10. Kafana Sıkarım

Issız bir sokakta arabadan indi. Etrafına bakınma gereği bile duymadan ezbere bildiği yoldan yürümeye başladı. Tekti, silahı dahi yoktu. Ellerini cebine atıp, sakin adımlarla deva etti. Soğuktu, usulca yağmur çiseliyordu. Başında siyah bir bere, üzerinde her zamanki siyah deri montu vardı. Islak zeminin ay ışındaki parıltılarını izliyor, arada su birikintilerine basıp çıkan sesi dinliyordu. Saat sabaha karşı üçtü, sokakta sadece o vardı. Uzun ve dar sokağı aşıp, sola döndü. Sanki gün ışığında yürüyor kadar rahattı, nereye gittiğini biliyordu. Neden çağırıldığını da biliyordu. Her zamanki konulardı, ama bu kez onun diyecek sözleri olacaktı. Artık Vedat bir şeyler talep edecek, onlar da uygulayacaktı. Yıllardır o her denileni sorgusuz yerine getirmiş, bulunduğu konumun hakkını teslim etmişti ve en tepeye oturmuştu. Artık ihanetlere, düşmanına dost gözüyle bakmaya son vereceği masaya oturacaktı. O masa birçok masadan sadece biriydi ve Vedat o masaya aitti. Her başın ardında daha büyük başlar vardı, onun üstü, onun daha üstü ve dünyayı yöneten en üstler. Vedat’ın en büyük inancı en büyüğün her zaman Yaradan olmasıydı. 

Fatih’in dar sokaklarından birinde eski bir marketin arka kapısının önünde durdu. O bildi bileli burası eskitilmiş, kullanılmış ama aslında hiç kullanılmamış olan bir yapıydı. Marketin üzerinde iş yerleri bile onların hükmünde sözde iş sahiplerine kiralanmış mekânlardı. 

Elini pas tutmuş demir kapının üzerine yavaşça yasladı. Eli hareket etti, tırnakları kapının üzerinde durdu. Parmaklarını kaldırdı, ortadaki üç parmağıyla vuracaktı. Alttan başladı, oluşan melodiye üstten başlayarak ikinci tıkırtılar eklediğinde kapı aralandı. Eğer vurmaya üstten başlamış olsaydı bu kapı asla açılmayacaktı. Yine etrafına bakınmadan kapıdan geçti. Nemli betonu ezerek dar bir koridorda yürüdü. Kapıyı açana bakmamıştı, bakması için bir nedeni yoktu. Ezberlediği yolu geçerken sadece önüne bakıyordu. Küçük küçük ışıklar ilerledikçe büyümeye başladı, yolunu daha rahat seçti. 

Önüne çıkan kapı bu kez kendi açıldı. Ve tamamen aydınlık bir alana ulaştı. Geçtiği kir pas içinde olan koridora nazaran daha ferah ve bakımlıydı. Elli metre kare alanın her yerinde ışık vardı, ortada bir masa etrafında onu bekleyen adamlar. Her zamanki soğuk tavrıyla yerine yaklaştı. Kimseye tek kelime etmeden oturdu. Karşısında Yalçın Bozkurt oturuyordu. Yanındaki koltukta kuzeni Vural Aras. Tanışıyor gibi değillerdi, daha çok iki yabancı gibiydiler. 

Masanın başında ülkenin en önemli adamlarından bir tanesi oturuyordu, Sedat Başkan’ı. Yıllar onu yaşlanmaktan men ediyor gibiydi. Vedat o adamı yedi yaşından bu yana tanıyordu. Masanın diğer ucunda yine ülkenin en büyük alt katmanından biri daha vardı. Vedat bu adamdan tiksiniyordu. Vedat bu masada olmaktan gurur duyuyordu, ama hem Yalçın Bozkurt’tan hem de diğer uçta oturan Mehmet Sandık’tan tiksiniyordu. 

“Başlayalım,” dedi Sedat Başkan. Vural’a bakıyordu. Vural kendine verilen söz hakkıyla konuşmaya başladı. “Geçen hafta yakalanan tırda çıkan uyuşturucular imha edildi. Bunun suçlusu da bu masada oturuyor.” Bakışları Mehmet Sandık’a bakıyordu. Yaşlı kurt yaşına nazaran dinç ve çirkindi. Yüzündeki kırışıklılar ona çirkinlikten başka bir şey katmıyordu. Yüz derileri birbiri üzerine binmişti ve ela gözleri nefretle parlıyordu. 

