Raja…

Ne olursa olsun bozmayacağınız söyler vardır ve ne olursa olsun arkanızı dönüp gidebileceğiniz anlar. Artıları ve eksilerinin umurunuzda olmadığı, her şeyi yakarak çıkıp, en büyük yarayı sizin aldığınız ama yanıklarınıza merhem bile süremediğiniz gerçekleri yaşarsınız. Yaradan’ın her insana aklı eşit dağıttığını ama her bireyin onu isteklerine, tutkularına göre harcadığını düşüyorum. Annem, babam ve Nisa Hanım’ın yaşadığı hiçbir şeyin akıl kârı olmadığını, ama kaderden de öteye geçemediğini anlıyordum.

Adına kader de desek hataların seçimleri peşinde getirdiğini, seçilenlerin huzur getirmediğini geriye dönüşün imkânsız olduğunu acı içinde öğrendim. Şimdi kendi seçimlerimin beni hatalar zincirine mi yoksa mutluluğa mı götüreceğini düşünüyorum.

Barlas ne olursa olsun benim için hata olmayacak kadar güzeldi. Kaderimde annemin katilinin torunu sevmek, eş ve oğlunun annesi olması gerçeğiyle yüzleşiyorum. Babamın yaptığı hataya düşmek benim için an meselesi. ‘Ben babam gibi olmam’ diyemeyecek kadar acizim. Babam da o adam olmak istemezdi. Çünkü bazen bir şeyleri toplamak artık sana bir şey getirmezdi, babam kadar içsen de içmesen de onun kadar mutsuz olabilirdim.

Evet, hepsinden nefret ediyordum. Hepsi bana, aşkıma, evlâdıma ve kardeşime zarar veriyordu. Onları sevmem imkânsızdı. Bana, bize bu acıyı yaşatan insanların kanını taşımak, onlara karşı nefret duygusu beslemek hem zordu hem de acı veriyordu. Aklım başıma erdiğinden bugüne kadar kimseden nefret etmemiştim. Bir gün nefretimi kazanacak insanların ailem olacağı aklıma gelmezdi. Bir gün içimde, kalbimin derinliklerinde onları affedeceğimi, özlemeye devam edeceğimi biliyordum. Ama şimdi değil. Dört insanın elleriyle parçaladığı kaderlerinin tozları avuçlarımda duruyordu. Ya alıp üzerime sürecek ya üfleyip kurtulacaktım.

Aradan bir gün geçmişti. Barlas yüzüme bakamıyor, oyuncağı kırılmış, elinden alınmış bir çocuk gibi dudakları her an ağlamaklı duruyordu. Evime gitmek istemiyordum. Kafamın içi tarumardı ve oğluma bakmama yardım eden birden fazla insan vardı burada. Omuzlarımdaki şala sarındım. Bahçe salıncağında oturuyordum. Bir yanıma Eylül Anne, diğer yanıma Türker Babam oturdu.

“Biz,” dedi Türker Babam. “Bilmiyorduk Raja. Barlas senden önce bize açıkladı. Bizi yanlış anlamanı, yanlış duygulara kapılmanı istemiyoruz.”

Bir şey diyemedim. Doğru söylediklerine emindim. Ama yalan da olsa önemi yoktu artık.

“Çok özür dilerim, Raja,” dedi Eylül Anne. “Babam adına… Bilemezdim. Tahmin bile edemezdim. Babam ve kız kardeşim her zaman birbirlerine düşmandı. Eski bir gönül meselesi derdim.” Elimi tutup sıktı. Üzgün olduğu her hâlinden belliydi. Ben bu insanları seviyordum. Yeni ailemi, eski ailem elimden almak ister gibiydi.

“Sen bizim kızımız, gelinimiz, torunumuzun annesisin,” diye devam etti. “En önemlisi oğlumuzun her şeyisin. Raja… Hepimizi ama en çok Barlas’ı affet. Bak kızım, bir gün oluyor kimse kalmıyor yanında. Geçmişin izlerini çizenler acılar içinde ve yalnız yok olup gitti.”

“Benim güzel ve akıllı gelinim,” dedi Türker Babam, önüme bakıyor, dolan gözlerimi saklamaya çalışıyordum. “Sana şöyle ya da böyle yap diyemem, sen bizden daha akıllısın. Tüm bunların yanında seni üzgün görmek… Her şeye rağmen sana gülmek yakışıyor, kızım.”

Söyleyecek çok sözü vardı ama o kadar asil bir adamdı ki akıl vermeyi kendine hadsizlik olarak görüyordu. Bana babalık yapıyordu. Gerçek bir babalık. Her zaman, her hatamızda bile bizi yargılamamıştı. Oğlu dengesizin tekiydi ama babası oğluna ölene kadar bağlıydı.

Gülümseyip, birkaç damlayı elimle sildim. “Teşekkür ederim. Barlas gelince konuşuruz. Gidip oğlumla ilgileneyim, ihmal ettim.”

Yanlarından ayrılırken benden umudu kestiklerini hissediyordum. İçlerinden akan kan nehri, yüzlerine yansımıştı. Odaya girdiğimde uyanan bebeğimi alıp yatağa oturdum. Masum yüzüne bakınca yüreğim sızlıyordu. Annesiz kalmanın, olan bir babanın yokluğunu yaşamayı en iyi ben bilirdim. Anne babaların günahlarını çekmek her zaman çocuklarına miras kalırdı. Bazen gerekli bazense bencilce gelirdi bana. Meslek hayatımda pek çok olaya şahit olmuştum. Acı hayatlar, kayıp çocuklar…

Akşam yemeğini sükûnet içince tamamlamıştık. Mir Aslan salondaki küçük beşikte yatıyor, kendince mırıltılar çıkarıyordu. Odadaki tek ses oğluma aitti. Aslan Dede arada konuşuyor kasveti dağıtmaya çalışıyordu. Berrin de ona eşlik ediyordu ama dağılan tek şey iç dünyamızdı. Barlas sol yanımda ölümünü bekleyen kurban gibiydi. Onu hiç böyle görmemiştim. Beni kandırdığını anlattığı günlerde bile bir savaşçı gibiydi. Kocama yakışmıyordu bu tavırlar, ben onu deli hâlleriyle kabullenmiştim.

Masaya en son kahve, çay ve tatlılarımız gelmişti. Berrin kalkıp yeğeniyle ilgilendi, onu izlerken gülümsedik. Öyle güzel bir hala olacaktı ki, Aslan’ı çok seviyordu. Aslan’ı hepsi çok seviyordu. Ailenin gelecekteki varisiydi oğlum. Hem ürkütücü hem gurur vericiydi.

“Bilmenizi isterim ki…” diyerek söze girdim. Konuşmaktan çekinmiyor, zorlanmıyordum. Benim işim konuşmaktı. Tüm başlar bana dönse de durumum değişmedi. Barlas önüne döndü ve aynı hızla tabağına baktı.

