Son görüşmelerinin üzerinden bir hafta geçmişti. Ne Efşan ne Vedat birbirlerini görmemişti. Okuldan eve geçiyor, evden dışarı gerekmedikçe çıkmıyordu. Spor salona gidiyor, sahilde uzun yürüyüşler yapıyordu. Tüm dünyası değişmiş gibi hissediyordu, içinden dövüşlere katılmak gelmiyordu. Benliği ele geçirilmiş gibiydi, içinden geçmemesi mümkün olmayacak şeyleri elinin tersiyle itiyordu. Vedat kendini öyle güzel anlatmıştı ki Efşan ister istemez ona isteyerek uyduğunu fark ediyordu. Bu konuya ne hissedeceğini bilmiyordu. Bu iyi miydi yoksa kötü mü? 

Bakışları her daim telefona ulaşıyor, eline alıyor, bakıyor ama Vedat’tan gelen tek bir bildirime bile rastlamıyordu. Bunu kendi istemişti ama belki düşüncesine kapılıp gidiyordu. Peşinden ayrılmayan adamlara alışmıştı. Arabasıyla okula gitmediği günlerde ona açılan lüks arabanın kapısına bir kez bakıyor, yürüyerek evine gidiyordu. Onu kabul etsin ya da etmesin Vedat hayatındaydı, Efşan bu hayatın neresinde ne kadar huzurla yaşayacak onu düşünüyordu. 

Huzursuzdu oysa, boşluktaydı ve tatsızlık denilen duyguyu iliklerine kadar yaşıyordu. Vedat’ın varlığı huzursuzluk vermiyordu ama yokluğu kocaman bir boşluğu andırıyordu. Düşüncelerinde sadece Vedat vardı, derslere zor adapte oluyor, hemen sonra da kopuyordu. Yolunda gitmeyen hisler, içini acıtan yoklukla ne zaman bu kadar saplanıp kaldığını sorguluyordu. Bir insanın bu kadar kısa zamanda birini sevebilmesi ihtimalini düşünüyordu ki onu sevdiğini de kabul etmiş değildi. ‘Alıştım,’ diyordu. ‘Kesin öyle bir şey. Geçebilir.’ Bu sözlerin arından kalbinde büyük bir özlem beliriyordu ve kendine yalan söylüyor olmasına içerleniyordu. Kendi kalbine ihanet ederdi insan, yalanını bile bile. Efşan kendi yalanlarıyla uyanıyordu her güne. Yalanı kimse kabul etmezdi, Efşan da doğruların kalp sesini duyumsuyordu. 

“Efşan!” diye seslenen Cemile’nin bu üçüncü uyarısıydı. Cemile ve Derin birbirlerine bakıp iç geçirmişlerdi, kaç gündür dalgın gezen arkadaşlarının derdini dinlemek istiyorlardı. 

“Efendim,” dedi Efşan, masanın üzerinde duran telefonuna bildirim gelmiş mi diye bakarken. Gelmemişti. Gelmeyecek miydi? Tekrar arkasına yaslandı. 

“Canım arkadaşım,” dedi Derin. “Anladık, Vedat Çelebi ve sen… Aranızda bir şeyler var, onu da anladık bu ara bir sorun da var. Neden bizimle konuşmuyorsun?” 

“Derin’e katılıyorum, Efşan. Kaç gündür dalgınsın, birlikte çözebiliriz, çözemesek de ortak oluruz. Bize güvenmiyor musun?” 

Efşan doğrulup oturdu, arkadaşlarına kısa ve çekinik bakışlar atıp önüne döndü. İki kızı da okulun ilk gününden bu yana tanıyordu ve en iyi arkadaşlarıydı. Efşan onlardan çok şey saklıyordu ama bunu yapmak zorunda olduğu için yapıyordu yoksa arkadaşlarını hem seviyor hem de güveniyordu. Soluğunu bıraktı, biraz içinden çıksa düşüncelerinin belki iyi gelirdi. 

“Onunla evlenmemi istiyor, Vedat kim ben kim ama bunu ona anlatamıyorum.” 

Kızların kaçları havalandı ama çabuk indi. “Sen Efşan’sın, bunda şaşılacak bir şey yok. Çok güzel bir kadınsın, pek çok erkeğin hayal ettiği ama erişemediği bir kadın.”

“Bunun yanında Vedat Çelebi,” dedi Efşan. “Kim olduğunu bilmeyen mi var? Adamın fanları var, girmediği suç, hakkında açılmamış çok az dava var.”