“Size izin verin denmişti, eğer balta vurmamış olsaydınız mallar yerine ulaşacaktı,” dedi Mehmet Sandık. 

“Biz de sana ortaklarını iyi seç demiştik ama sen seçemedin. Bize kâr getirmeyecekti, sen kendini tatmin etmek için ucuz oynuyorsun,” dedi Vural. “Kurallar belli! Uymazsan Türk Polisi yakalar.” 

“Sana hiç yakışmıyor,” dedi Vedat. “Sana ne İtalya’nın ucuz mafyasından? Olan mallara oldu, zararı sana kestiler. Umarım akıllanmışsındır.” 

Mehmet Sandık ikisine de kusar gibi bakıyordu. Yıllarını vermiş, tecrübe sahibi olan kendine bu iki genç çömez oyunun kurallarını öğretiyordu. Kahretsin ki şu an üste çıkacak açıkları elinde yoktu. Aslında hiç olmuyordu, Vedat ve Vural tüm oyunları kuralına göre oynuyor, asla hata yapmıyordu ama elbet bir gün eline düşeceklerdi. Sessizce arkasına yaslandı. 

Sedat Başkan sadece dinliyordu. Bakışları Yalçın’a kayınca yüzünde eğlenen ifadesiyle adamın önüne, elindeki tespihe baktığını gördü. Onu es geçerek Vedat’a döndü. “Vedat?”

“Arabistan’dan gelip, Suriye’ye geçecek olan silahlar yakalandı, biliyorsunuz. Bunun benimle alakalı olamadığını düşünüyorum. Aslında bunu bu masada oturanlar iyi biliyor, sesleri çıkmadığına göre…” Bakışları Mehmet ve Yalçın üzerindeydi. 

“Biz mi yakalattık?” derken oldukça sakindi Mehmet Sandık. “Neye dayanarak söylüyorsun bunu?” 

“Sizden başka düşmanım mı var? Ertesi gün aynı yoldan senin tırın geçti ama nedense benim mallarım yakalandı. Buna sen başka bir açıklama getirebilir misin?” 

“Hayal görüyorsun Çelebi! Biz bu yolda birlikte yürüyoruz, belki de başka bir düşmanın vardır. Ailenden mesela?” 

Vedat’ın yüzünde tek bir kas bile oynamazken içinde kasırgalar esiyordu. Bu adamın sonu onun ellerinden olacaktı. Zamanı elbet gelecekti. 

“Lafını bil!” dedi Vural. “Bizde kalleşlik olmaz,” derken sesi gayet normal bir tonda çıkmıştı. 

“Bir ailesi sen misin?” diyen Mehmet de sakindi, hatta sırıtıyordu. “Ben üzerime alınmıyorum, elinizde delil varsa bırakın masaya, ama yoksa susmasını bilin.” 

Vural ile Vedat sustu, konuşmanın bir gereği yoktu. En azından düşmanın kim olduğu belliydi onlar için. Bu sadece bilgileri olduğunun ispatıydı. 

Sedat Başkan tüm bu sözleri de dinleyip sol tarafına döndü.  “Yalçın?” 

“Asayiş tepemde, çekersen sevinirim,” dedi Yalçın. “Geçen ay yurtdışından gelen kadınlardan biri ölü bulundu, manyağın biri yüzünden az kalsın başımız derde giriyordu. Temizleyip gömdük adamı. Diğer kadınları da bir eve kapattık, başka sıkıntı yok gibi…” derken Vedat’a bakıyordu. Kahverengi gözleri kısık, ama canını alacak kadar da sertti. “Demek isterdim ama diyemiyorum. Çelebi etrafımda geziyor bundan hoşlanmıyorum.” 

Haftalar önce Efşan’ın gittiği kaçak dövüşten bahsedince Vedat’ın tüm kanı çekildi ama sessizliğini bozacağı ânı kollayacaktı. Olduğu masayı Yalçın’ın tepesine geçirmenin hayalini orada kurmuş ve anında silkelenmişti. 