“Annemin, babamın, Nisa Hanım’ın ve dedenizin geçmişte ne yaptığıyla ilgilenmiyorum. Hiçbiri hayatta değil, hesap soracak tek bir insan bile yok. Yok olmuş hayatların, hayatımı yok etmesine izin vermeyecek kadar aklımın başında olduğunu biliyorum.”

Barlas’ın verdiği nefes ve inen omuzlarını fark ettim. Ailemin geri kalanı da rahat bir soluk alıp arkasına yaslandı. “Onlar için üzgünüm. Babam ve annem için üzgünüm. Nisa Hanım ve babam için üzgünüm. Yaşanmamış her şey için çok üzgünüm. Zamanı geriye alamayız, onları geri getiremeyiz. Hiçbir şeyi düzeltemeyiz. Ara sıra aklıma gelecek, annemin nasıl öldüğünü hatırlayacağım ama bunun suçlusu siz değilsiniz. Aşk çemberini içine çeken kaderin beni içine almasına izin vermeyeceğim. Eğer bir şeyi değiştiremiyorsam ve onun hayatımda kalmasını istiyorsam olduğu gibi kabul etmesini çok küçük yaşta öğrendim.”

“Sen o aşk çemberinden ortaya çıkmış en güzel şeysin, Raja,” dedi Aslan Dede. “Seninle her zaman gurur duyacağım.”

Zarifçe gülümsedim. Gözlerimi kocama çevirirken hâlâ başının önünde olduğunu gördüm. Esas suçunun ne olduğunu biliyordu. “Ama başka bir sorunumuz var,” dedim. Barlas’ın omuzları tekrar gerildi. “Sözleşmeyi öylesine uydurmuştum lâkin kocamın güvenini kazanamamışım. Beni esas üzen de bu oldu.”

Başını kaldırıp eski savaşçı bakışlarını kuşandı. Onun için anne, baba veya dedesinin önünde olmamızın hiçbir önemi yoktu. “Ben de öylesine aradım Raja, sonucun değişmeyeceğini elbette biliyordum.”

Akıllı piç!

“Sonucunu bildiğin sorunun cevabını aramazsın, Barlas. Çözülmüş sorular tekrar okunmaz, ama eğer bakıyorsan ya unutmuşsundur ya da emin değilsindir.”

Elleri havaya kalkarken sesi de yükseldi. Berrin bebeği alıp odadan çıktı ve çıkarken de homurdanıyordu. Barlas’a döndüm, ben her zaman sakindim o, her zaman öfkeli.

“Ne yani,” dedi. “Kullanacak mısın?”

“Aptalsın Barlas!” dedi babası. “Bazen seni pataklamak istiyorum.”

“Bu kez baban çok haklı, Barlas,” dedi annesi.

Bence babası her zaman haklıydı ama sevgili kayınvalidem bu kez benim tarafımda oynamayı seçmişti.

“Hâlâ geç değil, evire çevire dövebilirsin. Çocuk şiddetine de girmez,” dedi Aslan Dede. Gülmek istedim.

“Hiçbiriniz beni anlayamazsınız,” dedi Barlas. Gözlerimin içine bakıp salondan da evden ayrıldı. Geri döndüğünde beni bulamayacağını bilse o kapıdan asla çıkmaz, kapıya kilitler asardı.

                                                       ***

Bir hafta sonra…

Barlas…

O gece evden çıkıp saatlerce dolaşıp geri döndüğümde odayı boş bulmuştum. Tüm evi ayağa kaldırmış, evdeki kırılacak her şeye yumruk attığımı ertesi gün fark etmiştim. Babamdan ilk kez yumruk yemiştim. Hak etmiştim. Beni her zaman kollayan annem bile ardına bakmadan oh olsun dercesine çekip gitmişti.

Yoktu. Asla bulamıyordum. Bir savcı ve bir Hukuk Profesörünün oyununa geliyordum. Raja’yı nerede sakladıklarını bulamıyordum. Karım ve oğlum ortadan buhar olup uçmuştu. Adliyeye gitmiyor, davalarıma girmiyordum. Babam iznimi ayarlayıp elime vermişti. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Donka’nın kapısına onlarca kez gitmiştim ama kuzenim biliyorsa da çok iyi rol yapıyordu. Oğlumun kokusu burnumu yakıyor, karımınki ciğerlerimi sızlatıyordu. Hiçbir yere sığamıyordum. Odamıza giremiyordum, evimize gidemiyordum. Hayatta aldığım en büyük ders buydu. Rajasızlık. Benim akıllı, sakin, düşünceli tarafımdı Raja ve şimdi yoktu. Sonsuza kadar gelmeyeceğini düşünmeye, düşündükçe de delirmek yerine kabuğuma çekilmeye başlıyordum. Raja giderken bir şeylerimi yanına almıştı. Öfkemi günbegün kaybediyordum. Mantıklı düşünmek kimdi ben kimdim. Mantıklı düşünmeye başlıyordum. Ailem nerede olduğunu biliyorsa bana geri döneceğini de pekâlâ biliyordu. Raja sonsuza kadar oğlumu benden, ailesinden koparacak bir kadın değildi. Bunu asla yapmazdı. Ona bunu kimse yaptıramazdı. O hâlde bana verdiği bu dersi iyi düşünmek bana onu ve oğlumu getirecekti. Yapacağım şeyin ne olduğunu bulamıyordum. Aileme ‘tamam, akıllandım, karım ve oğlum nerede?’ dersem bana kimse inanmazdı.

Aracımı Karamar Mahallesine sürdüm. Reyhan Ablanın kapısını çaldım. Beni görünce burukça gülümseyip içeri davet etti. Ellerimi önümde birleştirip halının desenlerine bakıyordum.

“Sen de biliyorsun, Barlas. O senin onu bulmanı bekliyor bunun içinde bir şeyler yapman gerekiyor.”

“Abla sen biliyorsun nerede olduğunu ama söylemezsin. Ben de sormayacağım bir daha. Evet, onu bulacağım, ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum. Bana bunu bir ders vermek için yaptı. Delirmek yerine durup düşünmemi istiyor. Delirecek gücüm bile kalmadı. Eğer istediği buysa kazandı. Sadece ailemi istiyorum.”

“Raja korkuyor, Barlas. Amacı seni değiştirmek değil, onu anlamanı bekliyor. Mutluysan zaman çok hızlı akar, güzel bir kitabı okurken akan zamanı tutamaz, nasıl geçti bilemezsin ya, öyle bir şey. Acı çekiyorsan zaman asla geçmez, akmaz ve acın dinmez. Geleceğin içini nasıl doldurmak istersin? Bir şeyleri değiştirmek, teslim olmak zorundasın. Bunu ailen için yap. Öfkeni yenmek, ona inanmak zorundasın. Herhangi bir sorunda ikilem düşünceleri aklından çıkarmak zorundasın. Raja sözleşmeyi hiçbir zaman hayata geçirmeyecekti ama sen ona inanmadın.”

