14.Gökyüzü Mavileri…

On Beş Temmuz Şehitler köprüsüne bakıyordu; İstanbul’un eşsiz mavisi, hırçın soğuğuna tekrar tekrar âşık olurcasına… Ayşem’i bekliyordu ki tüm asaletini, asiliğini kuşanmış yaklaşıyordu. Ayağa kalkıp kendine gülümseyen kadına tebessüm etti. Ayşem göğsünde taş gibi kederlerin kadınıydı. Ona bir kız kardeşe olan hayranlık besliyordu.

Doğan’la olan ayrılıklarının, yaşanılan şeyler üzerine bir süre konuştular. Konu Efşan ve kendisine dönünce arkasına yaslandı.

“Aranızda ne var bilmiyorum, ama iyi şeyler olduğunu hissediyorum,” dedi Ayşem, gökyüzü mavisi gözleri ışıl ışıldı. Konu Efşan olunca Ayşem bambaşka bir kadın oluyordu, Vedat bunu kör olsa bile hissederdi.

“Daha iyi olması için çabalıyorum. Ayşem… Ben normal biri değilim.”

“Biliyorum, Vedat. Normal olmanı beklemiyorum ki. O manyak abisinden, Urfa’nın geleneklerinden onu normal bir adam koruyamaz. Cengiz’i öldürmek istiyorum, ama tüm ümitlerim suya düştü.”

“Bana ulaşma çaban da bu yüzdendi.”

Ayşem sıkı sıkıya bağlı saçları önüne düşmüşçesine geriye doğru sıvazladı. Bakışları denize dönmüştü, elleri masaya düştü. “Evet.”

“Ayşem, Cengiz, Efşan’ın abisi. Bugün aramızda tek bir şey bile olmasa sen ona bir şey yapmamalısın.”

“Umurumda değil,” derken omuz silkti Ayşem. “Gülperi’nin de abisiydi, sonuç ortada. Efşan’ın bana kızması, küsmesini umursamıyorum. Umarım kanser olur veya şişlenir. Bu bile benim yüreğimi soğutmaz. Kendi ellerimle öldürmeliydim, yüzündeki tırnak izlerime yenilerini eklemeliydim.”

“Psikopat mısın sen?”

“Gerektiğinde her şey olabilirim. Bana onu verecek misin?”

Başını iki yana salladı Vedat. “Ben Efşan’la evlilik düşünüyorum. O benim için herhangi bir kadın değil. Ama ona tek bir şans vereceğim, ya öldürür ya sağ bırakır. Doğan senin bu olanlardan vazgeçmeni bekledikçe sen bileniyorsun, Ayşem. Onu kaybedeceksin!”

“Ben buyum Vedat. Doğan beni kabullenmek isterse açığım. O bile olsa ben bu yola baş koydum. Ayrıca beni terk edip giden kocamın sözünü dinleyecek değilim. Evet, o haklı. Pek çok şeyde o, haklı. Onu hep ikinci plana koydum. Eğer gerçekten Aykan’ı bulsaydım öldürecektim. O zaman bu kadar bile geri dönüşümüz olmayacaktı. Şimdi umudum var, dönecek bir gün. Sözde ben onun karısıyım. Onun beni bırakmayacağını biliyorum ve aptalca mutlu oluyorum. Bu bile ağır geliyor. Parmağımı oynatmasam gelir mi?”

Tebessüm etmek âdetiydi Vedat’ın. “Bence gelir,” dedi Ayşem’in omzu üzerinden yaklaşan adama bakıyordu. “Sen, kal demesini bil yeter.”

Vedat’a bakan Ayşem gözlerini yumdu. Ardından yaklaşanın kim olduğunu hissediyordu. İki adımda tepesinde durmuştu Doğan. Elini güm güm eden kalbine yaslamak istedi ama vazgeçti. Bakışlarını manzaraya çevirdi. Burnundan derin soluklar aldı sessizce.

Doğan, gökyüzü gözlü kadınına tepeden özlemle baktı. Yeşil gözleri ağır bir özlemle kısıldı. Duruşunu, bulunduğu ortamı dolduruşunu dahi özlemişti, bir de o gökyüzü mavilerle buluşursa sonunu tahmin edemedi.

“Ben de kalkıyordum. Siz devam edersiniz.” Vedat ayağa kalktığında Ayşem de yerinde kıpırdandı. “Ben de kalkıyorum.”