“Yani?” dedi Cemile. “Onu reddettin diye mi bu hâlin?”

“Reddetmedim, düşüneceğimi söyledim. Size ne diyorum kızlar, o normal biri değil.”

“Bunda haklısın,” dedi Derin. “Asla istemeyeceğim biri, ama benim karşıma böyle birinin çıkma ihtimali de sıfır zaten. Çıksa ben de düşünürdüm, en azından kalbime bir sorardım, ‘Ne istiyoruz kalbim?’ derdim.”

“Ha!” dedi Cemile. “Sen o yüzden böyle dalgınsın, kalbin başka aklın başka oynuyor. Derin’in sorusu sana ağır mı geliyor? Bu soruyu kiminle olursan ol sorardın zaten, tabii cevap hep aynı olurdu. Ya onu istiyoruz ya da istemiyoruz. Ama sen istiyorsun yoksa çoktan biterdi ve sen bu şekilde düşünmezdin. Düşünme payı bile bırakmazdın, kaç yıllık arkadaşımsın tanıyorum seni.”

“Ya istiyoruz ya da istemiyoruz…” diye mırıldandı Efşan. “Ona düşüneceğimi, karar verdiğimde onu gideceğimi söyledim. Bir hafta oldu, beni ne aradı ne de geldi.”

“Normal olan da bu değil mi?” dedi Derin. “Bunu yapması bile sana değer verdiğini gösteriyor. Onun gibi biri seni bir eve bile kapatabilirdi.”

Cemile yüzünü buruşturdu. “Bu adamlar gerçekten de filmlerde, kitaplarda olduğu gibi mi? Zorba ve asla hayırdan anlamayan, istekleri bir kadın bedeni olan türden? Hani olur ya beğendim sen gelbenim olacaksın, kadın da aynen şunu der; bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla! Vedat Bey böyle değil sanırım.”

Efşan kıkırdadı, ardından kahkaha attı. Cemile ve Derin de ona katıldı. Başındaki siyah tacını çıkartıp, saçlarını dalgalandırıp tekrar taktı. “Arada manyaklıkları var ama bana benimsin demiyor, benimlesin diyor.”

“Vay be,” dedi Derin, yeşil gözleri neşeyle ve zekice parladı. İki elini de havaya kaldırıp hayali sözcüğünü yazdı. “Benim-ilesin, Efşan bu çok güzel bir söz. Bana katıksın, eksin, bana kaynıyorsun ve bir kelimeyi özleştiriyorsun.” 

Kahve gözleri gülümserken kısılan Cemile de Derin’ katılıp, ekleme yaptı. “Adam daha ne desin Efşan! Allah’ım… Ya sana takmış bir manyak olsaydı? Bu düşünme aşamasında bunları da düşün.”

Efşan’ın omuzları indi, keşke bu kadar kolay olsaydı. Bilmedikleri şeyler olduğunu bile bilmiyorlardı. Efşan, ruhunun molozlarla dolu bir kara olduğunu anlatabilseydi… Telefonuna gelen bildirime hızla atıldı ama Vedat yerine Doğan’ın mesajını bulunca hevesi balon gibi söndü. Ayşem ablasının nişanlısı Doğan Abi’si onu akşam yemeğine davet ediyordu. İki saat sonrası için sözleşip kalktı. Aklı biraz dağılmıştı, Vedat’ın uçaktaki cümlesi aklına geldi. Paylaşmanın önemine ne oldu? Bazen içinden çıkamadığı duyguları konuşmalıydı insan, onu anlayacak güzel insanlarla paylaşmalıydı. Vedat da onun tüm hayatını bilen ve anlayacak son birkaç insandan biriydi.  Bunu da net bir şekilde anlamıştı. Tamamladığı duygularını cebine atıyor, sabırla daha iyi hissedeceği günleri bekliyordu. 