“İnandım!” dedim can havliyle, Reyhan Abla bana sevecenlikle bakıyordu.

“Ama…”

“Ama inanmıyor gibi oldum. İnandığımı gösteremedim, çocukça bir duyguya kapıldım.”

“İnsanlar en büyük hatayı kapıldıkları duygularla yapıyor, Barlas. Raja bu işte çok usta, biliyorsun. Çok düşünür, az hata yapar ve döner bakar hata mıydı diye.”

“Ben bakmıyorum, değil mi abla? Direk asıyorum, kesiyor mahkûm ediyorum.”

Reyhan Abla başını usulca sallarken ben öne eğdim. “Bana yardım et abla.”

“Sana yapabileceğim en büyük yardım… Barlas… Raja’nın aşkını da gururunu da dengede tutacak kadar akıllı bir kadın olduğunu söylemem olur. Evinize git ve onu düşün. Eğer gerçekten onu hissedersen bulacağına eminim.”

                                                                      ***

Günlerdir adım atmadığım evimizin kapısını açıp girdim. Anahtarımı konsolun üzerine bırakıp, ayakkabılarımı çıkarttım. Işık düğmesine dokunup boş ve soğuk evi aydınlığa kavuşturdum. Renksiz, ruhsuz ve buz gibi. Mecnun’u anlamanın arafını yaşıyor, bulamazsam onu anlamak yerine tahtına oturacak gibiyim.

Kırmızı kupayı elime aldım. Raja’nın dudakları bu kupayı çok seviyordu. Ben de Raja’yı çok seviyordum. İkimiz de yalnız kalmıştık. Derin bir solukla kupayı sakince yerine bıraktım. Tüm evi sakince dolaşıyorum. Raja sanki bir odanın içinden çıkıp bana gülümseyecek, hiç gitmedim ki diye sarılacaktı.

Yatağın üzerinde o gün bıraktığım her şey gibi duruyordu. Yatağa oturdum, her şeyi yerli yerine yerleştirdim. Oğlumun beşiği boş, baktıkça inanılmaz bir kasvet kalbimi kaplıyordu. Buna teslim olmamalıydım. İkisini de er ya da geç bulacaktım.

Işıkları kapatıp salona indim. Salona baştan sona göz gezdirdim. Kendi elleriyle döşemişti, perdesinden objelerine kadar. Koltuğa oturup etrafıma bakınmaya başladığımda bu salonda ilk zamanlarımızın anıları aklıma düştü. Gülümsediğimi dakikalar boyunca fark edemedim. Bebeğimizle evin içinde dolaşması, ona sanki anlıyormuş gibi yüksek sesle, “Geliyorum annecim,” demeleri…

Tek elimle yüzümü sıvazlıyorum, sakinim. Sakin ve çaresiz. Ölümünü kabullenmiş, rahatlama yaşayan hasta gibiyim. Tek elimle çenemi tutuyorum. Gözüm kitaplığa kayıyor, en sevdiğim kitabı okuma hissi yaşıyorum. Daha sakin düşünmem için bana yardımcı olabilir. Klasiklerin arasından Uğultulu Tepeler’i üzerinden tutup çekerken yapışık duran Raja’nın en sevdiği kitapta sıkışıklıktan öne çıktı. Aşk ve Gurur! Kendi sevdiğim kitabı bırakıp onu aldım. En sevdiğimiz kitaplar bile yan yana dururken bizim ayrı olmamız kadar saçma ne olabilirdi ki? Kitapla koltuğa oturup ayak bileğimi dizimin üzerine bıraktım. Sayfalar arasında postitler vardı. En son kısımlardan turuncu postitin olduğu sayfayı açtım.

“Güzelliğime ilk başta karşı koydun, davranışlarıma gelince… Sana karşı tavrım her zaman nezaketsizlik sınırlarındaydı ve seninle hiç canını acıtma isteği duymadan konuştuğum olmadı. Şimdi dürüst olalım; beni küstahlığın için mi sevdin?

“Ruhunun canlılığı için sevdim.”

“Buna aynı zamanda küstahlık da diyebilirsin. Öyle olmasına ramak kalmıştı. Gerçek şu ki kibarlıktan uysallıktan, teklifsiz yakınlıktan bıkmıştın. Sadece sana beğendirmek için konuşan, bakan, düşünen kadınlardan usanmıştın. Seni uyardım, ilgini çektim, çünkü onlara hiç benzemiyordum.”

Elizabeth haklıydı. Erkekler kendilerine sokulan kadınlardan aşk beklemezdi. Farklı düşünceler aşkın önüne geçerdi, aşk bir daha o düşünceyi geçemezdi. Raja tüm duvarlarımı samimiyetiyle parçalamıştı. Yanımda haftalarca evimi döşemiş ama bana sokulmamıştı. Asil bir kadındı, her zaman. Ona ulaşamadığım her an özlemim daha da katlanılmaz oluyordu. Soluğumu sertçe tazeleyip kitabın tüm sayfalarını gelişi güzel çevirdim. Kucağıma dökülen kâğıtlarla küçük bir şaşkınlık yaşadım. Kitabı bırakıp kâğıtlara baktım.

Baktıkça doğruldum, doğruldukça aklım başımdan gidiyordu. Sözleşmelerimizin parçalarıydı. Tüm parçaları orta sehpaya dizdim. Benimki, onunki paramparçaydı. Gözlerim hüsranla kapandı. Belki de o ilk gün yırtıp bırakmıştı. Hatta kesin o gün yapmıştı. Yapboz oyunu oynarcasına tüm parçaları birleştirmek istedim. Sadece can sıkıntısıydı. Bu sözleşmeleri arkamızda bırakalı çok oluyordu. Bir elim çenemde, bir elim parçalarda öylece yaptığım hataları düşünüp yırtılmış kâğıtları yerlerine bırakıyordum. Ta ki bir parça yırtık kâğıdın arkasında yazanları görünceye kadar.

“Ölene kadar boşanmayı düşünmüyorum, Barlas. Bunu ne sen ne de bebeğim için yapacağım. Yapıyorum çünkü seni seviyorum.”

Kafamı duvarlara vurmak, içinde beyin olmayan kafatasımı parçalamak istiyordum. Ben nasıl bu kadar aptal olabilmiştim? Nasıl bu kadar kör. Ama bana, beni sevdiğini hiç söylememişti ve benim onu kaybetme korkum saçma sapan ne varsa yapmama neden olmuştu. Bunu farklı yollardan da çözebilirdik. Ona sorsam, konuşmak istesem tüm bunlara gerek kalmayacaktı. Bu oyundaki yaramaz ve mızıkçı çocuk bendim.

