Gitmeyeceksin Efşan, bu gece burada kalacaksın.”

“Ben senin emir verdiğin adamın değilim. Beni hiçbir şeye zorlayamazsın.”

“Zorlamaktan öte bir yerdeyiz gör artık, bu gece habersiz yaptığın şey yüzünden bir sıfır gerideyim. Benim adımla anılıyorsun, Efşan. Hadi engelle bunu, yapabiliyor musun?” Sakin olmaya çalışsa da başarılı değildi. Sesinin tonu değişiyor, sertliği kuşanıyor ve kırıyordu.

“Görmek istemiyorum.” Efşan bir adım geriye çıktı ve bağırıyordu. “Ben bu hayatı istemiyorum. Ben istediğim yere giderim, istediğim insanlarla takılırım. Kimse beni bir paket gibi alıp gidemez!”

“Çok geç, sen benimlesin. Bitti!”

“Ne bitmesi Vedat? Ben yaşamaya daha yeni başladım.” Ellerini iki yana açmıştı, bağırıyordu, nefesinden buğu çıkıyordu ve üşüyordu. Karanlıkta parlayan gözler birbirine bakıyordu. “Tam altı ay başımda bekledi Ayşem ablam. Önüme yaşamam için nedenler koydu, bir bir anlattı ve bana yapmam için güç verdi. Bunların içinde bir erkeğin omuzuna asla yer yoktu.”

“Ben,” derken yüksek sesle bağırdı Vedat. “Herhangi biri değilim.”

“Sen bir erkeksin ve benim hayatımı karartanların hepsi erkekti. Babam, abim, ablamı yok edenler hepsi erkekti. Üç buçuk senedir ayaklarımı yere sağlam basıyorum bu yaşımda hem de. Asla hiçbirinize güvenmiyorum. Hayatımda istediğim en son şey bir erkeğin kanatları, emirleri ve bana ne yapmam gerektiğini söylemesi.”

Sözler öyle derin ve öyle çaresizdi ki Vedat’ın iç telaşı tavan yapmıştı. Telaş onu öfke, öfke kopmaya götürecekti. “Bu kadar zor değil. Omuzumu sana sunmuyorum, kanatlarım yok benim Efşan.”

“Zor! Onu yapmayacaksın, buraya gitmeyeceksin, çok yakında onunla konuşma bunu giyme de diyeceksin. Evet, hoşsun, iyisin beni etkiliyorsun ama hayatımda senin gibi birine yer yok! Sana ihtiyacım yok!”

Kalbine keskin bir bıçak girdi ve Efşan onu çevirerek tüm canını çekip aldı. Son nefesiymiş gibi soluk alıp kadının yüzünü elleri arasına aldı. O an fark etti parlayan gözyaşlarını, ağlıyordu Efşan. Burun buruna ve soluk soluğa beklediler.

“BENİM. SANA. İHTİYACIM. VAR!” Sözler fısıltılı ama büyük anlamlarla donatılmıştı ve Efşan kalbinin tam ortasına keskin bir yara daha almıştı. Ne diyeceğini kestiremedi, ne hissettiğini çözemedi.

“Neden ben, ne günahım var da beni bu çukura çektin?”

Yaşayacağı her şeyi bir günah sayacaktı, belki de asla mutlu olmayacaktı. Vedat her hücresinin acıdığını hissediyordu. “Günah kadar güzelsin, tüm günahlar güzeldir.”

“Yapılmaması gereken şeye günah denir, yanlış yoldasın.”

“Senden başka doğrum yok ve asla olmayacak.” Bıraktı Efşan’ı, elini tutup evin kapısına kadar getirdi. Anahtarı üzerinde olan kapıyı açıp girdi ve Efşan’ı içeri çekti. Kapı arklarından çekilmişti, Vedat elini bırakmadan kendi odasına kadar getirdi. Kapıyı açıp içeri davet etti. Karmakarışık duygularla dolmuş, sürüklenen Efşan içeri sessizce adım attı. Evde kimsenin duymamasına hiç şaşırmıyordu, evin bir ucu diğerine o kadar uzaktı ki ölseler sabah anlaşılırdı.

Çantasını çıkartıp oda denilen alana baktığında bir daireyle karşılaşmanın şaşkınlığını yaşadı. Odanın ortasında bir oturma grubu vardı, zengin ve şık duruyordu. Büyük bir duvar genişliğinde olan raflara göz gezdirip Vedat’a döndü. “Sabah beni gördüklerinde de yapacak bir açıklaman vardır, beni yerin dibine sokacaksın. Sizin kadar geniş değilim.”