Pikabına giderken durdu, elinde plak öylece kaldı. Canı istemiyordu, ama sanki yapması da gerekiyordu. Yapmadı, plağı yerine bıraktı, telefonu alıp, yatak odasına çıktı. Telefonu yatağın üzerine atıp, tişörtünü başından çekerek çıkarttı, kenardaki pufun üzerine fırlattı. Kendini boylu boyunca yatağa bıraktı, sağ elini başının altına geçirip, tavanı izlemeye başladı. Bir koca hafta, yedi gün, yüz altmış saattir onu görmüyordu. Hem de onu öptüğü günün ertesinde, dudaklarının tadını aldığı, doyamadığı anlardan sonrasında. Mavi gözleri özlüyordu, kırmızı dudaklar ve eşsiz gülüşünü de özlüyordu. Vedat, derken ki o ses tonunu da duyumsuyordu ara ara. Bir hayaldi, uzaklardan geliyordu ve acıtıyordu. Otuz yaşını bitirmeye az kalmış, asla genç bir delikanlı, normal bir ergenlik çağı yaşamamış bir adamdı ve tavanı izliyordu. Kendini acınası olarak görüyor, bu çıkmazdan nereye varacaklarını bilmiyordu. ‘Ruhunu alamadığın kadının, bedeniyle neden ilgilenesin,’ diyen dedesinin sesi beyninde zonkluyordu. ‘Kadınları güzel yapan bedenleri değil, ruhlarıdır. Güzel bir kadının acıtan sözlerine ne ihtiyacın olacak? Ama bir kadının hem ruhu hem de bedeni güzelse, başka neye ihtiyacın olacak?’ 

“Biraz hoşgörüye dede,” diye söylendi. “Ne yapayım, öleyim mi?” Kendi sözlerini yine kendi işitiyordu, ama ne dedesinin sözleri ne de kendi sözleri yarımcı olmuyordu. Özlüyordu, özlemek neydi? “Çaresizce kanayan açık bir yara,” dedi. 

Yatağın üzerindeki telefonu titremeye başlayınca sıkıntılı, bıkkın bir nefes verdi. “Ne var Arif?” diyerek açtı. 

“Reis, yenge evine geldi sonra Doğan ağayla yemeğe çıktı, şimdi yine evinde.” 

Sol el parmağıyla gözlerini ovaladı. “Tamam, bir şeyler fark ediyor mu?”

“Bence etmiyor, bunca zaman da etmemiş olmalı. Abisi olacak manyak rahat duracak gibi gelmedi bana Reis, sıkalım mı kafasına?”

Urfa’da olanları Cengiz’e uçuranları bir kez daha gördüğünde bu kez kemiklerini kırmaya ant içmişti Vedat. Cengiz, kardeşinin peşine taktığı adamlarla aslında yılladır bilgi alıyordu, bir kız kardeşi kalmışmış, ona sahip çıkmalıymış. Vedat’ın adamları Efşan’ın peşinde başka birilerinin olduğunu fark ettiklerinde konuşan adamın sözlerinde yatan ayrıntılardı bunlar. Cengiz içeride kendine bir taht kurmuştu, pek çok insanın onun bakışlarından bile ürküyordu ve bir eli dışarıdaydı. Hapiste nam yapmış, hatta iki kez de adam yaralamış, tekrar hüküm giymişti. Cengiz, Vedat’ın canını sıkıyordu, patlama noktasında neler olacak kimse bilemezdi. 

“Manyak sensin Arif, kimin kafasına sıkıyorsun oğlum? Kızın abisi o!” 

“Öyle abi mi olur Reis, yenge istesin ben sıkayım.”

“Sana ne lan! İsterse kendi sıkar, kapat telefonu!” 

Telefonu yatağa sertçe bıraktı, doğrulup dirseklerini dizine dayayıp, başını elleri arasına aldı. Bir gün biri çıkıp, ona yaralarını saracak bir kadının geleceğini söylemişti ama Vedat’ın o zaman acıdan haberi bile yoktu. Ona asla inanmamış, dikkate bile almamıştı. Acı gerçekler Efşan’ın geleceğini ona garanti etmişti. Adını bile bilmediği bir kadını yıllarca beklemişti, kendini ona sevmeye programlamıştı ama şu an hissettiklerinin hiçbir istekle alakası bile olamazdı. Hangi organizma bir kadına bu denli saplardı, onu görmek, ona dokunmak istemesinin eski fikirleriyle ilgisi yoktu. Korkuyordu, Efşan’ın ona dönmemesinden, kalbinde bir köşeye oturtamamasından. Çıkmazın en çetinini Vedat yaşıyordu, daha ne kadar yaşayacağını ise deli gibi merak ediyordu. Onu bir kez bile aramamak, görmemekle ne kadar iyi yaptığını düşündü. Karşısına çıksa dert çıkmasa dertti. Çıksa, düşüneceği zamana balta vurmak, söz dinlemez biri olarak üzerine gitmiş olacaktı. Çıkmasa, bu zaman içinde unutulma ihtimali de vardı. 

