12.Yılları Saymışım

İkinci derse koşar adım girmişti. Vedat onu bırakırken akşam Arif’in onu bir yere getireceğini söylemişti. Neresi olduğunu soramamıştı çünkü ucu ucuna yetiştiği sınıfa kendini zor atmıştı. Siyah kaşe eteğini aşağıya çekiştirdi yerinden kalkarken, boğazlı siyah kazağının eteklerini de eteğinin üzerinde düzeltti. Bacaklarını saran siyah kalın çorap tenini kapatmıştı. Kısa çizmeleri, salınmış saçları ve başındaki incecik metal siyah tacı vardı.

Çantasının kulpunu kavradı, beyaz kaşe kabanını koluna taktı. Cemile ve Derin, geldiğinden bu yana geçen bir aya nazaran ve hatta onu tanıdıklarından beridir yüzünde hiç görmedikleri parlaklığı fark etmişti.

“Ne iş?” dedi Cemile.

“Gözlerin parlıyor, hatta yüzün.”

“Hiç… Vedat’la olmaya karar verdim. Mutluyum…”

Birlikte yürümeye başladılar. Derin bir adım öne çıkıp kollarını iki yana açtı. “İşte aşkın gücü.”

Efşan elini arkadaşının dudaklarına kapattı. “Derin!” Yanlarından gelip geçen öğrenci ve hocaların duyma ihtimaliyle çekindi. Vedat okula geldiğinden bugüne birçok göz ona bakarken renk değiştiriyordu.

Derin susarak kurtuldu arkadaşından. Kıkırdayarak Efşan’ın koluna girdi, yürümeye devam ettiler. Cemile de diğer koluna girdi. “Anlat bakalım,” dedi Cemile.

Efşan onlara binde birini çıkışa kadar anlattı. Kabanını giyip düğmeleri kapattı. “Arif beni bekliyor, pazartesi görüşürüz.” Kızlar arkasından hülyalı bakışlar atarken o, onu bekleyen aracın yanına kadar gelmişti. Arif dışarıda bekliyordu hem de bu soğukta. Onu artık biraz anlıyordu, dün geceden sonra yanlarına katılan iki adama daha göz attı. Aracın dört yanı kaplanmıştı ve hepsi farklı yöne bakıyordu.

Sürgülü kapıyı açan Arif’e teşekkür edip girdi. Kısa süre sonra araba hareket ettiğinde akıp giden caddeleri izlemeye başladı. Ablasını araması, konuşması gereken konular vardı ama Ayşem son bir aydır dertlerini dinleyemeyecek kadar öfkeliydi. Yine de bunu yapması, onunla konuşması gerekiyordu. Yüz yüze. Çantasından telefonu aldı, ablam yazısına basıp açılmasını bekledi.

“Nasılsın ablacığım?”

“Çalışıyorum ve gayet iyiyim, sen?” Efşan’ın duraksayan sesiyle kaşlarını çattı. “Efşan?”

“Abla sanki benim başım biraz dertte,” dedi genç kız, yorgun sesiyle.

“Ne? Nasıl?” diyen Ayşem işinden kopmuş, kaşları en derinden çatılmıştı.

“Buraya gelemez misin?”

Ayşem gözlerini devirdi. “Akın’la barıştırma planları mı bu Efşan?”

“Keşke öyle olsa… O zaman daha orijinal yalanlar bulurdum sana.”

Tekrar merakı ve korkusu kabardı kadının. “Sorun ne?”

“Abla istersen ben geleyim.”

“Hayır!” dedi Ayşem, sert ve yüksek sesle. “Akbabalar ensende zaten.”

“Of” dedi Efşan dertli dertli. Neyi nasıl anlatacağını bilemiyordu. Nereden nasıl başlasa… Ayşem başka soru sormadan, “Yarın sabah ilk uçakla geliyorum, beni alırsın havalimanından,” demiş ve kapatmıştı.

Ablasına açılabilir, ondan akıl alabilir ve biliyordu ki en büyük destekçisi de ablası olurdu. Tahsin babası ona babalık ediyordu, kendi babası bugün yaşıyor olsa bile göremeyeceği iyiliği Tahsin Bey’den görüyordu. Onu daha sonra aramayı aklına not etti. Ne kadar mükemmel bir adam olduğunu düşündü. Karşı çıkmayacağını biliyordu, babasından daha çok seviyordu onu. Hayatında gördüğü en güzel babaydı Tahsin Altunhan.

Telefonunun sesiyle ayrıldı düşüncelerinden. Vedat’ın aradığını görünce yüzünde kocaman bir gülümsemeyle açtı. “Efendim?” derken sesi titriyordu.

“Nasılsın bakalım, tam olarak sekiz saat on yedi dakika sonra?”

“Sen dakikaları mı sayıyorsun?”

