23.Kerim’in Sultanı

İşinden izin aldı ve durakta Ahu’yu beklemeye başladı. Evden durağa kadar Barış ve Hakan ona eşlik edecekti ama bundan Ahu’nun haberi yoktu. Parmakları direksiyona ritim tutmuştu. Kapısı aralanınca Ahu’nun siyah trençkotunu gördü ilk. Buz mavisi şalının ucunu arkasına atarak bindi arabaya.

“Merhaba yakışıklı.”

“Merhaba hanımefendi, nereye?”

“Sür kalbime, yolu biliyorsun.”

Poyraz gülümseyince derin gamzesi Ahu’nun gözleri bayram etti. “Bilirim bilirimde sen bugün çok enerjiksin,” dedi Poyraz. “Gözlerin parlıyor.”

“Sür sen, ben sana anlatacağım.” Yerine yerleşen Ahu, çantasını ikisinin arasına bıraktı. Dün geceden bu yana ne olmuş olacağını düşünen Poyraz gaza basıp ana caddeye çıktı.

“Tanışman gereken bir Ahu var.”

Poyraz kaşlarını çatıp kısa bir an ona döndü. “Anlamadım.”

“Anlatıyorum, dinle,” derken küçük burnu havaya kalkmıştı. “Benim aklıma bir şey takılmışsa, meraktan deliriyorsam, cevapları bulamıyorsam sinirleniyorum. Sinirlendiğimde de gözlerim parlar, üzerime bir dinçlik gelir, Poyraz.”

“Bak bak, küçük burnun az daha kalkarsa kaf dağına değecek. Ne oldu ki?”

“Sen söyleyeceksin ne olduğunu.”

“Ben! Ben ne yaptım ki?”

“Sen! Sen cebinde servet değerinde telefon, pahalı saatler, kaliteli parfümler ve tişörtler kullanan sen. Sinan ve kardeşlerini el açan sen! Bana bir servet değerinde telefon alan sen! Dün gece Cansu Ablaya verdiğin yüzük en az on bin eder. Sen kimsin Poyraz?”

Birleşik kaşları usulca aralandı ve yerine sindi. Dudakları sağa sola birkaç hareket yaparak Ahu’ya dönüp gülümsedi. “Tamam, anlatacağım.”

“Zahmet olacak. Ben dilenciyle evlenirim derken ciddiydim. Sen cebinden para saçıyorsun. Anlamış da değilim nereden geliyor bu değirmenin suyu.”

“Tamam, sakin ol. Zaten anlatacaktım. Buna mı sinirlendin?”

“Ya ne? Taksi şoförüyle evleniyordum ama birden Sabancı’ya gelin oluyor gibi hissettim.”

“O kadar zengin değilim.”

“Çok şükür.”

Yandan kıza bakıp önüne döndü. “Demek sen sinirlenince enerjik oluyorsun. İlginç.”

“Konuyu saptırma!”

“Hayır, sen dürüst bir adamsın. Aklıma kötü şeyler gelmiyor. Delireceğim.”

“Aman be güzelim, dert ettiğin şey bak. Para! Hem neden ki, zenginlik kötü mü?”

“Ben zenginlikten anlamam. Ayrıca ben zengin bir kadınım. İşim de var param da. Hayatta istediği şey sahip olan insan zengindir.”

“Benim tamahkâr sevgilim…” Sesindeki gülüşleri gözleyemiyordu Poyraz. Elinin tersiyle adamın omuzuna vurdu Ahu. “Şımarma!”

Omuzuna çarpan elin sıcaklığıyla iç geçirdi Poyraz. “Benimde tanışmanı istediğim Poyrazlar var, Ahu. Öyle sıcak öyle yakıcı Poyrazlar ki şaşırırsın. Bilsen…”

“Terbiyesiz,” derken penceren dışarı baktı, gülüşünü gizleme çabasından başka neydi.

“Parmağın nasıl?” Yandan bakarken çapkınca sırıtıyordu Poyraz.

“Daha iyi, artık acımıyor.”

On beş dakika sonra karşılıklı oturdukları kafede, kısık müzik eşliğinde birbirlerine bakıyorlardı. Önlerindeki kahvelerin dumanı arlarında dolanıyordu.

Tek kaşı havada Ahu, Poyraz’ın yakışıklı suratındaki eğreti gülüşü izliyordu. ‘Ölme Ahu, bakma Ahu, byby feys yüzüyle seni kandırmasına izin verme Ahu.’ İç sesi yine şaha kalkmış dört nala koşuyordu. ‘Erime Ahu, yumuşama! Yeşil Gözlü Dev olabilir ama sen de güzeller güzeli Ahu’sun. Anneni dize getirmiş kadınsın. Poyraz kim!’ İç sesine bir sus dedi ve masaya eğildi. Kolunun birini masaya yatırıp, kahvesinden keyifli bir yudum aldı.