Elimdeki kâğıdı çevirdim, arkasında tükenmez kalemle yazılmış bir adres vardı. Ağva! Raja’nın el yazısıydı. Yerimden nasıl kalktığımı, evden nasıl çıktığımı bilemiyordum. İki saatlik bir mesafe söz konusuydu ama ben onu daha az indirmekte ustaydım. Kemerimi takarken aklımı dolduran onu bulmuş olmamdı. Kalbimi dolduran ise onlara kavuşacak olmam.

                                                           ***

Otelin kapısından geçmeden önce derin soluk aldım. Saat gece on olmuştu. Yakışıksız bir acelecilik etrafın ilgisini çekebilirdi. Bir haftadır burada olduğunu düşünmek… Bir otel de, bir bebekle tek başına… girip etrafıma bakıyorum. Nezih, sıcak bir ortama benziyor. Resepsiyona yaklaştım, genç bir adam başını kaldırıp tebessüm etti.

“Raja Hanya’nın odası kaçıncı katta?” Genç adamın bakışları yüzümün her yerinde gezindi. “Eşiyim,” demek zorunda olduğumu hissettim.

“Kimliğinizi görebilir miyim?”

“Arabamda hemen getiriyorum.” Birkaç dakika sonra geri döndüm. Kimliğimi bankoya bırakıp adamın önüne sürdüm. Birkaç saniye ekrana bakan genç adam önüme bir kart sürdü. “Eşiniz gelince oda kartını size vermemizi istemişti. Eşiniz 606 numaralı odada kalıyor.”

Geleceğimi biliyordu. Benim akıllı kadınım. Kartı kaptığım gibi teşekkür ederek asansöre koştum. Yerimde duramıyordum, asansörde bile kıpır kıpırdım. Oda kapısının önünde durmuş 606 rakamlarını bana hiç bu kadar güzel gelmemişti. Kartı kapıya okutup tık diye atan kilidin onu korkutmamasını diledim.

Işık sızıyordu kapının açık olduğu kısımlardan. Parmağımla itmeye hazırlanırken kendiliğinden açıldı. Sabahlığının açık yaka kısmını gördüm ilk. Bakışlarım göğsünden gözlerine tırmandı. Saçları omuzlarına dökülmüştü, parlak yeşil gözleri benimle eğleniyordu. Dudaklarında sinsi bir gülüş, havasında bir kadın oluşunun tüm renklerini taşıyordu. Beni seviyordu, ona âşıktım.

Odaya bir adım girip onu ensesinden yakaladım. Öyle hırçın ama öylesine de teslim olur tavırları beni delirtiyordu. Dik burnu, keskin bakışları… büyüyen gülüşü, açılan ağzı! Ayağımla kapıyı kapatırken aralanmış dudaklarına sokuldum. Hızlı ve öfkeli. Ateşli ve yakıcı. Alır ve verircesine. Anında teslim olurken kendini bana öyle sert bastırıyordu ki bu kez kesin aklımı kaçırıyordum.

“Geç kaldın,” dedi, kollarımın arasında ceketimi omuzlarımdan sıyırırken.

“Ancak aklım başıma geldi. Kaçıp gitmenin hesabını nasıl vereceksin merak ediyorum.” Gömleğimin düğmeleriyle oynuyordu. Başını yana atınca saçları uçuştu. “Verecek bir hesabım yok. Aklın başına geldiyse hesap kesimine başlasak?”

“Ya kitabı bulamasaydım? Sonsuza kadar saklanacak mıydın?”

“Hayır, Donka sana ip uçları bırakacaktı ama gerek kalmadı.”

“Kardeşini benden çok seviyorsun.”

“Sen iflah olmazsın Barlas.”

“Yalan mı?” dedim ve sabahlığının kemerini çözerken. Oğlumuzun sesi gelmediğine göre uyuyordu ve biz hâlâ kapının önündeydik.

“Yalan,” dedi. Kemere bakmaktan vazgeçip karımın gözlerine baktım. O güzel gözleri şimdi merhametle parlıyordu. “Seni daha çok seviyorum.”

Dudaklarına öyle sert yapıştım ki başı geriye düştü. Sırtı duvara değdi. Elimi duvara yaslayıp alt dudağını ısırdım. Ağzımın içine inlerken tüm bedenim onun için kavruluyordu. “Bazen aptallık yapacağıma eminim,” dedim.

“Ben de,” dedi.

“Ama yine de beni seveceksin.”

“Zevkle,” dedi.

“Belki bir gün daha akıllı bir adam olurum.”

“Seni böyle seviyorum.”

Başımı sağa sola sallarken son nefesimi verecek kadar acı çekiyordum. “Sana âşığım.”

Belindeki kemeri ikiye ayırdığında ortaya çıkan manzara nefesimi tutmama, aklımın en ücra köşelerine kadar uyarılmasına neden oluyor, karımın alev topundan ibaret olduğunu düşünüyordum.

Omuzlarından inen zincirler göğüslerinin üzerindeki parlak taşları tutuyordu. Karnından inen zincirler… Aklımı daha ne kadar zorlayabilirdi bilmiyordum ama bir an önce hesabı kessek ikimiz içinde mutlu son olurdu. Bu şaheserin Berrin’in ellerinden çıktığı gerçeğini sonra düşünüp, saçlarını kopartabilirdim ama şimdi o şeyi parçalara ayırıp karıma tekrar ve tekrar sahip olmalıydım.

                                                             ***

Beş yıl sonra…

Raja…

Odamdan çıkmak üzereyken kapı aralandı. Başını uzatan kocama bakıp gülümsedim. “Hadi kocana bir öpücük ver,” dedi.

Yanağına masum bir dokunuş bırakıp cübbemi giyidim. “Bugünkü son davaya gidiyorum.”

“Bugün kaç kişiyi boşanmaktan vazgeçirip, ipten aldın Hâkime Hanım?”

Saçlarımı cübbemin üzerine atıp yüzümü buruşturdum. “İnanır mısın sevgilim, bugün iki kişi boşadım, bir de delilleri yeterli olan cinayet zanlısını otuz yıla mahkûm ettim.”

Barlas başını beni anlarcasına salladı. Salona gitmek için kapımı çekip çıktığımda stajyerim ellerinde dosyalarla ardıma düştü.

“Ben odamdayım, başka davam yok. Odana gelirim, sonra gideriz.”

“Tamam, canım.” Barlas benden ayrılıp odasına ilerledi. Beş koca sene içinde mükemmel biri olmamıştı, mükemmel bakış açısı neyse tabii. Benden başka herkes için bir arızadan ibaretti. Bana karşı özverili, sadık, düşünceli ve âşık bir adam oldu. Bir kadın başka ne isterdi ki. Aşk dediğin her gün büyüyorsa yetiyordu insana. Barlas bana ben, ona anlayış içindeydik. Genellikle de ben. Ben bir serseriye tarifsiz bir şekilde hayrandım, âşıktım ve onun bana olan tutkusundan öte vurgundum. Her kanının evlilikten, erkeklerden beklentisi farklıydı. Barlas benim çılgın tarafımdı.