“Ben yılları saymış adamım, dakikaların hiçbir anlamı yok.”

Kulağından ona ulaşan ses mutluydu. Bu yıllar konusu çok aklını kurcalıyordu. “Öyle olsun… Nereye geliyorum ben?”

“Önce eve git,” diye başlayan sözcükleri anlamadı. Ona tamam derken de anlamış değildi ki araba evinin önünde durmuştu bile. Telefonu kapatıp evine çıktı, üzerini değiştirirken de abdest alırken de düşünüyordu. Nereye gideceklerini hâlâ bilmiyordu. Dolabını açıp annesine ait kara şalı çekip aldı, çantasına dikkatle yerleştirirken yüreği sancıdı. Nereden nereye düşünceleri bir an etrafını sardı ama çabuk sıyrıldı. Dizlerinin altında dar eteğinin altına kısa botlarını giydi. Tekrar katığı metal tacıyla saçlarını geriye itekledi. Beyaz kabanını tekrar giyerek evden çıktı.

Arif kapıda bekliyordu, dün geceden sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bunu her bir kez daha anlamak onu zorlamıyordu. Alışıyordu. Bu yola kalbinin ona verdiği güçle girmişti. Sonuna kadar gidecekti.

Araba Dolmabahçe camii önünde durdu. Kapısı açıldı, Arif gülümseyerek ona bakıyordu. “Geldik yenge, Reis seni içeride bekliyor.”

Hava kararmıştı ve bir anda ezan sesi gökyüzüne kadar ulaştı. Arif’e başını sallayıp indi. Çantasından aldığı şalı açtı. Çantayı arabada bıraktı, elinde şalla dışarı çıktı. Başını kaldırıp görkemli yapıya baktı. Ezan sesi kalbinin en ücra köşesinde okunuyordu ve huzur veriyordu. Bileğindeki lastik tokayla saçlarını topladı, şalı başına yerleştirip camiinin kapısına kadar gelip nefesle içeri girdi. Camilerin kendine has o huzurlu kokusunu içine çekti. Kalbinde oluşan tatlı hissiyatla gözleri kadınlar için ayrılmış kadınlar için ayrılmış tarafa çevirdi. Ahşap paravanın arkasına varıp, askıdan uzun bir elbise alıp başından geçirdi. Uzun yıllar sonra hissettiği bu eşsiz huzur için teşekkür etmek istedi. Vedat onu buraya neden getirtmişti bilmiyordu ama çok iyi hissettiği için ona da teşekkür edecekti.  

Annesine olan özlemi içini bir kez daha deşip geçmişti. Annesinin secdeye varışı capcanlı hayalinde belirmişti. Gözlerini yumarak derin soluk aldığında Dilan kadının o eşi benzeri olmayan anne kokusu kızının burnundan ciğerlerine dolmuştu sanki. Annesine olan özlemi asla geçmeyecekti ve bir gün anne olduğunda canı daha çok yanacaktı, biliyordu. Düşüncelerini bir kez daha öteleyip ilahinin huzuruna ulaştı. Ayakları altındaki kırmızı yün halının üzerine oturup ellerini açtı.

Kalbinde ulaşılmaz huzur, baloncuk şeklinde havada uçuşuyordu. Efşan küçük bir çocuk gibi onları yakalamak için kahkahalar atıp havaya zıplıyordu. Vedat ona huzuru getiriyordu, hem de hayatı erkekler tarafından yok edilmiş bir kadına, bir erkek huzur getiriyordu.

Ayağa kalktı, elbiseyi çıkartıp astı. Etrafına bakındı, üç kadın daha dua ediyordu. Onların ne zaman geldiğini, aralıklarla namaza durduklarını bile fark etmemişti. Vedat’ı bulabilmek için camiinin iç kısmına bakındı. Arif’i hemen paravanın yanında buldu. Gölgesi bile Arif’e yetişemeyecekti bu gidişle.

“Vedat nerede?”

Arif başını soluna çevirdi. “Orada.”

Efşan onun gösterdiği yöne çevirdi başını. Birkaç adamın hâlâ namaza devam ettiğini gördü. Bakışları onu seçti, mihrabın önünde ayaklarını altına toplamış ellerini açmış dua ediyordu. Camiinin ışıltılı avizeleri bile Vedat kadar parlak değildi. Efşan kalbinin ortasında dönerek ışık saçan adama bir kez daha kaptırdı kalbini.