“Merak etme, onlara doğruyu söylerim. O zaman kimse seni yerin dibine sokmaz.”

“Tabii düşman topraklarında ne işim olduğu doğrusu da ayrı bir olay olur, asla sokmazsın.”

Montunu çıkartıp koltuğa fırlattı. Silahını belinden alıp, orta sehpaya bıraktı. “Şu atarına bu gecelik ara verirsen yatağımı gösteririm ve sen rahatça uyursun.”

İki eliyle yüzünü kapatıp derin nefesle tekrar indirdi. “Kendimi nasıl hissediyorum bilmiyorsun, ünlü mafya babasının evine kapattığı metres gibi. Gerçekten uyuyabileceğimi düşünüyorsan kendini kandırmaya devam et.”

Odanın ortasında birbirlerine düşman gibi bakıyor, en doğru sözcükleri bulmaya çalışıyorlardı. Efşan’ın parmaklarından tutup koltuğa oturttu. Bu durum ona ağır geliyordu, Vedat bunu istemiyordu ama elinden gelen hiçbir şey yoktu. Yanına oturdu, ellerini birleştirip, dirseklerini düzlerine bıraktı.

“Üzgünüm, böyle hissetmeni istemezdim.”

“Vedat, bu şey imkânsız. Benim istediğim hayat bu değil. Uzak dur benden!”

“Duramam, istemiyorum.” Başını çevirip Efşan’ın dolu gözlerine baktı. “Beni sevemez misin? En azından deneyemez misin?”

Buz mavisi gözlere baktığında daha çok ağlamak istedi, ona karşı ne hissettiğini tam olarak bilmiyordu ama onu görmek, onunla vakit geçirmekten hoşlanıyordu. Denemek ona tüm kapıları sonsuza kadar kapatacak, bir erkeğin esiri olarak yaşayacaktı. Efşan bunu istemiyordu, aşka boyun eğecek son kadın kendisi olabilirdi ama bu mavi gözler yalvarıyor, kendi gözlerine asılıyordu. Bırakma beni!

“Korkutuyorsun, beni sevmiyorsun ama yanında olmamı istiyorsun. Beni saplantı hâline getiriyorsun, ikimizi de yok edeceğinin farkında değilsin.”

“Seni sevmediğimi nereden çıkartıyorsun? Sana karşı hiçbir şey hissetmesem neden burada olasın! Belki de tam tersi olur ve mutlu olabiliriz, sen bundan mı korkuyorsun? Hayatım o kadar da berbat değil. Ailem refah içinde yaşıyor, sen neden bu kadar korkuyorsun?”

“Neden mi? bu gece beni nereden aldın? Bir daha gidemeyeceğim yerlerin listesini de verecek misin? İstanbul’da hangi bölgeler sana ait onu da harita üzerinde göster, gözümden kaçmasın sonra yine beni toplamaya gelirsin.”

“İstediğin her şeyi yapabilirsin, evet yerleri öğrenmen gerekiyor. Kafes dövüşü mü istiyorsun, seni en iyisine götüreyim.”

“Sorun da bu zaten, tüm özgürlüğüm biter! Beni anlamıyorsun.”

“Âşık insanlar özgür değildir, Efşan. Birbirlerinin kalplerine tutsaktır.”

“Oo!” Öne eğildi. “Beyimiz neler de biliyormuş. Kaç kez âşık oldun?” Oturur pozisyonda birbirlerine döndüler. “Ben hiç tutsak olmadım.”

“Fikir yürütecek kadar bir şeyler yaşadım.”

“Ben sana âşık değilim, sen de bana olma! Git buradan, git, odanın bir köşesine, yatağına her nereye istiyorsan ama beni yalnız bırak. Kullanılmış kalp almıyoruz.”

“Yeter, Efşan!” Sesinin sert tonu Efşan’ı sessizce arkasına yaslanmaya itti. “Senin tüm gece ettiğin sözlere başka bir kadın asla cesaret edemez, ama sana izin veriyorum diye kırmadığın kemiğim kalmadı. Ne yaşadığımı bile bilmiyorsun, şimdi yanımda olan sensin.”