Efşan’ın artık Vedat’ı kabul etmesi gerekiyordu çünkü öğrenmesi gereken fazla ayrıntı vardı. Vedat onu gerçek bir savaşçıya çevirecekti ve bunun için gönüllü, her şeye açık, öğrenmeye meraklı olmalıydı Efşan. Zorla yanında tutamaz, hayatına dâhil edemezdi. Donanmak, güçlenmek zorundaydı. Her yorulduğunda Vedat onu kaldırmalı, Vedat her tükendiğinde Efşan onun omuzlarını sıkmalıydı. 

Bir hafta daha geçmişti. Efşan ellerine taktığı siyah şeridin ardından parmaklarını sıkıp açıktı. Günler geçiyordu. Vedat gelmiyor, aramıyor sanki yaşamıyor, hatta hayatına hiç girmemiş gibi bir his kalbine çörekleniyordu. Gelmemesini kendisi istemişti, burada sorun yoktu. Hatta göstermiş olduğu incelik hoşuna gitmişti ama bir ayrıntı kalbini sıkıyordu. Hiç değilse merak etseydi. Ettiğini de düşünüyordu, Arif her an peşindeydi. Sürekli olarak ona haberinin gittiğini biliyordu. İçindeki şımarık kız çocuğunun özlem çanlarını elinde sürekli sallamasıydı sorun. Oysa Efşan hayatında hiç şımarık bir kadın olmamıştı. 

Torbaya vurdu, birkaç yumruk sonra tekmelerine yön verdi. Vurdu vurdu ve vurdu. Yoruldukça daha çok vurdu. Vedat’ı kalbinden sökmek istercesine vurdu. Spor salonundaki arkadaşları onu izliyordu. Çınar yanındaki Eda’ya döndü. “Sence de çok agresif görünmüyor mu?” 

Eda bedenini esnetirken Efşan’a bakıyordu. “Fazla gergin ve düşünceli, ben de fark ettim. Bunun o gece dövüşlere gelen adamla ilgisi olmalı.” 

“O adam dediğinin kim olduğunu hepimiz biliyoruz. Efşan gibi kendi hâlinde birinin onunla ne işi olur, çözmüş değilim.” 

Eda, atkuyruğu siyah saçlarını iki yana ayırıp sıktı. Ellerini beline atıp tekrar Efşan’a baktı. “Bilemiyorum Çınar, ama Efşan’ı hiç bu kadar düşünceli, öfkeli görmemiştim.”

“Anlatmaz ki, sorsak bile anlatmaz.” Çınar arkasını dönüp uzaklaşırken Eda da Efşan’ın yanına varıp torbayı tuttu. “Kız öfkeli güzel, canını çıkarttın. Az sakin olsana!” 

“Sakinim,” derken bile sert yumrukları torbaya değiyordu. 

“Biz de yedik, neyin var?”

Efşan birden durdu ve gülümsedi. “Ne olacak Eda, takılıyorum işte. Torba, eldiven ve ben, her zamanki hâlim.” Eldivenlerini çıkartmaya koyuldu. “Yoruldum bak, haklısın biraz sert girmişim. Eve gidip ders çalışmam lâzım.” 

Eda kanmamıştı ama kurcalamadı ki üzerine de gitse Efşan konuşmazdı. “İyi bakalım, git hadi.” 

“Sonra görüşürüz,” diyerek Eda’nın yanından ayrıldı. Spor salonundan çıktığında arabasının yanında Arif’i buldu. Uzun boylu, iri ve kel biriydi Arif, ama buna nazaran konuşmalarındaki samimiyet duruşuna tersti. Yine de Efşan, Arif’e bu tatlılığı çok yakıştırıyordu. 

“Bitti mi yenge?”

“Bitti.” Adama tepeden tırnağa bakıp aracının arka kapısını açtı. Çantasını bırakıp kapattı. “Patronun yaşıyor mu?” 

“Çok şükür, Allah başımızdan eksik etmesin.”

Efşan yüzünü buruşturdu. Vedat ne biçim seviliyordu, bu adamlara ne içiyordu? “Hâli nicedir?” 

“Seni görse daha iyi olacak sanki. Biraz gergin bu ara.” 