Işığa yürürcesine ezdi ayağının altındaki halıyı, tam arkasına gelince durdu. Aralarında bir metre kalınca usulca oturdu. Sırtını, özenle taranmış kumral saçlarını izledi. Onu karşısına çıkaran kaderin bildiği vardı, onu kalbine bırakan Yaradan’ın bildiği vardı. Sonsuz bir teslimiyeti yüreğinin orta yerinde hissediyordu. Bazı teslimiyetler huzuru ardında getirdi: Vedat da o huzurdu. Asla yanılmayacağını hissediyordu. Ellerini âmin ile yüzüne kapatan Vedat’ın inen omuzları, mihraba kalkan başı ve o saldığı dertli soluğu duydu Efşan. Birkaç saniye sonra arkasını döndüğünde gülümsedi.

“Şaşırmadın.”

Vedat ona dönerek bağdaş kurdu, ellerini birbirine kenetledi. Bakışları ömrünü adadığı mavi gözleri buldu. “Senden önce kokun geliyor, bir gül kokusu sarıyor etrafımı.”

Mutlu yüz ifadesinde kocaman bir gülümseme oluştu. “Delisin sen. Bana da dua ettin mi?”

“Ettim. En çok sana ettim. Seni bana gönderdiği için teşekkür ettim ve tövbe ettim.”

Koyu mavi gözlerini çevreleyen kirpikleri birkaç kez anlamadığını ifade edercesine kırpıldı. “Ne için tövbe ettin?”

“Bir daha nikâhım altında olmayan senin, elini bile tutmayacağım. Dokunmayacağım. Sen beni ne olarak görüyorsun bilmiyorum ama ben tahmin ettiğin gibi biri hiç olmadım.”

Duydukları onun gibi biri için fantastik bile sayılabilirdi. İnanmakta zorluk çekmiyordu, yine de bu tuhaftı. Öyle bir çarkın içinde dönüyordu ki dünya, yadırgamıştı. “Dua et camideyiz, ben o tövbeyi bozar seni öperdim.” Alışılmışın dışında olan gülüşüne bakıp, iç geçirdi. “Buraya neden geldik, söyleyecek misin?”

Vedat etrafına bakınıp ona döndü. “Buranın imamı benim bir dostum, ondan rica ettim.”

Sözlerini yarıda kesince Efşan merakla yerinde kıpırdandı. Aklına hiçbir şey gelmiyordu. “Lafı kerpetenle alıyoruz Reis, derdin ne?”

Ailesi hariç herkes ona reis derdi, bu tamamdı da Efşan deyince hoşuna gitmiyordu. Yine de sesinde barındırdığı o eğlenceli tonlamayı seviyordu. Reis’in yerine bir gün başka sözler geleceğini düşünüyordu. “Ben, dedim…” Etrafındaki birkaç insan o anda hareketlenince sustu. Namazını bitirenler bir bir ayrılınca Efşan’a bakıp başını yana yatırdı. Gözlerinin içinde ele avuca sığmaz heyecanlar geziniyordu. “Bir kadını çok sevdim, ama nasıl seviyorum. Öl dese öleceğim. Ondan başkasını asla istemiyorum. Hayatımın gül bahçesi, gönlümün gül kokulu kadını, dedim. Yerde ve gökte eşim olmalı, Allah onu bana helal kılmalı, bizi evlendir dedim.”

Camiinin içi bir anda daha sıcak bir hâle gelmiş olmalıydı. Efşan’ın omurgasından yayılan sıcaklık tüm bedenini sarmıştı durduk yere. Utançla elini yüzüne kapattı. “Bunları ona söylemedin, değil mi?” Geri açarken bakışları dolu doluydu.

“Kısmen…” Kadının gözlerinin içine bakmaya doyamıyordu. Mutluluk bulutlarını görmek bambaşka bir duyguydu. “Başım omuzlarına ağır gelse bile benimle evlen! Asla yanıltmam seni, tam da bunun için benimle evlen! Olmaz mı?”

Dizlerine çekilen eteğini aşağı sıyırdı. Eteğinin kalın kumaşına bakıyordu. Bir camiinin içinde, mihrabın önünde ve devasa bir avizenin altında evlenme teklifi alacağı binlerce yıl yaşasa bile aklına gelmezdi. Olağanüstü bir deneyimdi, kalbindeki huzurla başını kaldırıp gülümsedi. “Başın omuzuma ağır gelmez. Sevmek hiç insana ağır gelir mi? Yanıltabilirsin, herkes yanılır, belki sen yanılırsın. Önemli olan hataların olmaması değil, telafi edebilmek. Olur, evlenirim.”

Vedat uzanıp ellerini tutmak istedi, ama yapamadı. Gamzeleri iz bırakana kadar gülümsedi. O, gülümsedi Efşan gülümsedi. Orada, camiinin orta yerinde sessizce bakışıp gülümsediler. Tepelerinde bir öksürük sesi işittiklerinde başları kalktı.

Kırklı yaşlarında pak yüzlü, orta boylu, hafif kilolu ela gözleri gülümseyen adama bakıyorlardı. Vedat yerinden kalktı, Efşan da eteğini çekiştirerek doğruldu.