Efşan ona bakarken utandığını hissetti. Neler yaşadığını çok iyi bilmesi gerekirdi, birden gözüne inen perdeyle söylememesi gereken sözler etmişti. “Özür dilerim, haklısın ne yaşadığını bilmiyorum.” Saçma bir şekilde daha çok konuşmasını, anlatmasını arzuladı. Ne yaşamıştı, nasıl acılardan geçmişti? “Benim senden kurtuluşum olmayacak.”

Boynunu esnetti, soluğunu hızla verip aldı. “Bunu anladığına sevindim, tüm gece canıma okudun. Her sözün bıçaktan keskin.”

“Ne dedim ki?” Efşan’ın sesi kısılmış, bakışları yumuşacık olmuştu.

“Seni istemediğimi suratına haykırsam nasıl hissederdin? Benden etkileniyorsun, iyiyim, hoşum ama bana ihtiyacın yok. Ne hissederdin Efşan?”

Öne eğilip, dirseklerini bacaklarına dayadı, iki eliyle yüzünü kapatıp açarken saçları omuzlarına döküldü. Geriye atıp parke taşlarına bakındı, Vedat onu izliyordu. Ensesinde soğuk bakışların gezindiği ürperticilik titreşiyordu.

Vedat’a karşı kalbinde kocaman bir daire vardı ve onu gördükçe dayanıp, döşeniyor her an daha güzel bir yer hâline geliyordu. Vedat’ı istiyordu ama hayatı onu korkutuyordu yine de bu korkular onu kalbindeki kral dairesine oturtmaktan alıkoyamıyordu. Kendi içinde direnci sıfırdı, dışarıdaysa gücünün sonuna kadar kaçmayı düşünen bir kadın vardı çünkü Vedat kalbine çöreklense de aklına asla yatmıyordu. Gardını düşürüp, sesini küçülttü.

“Kadınım ben, seni beğenebilirim. Senden hoşlanabilir, bir şeyler yaşayabilirim ama sen normal biri değilsin. Hayatımın merkezini istiyorsun, hatta merkez olmak istiyorsun. Ben çok zor bir hayat yaşadım, hâlâ yaşıyorum. İstediğim son şey daha zor bir hayat. Refah içinde yaşıyor dediğin ailenden korumayla gezmeyen var mı? Annen, babaannen benim gibi ne isterlerse yapabiliyorlar mı? Hepsi de birileri için hedef, sürekli korunması gereken insanlar.”

“Hep kötü taraflarına bakıyorsun, hiç mi iyi bir yanımız yok? Seni kafese kapatmayacağım, mimarsın ve çalışırsın, iste, kendi şirketin olsun. Birçok insanın vurmaya çekindiği kapıları sen tekmeleyerek gireceksin. Güç, sen olacaksın! Kimse sana değil dokunmaya, bakmaya bile cesaret edemeyecek. Buna benzer pek çok şey daha sıralayabilirim, yanıma senden daha çok yakışacak başka bir kadın hiç görmedim. Sen baştan uca güçsün, ben seni bu şekilde görüyorum. Benim gibi birinin tüm gün oje süren, güzellik merkezine, alışverişe giden bir kadınla asla işi olmaz. Zekisin, güçlüsün, teksin ve benimlesin.”

Gözlerini büyüten Efşan, az sonra sıralayacağı şeylerin hazırlığı içinde ağzını araladı ki Vedat eliyle durdurdu. “Efşan! Rica ediyorum ‘Ben senin yanında taşıyacağın süsün müyüm?’ deme!”

“Sen söyledin, ayrıca ben oje sürmeyi de alışverişe gitmeyi de güzellik merkezinde zaman öldürmeyi de severim.”

Vedat’ın bakışları Efşan’ın parmaklarına kaydı. Bakımlı tırnaklarında siyah ojeler asil bir edayla göze hitap ediyordu. Saçlarına bakındığında, o uzun kömür karası saçların sağlıkla parlaması elinin içinde karıncalanma oluşturuyordu. Kadının koyu mavi gözlerinde durdu. “Görebiliyorum, bahsettiğim öyle bir şey değildi.”

Önüne dönerek başını sağa sola salladı, zekice konuşuyordu. Her söze net bir karşılığı vardı. Bu sohbeti başka bir erkekle yaptığını düşündü. Çoktan duvara toslayacak kadar çıkmaza girerdi konu, asla çıkamazlardı. Vedat tane tane ama net konuşuyordu. “Gözlerimi boyayamadın, düşüneceğim. Her şey bir yana hayatımı gülmeyen bir adamla geçirmek istediğime emin değilim. Şu suratına bak! Hiç aynaya bakıyor musun, Vedat sen gülmüyorsun.”