“Sen bayağı çekici okuyormuşsun, Ahu. Şu hâlini görsen.” Poyraz kocaman sırıtıyor bu da Ahu’nun sinilerini iyice geriyordu.

“Sen konuşmaya bir başla, ben daha nasıl çekici olur göstereceğim. Bakalım gerçekten seni çekebilecek miyim?”

“Seni duyanda banka soyuyorum, zenginden alıp yoksula veriyorum zanneder.”

“Valla bilemiyorum canım, buradan bakınca son cümlen uyuyor.”

“Alnımın akıyla kazanıyorum kızım, ya da zekamın akıyla desek daha doğru olur.”

“Tamam, dökülmeye başla.”

Kahvesinden bir yudum alıp Ahu’ya ciddi bir ifadeyle baktı. “Ben ekonomistim.”

“Bunu biliyorum. Meltem söylemişti. Ama mesleğini yapmıyorsun.”

“Hayır, yapıyorum. Ama farklı koşullarda. Masa başında başlarının paralarını katlamak yerine, kendi paramı katlıyorum ve başka iş yapabiliyorum.”

“Nasıl yani?” Ahu’nun kaşları birleşti. Anladığı bir konu değildi.

“Mezun olduktan, babamı kaybettikten sonra kısa bir süre çalıştım. Aslında severek okuduğum bir bölümdü ama çalışma kısmından hoşlanmadım. Benim için fazla monoton, fazla yorucuydu.”

“Hem monoton hem yorucu?” diyen Ahu, ikisi arasındaki benzerliği çözemedi.

“Monoton olması, her gün bir aynı şeyleri yapmaktı. Rakamlar… Veriler… Hisseler… Hayatım oturduğum yerden akıyordu. Bu kötü bir şey değil elbette, ama bana uygun değildi. Ayrıldım. Şöför oldum. Ama mesleğimi de seviyordum. İlk başta yüz dolar yatırdım, kazandım, katladım. Sonra rakamlar artı. Ben işi daha iyi kavradım ve kurların kurdu gibi bir şey oldum. Neyin düşeceği, neyin çıkacağını görebiliyordum. Tabii kaybettiklerim de oldu. Sürekli kazanmadım, ama yılmadım da. Bu bir ticaretti ve ben iyi kazanıyordum. Sonra işlerimi yürütmesi için bir uzmanla çalışmaya başladım. Şimdi parayı ben yatırıyorum o, benim yerime işlemleri hallediyor. Birlikte fikir alışverişi yapıyoruz, üzerinde değerlendirmemiz gereken konuları ölçüp biçiyoruz. Artık daha büyük hisseler alabiliyorum. Kısacası borsadayım. Ve hatırı sayılır derecede zengin sayılırız.”

Tüm bunları zihninde bir kalıba oturtan Ahu arkasına yaslandı. “Anladım.”

“Yanlış bir şey yapmıyorum.”

“Onu da anladım. Tüm bunların yanında koca yürekli bir adamsın.”

“Estafurullah. Parayla başka ne yapılıyor bilmiyorum.”

‘Genç bir adam parayla çok şey yapabilir, Ahu. Ama bizim dev çok asil kız.’ İç sesi bugün asla susmuyordu. “Anlamadığım bir şey var.”

Poyraz dikkat kesilip öne eğildi. “Acaba ne?”

“Sen zenginliğini ve yaptığın işi gizliyorsun. Ben mi yanlış anlıyorum?”

“Biraz öyle. Gizlemek değil aslında neden insanların benim param olduğunu bilmeleri gerekiyor? Tamam, iyi bir semtte orta lükste bir hayat sürebilirim. Ama ben Mor Salkım Sokakta da mutluyum. Geldiğimiz yerde bundan çok farklı değildi. Sen söyledin Ahu, istediği şeylere sahip olan insan zengin insandır. Ekonomist olmasam da çalışıyorum. Yine gelirim var ve bize de yetiyor. Ben diğer parayı keyif için kazanıyorum. O yüzden de ihtiyacı olanla paylaşmaktan zevk alıyorum.”

Ahu gülümsedi, çok içten, çok samimi bir gülüştü. Poyraz onun güzel Ela gözlerinde kendine bakıyordu. “Koca yürekli dedim ama sen bayağı dev yürekli çıktın.”

“Abartma. Şimdi sen de biliyorsun ve bunu saklamanı istiyorum.”

“Elbette. Övünecek değilim, zaten huyumda değil.”

“Biliyorum… Başka bir açıdan bakarsak, Ahu insanlar senin paran olduğunu fark ederse yanından ayrılmaz olur. Para çok değişik, çok acınası bir şey. Birkaç tane dostum var Gümüşhane’de. Onlar biliyor ama çok uzun zaman sonra açıkladım. Aramızda bir şey değişmedi. O zaman anladım, gerecek dostlarımdı. Paranın bana zarar vermesini istemiyorum, istemedim.”