“Ben hazırım,” dedi imam efendi.

Birbirlerine bakınıp imama döndüler. “Biz de hazırız.”

Camiden el ele çıkıp, araçlarına binerken çekilmiş bir fotoğrafları vardı ama Efşan bundan habersizdi. Efşan, Ayşem’in sorunlarının çözülümüne kadar kendini saklamayı uygun görmüşlerdi. Henüz kimseye söylemeye niyetli değillerdi.

“Ben sana söylemeyi unuttum,” diyerek söze girdi Efşan. Omuzuna kolunu dolamış olan Vedat’ın huzurlu çehresine başını kaldırmıştı.

“Neyi unuttun?” Elleri saçlarına uzandı, bu saçlara çok yakışacak bir hediyesi vardı. Onu vereceği ânı kolluyordu.

“Ben bu sabah ablamla konuştum. Yarın sabah buraya geliyor.”

“Biliyorum, beni de aradı. Yarın öğlen için sözleştik. Konuşmak istediğini söyledi, sana çok değer veriyor.”

“Bu olanların hiçbirinden haberi yok, olmasını istemiyorum. Doğan abimin dönmeye niyeti yok mu?”

“Var, olmaz mı… Kızı arıyoruz, çok yaklaştık. Yaşadığı şehri bulduk. Ayşem’e sürpriz yapmak istiyor ama Ayşem bu, önü alınamaz.”

“Ablam mükemmel bir kadındır. Onun zekasına hep hayran olmuşumdur, hele o saplantılı sevmeleri yok mu…”

“Ayşem gerçekten de çok zeki bir kadın, bunu asla tartışmam. Ona saygı duyuyorum, ailesi ve o sana sahip çıktıkları için bile gözümde çok yüksek bir mertebede.”

İçi sıcacık olunca biraz daha sokuldu. “Şimdi nereye gidiyoruz?”

“Eve, evimize veya annemlere. Bir müddet sonra kendi evimize çıkabiliriz, bazı şeyler çözüme ulaşınca. Annem bundan hiç hoşlanmayacak ama ben istiyorum. Arazi çok büyük, kendimize bir eve inşa edebiliriz hem annemin de gönlü kalmaz.”

“Bence eviniz yeterince büyük, benim geldiğim toplumda bir gerçek var ki asla önüne geçilmez. Bizde kayınvalide, kayınpeder anne babandan üstündür. Saygısızlık yapılmaz, söz bile edilmez gerçi az çok değişti. Benden sonra daha da değişmiştir ama belli bir olgu hep var. Doğuda kız çocukları kadın olarak doğar, büyütülür ve…”

“Ve mutlaka her denileni sorgusuz yerine getirir. Boşanan çok az, yok denecek kadarlar. Kabul et Efşan, kadına kadın demeyen bir olgu var. Kadınlar yeni yeni ayağa kalkıyor ve bence çok da iyi yapıyorlar.”

“Annem… Hatırlıyorum da babaannemin karşısında titrerdi. Annem bambaşka bir kadındı, onca acıya bir kez of demeden geçip gitti bu dünyadan.”

Vedat, omuzunu sıkıp saçlarına dokundu. “Sen annen gibi olma, daha az mükemmel ama daha çok güçlü ol. Saygısızlık yapmadan da had bildirilir ki annem sert görünür ama aslında hiç öyle değil. Anneme bir adım gidersen sana on adım geri gelir. Çocuklarına saplantı derecesinde düşkündür, onun yanında bana çıkışacak bir şey, bir söz etme. İşte bu yüzden herkesin evi olmalı.”

“Bunu unutmayacağım.”                                                                                   

Önerilen makaleler

11 Yorum

  1. Yaa ama Vedat tan varmı bir tane ben alayım 😍😍😍 yazarım kalemine yüreğine sağlık 😁😁😁

  2. Yaaaa çok güzeldi doyamadım okumaya…ellerinize emeğinize sağlık muhteşemdi

  3. Her bir satırı çok güzel hangi birini öveyim bilemedim. Sadece daha sık bölüm gelse mi acaba en tatlı en şeker en en en yazarcım

  4. Tadı damağımda kaldı bee,cami bölümü mukemmeldiii👍👏

  5. Kimsenin aklına gelmezdi cami de evlilik teklifi müthiç bi ayrıntı❤❤❤yüreğine sağlık yazarcım😘😘

  6. Harika efsane bölümdu emeğine sağlık canım 🥰

  7. Ah herkes senin gibi olsa vedat ne güzel sözler bunlar

  8. doymadım doyamadım okumalara seni ben ahhhhhh vedat ahhhhhh kalbimden vurdun beni aysem in ismi bile yetti bana deli fişek
    emeğine yüreğine sağlık canım benim çok güzel bir bölümdü

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!