Doğan hâlâ ayakta sessizce izliyordu. Boynuna atlamasını asla beklememişti. Ama Ayşem hiç mi özlememişti onu?

Montunu giyen Vedat, “Lütfen,” dedi. “Kal Ayşem.” Ayşem’in teslim olan bakışlarını yakalayıp ayrıldı. Gideceği istikamet belliydi. Cezaevi…

                                                                           ***

“Paşalar gibi bakıyorsunuz?” dedi karşısında iki büklüm oturan cezaevi müdürüne. Saçlarının ortası dökülmüş, göbeği kendinden önde yürüyen tıknaz adam koltuğunda büzüştü. Vedat odanın içine göz gezdirdi. Meşeden yapılmış koyu ahşap masanın üzerine, odanın sol kenarında duran konsol üzerindeki hayvan biblolarına, ortadaki ahşap sehpanın üzerinde duran şekerliğe.

“Bana onu vereceksin müdür!”

“Görebilirsiniz Vedat Bey,” derken adamın sesi titriyordu. “Buradan çıkması söz konusu bile değil.”

“Sebep?” Vedat adamın gözüne bakıyordu ama adam ona bakmaktan imtina ediyordu. “Başınıza mı geçirdiniz?”

“Burada her mahkûm bir diğeriyle aynıdır. Kimse başa geçemez! Hesabını veremeyeceğim şeyleri yaparsam biterim.”

Vedat ona göz altından baktı. Satın alınmış olduğunu görmesi çok zor değildi. Karşısında bu kadar korkarak kendine karşı geliyorsa bu işin altında başka birileri var demekti. “Söyle getirsinler.  Gerisi için şu an bir planım yok. Ama şunu unutma! Bana karşı gelirsen bedelini çok ağır ödersin.”

Müdür titreyen eliyle ahizeye uzandı. Adamın alından ter damlaları iniyordu, Vedat bunlara şahit oluyordu. Konuşmasını dahi dikkatle dinlemişti. Telefonu kapatan adam cebinden çıkarttığı itinayla katlı mendiliyle alnını, burnunun üzerini silip ayağa kalktı. “Birazdan burada olur,” diyerek ne yapacağını bilemeden tekrar yerine oturdu.

Vedat kalkıp iki elini masanın üzerine verip adama eğildi. Mavi bakışları bile acımasızdı. “İstemediğim bir şey olursa ilk senin yanına geleceğim.”

Adamın kahverengi gözleri korkuyla açıldı. Hareket eden kalın boğazından yutkunması görünmüştü. “Seni elimden Allah alacak o zaman.” Biraz daha eğildi, dişlerinin arasından katil soğukluğunda sırttı. “Anladın mı?”

“Ne… Ne olabilir Vedat Bey?”

Vedat geriye çekilip ellerini cebine attı. “Bu dünyada olmayacak hiçbir şey yok Müdür. Kulağında küpe niyetinde kalsın.” Odanın iki kanatlı penceresine yürüdü. Mahkumların volta atışına, kuledeki askerlere bakındı. Arkasındaki adamın sık ve sıkıntılı nefeslerini duyuyordu. Dakikalar sonra odanın kapısı açıldı.

“Müsaadenizle,” diyen sesi duydu ama dönmedi. Müdürün al içeri işaretini de görmedi. “Ben çıkayım,” sesine de dönmedi. Başını aşağı yukarı salladı, müdür de bunu görmedi. Kapı kapandı, odanın ortasına kadar gelip duran ayak seslerini duydu. Elleri arkasında bağlı usulca döndü. Daha otuzunda bile olmayan, yapılı, geniş omuzlara sahip esmer yakışıklılığının vücut bulmuş hâline baktı. Kahverengi bakışları kısıktı, sol yanağının gözüne yakın olan kısmında üç çizgi hâlini almış yara izi vardı. Bu izler Ayşem’in tırnak izleriydi. Merhametten uzak, ben celladım diyen bakışlara aynı şekilde karşılık verdi.

“Efşan’dan ne istiyorsun?”

“Seni ilgilendirmez, benim bacım.”

Öfkesi içinde patladı, çenesi bir tur attı kendi ekseninde. “Gülperi de senin bacındı. Ona yaptıklarından pişman değilsin. Senin bacın yok!”

Cengiz’in dudağının ucu hafifçe kavislendi. “Namusumu temizledim diye pişman olmamı kim bekliyordu?”