“Haklı olabilirsin. Bunu anlamam çok zor. Ben her zaman orta gelirli bir ailenin kızı oldum. Bir şeyimiz eksik değildi, zenginliğin aramıza gireceği bir hayatım olmadı. Mor Salkım Sokak’ta herkes aynı sayılır. Bazıları biraz çok tabii.” Aklına Zeliha gelince durdu. Poyraz onun düşündüğünü görünce onu izledi. “Ne oldu?”

“Düşündüm de çok haklı olabilirsin. Şu Zeliha var ya, piknikte görmüştün.”

Poyraz o güne giderek zorla anımsadı. “Hatırladım sanırım.”

“O kızın babası aileden gelen ufak çaplı bir zenginliğe sahipti. Çocukluğumuz da tam fakirlik dönemlerimize denk geliyor. Biz bir çantayı üç dört sene taşırken o her sene yeniden alırdı. Alabilir tabii neden almasın ama o bunu bizim gözümüze sokmaktan zevk alırdı. Hâlâ pek bir şey değişmedi, tüm ailesi görgüsüz. Canım Pınar, annesi onu çok zor büyüttü, en çok onun içine çökerdi. Hele o bayramlıkları yok mu? Para gerçekten çirkin bir şey. Çirkin insanların elinde iyice çekilmez oluyor.”

“Siz ondan birbirinizi sevmiyorsunuz. O gün kızı öldürecek gibi bakıyordun.”

Omuz silkti Ahu. “Nesini seveceğim onun?” Onu da alsa alsa taksici alırdı sözlerini içine attı. Poyraz’ın bunu bilmesini istemiyordu. Hak etmese de kırabilirdi. Gülümsedi. “Aman neyse… Unutalım bunları.”

“Tamam, ne zaman geleyim?”

“Nereye?”

“Seni istemeye.”

                                                                  ***

Kerim’in telefonunu kapattığında Barış karşısında duruyordu. “Uzaktan takip edin, gözünüz açık olsun.”

“Tamam, abi, sen merak etme. Sardık mahalleyi biz, sapanlarımız da yanımızda.”

“Neyiniz?”

“Sapan.” Barış arka cebinde y şeklinde plastik sapanı çıkartıp pozisyon aldı. “Bak abi, yaklaşacak olursa bam diye vururuz.”

Poyraz gözlerini yumarak nefeslendi. “Tamam, hadi uç şimdi.”

Çocukları sokaklarda başı boş görmeye dayanamıyordu. Onları masum, suçsuz, sevilmesi gereken canlılardı. Gelecek hani çocuklarındı? Bu çocuklar sokakta ancak heder olur, geleceği de heder ederdi. Birkaçına el uzatması belki onları kurtarabilirdi ama geride olanlar? Ya orman kenarlarında uyuşturucu içerek taze beyinleri ölenler? Sırf karnı doysun diye hırsızlık yapması, alıştırıldığı beyin uçuran maddelere ulaşabilmek için gözlerini bile kırpmadan insan canı alanları? Zenginlerin hava atmak için her hafta katıldıkları sokak çocukları dernekleri gerçekten ne işe yarıyordu? Göz boyamaktan öteye geçilmiyordu. Bu çocuklar temelden hırslı ve tehlikeli olabiliyorsa bu da onların suçu olamazdı.

“Zalim dünya sizin hürmetinize dönüyor çocuklar…” diye mırıldanıp durağa yürüdü. Geri dönerek terziye baktı. Ahu içeride dolanıyordu, aklına gelen fikirle birkaç yere telefon açtı. O kırılan camı kurşun geçirmez yapmalıydı. Her şey bir yana Caner belasının ortadan kalkmasını istiyordu. Aklında binlerce kötü düşünce kol geziyordu. O adamın derdi Ahu’ydu ve Ahu onundu. Daha çok zıvanadan çıkmasını istemiyordu. Gözü dönmüş insanlardan korkuyordu çünkü kötülük sinsi bir yılan gibi aniden ortaya çıkar ve sokardı. Karşısına geçip konuşmalı, kesin bir çözüme ulaşmalıydılar. Her günü bir gün Caner bir şey yapar diye geçiremezlerdi. Ahu da bunu içten içe yaşıyordu, Poyraz onu hissediyordu. Sabahtan bu yana bir kez kapıda görünmemişti.

Caner bulunmuş ve salınmıştı. Kerim’in verdiği haber hiç hoşuna gitmese de İlhan Abisine gidip konuşmak istiyordu. İş çıkışına erteledi bunu.