Salona girip yerime geçtim. Savcı ve yardımcı hâkimin de yerlerini almasıyla dosyayı açtım. Savcı bir şeyler fısıldadı, elindeki kanıtları bana uzattı. Birinci dereceden suçlu görünüyordu. Adam yaralama suçuydu ama cinayetten kıl payı kurtulmuştu çünkü yaralı şahıs yoğun bakımdan yeni çıktığı yazıyordu. Verdiği ifadede kendisini bıçaklayanın salonda olan şahıs olduğunu söylemişti. İki de şahit adı vardı. Fazla düşünülecek bir dava, ertelenmesi gibi bir durum söz konusu değildi.

Kapı kapanınca dava başlamış oldu. Başımı kaldırıp salona göz attım. Suçlu henüz yirmi yaşındaydı. Onun arkasında bekleyen aileye baktım. İki kadın vardı, iki adam. Adamlardan biri oldukça yaşlı görünse de dimdik duruyordu. Kadınlardan biri orta yaşlarını tamamlamıştı. Ben onlara bakarken onlar da bana bakıyordu. Kalbim göğüs kafesimi delip geçiyor, böyle bir anın bir gün başıma geleceğini asla tahmin etmiyordum. Hissettiğim tek duygu nefret ve hüsrandı. Evet, ben artık nefret etmenin ne olduğunu biliyordum. Hayat her duyguyu bir şekilde öğretiyordu. Ne kadar kaçarsak kaçalım, ne düşünürsek düşünelim öğreniyorduk. Sesimi bulduğuma sevinerek mahkemeyi başlattım. Şahitleri, zanlıyı dinledim. Karar verilmesi gerekiyordu. Ben bu davada karar verecek en son hâkim olurdum.

“Karar,” dedim, ayağa kalktılar. Davanın gelecek ayda bir güne ertelenmesini söylediğimde savcı ve yardımcı hâkim bana döndü. Sessiz bir tonda, “Açıklayacağım,” dedim, sakince geri çekildiler.

Dava şimdilik bitmişti. Yerimde oturuyordum. “Bir dakika,” dedim. Zanlıyı da durdurdu askerler. Zanlının yakınları bana bakıyor, sanırım iyi bir şey bekliyorlardı.

“Büyükbaba, beni tanımadın mı?” dedim, yaşlı adamın kaşları derinden çatıldı. Mahkeme salonu sessizliğe gömüldü. Gözlerimi teyzeme çevirdim. “Ya sen teyze? Beni tanımadınız mı? Bilge Korkmaz’ı unuttunuz mu?”

Zanlı benim kuzenimdi, yaşlı adam dedem, diğer kadın yengem, diğer adam dayımdı. Hepsi gözerimin içine bakıyor, ama tek kelime etmiyordu.

“Tanımadınız, Efil Raja Hanya! Bilge ve Levent Korkmaz’ın kızıyım, sizde benim beni görme zahmetine bile girmediğiniz akrabalarım.”

Nasıl büyüdüğüm, aç mı tok mu umursanmadığım, kızlarının öksüz kalan kızlarını hiç merak etmeyen akrabalarım. Kimseden beklemesem de dedemden beklerdim, bir gün nasıl olduğumu görmek için beni bulmasını. Şimdi karşımda suçlu torunu için duruyordu onu mahkûm edecek hâkimeye bakıyordu. Umursamadığı önce avukat sonra hâkime olmuş torununa, suçlu torununu getirmişti. Teyzem ağlayarak öne çıktı.

“Oğlumu kurtar,” dedi. Yirmi yaşında olmasına rağmen tehlike saçan genç kuzenime baktım. “Allah kurtarsın,” dedim ve ayağa kalktım. Söylemesem de olurdu ama bilmeleri için, “Davadan çekiliyorum, başka bir hâkim oğlunu kurtaracaktır. Benim bu davaya bakmam etik değil,” dedim. Salonu terk ederken dedemle göz göze geldim. Annemin pek çok hatası olabilirdi, ailesinin istemediği bir adama kaçmış, evlenmiş ve bir çocuk sahibi olmuş da olabilirdi. Ama benim annem bu yaşlı adamın kızıydı. Çocuklarımız hata yaptıklarında da bizim çocuklarımız olduğunu keşke öğrenebilselerdi. Sonsuza kadar bir daha görmek istemeyerek ardımda bırakıp salonu terk ettim. Çocuklarım evde beni bekliyordu.

Eve yaklaşıyorduk, düşünceli hâlim dikkatini çekiyordu. Birkaç dakika sürmeyecekti sorması, uzun zamandır durup düşünüyor, sonra konuşuyordu.

“E artık anlat, ne oldu?”

Canım kocam.

Ona dönerek gülümsedim. “Ne kadar dayanacağını merak ediyordum.”

“Keşke biraz geveze bir kadın olsan,” derken bir virajı ustalıkla döndü. “Sormasam anlatmazsın. Neden benim başımı şişirene kadar konuşmuyorsun?”

“Son davada kimin olduğunu bilsen…” Yüzü ciddi bir hâl alırken önce bana sonra yola döndü. “Yirmi yaşında adam yaralamadan en az on beş yıl hüküm giyecek olan genç bir adam. Teyzemin oğlu.”

Dörtlüleri yakarak arabayı kenara çekti. Bana dönerken devam etmemi bekliyordu. “Dedem, dayım, yengem, teyzem ve kuzenim. Beni tanımıyorlardı Barlas.”

Elimi tutup sıktı. “Ne yaptın?”

“Asılında bir celselikti ama erteledim. Davayı başkasına devrettim. Onlara beni tanıyıp tanımadıklarını sordum. Boş boş yüzüme baktılar. Ben onları daha önce görmüştüm, merak, bulup evlerinin önüne birkaç kez gidip izlemiştim. Beni merak etmeyen akrabalarımı merak etmiş, yüzlerini görmüştüm. Kader nasıl bir şey, Barlas? Öksüz bir çocukken hiçbir şeyim yoktu. Beni seven birkaç insandan başka, onların da hiçbiri kan bağımın olmadığı insanlardı. Ben hâkim, kuzenim suçlu, kaderin bizi bir araya getirdiği mekân bir mahkeme salonu.”

Elimin üzerini öperek, elini yüzüme yasladı. “Üzgünüm bebeğim, senin kadar merhametli değilim. Ben buna ilahi adalet derim.”

Ona bir şey demedim, camdan dışarıyı izlemeye başladığımda aracı yola soktu. Eve kadar iç sesimle konuştuk, Barlas’ın dediği doğruydu. İlahi adalet, sahip çıkmadığın torunun hâkime, gözünün içine baktığın, sevdiğin, kolladığın ve karşısına getirdiğin suçlu.