Demek o da gergindi. Demek o da düşünüyordu. “Sen şimdi bu konuşmayı ona anlatırsın da.” 

“Elbette, ama sır da tutarım. Anlatmayayım mı?” 

“Yani,” derken kelimeyi uzattı Efşan. “Bu aramızda kalabilir, sonuçta sizin işlerle ilgisi yok.” Mavi gözlerini kocaman açarak eğildi. “Yengene ihanet etmezsin, değil mi? Sonuçta ben Vedat’ın…” Neyiydi? Kadını? Sevgilisi? Karısı veya nişanlısı? Hiçbir şeyi. “İşte ondan…” deyip kapısını açtı. 

“Anladım yenge.” 

Arif’in ona yenge demesi her şeyi ortaya seriyordu. Efşan, Vedat’ın her şeyiydi. Efşan bunu gitgide kabul ediyordu ama zaman onları nereye götürecek, göreceklerdi. 

Çok fazla gürültünün ortasındaydı. Kulaklarını kapamak, avazı çıktığı kadar bağırmak ve kimseyi görmek istemiyordu. Ama En Hayırsever iş insanı ödülünü almak için sahneden iniyordu. Yüzünde zoraki bir gülümseme ki bu belli belirsizdi. Bu tür ödüller ve gecelerini severdi ama şu son on beş gündür yaptığı hiçbir şeyden nefret etmediği kadar ediyordu. Öncesinde de hayatında eksikler vardı. Efşan’dan sonra eksikler zirve yapmış, önüne set niyetine çekiliyordu. 

Konukların arasından geçti, ünlü kadınlar ve erkeklerden oluşan sanatçıların tebriklerini kabul etti. Korhan ve Vural’ın ortasındaki koltuğa oturup, ödülünü kucağına bıraktı. Sahneye bakmaya devam ederken Vural göz devirdi. “Bu aralar nefret edilesi bir suratın var, farkında mısın?”

Korhan kulak kabartmıştı ve eğildi. “Eskiden yine çekiliyordun, şu ara yanından bile geçilmiyor. Keşke biraz mutlu görünseydin.” 

“Ya tabii. Mutluluk akıyor ceplerimden, hangisine elimi atsam sizce? Sağ, sol?” Homurdanmasını kuzenlerinden başka duyan yoktu. Eliyle yüzünü sıvazladı. Kuzenleri haklıydı, her geçen gün daha çekilmez bir hâl alıyordu. Efşan içinde zehirli bir hücre yayılma yaşıyordu. Yokluğu tüm hücreleri yakıp kül ediyordu. “Bana ne olduğunu bilmiyorum. Bu çok farklı, Efşan bambaşka. Çıkamıyorum içinden.” 

“Neden bir kez olsun aramayı veya yanına gitmeyi denemiyorsun?” 

Korhan’ın dediklerini yapmak en kolay olanıydı. Ama Vedat, Efşan’ın teslim oluşunu, kabullenmesini ve tamamen kendi öz fikirleriyle ona gelsin istiyordu. “Racona ters,” diyerek kestirip attı. 

Vural kahkahasını bastırdı. “Dedi, Efşan’ı altı sene bekleyen adam.” 

Korhan da ekledi. “Peşinde pervane olan, bana ne oldu diyen adam.” 

“Üzerimde silah yok diye kafa buluyorsanız, çıkışta görüşelim beyler. Önünüze dönün.” 

Vural yakasını düzeltti, boğazını temizledi. “Biz de armut toplardık zaten. Neyse… Sıram geliyor, gidip ödülümü alıp geleyim.” 

Etrafında her şey akıyor, zaman geçiyor ve insanlar hayatlarına devam ediyordu. Anlık mutluluklar yaşanıyordu, herkes çok mutlu görünüyordu ama Vedat’ın kalbini sıkan bir el vardı. Adı da Efşan’dı. Bulunduğu andan ne bir tat ne bir haz almıyordu. Efşan’dan beklediği teslimiyet gelmedikçe de alacak gibi değildi. 

Karmakarış düşüncelerle geçen günler azap gibiydi. Vedat sabrının sonuna geliyor, kolundan tutup yanına oturtacak zorba fikirlerin aklına doluşmasıyla içinden çıkamadığı öfke nöbetlerine giriyordu. Ailesi onu daha az görüyor, konuşuyor ve genelde de öfkeli oluyordu. Annesi bir kez konuşmaya çalışmıştı ama sertçe uyarılmıştı, ama Mücella Hanım burun kıvırıp geçmişti. Babası ve babaannesi asla soru sormuyordu. Kardeşleri abi demeye çekiniyor, mümkün olduğu kadar ortada görünmüyordu. İşi bittiğinde evinde olma alışkanlığı devam ediyordu ama odasına kapanmış durumdaydı. 