                                                                    ***

Hardal sarısı kumaşı masaya yatırdı. Cansu’nun esmer tanine öyle güzel yakışacaktı ki Ahu düşündükçe heyecanlanıyordu. Elini kumaş üzerinde usulca gezdirdi. Hafta sonu isteme olacağı için bu hafta cumaya kadar yetişmesi gerekiyordu ve yetişecekti. Ondan sonra da kendi elbisesini dikecekti. Onun rengi belliydi. Makası eline akıp iki kez şaklattı. Emektar makasıydı. Kumaşlara olan aşkı başladığından bu yana sadece bu makası kullanıyordu. Kalını kumaşa yatırıp kesmeye başladığında kumaştan çıkan ses ruhuna akıyordu. Pınar’ın içeri girişiyle başını çevirip gülümsedi. “Hoş geldin kuzum.”

“Sağ ol canım. Cansu Abla’nın mı?” Pınar hemen öndeki sandalyeye kuruldu.

“Evet, çok güzel olacak.”

“Eminim. Benimkini de dikecek misin?”

Ahu başını kaldırıp göz kırptı. “En güzelinden.”

“Canım görümcem.” Pınar gülümseyerek öpücük yolladı arkadaşına. Ahu makası bırakınca Pınar söze girdi. “Abin aradı. Caner salınmış.”

Ahu kumaşa bakarken düşen omuzlarını kaldırdı. “Şaşırmadım. Tecavüz edenler, kadın öldürenler bile salınıyor. Caner kaç gün kalacaktı ki? Korkmuyorum.”

“Haklısın. Korkmamalısın da zaten. Yanına bile yaklaşamaz. Belki akıllanmıştır, sen Poyraz’la nişanlanınca umutları artık tam anlamıyla bitecek. Şımarık bir çocuk gibi. Abin, abilerinin onu yurtdışına, akrabalarının yanına gönderiyor olduğunu söyledi. Orada akrabaları mı ne varmış.”

“Defolup gitsin, ben de bu beladan kurtulayım. Korkmuyorum ama her an da bir şey olacak diye yaşamak yoruyor.”

                                                                        ***

Uçuk mavi gömleğinin yakasını düzeltirken yandan Halil’e bakıyordu. Sürekli kıpırdayan adamın saçlarını yapmakta zorlanan berber az sonra usturasıyla Halil’i çizecek gibi duruyordu.

“Yeter!” dedi Poyraz. Halil ile göz göze geldiler. Berber de omuzlarını indirdi. “Yeter be abi, ecel teri döküyorum.”

Halil arkasındaki genç adama döndü. Mahallenin en eski berberlerindendi. “Heyecanlıyız lan! İdare et.” Önüne dönerek kıpırtısız durmaya çalıştı. “Çiçek?”

“Hazır,” dedi Poyraz.

“Çikolata? Baklava?”

“Hazır almaya gidiyorum.” Kapıya yönelen Poyraz’ı durdurmak için dönünce berber iç çekti. “Poyraz gitme!”

Poyraz kaşları havada adama bakıyordu. “Neden?”

“Oğlum kalbim gümlüyor, bayılırım bak, beni yalnız bırakma!” Halil başını berberin kıkırtısına çevirince genç adam boğazını temizledi. “Çeneni kırayım mı Ozan?”

“Pardon abi.” Adam tarağı Halil’in saçlarına çevirdi.

Kahkaha atmamak için direnen Poyraz, telefonunu çıkartıp Kerim’i aradı. “Acil gel, berberdeyiz. Benim çıkmam lazım. Bekliyorum.”

“Tamam abi bekliyorum,” diyerek koltuğa oturdu. Halil’in aşkına ve tüm duygularına saygı duyuyordu Poyraz. Nefes alan Halil önüne dönüp arkasına yaslandı. Kerim gelince de ayaklanıp çiçek ve çikolatayı almak için çıktı berberden. Gelmişken Kerim’in de koltuğa kurulması son gördüğü görüntüydü. Pastaneye giden yolun kenarında hızla yürüyen Ahu’yu görünce günü aydınlandı. Camı açıp kabaca laf attı.

“Bebeğim, bırakayım mı?”

Yüreği ağzına gelen Ahu, damağını kaldırıp gülümsedi. “Yakışıklı adam, aç kapıları sana geliyorum.” Can havliyle kendini aracın içine attı. “Sür Poyraz.”

“Nereye?” Yola tekrar çıkıp yandan kıza bakışlar atıyordu. İçi gidiyordu içi. Sonsuz bir nefesti Ahu, her çektiğinde can bulacağı.

“Elbisede son bir dokunuş yapacağım. Ön kısmına birkaç taş almam lazım. Şu ileride bir tuhafiye var, orada olmalı. Sen nereye?”

“Çiçek ve çikolatayı almaya gidiyordum.”

Ahu kocaman gülümseyerek ellerini birleştirdi. “Poyraz… Çok güzel olacak. Kendi nişanım gibi heyecanlanmam peki?”

“Sen bir de Halil Abi’yi gör! Yerinde duramıyor.”