Araba villanın önünde durdu. Çıkıp çantamı aldım. Evin kapısı ardına kadar açıktı. Koşarak gelen Mir Aslan’ın anne baba sesini duyunca gülümsedim. Tüm duygularım şahlanıyordu çocuklarım bana seslenirken. Babasının kollarına zıplayan oğluma bakıp sırıttım. Babasına benzeyen ama gözlerini benden alan iki çocuğum vardı. Üçüncüsü yoldaydı. İki erkekten sonra kızım olmuyor diye karalar bağlayan adama kıyamamıştım. O tanıdığım en iyi babaydı ve ben ona evlât vermekten onur duyuyordum. Ve bu kez kız babası olacaktı. Sabah doktora gittiğimi bilmiyordu. Çantamda onun için bir şey vardı.

“Baba, Aslan Dedem ile atçılık oynadık, babaannemle kurabiye yaptık.”

“Eyvah eyvah,” dedim. “Aslan Deden sağlam mı?” Yeşil bakışları bana benzese de babasının yaramaz ruhunu yansıtıyordu bakışları.

“İyi anne iyi.”

Normalde babasının kucağından benimkine atlardı ama yaklaşık üç buçuk aydır Barlas buna izin vermiyordu. Oğlumu öperek eve girdim. Babasıyla peşimden geliyordu. Kendi evimiz olmasına rağmen bu evden gidemiyorduk. Bakılması gereken iki tane oğlum vardı ve Eylül Anne hiçbir bakıcıyı beğenmiyor, sürekli onların ufacık kusurlarını bulup olay çıkartıyordu. Torunlarına bakmak için can atan bir babaanneydi. Bana karışmıyordu, çocuklarımla arama girmiyordu. Ben de onun tavsiyelerini göz ardı etmiyordum. İki güzel evlât büyütmüş bir kadına sen karışma demek haddim değildi. Yakında üç çocuk olacaktı ve biz en az beş yıl daha bu evde kalırdık, o da en az beş. Ben, Barlas’ın ailesiyle yaşamaktan tat alıyordum. Tek başına büyümüş, ayyaş bir babanın kızıydım, aile değil akşam yemeği geleneğinin nadir yaşandığı bir dünyadan sonra bu geniş aile bana keyif veriyordu.

Türker Dedesinin kucağındaki iki yaşında olan oğlum Doruk’a kollarımı açınca anne diyerek kucağıma geldi. “Merhaba baba, yordular mı?”

“Merhaba kızım, hayır yormadılar. Eğeleniyoruz gençlerle. Mir Aslan okuldayken ve Dokur uyurken canımızın sıkılmasını saymazsak müthiş bir gündü.”

Yanaklarıma öpücükler bırakan Doruk keyiften gülümsememe neden oluyordu. Hayatım, ailemdi. Çocuklarım, eşim ve ailesi. “Sevindim,” dedim babama. “Bazen size yük olduğumuzu düşünüyorum. Emeklilik ve dinlenme zamanlarınız.”

“Bunu duymamış olayım,” dedi Eylül Anne. “Biz böyle mutluyuz.”

“Annen haklı kızım, bu yaştan sonra bize dinlenme ancak böyle hareketli olur. Onca sene çalıştıktan sonra sakin bir hayat beni sıkardı.”

Barlas yanımda durup Mir Aslan’ı yere bıraktı. Kucağımdaki oğluna asıldı. “Babacım, annenin kucağına çıkma!”

Bana onu neden kucaklıyorsun demiyordu. Oğlum sana söylüyorum karım sen anla diyordu. Doruk’u öpen babası onu da yere bıraktı. Çocuklar babalarının bacaklarına sarılmıştı. Sürekli baba baba baba diyorlardı. Oğullarım babalarına âşıktı. Kim bilir kızımız nasıl âşık olurdu bu serseriye.

“Hadi siz üzerinizi değiştirip gelin, yemek saatine kadar arka bahçede birer kahve içelim,” dedi Eylül anne.

Biz odamıza çıkarken birer torun kucaklamışlardı. Odanın kapısını kapatan kocama dönerek çantamdaki küçük kutuyu çıkartıp uzattım.

Gülümseyerek göz kırptı. “Bu ne?”

“Açmazsan bilemezsin.”

Küçük kutunun kapağını kaldırdı. İçinden çıkan küçük inci küpelere bakıyordu. “Bana küpe mi aldın?” derken kahkaha attı.

Kaşlarımı kaldırıp, başımı salladım. “Sana değil. Kızımıza aldım.”

“Ne?” derken öne eğildi, sesi bir çığlık gibi çıkmıştı. “Kime?”

“Kızımız olacak Barlas.”

Karşımda küçük bir şok yaşadı, gülüşü kocaman oldu ve beni hızla kollarına alıp, yüzümün her yerini öpmeye başladı. Ben sadece gülümsüyordum. Doruk’ta da böyle olmuştu. Aynı hızla bıraktı beni, kapıyı açıp bağırarak evin içine daldı.

“Kızım oluyor, kızım oluyor, kız babası oluyorum. Baba! Anne! Dede! Kız babası oluyorum.”

Yerdeki inci küpeyi aldım. Kızım benim ömrümün incisi olacaktı. Bir kadın olarak bir kadın yetiştirecektim. Bu kez her şey tam olacaktı. Büyüdüğünde de bu küpe onun olacaktı.

                                                           ***

 Yemek masası tüm aile üyelerimizle dolmuştu. Çocuklarımız ve biz. Donka kız teyzesi olacağı için havasından saçını savurup duruyordu. Bir ara Barlas’ın omuzuna vurup, “Çakal, tutturmuşsun kızı,” dediğinde yerin dibine girecektim ama onlar gayet normaldi. Donka beni dört sene öne kız teyzesi yapmıştı.

Babası Engin’e benzeyen esmer güzeli bir kızı vardı. Adını Nisa koymak istediyse de bana hiç söylemedi kardeşim. Gamze adını verdi kızına, yeğenlerimi çok seviyordum. Adı Nisa olsa bile bir şey değişmeyecekti. Bilmişliği kesinlikle annesine benziyordu. Levent ailenin en büyük torunu olarak tam on yaşındaydı. Mir Aslan, Levent’e tapıyordu. Öyle çok seviyordu ki Levent ona bir şey anlatırken ağzı açık onu dinliyordu oğlum.

Doruk halasının kucağına tırmandı. Berrin de en yakın arkadaşım Mustafa ile beş yıl önce evlenmişti. Bir kız da onun vardı. Annesi kadar güzeldi Banu. Berrin gecelik işinde, kız kardeşim de gelinlik işinde artık bir markaydı. Masadaki aileme bakıp ağlamak istiyordum. Hatta gözlerimin dolduğunu hissettim.

“Ağlıyor,” dedi Donka. Ona bakınca dudaklarım büküldü, gerçekten ağlamaya başladım.

“Seni…” dedi Barlas, kardeşime. Beni ağlattığını düşünüyordu, Donka değildi beni ağlatan. Ben sonsuz bir aile saadeti yaşıyordum.

Barlas beni omuzuna çekti, başımı ona yasladım. “Duygulandım,” diyebildim.