Sedat Başkan Vedat’a döndüğünde göz göze geldiler. Başkan’ın haberi olmaması ilginçti ki ona boş bakıyordu. Henüz ikisi konuşmaya başlamadan Yalçın devam etti. 

“Yengem ziyaretime geldi, duymadın mı Başkan’ım?” dedi, bilerek haber uçmasına mâni olmuştu oysa. Sözlerini bu masaya sakladığını anladı Vedat. Eski can dostuyla göz göze gelmiş, ikisi arasındaki bakışmayı Başkan bölmüştü. 

Efşan’ın varlığından haberi olsa da bahsi geçen konuya hâkim değildi ve bu onu öfkelendirdi. “Hanginiz sakladı bunu benden?” Sesi katı ve hırslıydı. “Biz sizleri bu ülkenin bir tepesine oturun diye yetiştirdik, bizden bir şey saklayın diye değil!” 

“Ben bilmem,” dedi Yalçın. “Vedat Çelebi kendine yaraşır bir kadın bulmuş, tebrik ederim.” 

“Tebrikini kendine sakla!” dedikten sonra Başkan’a döndü. “Haberiniz olmadığından haberim yoktu. Konunun benimle bir ilgisi yok. Efşan o gece, her kaçak dövüş izleyen biri gibi gitti ve ben onu oradan aldım. Ona gerekli açıklamayı da yaptım. Henüz kim olduğumu tam anlamıyla bilmiyor. Ve bu masada konuşulacak en son konu benim kadınım! Bunu konuşuyor olmamızın bana getirisi olarak söylemek istediklerim var.” 

Dört baş da ona dönmüş, sessizlik içince bekliyorlardı. Vedat bunu bir kez diyecekti ve bir daha konuyu açmak yerine Mehmet ve Yalçın’ın kafasına sıkmaya niyetliydi. Yaşadığı onca şey, olmaması gerekenlerin acısı hâlâ içindeydi. Dört adama da kısa bakışlar atarak tane tane sarf etti sözlerini. 

“Benim aileme bir adım yaklaşacak olanın cesedini bile bulamazlar! Efşan’a bir adım yaklaşan olursa, başına herhangi bir şey gelirse, tırnağı bile kırılırsa sizden bilirim. Sonra ne olacağını görecek kadar yaşarsınız!” 

İstanbul da bir cezaevi…

Bir haftadır kaşınan parmaklarının kaşımak istediği tek bir kişi vardı. Aykan Karacadağlı… Bir haftadır beklediği ânın gelmesini yumruklarını sıkarak beklemişti. Kadere lanetler etmek istiyordu ama inanç tahtasına yakışmıyordu. İnandığı şeylerin başında alnına ne yazılmışsa insan onu yaşar felsefesi geliyordu. Bu yine de insan evlâdının kötü olması ve kötülük yapması gerektiği anlamına gelmiyordu. Erkeklerin kadınlara şiddet uygulamasına, tecavüz etmesine ve katletmesine olan öfkesinin önüne kimse geçemiyordu. Kadına zarar veren bir erkek gördüğünde tüm iyilik potansiyelini kaybediyor, içinden aç bir aslan çıkıyordu. Elinde kalanın etleri çürüyene kadar uğraşacağı, son nefesine kadar asla bırakmazdı. 

Müdürün odasından çıkmıştı, gardiyanın önden yürümesini izliyor, peşi sıra takip ediyordu. Dar, karanlık ve rutubet kokan koridorları dolanmaya başlamışlardı. Koridorlar uzadıkça rutubet kokusu yükseliyor, duvarlar daha bakımsız görünüyordu. Gri renkteki eskimiş boya, soğuk demir kapılar karşılıyordu. 