Ahu’nun şen kahkahası yüreğinde kıpırdıyordu. Hiç durmadan konuşan kızı dinleyerek tuhafiyeye geldiler. Kapıda bekledi, Ahu da beş dakika içinde çıkmıştı. Pastanenin önüne gelince birlikte indiler. Kocaman gümüş bir tepside süslenmiş çikolatalara bakıp iç çeken kıza gülümsedi. “Nefret ettiğim şeylerin bu kadar mutlu etmesi nasıl bir ironi Poyraz?”

“Aşkın güzelliği derim bebeğim,” diye fısıldadı kızın kulağına. “İnsan âşık olunca dağlar önünde diz çökermiş. Yaşıyoruz bu hayatı Ahu.” Gülen yeşil gözleri kızın parlayan ela gözleriyle buluşunca Poyraz ona çapkınca göz kırptı.

“Çok şükür,” diyen Ahu tepsiyi kucakladı. Çiçeği ve süslenmiş baklava tepsisini arabaya yerleştirdi Poyraz. Ahu’yu Cansu’nun evine bırakıp yüreği ceylan misali atan Halil’i bulmak için gaza bastı.

                                                                    ***

Eşarbını bağlayan yengesi salona girince ayakta volta atan Halil’e bakıp gülümsedi. Bunca senedir kim derdi, derdinin Cansu olduğunu? Yıllardır evladı gibi baktığı Halil’in yuva kuruyor olmasına anne adasıyla seviniyordu yengesi Selime Hanım. “Bir otur oğlum.”

“Oturamıyorum yenge, abim hazır değil mi?”

“Hazır hazır, geliyor şimdi.”

Abisi Salih Bey de salona giyinmiş hâlde salona girdi. Kardeşine bakıp bıyık altından gülümsedi. “Yemek mi yesek hatun, acıktım sanki?”

Halil’in gözleri kocaman oldu. “Ne yemeği abi? Geç kalırız.”

Selime Hanım, kocasının yaptığını anlayıp adama sitemkâr bir gözle bakıp göz devirdi. “Çocuğun yüreğine inecek be adam! Tatlı yersin, hem de kardeşinin tatlısını. Yiyelim artık değil mi?”

“Şaka be oğlum,” diyen Salih Bey koltuğa bıraktı kendini. “Gel bakalım, ne takacağız, ne yapacağız bir konuşalım. Kızın babası sorarsa bilgimiz olsun.”

“Ne isterse ver, sorun çıkarsa kafama sıkarım.”

“Ulan deve, ben sıkıcam şimdi kafana.”

“Tamam, abi, kızma,” derken abisinin yanına ilişti. “Yeterince param var, yıllardır çalışıyorum zaten. Dediğim gibi ne derlerse evet de.”

Abisi başını salladı. “İyi bakalım, yetmediği yerde el atarız.”

“Yenge,” diyerek ayağa kalktı. Cebindeki yüzükleri ve iki bileziği çıkartıp yengesine uzattı. “Sende dursun, istedikleri zaman verirsin.”

Selime Hanım, alıp çantasına bıraktı. “Biz de bir kolye aldık. Bilezikleri ve kolyeyi ben takarım. Kalanını düğünde takarız. İki ayağımız bir pabuca girdi gibi oldu.”

“Abi,” diyerek döndü Halil. Salih Bey kardeşine kaşları havada bakıyor, gelecek sözleri bekliyordu. “Düğün için iki ay sonra de.”

“Kış geldi Halil, Cansu’nun isteği mi bu?”

“Yok abi, haberi bile yok. Sen öyle de bakalım, babası ne diyecek.”

Kapı ziline istemsizce başlarını çevirdiler. Yengesi kapıyı açınca Halil’in iki ablası suratları beş karış salona girdiler. Koltuklara yerleşen ablalarına bakan Halil göz devirdi.

Büyük ablası Hakime ağzını burnunu kırıştırıp ellerini göbeğinde birleştirdi. “Halil, evladım emin misin?”

“Neyden emin miyim abla?”

Küçük ablası Hacer atıldı lafa, en az ablası kadar memnuniyetsizdi. “Cansu du…”

“Abla sus!” Halil’in yüksek sesi odanın içinde çınladı. “Bana bakın, suratlarınıza çeki düzen verin. Orada da böyle oturacaksınız siz gelmiyorsunuz. Eğer biriniz benim istemediğim bir söz ederse, Cansu’nun gözlerinde bir huzursuzluk görürsem hepinizin benden çekeceği olur.”

“Oğlum biz senin iyiliğini düşünüyoruz,” dedi Hakime.

Halil ablasına dönerek bağırdı. “Size ne! Ben düşünürüm kendi iyiliğimi, istiyorum ve evleneceğim. Ablalarım olabilirisiniz ama bu benim seçimim.” Ayağa kalkıp abisine bakındı. “Ben aşağıdayım abi.” Abisi Salih Bey kız kardeşlerine kötü kötü bakarken başını salladı.