“Hormonlar…” dedi Berrin.

“Değil,” dedim. “Bir kızım olacak, bir zamanlar bir kız çocuğuydum. Benim bir ailem yoktu, ama kızımın kocaman bir ailesi olacak. Ağlamayayım mı?”

Kardeşimin bakışları yumuşadı. Her zaman benden daha şanslıydı. Annesi, babalık yapan biri olmuştu. Onun da gözleri doldu, gülümsedi.

Herkes evine dağıldığında çocuklar çoktan uyumuştu. Odamıza geçip kapıyı kapatan kocama baktım. Duygusal bir mutluluk yaşıyordu. Takılarımı çıkartırken beni kendine çevirdi. Ellerimi tutup dudaklarına götürdü. Gözlerimin içine gülümsüyordu.

“Teşekkür ederim salim yanım. Teşekkür ederim aklım, fikrim ve dilimdeki zikrim. Sen mükemmel bir kız annesi olacaksın.”

Dudaklarını alnıma bastırıp bir süre orada kaldı. Çekip alnını alnıma yasladı. “Geçmişteki herkesi çok seviyorum, Raja. Hepsine minnet borçluyum. Seni bana getiren her şeyi herkesi çok seviyorum.”

Nedensiz bir şey olmuyordu. Hiçbir şey sebepsiz değildi hiç olmayacaktı. Yaradan her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilecek güce sahipti. Haklıydı. Bana kocamı getiren herkesi sevmeliydim. Bunun artık çok da önemi yoktu. Barlas beni kollarının arasına alıp sıkıca sarıldı. Ona sıkıca sarıldım.

“Sen geçmişimin en güzel hediyesisin,” dedim, geri çekilip, dudağıma öpücük kondurdu.

“Sen bir tane almış olabilirsin ama ben tam dört hediye aldım. Sen ve çocuklarım.” Başını yana yatırıp masum bir ifadeye büründü. Bir şey isteyecekti. Bana masum ayaklarına yatıyordu.

“Söyle söyle,” dedim.

“Şey… Belki dört çocuk yaparız. Bir kızımız daha olur. Olmaz mı?

Kahkaha atıp serseri krala sarıldım. “Olur,” dedim. “Gülüşündeki sıcaklık saçlarımdan tenime yayıldı. “İnci büyüyünce söz.”

“İnci?” dedi. Kulağına eğilip fısıldadım. “Kızımızın adı İnci olacak. Karar verildi. Kalem kırıldı.”

“Olsun,” dedi. “Senin hâkimliğinde başka güzel oldu. Kızımızın adı İnci olsun nasılda ben müebbet yedim.”

                                                            ***

Yanımda Donka ile ağır ağır yürüyorduk. Ara sıra geliyorduk buraya, elimizde çiçekler ve su ile. Başımızda örtülerimizle gelip babamızın yanında oturup sohbet ediyorduk. Bugün de o günlerden biriydi. Ben çiçekleri toprağın üzerine serdim, Donka da suyu başındaki ağaca -ikimiz dikmiştik- su veriyordu. Su bittiğinde yanıma, mermerin üzerine oturdu. İkimiz de elimizi toprağın üzerinde gezdiriyorduk.

“Hiç gülmezdi, çok nadir yakalardım gülüşünü o da buruk ve kısa sürerdi,” dedim.

“Annem de öyle, dudağı bükülürdü sadece. Levent doğduğunda gördüm annemin nasıl güldüğünü.”

“Donka…” Toprağa bakıyor, avuçluyor, boşaltıyor sonra yeniden alıyordu. “Raja…” dedi.

“Aşk bu kadar mı acımasız?”

“Bunu nasıl bilebilirim ki? Sanırım bilmek de istemiyorum. Sana da ilginç geliyor, iki kalbin bu denli birbiri için atması… Bazen düşünüyorum Raja, aklım almıyor, ama kalbim birden sancımaya başlıyor.”

“Ağlamak istiyorsun, değil mi? O kadar acıtıyor.”

“Nereden biliyorsun?” Acı, özlem ve şefkatin karıştırdığı yeşil bakışları bana döndü.

“Çünkü ben de düşünüyorum. Birbirini bu kadar seven, ama ayrılıp acı çekmelerini düşünüyorum. Bedenim de bile hissediyorum o acıyı. Aşkı tatmasak belki de anlamazdık, ama Barlas’a olan duygularımı da içine katınca içimde bir kasırga çıkıyor.”

“Bir süre içinde yaşıyorsun, ama sonra sıyrılıyorsun,” dedi Donka. Evet, öyleydi. İçimi kasıp geçiyordu.

“Donka… Anlıyorum ki… Çok acı çektiler. Onları ölüme götürdü bu acı…”

“Ve aşk! Aşkları her şeyleri oldu. Önce sevinçleri sonra ölümleri ve ortaya getirdikleri bizler.”

Üzerimden geçen ürpertiyle titredim. Donka da elini saçına götürdü istemsizce. Birbirimize bakıp gülümsedik. Babam bizi seviyordu. Babamız bizi seviyordu.

“Seni seviyoruz baba,” dedi Donka.

“Babacım,” dedim. “Bana bir kardeş verdiğin için teşekkür ederim.”

“Ablayım kızım ben.”

“Başlama yine, kaç ay var ki yani?”

“Baba kızın bana abla demiyor. Ona bir şey der misin?”

“Oldu olacak saçımı da çek,” dedim, ağlıyordum. Beşinci ayıma girmiştim. Sürekli ağlıyordum, sürekli.

“Hamilesin, doğurunca denerim.”

Bana hesapsız bir sevgiyle bakan kardeşime elimi uzattım. “Kalkmama yardım et abla.”

Gülümseyerek elimi tuttu. “Affettim baba, abla dedi. Unutalım nu konuyu, ha bu arada yaptığın en güzel Raja, bunu bilmeni isterim.”

“Bana kalırsa sensin.” Babama son kez bakarak arkamızı dönüp ayrıldık. Kolunu omuzuma atmıştı. “Seni seviyorum kardeşim,” dedi.

“Seni çok seviyorum, abla.”

Son

İyi geceler;))) Neredeyse bir yıldır Senperest ile hayal dünyama eşlik ettiniz, yine ve yeniden. Tüm okurlarıma teşekkür ederim. Başka hayallerde, başka hikayelerde yine hep birlikte olmak dileğiyle… Kucak dolusu sevgiler…. Barlas ve Raja’yı unutmayın.