Ayağında botları, kot pantolonu ve bir tişört vardı, tümüyle siyahtı. Siyah kaşe kabanını omuzlarından düşürüp Yasin’e uzattı. Hızlı adımlarla yürüyordu, yanında Yasin ve Arif vardı. Elini sağ tarafına açtığında Yasin avuçlarına bir susta bıraktı. Vedat alıp arka cebine tıktı sustayı. Diğer yanındaki Arif siyah deri eldivenleri uzatınca alıp ellerine geçirdi. Önden giden ve her geçtikleri kapıların kilidini açan gardiyan onlara bakmıyordu. O gri ve rutubet kokan duvarlarda ne çok sırlar saklıydı. Sırları açığa çıkaran nefes alamazdı. Düzen bozulmamaya yemin etmiş bir zaman dilimiydi. Saat asla tersine dönmezdi, düzen asla bozulmazdı. Güçlüler her zaman gücünü parmakları ve iki dudakları arasında saklardı. Ama iyi ama kötü…

Ellerine taktığı eldiveni çekiştirdiğinde metal bir kapının önünde durdular. Kapının hemen yanında bir gardiyan daha vardı ve yere bakıyordu. İkinci gardiyanda diğer yöne geçip ayakuçlarına bakındı. Kapı koluna asılıp açtı Vedat. Aralayıp bedenini içeri soktu. Orada, masanın başında oturuyordu, kapıyı kapatıp önünde durdu. 

Kapı açılır açılmaz onu gören Aykan’ın duruşu önce korkuyla gerilmiş daha sonra ümitsizlikle omuzları inmişti. Onca sene bir vicdan kırıntısı bile duymadan yaşamıştı ama son bir haftada yaptığına ölesiye pişmandı fakat artık o kadar geçti ki onu oradan ve bu adamın elinden ancak Allah alırdı. 

Aykan’ın yüzüne baktı, odayı aydınlatan bir lamba vardı. Geçen bir haftada dağılmış olan suratı toparlanmıştı. Tüm o yaraları onun kadını yapmıştı. Efşan, Aykan’ın suratını dağıtırken, tüm bedenine izler ve acılar bırakırken onları zevkle izlemişti. Ablasının intikamını almak adına elinden geleni ardına bırakmıştı Efşan. Kendince de büyük bir başarıydı, ama biliyordu ki Efşan’ın kalbi asla soğumayacaktı. 

Adımları onu masanın önüne kadar götürdü. Ellerini arkasında bağlamıştı. Buz mavisi gözleri hissiz, acımasızdı. “Baştan başlayalım,” dedi ileri geri yürümeye başladı. “Nasıl karar verdin?”  Cevap gelmiyordu. Vedat bağırarak tekrar sordu. “Nasıl? Çok mu güzeldi? Benim olsun mu dedin?” 

Aykan kumral saçlarını eliyle tarayıp sıktı. Dirseği masaya dayanmıştı, gözleri sıkı sıkıya yumuluydu. “Pişmanım!” 

Vedat başını aşağı yukarı salladı, hâlâ yürümeye devam ediyordu. “Pişmansın, Gülperi yaşamıyor, bir kızın var ve nerede bilinmiyor. Anneleri öldü, babası öldürdü ve sonra kendini vurdu. Cengiz, Gülperi’yi öldürdü ve Efşan bir yetimhane de iki sene kaldı. Aileden geriye hiçbir şey kalmadı ve sen pişmansın, öyle mi?”

Sesi hem yüksek hem de buz kadar soğuk ve keskindi. Her ses titreşiminde Aykan kendini ölüme yakın hissediyordu. Sonra bir anda ölmenin çok zor olduğunu kavrıyor, çaresizlikle kıvranıyordu. “Öldür beni!” diye yalvardı, elleri iki yanına açılmış, masaya uzanmıştı. Ağlıyordu, çaresizlik hayatı boyunca hiç yaşamadığı bir duyguydu. O bir Ağa oğluydu, önüne kuş sofraları kurulmuştu. Kadınlar onun güzel yüzüne ve fiziğine hayranlık duyarak sıraya girmişti ama şu hâli ölmeden önceki cehennemdi. 

Arkasına dolanıp Aykan’ın saçlarını sıkıca kavradı. “On yedi yaşındaki bir çocuktan ne kadar etkilenebilirsin? Yeni çıkmış göğüsleri mi etkiledi?” Aykan’ın başını masaya sertçe çarptı. Odanın içinde acı, boğuk bir çığlık yankılandı. İçinden kımıldamak gelmiyordu Aykan’ın, kendini öldürtmek istiyordu. Tam da bu düşünceyle çırpındı. 

“Çok güzeldi, uzundu boyu, kuğu gibi boynu vardı. Uzun siyah saçları ellerime dolansa neler hissederdim, derdim.” 