Yengesi Selime’nin dudak ucuyla gülüşünü kaçırmadı Halil. Yengesi, ablalarıyla baş ediyordu ama Cansu narindi. Yaşanmışlıkları vardı ve Halil hiç kimsenin üzerine birkaç şey daha eklemesine izin vermeyecekti.

Aşağı indiğinde Kerim ile Poyraz’ın henüz geldiğini görünce gülümsedi. Gergindi, heyecanlı ve mutluydu. Arkasından inen yeğenleri ve ailesiyle kapının önünde oluşan cümbüş onu iyice heyecana getirmişti. Gözlerinden akan mutluluğu anlatmaya dili dönmüyordu.

Poyraz’ın yanına yerleşip başını sağa sola sallayıp gülümsedi. “Bas gaza şoför! Saadette inecek var!”

Poyraz yeşil gözlerini alabora eden gülüşüyle başını eğdi. “Hay hay efendim. Saadet beklemez, yakalamak lazım gelir.”

İkisinin arasından başını uzatan Kerim kahkaha attı. “Yürüyün lan romantikler, kızımı özledim.”

Araçlar Cansu’nun evinin önünde sırayla dizildiğinde birkaç korna sesi sokağa damadın gelişini bildiriyor, meraklı gözlerin sahiplerine gülücükler armağan ediyordu. Arabadan inip kravatını, yakasını düzletirken elleri titriyordu. Omuzuna aldığı hafif bir yumruk darbesiyle Poyraz’a dönüp sırıttı. “Bugünü ve gelecekti her günü sana borçluyum.”

“Estafurullah abi, ben bir şey yapmadım.”

Çok şey yapmıştı, kendinin asla cesaret edemeyeceği şeyleri Poyraz yapmıştı. “Öyle olsun bakalım.” Halil başını kaldırınca Poyraz da kaldırıp yukarı baktılar. Ahu ile Pınar’ın süslenmiş, gülümseyen suretlerini gördüler.

“Ah be abi,” derken iç çekti Poyraz. “Ölüyorum. Bu kız benim sonum olacak.” Ahu’nun Pınar’a bir şey söyleyerek gülüşüyle ciğerleri havayla dolup boşaldı.

Kerim elini havada sallayıp Pınar’a işaret ediyordu. Ağzı burnu ayrı oynuyor, gözleri kısılıp genişliyordu. “İçeri gir kız,” diye mırıldandı en sonunda. Pınar’ın göz devirdi, saçını savurup balkondan çekildi.

“Davar ya,” dedi Pınar. Ahu kıkırdadı. “Abim bu kadar kıskanç mıydı? Neler görüyorum, ama seni çok seviyor, hep ondan.”

Pınar gülümsemek isteyen ama hoşuna gitmiyormuş gibi ifadeyle, “He he,” dedi. Odaya girdiklerinde Cansu odanın ortasında dolanıyordu. “Hadi abla, geldiler.”

Durup kızlara baktı Cansu. Hardal sarısı elbisesiyle öyle güzel görünüyordu ki Halil gördüğünde gözlerini alamayacaktı. Sert kumaştan bel ve göğüs kısmında aralıklarla parlak taşlar döşeliydi. Kolları ince bir tülle kaplanmıştı, etekleri satendendi ve yürüdükçe uçuşuyordu.

“Abla,” dedi Ahu, eli kalbinde duran Cansu’ya yaklaştı.

Cansu titreyen göz bebekleriyle bakıyordu. “Çok heyecanlıyım, atağım tutacak gibi.”

“Sakın,” derken iki kız da Cansu’nun ellerine sarıldı.

“İyi düşün, bu gece çok mutlu olacağın bir hayata adım atıyorsun,” dedi Pınar.

“Derin nefes al,” dedi Ahu. Cansu gözlerini tavana kaldırıp derin soluklar almaya başladı. On saniye kadar sessizce nefesler alındı. Kapı zili çalıyordu ve Cansu’nun kapıda olması gerekiyordu.

“Allah’ım…” diye inledi.

“Böyle olmaz,” diyen Ahu Cansu’yu odadan çıkartmak için kapıyı açtı. Kadını arkasından itekleyerek dışarı çıkarttı. “Hiçbir şey düşünmüyorsun, Halil Abi geldi. Adam kalpten gider abla.”

Bir nefeste kendini kapı önünde bulan Cansu alnını sildi. Cansu’nun abisi kapıyı açarken kardeşine kaçamak bir bakış attı. Kardeşindeki değişimi fark etmişti ama üzerine uğrayamadı.