Önerilen makaleler

23 Yorum

    1. Çok güzel bir kitaptı ellerine emeğine sağlık ve diğer kitaplarını da dört gözle bekliyorum yazarcım 🥰❤️

  1. Eline emegine ve guzel kalbine saglik balim.ilk bolumunu okurken Fasli sevdigim arkadasimin ismi Raja, okurken aklima ilk o gelmisti.Illk bolumden ,finale kadar harika bir suruven okudum.Yine, yeniden harikaydin ve guzel kalbinden operim. Yeni hikayelerinde birlikte oluruz.Seviliyorsun❤❤❤

    1. Güzel kalpli kızım ben inanıyorumki hikayelerine kendinden ruhundan ışıltılar yansıtıyosun dilerim sana ve ailene yüreğinin güzeliklerini yansıtanlar yoluna çıksın elerine saglık😘❤️

  2. Eline emegine saglik ❤️

  3. Gurur ve önyargının Payell yorumlaması tabii ki daha güzel olur Barlas aşkım seni de GSA. lar içine koyduk deli oğlum.

  4. Yaaa çok duyguluydu her zaman olduğu gibi.eline yüreğine emeğine sağlık yazarcım seviliyosun.❤️🥰😍

  5. Unutmak ne mümkün her guzel şey gıbı bununda sonuna geldık canım sen yaz bız okuruz senın yazdıklarını kısılerı unutmak mumkun degıl ❤️❤️🥰🥰

  6. Raja ve barlas çok güzel oldular çok ❤️yüreğine kalemine sağlık yazarcım

  7. Her hikayen gibi buda mükemmel inşallah bu da kitap olur ♥️♥️

  8. Emeğine yüreğine sağlık.

  9. Çok güzel duygusu yüksek bi hikayeydi bana göre ellerine sağlık bitanecik yazarım 😘😘😘😘😘🤔

  10. Emeğine sağlık harikaydı

  11. Kalemine ve yüreğine sağlık

  12. Bitti. Sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. Daha Barlas ve Raja okumak isterdim. Tadında da bitti. İkilem de kaldım.

  13. Dönüp dönüp tekrar okuyorum.Aldigim manevi hazzı nasıl ifade edebilirim diye.Her seferinde başka bir cümleye takılıp kalıyorum.Hepsini nasıl yazayım,olduğu gibi buraya geçirmek zorunda kalırım:)…Ama şunu yazabilirim mesela…
    ‘Geleceğin içini nasıl doldurmak istersin?’ yada
    ‘İnsanlar en büyük hataları kapildiklari duygularla yapıyor.’
    ‘Raja çok düşünür,az hata yapar ve döner bakar hata miydi diye’.

    Raja…çok derin,dürüst,sorumluluğunun neye olduğunu bilen,özverili,önündeki engelleri mantığı ve duyguları ile aşmasını basaran,aile bildiğini koruyan,kıymetini bilen, derleyen,toparlayan Raja.Ofkenin çekiciliğine kapılmayıp, atacağı adımların ne etkiler yaratacağını düşünen ,aslında kolayı secmeyip, zor olanı başaran kadın.Her kadın karakterinin ortak noktası olan güçlü kişiliklerini çok severim ama maneviyatı bu kadar gelişmiş Raja’yi bu konuda başka bir yere koyuyorum…Desem de 🙂 aklıma anında Aslı,Efruze ya Aysem..diye saya saya hepsi geliyor:))Her seferinde farklı bir şekilde anlattığın; bu birbir renkteki kadınların yerleri çok õzel.
    Barlas:) Akıllı ,yakışıklı piç!! :))
    Kartal Pencesi’nde Cemile karakterinin söylediği çok güzel bir cümle vardı.Beni en etkileyen yerlerden biriydi. ‘Oyle Ali istemekle olmuyor kızlar.Siz bir Fatıma olabilecek misiniz onu sõyleyin.Kırıp dökmek için de sayıp sevmek için de aynı zamana sahipsiniz.Nasil kullanacağınız size kalmış…’
    Nasıl Raja, bir Fatıma olmayı bildiyse , Barlas da Raja’nin Ali’si olmayı başarıp; özverili,anlayışlı,dürüst bir eş olarak 606 numaralı odada yakaladığı mutluluğu hak eden bir adam bence.Sevdim ben Barlas’i 🙂
    Ve tabi ki o da “Teşekkür ederim salim yanım.Tesekkur ederim aklım,fikrim ve dilimdeki zikrim.” sõzu ile diğer ogluslarinin yanındaki yerini aldı :)))
    Donka ve Raja… Kalbime hem gúl hem diken oldular.Çok güzel kizkardes oldular.Mezarliktaki konuşmaları ile de yine gönlümüze kuruldular:).
    Senperest…Başka bir huzuru vardı bu kitabın.Aslinda neyin önemli ve doğru olduğunu anlatan. İçindeki öğütleri zaman zaman açıp tekrar hatırlamak istediğim…
    Güzel kalemine,güzel kalbine sağlık yazarcanim:)Kattigin güzel şeylere sonsuz teşekkurler.

  14. Tadı damakta kalan yemekler gibi bambaska bir yolculuktu. Emeğine yüreğine sağlık çok güzeldi…

  15. Tek kelime muhteşemdi… 👌🏻👍🏻👏🏻👏🏻👏🏻❤️

  16. Sher hikayende her satırına aşkı sevgiyi sadakati dürüstlüğün erdem olduğunu insanın hata yapabileceğini ama bundan dert alabileceğini adım atarken bir kere değil bin kere dusunmeyi daha nicelerini anlattın bize
    Diğer hikayeleri başa sarıp defalarca okuyan her karakterin bir yönüne aşık olmayı başaran ben eminim ki senperest ide defalarca başa sarıp sarıp okumaya devam edicem
    Eline Emegine yüreğine 3n önemlisi sana bu kadar güzel satırları yazdıran kişinin ömrüne sağlık
    Sen hep yaz bacım böyle bir dünya için senin satırlarına ihtiyacı olan çok kişi var ve hepte olacak
    Buraya raja donka Barlas için o kadar çok. Şey yazabimirim ama ben onlar yerine o karakterleri bize verene methiye dizmeyi tercih ettim
    Her karakteri ayrı güzel olan yazarcanim seni seviyorum ve gelecek olanı senden ötürü seviyor ve dört gözle bekliyorum

  17. Çok güzel bir hikayeydi ve güzel bitti ellerine gözlerine yüreğine sağlık

  18. Saat akşam 6 da başlayıp saat gece 1 de bitirdim gözlerim şişene kadar okudum ve okudum hiç bitmesin istedim .Yine bizi hayallere daldırdın be Zeynep abla seninde bu yazıların olmasa bizi kim inandıracak böyle sevgilerin olduğuna tekrar ve tekrar kalemine yüreğine sağlık en çok bu güzel cümleleri yazdırtan sana kim varsa teşekkürü bir borç bilirim . O güzel kalemin hiç bitmesin .Her yeni hikayeni okuduğumda bu son desemde hepsinin yeri ayrı ❤️❤️🥰🥰🥰🥰

  19. Bir solukta okudum bitti. Ve bu güzel hikayede payelin güzelleri arasına dahil oldu. Eline kalemine yüregine sağlık…😍😘 #payelllokuyunpişmanolmazsınız… 😄😄😄

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!