Vedat duyduklarıyla ona istediğini vermeye hazırdı. Sıkıca tutuğu başı kaldırıp tekrar masaya çarptı. Tuttuğu saçlardan ağzından burnundan kan gelen Aykan’ın başını kaldırdı. Acıyla ağzı aralanmıştı, inliyordu. “Sonra?” diye bağırdı. “Anlat!” 

Kanını yutan Aykan’ın midesi bulanıyordu. Ölüme adım adımdı. “Sadece benim olmalıydı, ne zaman görsem onun koynunda olmayı hayal ediyordum. Orada burada o itle buluşuyordu, ona her istediğinin iznini veriyordu da bana mı vermeyecekti?” 

Dişlerini sıkıyordu, yüzündeki çizgiler daha belirgin oluyor, tam bir katil gibi görünüyordu. Bir kez daha masaya vurduğu başı bıraktı. Soluna dolanıp, Aykan’ın oturduğu sandalyeye tekme attı. Aykan boğuk seslerle yana savruldu. “Her şeyini vermişti ama bakireydi.” 

Haykırarak ağlıyordu Aykan. Yerde can çekişiyordu hem ruhu hem bedeni ama hiçbir acısı yaptığına eş değildi. “Bakireydi. Benim oldu, benim çocuğumu doğurdu. Allah hepsinin belasını verdi.”

Vedat’ın bedeni buz kesip titredi, işittiği sözler kafasına silah dayanmış hissi vermişti. Ruhu ondan koşarak kaçıyordu. Merhameti, sağ duyusu ve el insafı toz bulutu gibi dağılıyordu. Kendini Aykan’ın üzerine abandı, yumrukları yüzüne indi. Havaya kalkan yumruğu amansızca kapalı ve yumuluydu. Aykan’ın kırılan yüz kemiklerinin sesini duyuyordu ama yetmiyordu. İçindeki acımasız adam doymuyordu. Son yumruğu havada kaldı, bunlar onun için basit acılardı. Bu yaralar iyileşirdi, eski hâline döner yine o adam olurdu. 

Üzerinden kalkıp, kapıyı araladı. “Yasin, Arif içeri!” deyip kapıyı aralık bırakıp arkasını döndü. Arif ve Yasin yerde yatana bakıp emir beklediler. 

Adamlarına döndü. “Çözün şunun kemerini, o çok sevdiği, uğruna bir aileyi yok ettiği yere veda edecek.” 

Ne bir soru ne bir durak, iki adamı da ikiletmeden denileni yerine getirdi. Hissiz ve acımasızdı. Aykan inliyor, arada anlaşılmaz sözler sarf ediyor, çırpınıyordu. Onun ölüm anlayışıyla Vedat’ın ki taban tabana zıttı. “Yapma!” diyordu. 

“Yapma!” diyerek onu tekrar etti Vedat. “Ne kadar önemli bir söz, şimdi anladın mı? Seni elimden Allah alacak! Yoksa sen kendini ipe takana kadar ben her yerini usul usul alacağım.” Arka cebine bıraktığı sustayı aldı, ölmek için yalvaran, kan oturmuş Aykan’ın gözlerinin içine baka baka bir klik sesiyle bıçağı görünür yaptı. Bıçağın keskinliğine sırıtarak bakıyordu. Az sonra Aykan’ın etini parçalayacak olması hayali bile güzeldi onun için. 

“Ölmek istiyorum,” diyordu Aykan. “Öldür beni!” 

Vedat acımasız bir zevkle onun açık organına bakıyordu. Uğruna bir aileyi yok ettiği organın ona fazla geldiğini düşünüyordu. Dağlıca ailesi yaşamıyordu ve o organın da yerinde olmaması gerekiyordu. “O zevki sana bırakıyorum.” Hızlı bir adımla mesafe kapanmış, bir elinde bıçak diğer elinde Aykan’ın erkeklik organı ve birkaç saniye sonra kulaklarından asla silinmeyecek kocaman bir haykırışla elindeki fazlalığı yere attı. 