Sevgili görümcelerini gördü Cansu ilk, onun arkasından müstakbel eltisi belirdi. Ellerinde bohçalarla gülümseyerek içeri geçiyorlar, Cansu da onlara alnından inen terle hoş geldiniz diyordu. Ufukta, Salih Abisinin arkasında onu gördü. Omuzları inerken neden onu görünce gevşediğini bilemiyordu. Belki de hâlâ mutlu olacağına inanamıyordu. Belki Halil onun sakin tarafı olacaktı. Karar veremeyecek kadar karışıktı. Salih Abisine hoş geldin dedikten sonra Halil’in parlayan kahverengi gözleri ona öyle ışıltılı bakıyordu ki ömrünü verse yeter miydi bu adama, merak ediyordu. Neler yaşayacak, mutluluğa nasıl doyacak, içinde uyanan bir merak onu alıp götürdü. Eline bırakılan canlı lilyum buketine bakarken gülümsedi. Gözlerini çiçekten alıp Halil’e kaldırdı. Her şeyi de mi bilirdi, bu kadar çok sevilmek için nasıl bir sevap işlemişti?

“Hoş geldin.”

Cansu’nun güzel yüzüne bakıp iç çekti. “Çok hoş buldum.”

“Hadi abi hadi, ayıp, bekleme yapma!” dedi Pınar, usulca.

Halil başını sallayıp salon kapının önünde duran Cansu’nun abisinin elini sıktı.

“Sen neden bu kadar süslendin Pınar?” dedi Kerim, elindeki tatlıyı uzatırken. Pınar tepsiyi kucaklayıp göz devirdi. “Sen de çok şıksın aşkım.”

Kerim sırıtarak göz kırptı Pınar’a. Başını da bilmiş gibi sallayıp, Ahu’nun yanağından makas alıp salona ilerledi.

Poyraz elindeki çikolata tepsisini Ahu’ya uzattı. “Sıradaki bizim olmazsa yakarım Beyoğlu’nu Ahu.”

Kıkırdayan Ahu, yaklaşıp fısıldadı. “Sen beni yaktın, varsın yansın Beyoğlu.”

Poyraz’ın çapkın gülüşü, parlayan yeşil gözlerinden çekilip mutfağa sürüklendi Ahu. Pınar kolundan tutmuş, “Hadi hadi ne bakıştınız ya.”

İsteme ve yüzük merasimini birleştirmişlerdi. Cansu odanın bir köşesinde can çekişiyordu Halil bir köşesinde. İkisinin de alnından boncuk boncuk terler iniyordu. İkisinin de haklı sebepleri, eşit heyecanları vardı. Ahu bir omuzunu tutuyordu Pınar diğer omuzunu. Arada güç verircesine sıkıyor, Cansu bir gerilip bir gevşiyordu.

Halil’in önündeki kahveye bakıyordu tüm aile. Arada bir kıkırtı yükseliyor hemen kesiliyordu. On sene acılar içinde beklemişti Cansu’yu bir tuzlu kahve ona edebilirdi ki? Tüm aile halkının önünde kararlı bir şekilde fincanı kavrayıp dudaklarına götürüp tek seferde içti. Fincanı indirip Cansu’ya baktı. “Bol tuzlu,” dedi ama kahve orta şekerliydi. Kıyamamış mıydı Cansu? Kıyamamıştı. Kocaman gülümserken Cansu da ona karşılık verdi. “Afiyet olsun.”

“Verdim gitti,” dedi Cansu’nun babası.

“Aldım gitti,” diye mırıldandı Halil ama sesini yalnızca Poyraz duymuştu. Bir anda birbirlerini yan yana bulmuşlardı. Kız kardeşi olmadığı için tepsiyi Ahu sahiplenmişti. Yanında da Poyraz dikiliyordu. Ellerini uzatan Cansu’nun titreyen parmaklarına geçen halka çok şey ifade ediyordu. Geçmişi unutmak ve geleceğe umutlar yüklüydü. Bu kez canı yanmayacaktı. İnanıyordu. Yanındaki adamın gülen, ışıldayan bakışları ona geleceğe açılan ışıklı bir tünelin ucuydu. Hayat vaat ediyordu, aşk ve güven. Sevgi ve saygı. Merhamet ve vicdan. Aile ve mutluluk…

Misafirleri yolcu etmek için evin çıkış kapısına kadar inmişlerdi. Ahu ve Pınar o gece Cansu ile kalacaktı ama onlarda inmiş yolcu ediyordu sevdiği adamları. Halil’in arabasını abisi Salih Bey almış, ablaları ve eşini eve götürmek için gaza basmıştı.

Cansu üzerindeki şala sarınmıştı. Halil bir şey için kıvranıp duruyordu. En sonunda abisine yaklaştı. Cansu’nun abisi Selim, Halil’den üç yaş büyüktü. “Selim Abi…” dedi kıvranır hâlde.

Selim sırıtıp ellerini arkasında bağladı. Halil’i oldu olası severdi. Beyefendiliği, tavırları… Kız kardeşine talip olmasıysa sevgisini ikiye katlamıştı. Hiç tereddüt bile etmiyordu, kardeşi mutlu olacaktı. “Efendim Halil?”

Halil elini ensesine götürüp, utana sıkıla konuşmaya başladı. “Abi biz bir çay içsek? Bir saate gelirdik.”