Ne Vural ne de Korhan’ın sözlerini umursuyordu. Efşan yoktu ve gelecek gibi de görünmüyordu. Yirmi yedi gündür birbirlerini görmemiş, tek kelime konuşmamışlardı. Yirmi yedi gündür bir kez bile pikabını açmamış, huzuru bulamamıştı. Günler geçiyordu ama nasıl geçiyor… Süründüğünü hissediyordu Vedat. Sabır denen şeyin hükmünü kaldırmıyordu zihni, bir kadın için dağları delebilecek aşkla dolduğunu hissediyor, çapraz bir sorgunun çaresizliğinden sıyrılmak için an kolluyordu. 

Vedat…

Yedi yaşımda dedemin eve geldiği günü hiç unutamam. Annem dedeme bağırıyor, yapmamasını söylüyordu ama dedem onu duymuyordu, ilgilenmiyordu. Yanımda Vural duruyordu, ay farkıyla ondan büyüktüm ama ikimiz de bu olanlara anlam veremiyorduk. Sadece annemin yüksek seslerini duyuyor, kapının kenarından izliyorduk. Kanımızda olan her neyse asla ürkmüyorduk, nasıl bir adamın torunları olduğumuz öğretilmişti. Düşmanları olan Deli Seyit’in gözde erkek torunlarıydık. 

“Benim oğlum!” demişti annem. “Bana sormadan bunu nasıl yaparsın, sana bu hakkı kim verdi?” 

“Sen kimin kızı olduğunu unuttun mu Mücella! Sen Deli Seyit’in kızısın, senin çocuğun diye bir şey yok!” demişti dedem. “Ben ne diyorsam o olacak! Kimse karışmayacak!” 

Yengemin feryadına annemin sesleri karışıyordu. Vural’ın annesi en az annem kadar ağlıyordu. Bu feryatlar bu ağıtlar çaresiz olduklarını gösteriyordu ve ben bunu yıllar sonra fark edebilmiştim. Dayımın sesi çıkmıyor, babam itiraz edemiyordu. Rıza dedem bunun gerekli olduğunu düşünür gibi kararlı görünüyordu. Babaannem sesini çıkartmıyor, nemli gözleriyle konuşmaları dinliyordu. 

“Ne oluyor, biliyor musun?” diyorum Vural’a. Çocukça bir sevinçle kahverengi gözleri parlayarak fısıldıyor. “Dedem bizi bir yere götürecekmiş, annem ve babam konuşurken duydum. Ama annem sürekli ağlıyor, istemiyor. Babam da anneme bakıp sustu başka bir şey duyamadım.”

Tekrar salona bakıyorum, hararetli konuşma devam ediyordu. En son annemin dedemin suratına haykırdığını ve yüzüne inen tokadı gördüm. 

“Senin gibi baba olmaz olsun!” demişti annem. Babam, Mücella diye bağırsa da dedem duyduğu sözlerle annemin suratına hayatında ilk ve son kez vurmuştu. Dedem o günden sonra evimize hiç gelmedi. Annem, o günden sonra dedemin yanına hiç gitmedi. Annem dedemi, dedem annemi asla affetmedi. 

Arkasını dönen dedemin yüz ifadesi acının katmerlenmiş hâli gibiydi. Bizi görünce gülümsedi, zorla acı içinde bir gülümseyişti. Bugün bile canımı yakar o acı gülüş, ben sadece çocuktum, o gün gördüğüm her şey canımı yakmıştı ama acısını sonralar keşfettim. Deli Seyit’in torunu olmak hiçbir zaman kötü bir şey olmadı, olmayacakta. Annem, bazen sessizce ağlardı ve bu babasına olan gözyaşlarıydı. Bunu hiçbir zaman açıklamadı, kabul etmedi. Dedem her kederlendiğinde Mücella derdi ve bunu dudaklarından okurduk. Annem, Nazenin ve Ediz’in babası olan erkek kardeşini kaybettiğinde bile dedeme sokulmadı. Dedem bekledi ama annem yaklaşmadı. Aradan yirmi üç sene geçti, herkes mutlu ve hayatına devam ederken annem ve dedem bir daha eskisi gibi olmadı. 