Aykan iki adamının kolunda kendinden geçti. Yasin ve Arif kollarından tuttukları Aykan’ı yere bıraktılar. Bıçağı yer atıp eldivenlerini de çıkartıp bıçağın üzerine bıraktı. “Şu fazlalıkla hepsini çöpe atın. Bunu da en iyi hastaneye götürsünler. Oradan sapa sağlam çıkacak. Buraya geri döndüğünde çocuklara verin eğlensinler.” 

Arkasına bakmadan odadan çıktı. Ruhunda ağırlıklar, bitmişlikler ve yeni başlangıçların karmaşık hazlarıyla çıkış kapısına kadar durmadı. Mükemmel değildi, asla olmayacaktı. İyi biri değildi, belki bir caniydi ama bu hayatı ona sunanlar zamanla bu adama dönüşeceğini biliyorlardı. Hiç kimse bir adama haddini bildirdiği için bir ülkenin başında mafya diye anılmazdı. O, bir masanın başında oturanlardan, bir ülkenin mihenk taşlarından sadece bir tanesiydi.

Vedat hayatından çıktığından bu yana tam yirmi yedi gün olmuştu. Kasımın soğuğu montundan içeri çok az sızıyordu ama Vedat’ın yokluğunun soğuğu iliklerine işlemişti. Düşünmekten delirme noktasına gelmiş, kendini dışarı atmıştı. Peşinde gezen Arif’le kanka olmaya az kalmıştı. Seviyordu o çirkin, iri ve korkutan tipine aldırmadan. Yenge yenge sürekli dibinde bitiyordu. Salık saçlarına geçirdiği siyah beresini az daha aşağıya çekiştirdi. Ellerini tekrar cebine soktu, omuzları bir kez kalktı ve indi. Başını önce gökyüzüne sonra denize çevirdi, adımları yavaştı. Soğuk da olsa etrafından geçen insanlar vardı. 

Yirmi yedi gündür bir kez bile görmemişti, sesini de duymamıştı. Sabrı bitmiş, duyguları oturmuştu. Vedat bir şekilde hayatına girmiş, sağlam bir zemine temel atmıştı. Efşan ne yapsa o zemini sarsmayı başaramamıştı. O an anlamıştı, artık kurtuluşu olmayacak çünkü adama âşıktı. Aşkın ne olduğunu bilmiyordu ama kalbindeki sancının başka bir açıklaması olamazdı. 

Ne olacağını düşünmüştü, önce onu seven bir adımın eşi, kadını, hayat arkadaşı. Sonra binlerce insanın hayranlık duyduğu, aşırı zengin ve tehlikesi sınırsız bir adamın arkasındaki güç. Vedat öyle söylüyordu. Ama bu yolda nasıl yürüyeceğini kestiremiyordu. Ya bir yerde biter, tükenir yürüyemezse! Bir gün bir sokakta kalır da çıkamazsa… Gelecekten hiç korkmamıştı, geçmişi kabuslarla dolu biri geleceğinden korkmazdı. 

Bir kez bile aramamış, görmek istememiş birinin sevgisinden şüpheye düşüyordu. Bu kadar sabırlı mıydı Vedat? Yoksa kızgın ya da kırgın mıydı? Açılan arada neler yaşanmış, neler hissedilmiş merak ediyordu. Kadınsı hisleriyle akıl karmaşasına düşüyordu ve bu ikinci bir dalgaya sebep oluyordu. Şu an için yapması gerekenin Vedat’la konuşmak olduğu gerçeğinin heyecanıyla sarmalandı. Sağında ve solunda gezen iki adama dönüp, ‘Beni ona götürün,’ dese merak ettiklerinden arınırdı. Derin bir solukla omuzlarını kaldırıp indirdi. Neyi bekleyecekti ki, giderdi. Durup başını gökyüzüne kaldırdı, aklının çoktan gittiği bir adama bu direnci kırıldı. İkiye ayrılıp çatırdadı. Kalbinin ikiye ayrılışının sesini işitti, bir parçası çoktan uzaklaşmış, diğer yarısını çağırıyordu. 

Yanından geçmekte olan birini hissetti ama umursamadı. Başını indirdiği anda arkasını dönecekti ki adamın da yan şekilde durmuş, olmasıyla ona döndü. Karanlıktan ve kalın giyiminden yaşı ve yüzü seçilmiyordu. Kulağında telefonla konuşuyordu, aralarında bir metre vardı. Adam telefonu indirip ekrana baktı. “Abin Cengiz’in selamı var. Namusuyla okuluna gitsin yoksa ablana olanların senin de başına geleceğini söyledi.” Adam telefonu cebine atıp devam etti. 