Cansu’nun suratında oluşan gülüşü abisi yakaladı ve Halil’e döndü. “İki saat olsun, hadi gidin için.”

Halil’in parlayan gözleri Cansu’yu bulduğunda aynı ışıltılar kadının göz bebeklerinde de oynaşıyordu. Abisi arkasını dönüp giderken Cansu’nun elini tuttu. “Hadi gençler gidiyoruz.”

“Dur! Bu kılıkta mı?” dedi Cansu. Halil durup ona döndü. Nasıl güzeldi, gözlerini alamıyordu zaten. “Çok güzelsin Cansu. Hadi kızım hadi.” Tutup tekrar çekiştirdi.

“Deli davar,” derken kıkırdıyordu. Poyraz’ın aracının arka kapısını açıp Cansu’nun oturmasına yardım etti. “Bekleme yapma Poyraz.”

“Tamam abi.” Poyraz, Ahu’ya ön kapıyı açtı. “Buyurmaz mısınız müstakbelim?”

Şalının ucunu arkasına savuran Ahu, dudaklarını kibirle büktü. “Buyurayım madem.”

Kerim yanındaki Pınar’ı omuzuyla hafifçe itekledi. “Hadi, gidelim.”

Pınar iç geçirdi. “Kerim, şu adamlara bak da feyz al biraz. Nasıl romantikler. Senin bir bilader demediğin kaldı.”

Kerim sırıttı, kolunu Pınar’ın omuzuna dolayıp kolunun altına çekti. Kadının kulağına fısıldadı. “Kerim’in sultanı, kız ben seni seviyorum ya. Yetmiyor mu?”

Eriyerek adamın kolunun altına girdi Pınar. “Deve! Senin aşkın da bir değişik. Dengesiz herif. Yürü gidelim.”

Önerilen makaleler

20 Yorum

  1. Kerim ile pınarın aşkı harika ya😂😂😂
    Bence bi tertip demediği kaldı 😂😂😂😂

  2. Harika bölümdü emeğine sağlık canım 🥰🥰

  3. Yaaa Halil için çok mutluyum ben yaa çok güzel bölümdü yazarım ellerine emeğine sağlık 😊

  4. Her kitabın her bölümümü güzel olur bu kitaba başlamdım bilerek final olsunda okuyun diye dyanamadım yine story lerin takibindeyim yeni bölüm geldimi diye 😀 iyiki size aşkı öğreten biri var ömür boyu olsun bizde kitaplardan vaybe diyoruz 😊

  5. Allah’m birine Balatı yaktırır, diğerine Beyoğlunu sen bize neler ediyon Payelll ‘cim bekarlara yazık

  6. Hahaahahaa Kerim tam davarsin Hee

  7. Balat yandı beyoglu da yansın ne olmuş yani hiç

  8. Ahu’nun iç sesine hayranım 😁💙

  9. Halil ve cansu mutlu olsunlar ..Kerim odun senin ruhun 😄😁emegine ve yuregine saglik balim❤😘

  10. Ya ben sizi yeriiim bitmesin ya mor salkımlı sokaaak🥰🥰🥰

  11. Keşke her satırda yorum yapabilme imkanımız olsa neler neler yazardım muhteşem bölümdü halilin heyecanı çok güzeldi ve Abla larına verdiği ayarda

  12. Kerim kadar odununu sen daha önce yazmışmıydın abla hatırlayamıyorum valla 😊 son anda biraz toparlar gibi oldu kerimin sultanı diyerek sanki …❤❤

  13. Bölümü okuyup okuyup gülümsemekten -gulumseme derken ağzı kulakta fiyonk yapandan bahsediyorum-yorum yazamıyorum ki🥰
    Aşk ve güven,sevgi ve saygı,merhamet ve vicdan,aile ve mutluluk😍Yazarcanim hem böyle yazmış hem de bunların hepsini her satırda hissettirmiş.
    Tanışmayı bekleyen Poyraz’lara çok güldüm😂Heyecanın dibine vuran Halil’e , Odun ama aşık Kerim’e de😂…
    Dunya’nin onların yüzü hürmetine dönen masumlara,neyin eksik,neyin õnemli olduğunu anlatan satırlara yine kalbimi biraktim.
    Kalemine, güzel gõnlune sağlık yazarcanim

  14. Çok güzeldi ellerinize emeğinize sağlık ❤❤❤

  15. aman Allah askına balattan toz bile kalmasın 😤😤😤🤐Beyoğlu bize yeter

  16. mükemmel olmus bunları yeni yasamışken okumak acayip zevkli geldi bu asıklar fena yalnız her biri kendine has özellikte ama favorim ahu ve poyraz orası asikar bakalım onun İsteme faslı nasıl olacak
    Emeğine sağlık bacım

  17. Harika bir bölümdü yüreğime sağlık sırasında isteme gelsin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!