Yanağının içini ısırdı, dudakları kıvrıldı ama bu gülümseme değil, düşünce içeriyordu. Koltukta biraz kayarak Efşan’a yaklaştığında bedenleri birbirine değdi. Parmaklarının ucuyla Efşan’ın saçlarını sırtına kadar düz bir şekilde uzattı.

Efşan kısık bakışlarıyla süzüyordu onu, istediği zaman istediği adama dönüşebiliyordu. Yaptığı hiçbir şeyi öylesine yapmıyordu Vedat ve her yaptığı derin bir tutku içeriyordu. Kulağına kadar sokulan adamın, ince sakalları tenine değince gözlerini kapatıp, nefesini tuttu. Sözler ayağının altından yerin çekilmesine neden olacak kadar canlıydı.

“Gülmek için nedenim olur musun, meli?”

Sıcak nefes kendinden uzaklaşırken boğazını temizleyip başını ters yöne çevirerek nefesini tazeledi. Bedeni ve ruhu ısınmış, Vedat kalbine bir çentik daha bırakmıştı. “Meli ne demek?”

“Yunanca bir kelime.”

Vedat’ın sesi eğlenceli geliyordu, başını hızla çevirdi Efşan. Gülümsemeden yaşayabiliyordu ama gözler ve ses tonu asla yalan söylemezdi. “Ne dedin sen bana?”

“Yarın babaanneme sorarsın.”

“Ya, işim gücüm yok zaten. Benim örf adeti tam bir yerden geldiğimi unutuyorsun. Kim bilir ne dedin, yerin dibine kadar inerim, soramam.”

“Annem terbiyene bayılıyor, biliyor musun, agapi mou?”

 “Kes şunu, Vedat.”

“Neden yukarı çıkıp uyumayı denemiyorsun, meli.”

Efşan odaya göz attı, çantasını bulunca kalkıp aldı. Telefonunu çıkarttığında kapanmış olduğu gerçeğiyle çeviriden nasibini alamayacağını anladı. “Şunu şarja takar mısın?” Vedat ayağa kalıp elindeki telefonu aldı.

“Arapça biliyor musun?”

Vedat başını salladı. “Hayır, hiç merak etmedim.”

Efşan parmağını adamın göğsüne bastırdı. “Müteşerrid.” Arkasını dönerek saçını savurdu. Merdivenleri bulup yönünü çevirdi. “Düşün dur canım, sabah bir bilene sorarsın. Ha, yukarı gelme, çıplak uyumayı severim de…”

Çıplak Efşan, Efşan çıplak! Elindeki telefonunu alnına birkaç kez vurdu. Ne demişti? Montunun cebinden kendi telefonunu alıp arama motoruna kelimeyi yazıp çevirdi. Gamzeleri belli olacak şekilde sırıttı. “Serseri sana kurban olsun yavrum.”                            

Önerilen makaleler

13 Yorum

  1. Sabah sabah yüzümdeki tebessumden sen mi sorumlusun yoksa güzel yazarcan mi ahhhh be vedattttt yine yaptın yapacağını rose nin serserisi mükemmel bir bölüm Emegine yüreğine sağlık canım

    1. Olsun kurban valla,yarabbim,zeki insanların lâf atışmaları bile ayrı bir zevk veriyor, bayılıyorum bu çifte 👌

      1. Vedat ve Gulun atismalari harika. Vedatim Karamin tahtini zorlarsin .Kadin ruhuna dokunmakta❤❤😍😍

  2. Bizde kalp yok tabi Vedat öldürsün bizi of of Vedat Çelebi ❤

  3. Oo bunlarda az değiller ama çok güzelller😍

  4. Bölüm sonu tebessümle biter harikaydı emeğine sağlık

    1. Yaa sizi yerim çok güzelsiniz eriyorum dostlar😍😍😍 meli balım demek mi Yaa tatlı mı bal mi ne öyle bir şey galiba. Demek muteserrid Efşan hanim vay vayy yaa aşırı düşüyorum size

  5. Vedat düşünme delirirsin efşan orda değil öyle düşün😁

  6. Efşan fen yerden daldı yalnız ama nasılda kırdı farketmeden olacak bunlar güzel olacaklar heöde emeğine sağlık abla

  7. Bunlar çok tatlı olacaklar ben şimdiden bayıldım harikaydı emeğine sağlık yazarcım 🥰

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!