Efşan’ın kanı dondu ve aynı anda kaynadı. İşittiği sözler kalbine bir hançer gibi saplandı, hançeri abisi çevirdi ve oluk oluk acı akmaya başladı. Öfke, hırs tüm damarlarına hücum etti. Arkasını dönerek adama baktı, uzaklaşıyordu. Şimdiden on metre ilerlemişti. Koştu, denizin hırçın sesleri botlarının altındaki ses yok ediyordu. Adam onun yaklaştığını fark edemiyordu. Efşan iki metre kala parmak ucunda yerden yükselip ayağının tüm gücünü adamın sırtına indirdi. Sırtına vurduğu adam tekmenin verdiği hızla iki metre gerisine yüzüstü yere serildiğinde Arif ve diğer adam yanında belirmişti. 

“Ne abisi lan!” diye bağırdı Efşan. “Benim abim yok!” Arif silahını çıkarmış adamın başına dayamış, üzerinde silah olup olmadığını kontrol etmiş ve belindeki tabancayı almıştı. “Yenge seni eve götürsünler, buna ben bakarım.”

Efşan burnundan soluyor, alamadığı hırsıyla içten içe daha çok şiddet uygulamak istiyordu. “Bırak onu, çevir bana Arif.”

Arif birkaç saniye kadının yüzüne bakmış, bundan kaçamayacağını artık saklanacak bir durum olmadığını anlamıştı. Soluk verip yerde acıyla inleyen adamı sırtüstü çevirdi. Yüzü çizilmişti, keskin acılar sırtından yüzüne tırmanıyordu adamın. İnlemesine aldırmadı Efşan, sağ ayağını adamın göğsüne bastırdı. 

“Kim gönderdi seni?” dedi kısık ama sert bir tonda. Adam konuşmayınca Efşan tüm gücüyle göğsüne baskı uyguladığında adamdan boğuk bir çığlık koptu. “Konuşmazsan şurada kafana sıkarım,” derken montunun fermuarını indirip koltuk altındaki küçük silahını çıkarıp kurşunu ucuna sürdü. Acımasız bir yüz ifadesiyle ayağına güç verip eğildi. Tabancayı adamın çenesine dayadı. 

Arif, Efşan’a gözleri büyüyerek bakmıştı, bilmiyordu böyle bir kadın olduğunu. Patronu kadar acımasız mıydı Efşan? Yanındaki diğer adam da durmuş öylece bakıyordu. En az Arif kadar şaşkın durumdaydı. 

“Abin içerden haber göndermiş, bana da sana getirmemi istediler. Başka bir şey bilmiyorum.” Efşan uyguladığı acı baskıyla adamın nefesini kestiğini fark edip geriye çekildi. Ayağını adamın göğsünden alıp yere bastı. Arif ve adının Tunç olduğunu bildiği ama konuşma gereği duymadığı adama baktı. Bu ikisinin yerde yatandan daha çok şey bildiğine emindi. 

“Bırakın bunu.” 

“Tamam yenge, Tunç seni eve bıraksın. Ben onu bir güzel bırakacağım.” 

“Arif, bırak! Kaldırın yerden.” 

Silahını beline takan Arif ağzının içinde bir homurdanma, Tunç’un da yardımıyla adamı ayağa kaldırdılar. Efşan’ın karşısına diktiler. Adam kendine gelmek için derin nefesler alıyordu. 

“Cengiz’e haber götüreceksin. Efşan namusunu orada burada harcıyor, mafya babasının metresi olmuş, günü gün ediyor da diyeceksin. Cengiz kafasına sıkmazsa Efşan er geç gelip kalbine tek kurşun sıkacak diyeceksin.” Çenesini havaya dikti. “Anladın mı?” derken bağırmıştı. 

Adam başını salladığında Arif ve Tunç itekleyerek bıraktılar. Ayakta dengesini sağlayınca uzaklaşmaya başladığında Arif, “Gidiyoruz yenge, nereden ne çıkacağı belli olmaz. Bu tek başına değildir, hemen!” 