O gün bizi gören dedem yanımıza gelip iki elini de açıp tutmamızı istedi. Vural dedemin elini sıkıca tuttu. Salonun gerisinde annem, babam, Rıza dedem, babaannem, dayım ve yengem bize sessizce bakıyordu. Annem ve yengem ağlıyor babaannem yutkunuyordu. Rıza dedemle kesişti bakışlarım, dedem bana göz kırptı, gülümsedi. Dedelerimin, hayatımdaki en büyük taş olacağını o gün anlamam imkânsızdı. Seyit dedemin elini tutmamdaki sebep, Rıza dedemin bana güven veren gülüşüydü. Seyit dedemin elini tutup sıktım. Dedem bizi yanına katıp kapıya sürükledi. 

“Sizi çok güzel bir yere götüreceğim. Orada yetişecek, çok önemli insanlardan olacaksınız. Çok güvenilir arkadaşlarınız olacak. Bir gün… Bir gün gelecek ki işte o gün herkes sizin önünüzde eğilecek. Üçünüz de bu ülkeye hizmet edeceksiniz. Birbirinize hem dost hem düşman olacaksınız, ama kimse size dokunamayacak.”

Vural ve ben iki kişi ediyorduk, üçüncü kimdi? Onu da arabaya bindiğimiz de öğrenmiştik. Esmer, kara gözleri olan, kömür kadar siyah saçları olan bizimle yaşıt bir erkek çocuğu daha vardı. Araba hareket ederken çocukluğum ve masum geleceğim de ardımda kalmıştı ama dedeme hiçbir zaman kızmadım, böyle olmak ister miydim, kendime hiç sormadım. Dedem bize şunu söylerdi: Bazı insanlar dünyaya sadece yaşamak için gelmez, bazı insanlar bir amaç uğruna yaratılır. 

Yanımızdaki çocukla konuşmaya başladık. Vural ona adını söyledi, ben de öyle.  O esmer çocuğun yüzündeki burukluğu da unutamam. Çekinikti, uysallaştırılmış, zihni zedelenmiş gibiydi. Adım dedi, durakladı ve nefes aldı. Kelimeleri zihninde topluyordu. 

“Adım Yalçın Bozkurt.”

Önerilen makaleler

8 Yorum

  1. Yalçınn🤔Anımsayamadım kimdi bu acepp,yeni mi tanışıyoz, harika ve fazlaca özlem içerikli bir bölümdü bacımsu sayen de biz de hissettik iliklerimize kadannn❤❤😘😘

  2. Yalçın şu dövüş sporunun sahibi vedat in düşmanı degilmiydi. Ben mi yanlış hayırlıyım.

  3. Her yeni bölüm geldiğinde tekrar başa dönüp okumak hissi ile doluyorum.Her yeni bölümde bir şey açığa çıkıyor ama yerine yeni düğümler ekleniyor.Adini bu bakımdan da sonuna kadar hak eden bir kitap ,bu kitap.Dugular açısından da aynı şekilde.Hepsi yoğun bir şekilde bir araya gelip ya içinden çıkılmaz bir hal alıyor ya da sarmaliyor❤️.Vedat’ı , Efsan’i ve bu bölümde ailenin diğer üyelerini anlatan cümleler yeni başlıklar açıyor ve yine bir sarmalin içine giriliyor.Hem duygular hem olaylar acisindan.
    Bölümünün en güzel cümlesi ‘Kadinlari güzel yapan bedenleri değil ruhlaridir.” cümlesi.
    Küfür yiyeni de Cengiz…nasıl nefret uyandırıyor.
    En gúlumseten cümlesi de “Racona ters”😂
    Kalemine,kalbine,ince ince işlenen cümlelerden belli olan emeğine sağlık yazarcanim.:)

  4. Ellerinize emeğinize sağlık muhteşem bir bölüm olmuş ❤❤❤

  5. Ahhhhh aşk sen nelere kadirsin
    Vural canım az sabır hemen gelseydi o zaman kadınlık için racona ters olacaktı geç gelecek ki değeri olsun kıymeti artsın tabi b.k. Çıkmayacak değil ki bacım fazla naz da aşık usandırır ya o hesap Emegine yüreğine sağlık canım benim yine mest oldum

  6. Harika bir bolumdu balim.Seviyorum Efsan ve Vedati❤😘

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!