Bunu kabul edip, hızlı adımlara önden yürümeye başladı. Yürüyerek geldiği yerden Vedat’a ait araca bindi. Sürgülü kapı üzerine kapanınca arkasına yaslandı ve araç saniyeler içinde hareket etti.

Araç evini önünde durdu, adımını attığında kendi telefonunu çalmaya başladı. Özel bir gecede yemekten dönüyordu. Yanında Efşan olması gereken bir yemekte tek başına kalmıştı. Ona eşlik edecek onlarca kadın vardı ama hiçbirini, özellikle de avukatlarından biri olanı asla istememişti. 

“Ne var?” diyerek açmış evine yürüyordu. 

“Reis, yenge sahildeyken saldırıya uğrayacak gibiydi ama saldırdı.” 

Dünya dönmeyi bıraktı, durdu, akmadı. An geçmedi ve ne diyeceğini bilemedi. Yasin’in telefonla konuşmasını işitti ama Arif’e cevap veremedi. 

“Reis!” dedi Yasin, o an kendine geldi. Yüzünde tüm damarları gerildi, beyaz teninde damarlar açığa çıktı ve avazı çıktığı kadar bağırdı. “Ulan it! Sen ne diye peşinde geziyorsun!” 

“Reis, yanından geçen normal bir vatandaş gibiydi. Yenge demedi ne dediğini, adam yürüdü gitti ama yenge bir tekmeyle yere serdi.” Arif konuşmanın geri kalanını anlatırken gevşedi, burun kemerini sıktı. Efşan’ın ilettiği mesajlara da yaptıklarına da ayrıca bir hayranlıkla sarmalandı. Telefonu kapatıp erkeksi bir edayla ellerini beline yerleştirip, gökyüzüne baktı, baktı ve baktı. 

“Sikerim böyle işi de vaktini de!” Arkasını dönüp aracına yürüdü. Kapının ona açılmasını beklemeden açıp girdi. Ardından Yasin kapıyı kapattı, gidecekleri adres belliydi. Şoför koltuğuna geçip aracı çalıştırdı. 

“Sür, nereye gideceğini biliyorsun.”

Önerilen makaleler

12 Yorum

  1. Uuu harika bir bolumdu canim ikisi birbirini tamamliyo 🥰🥰😘😘

  2. Hangisi daha deli idrak etmekte zorlaniyom ya hu🤭Ayy bide bu Vedat neci hâlâ anlayamadım, Eşkıya Dunya ya Hükümdar Olamz daki Çakır versiyonu gibimsi gibi mii🙈Payelll bacımsu 🧐

  3. Bence ikisinde deli bir birine yakışan deli efşanlı bölümler süperdi çok çok dirayetli bir kız

    1. İki inatçımı inatçı deli, tencere kapak misali 😂😂😂ellerine sağlık çok güzel bölümdü

  4. Kalbinin yarisinin yanina gitme zamani Vedat Celebi.Abisi seni Vedat guzl birsekilde cezani versin kisa zamanda.Harika bir bolumdu emegine ve guzel kalbine saglik balim❤😘

  5. İki deli biraraya gelmemeliydik 😂 ALLAHım çok tatlılar

  6. Harika bir bölüm olmuş yok yok ne harikası muhteşemdi…..ellerinize emeğinize sağlık ❤🧡💛💚💘❤🧡💛💚💙💜

  7. Hacı hacıyı tekke de, deli deli dakka da bulurmuş

  8. Beklediğimize değen mükemmel bir bölümdü

  9. 😍😍😍😍😍 okudum
    heyttttttt be ne bölümdü ekşın özlemişiz
    Vural canım ellerine saglık sen vurdun benim içimin yağları eridi havada uçusan yumruklar cabası efsan sana diyecek sözüm yok ki payel kızı olmak bunu gerektırır aslııııııııııı ya selam olsun
    Emeğine yüreğine sağlık mükemmel ötesi bir bölüm beklediğimize degdi ama bu kadar beklemesekte olabilir yani degil mi bacımmmmmm

  10. İkisde atarlı giderli Allahım bu kadar atraksiyon seviyoruz anlamıyorum ki okurken mest oluyorum resmen eline sağlık abla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!