Vedat onu döve döve sabah eder, sonra yine döve döve geceye bağlardı günü ama yine de doyamazdı. “Seni gebertirim!” Adımları sayamayan Cengiz burnuna aldığı darbeyle geriledi. Eli burnuna gitti, kan yoktu. Acısı damarlarına yayılınca öne atıldı. “Sen kimsin, bacın benim!”

Vedat çenesine aldığı darbeyle bir adım geriye çıktı. Ona vuran Cengiz’in özgüveni gelmişti. Geri çekilirken sırıtmasına sırttı Vedat. “Kızın abisi olduğun için yedim bu yumruğu. O her ne kadar senin gibi birini abi olarak kabul etmiyorsa da ben ediyorum.” Sözlerinin bitimiyle Cengiz’in boş anını kollayıp midesine indirdi tekmesini. Cengiz yere düştü, boğuk bir öksürükle.

“Ne yaptın lan Efşan’a? İkinizi de öldüreceğim.” Ayağa kalktı, öfkesi harlanıyordu.

“Senin bacın benim kadınım oldu, Cengiz. Hadi gel de öldür.” Cengiz’in bakışları koyulaşırken nefesinden hırlar gibi bir ses döküldü.

“Allah belanızı versin. Benim bacılarım orospudan başka bir şey değil.”

Üzerine koşar adım yaklaşan Cengiz’in başını yakalayıp iki koluyla sıkarak yere eğdi. “Rahmetli annenle bacıların hariç hepiniz orospu çocuğusunuz. Hepiniz! Benim kadınıma orospu diyecek canlının gırtlağını sikerim.” İki kolu arasında sıkışmış, kıpırdayan Cengiz, “Kendi ellerimle doğramazsam Cengiz değilim,” dedi.

“Bir bok yiyemezsin!” Dizini büküp, kollarını gevşetti. Elleri arasına kayan başa diziyle sert bir darbe indirdi. Bırakıp bir adım geriledi. Sağ bacağını havaya kaldırdı, ayağı son sürat giden kamyonun duvara çarpması gibi Cengiz’in suratında patladı. Cengiz aldığı darbeyle orta sehpanın üzerine savruldu, sehpanın bacakları onu taşımayıp çatırdayarak parçalandı.

Nefes alıp yakasını silkti Vedat. Eserini izlerken tatmin olmamış gibiydi. “Sana yaşaman için neden vermiyorum. Seni buradan çıkartır diri diri gömerim. Kadınımın abisine dokunmuyorsam bunu şansın sayabilirsin ama Efşan benim gibi düşünmüyor. Bir sonraki buluşmamız Efşan’la olacak. Seni ona yem edeceğim Cengiz ve sen o gün yalvaracaksın, öldür beni Vedat diyeceksin.” Kendini duyduğuna emindi. Derin soluklar alıyordu Cengiz.

“İlk ve son kez söylüyorum. Efşan’dan uzak dur! Yoksa niyetimi bozar, derini yüze yüze öldürürüm seni.” Kapından çıkıp giderken düşündüğü tek şey Cengiz’in arkasında kimin olduğuydu.

Bir önceki gün Vedat’ın annesi ve babaannesiyle yedikleri yemeğin ardından Urfa’ya geri dönmüştü Ayşem. Evinde kalmaya devam ediyordu, Vedat, Ayşem’in gidişiyle artık eve taşınması konusunda ısrar ediyordu. Ayak sürüyordu Efşan, evinden ayrılmak istemiyordu. Evlenmeden o büyük evde yaşamak fikri hoşuna gitmiyordu. Öte yandan ablası ve Doğan açısından değişen tek bir şey bile yoktu. Hiçbir şey çözülmüyor, gitgide daha karışık bir hâl alıyor gibiydi.

Kapısının önündeki koruma sayısı çoğalmıştı, hatta bine içinde tur atar hâle gelmişti Arif. Onlara üzülmekten kendini alamıyordu. Soğukta, yağmurda ya geziyor ya arabada bekliyor ama o başları hep dördüncü katta kalıyordu. Bunca insanı arasında perişan ediyordu, istemese bile bunun vicdan hesabını yapıyordu.

Oflayarak perdeyi çekip, koltuğun üzerindeki çantasını aldı. Kapının önüne varıp, askıdan kabanını aldı. İçinden özenmek geldiği günlerden birini yaşamış, örme, dizlerinde biten mavi elbisesini giymişti. Başında mavi ince tacı ve mavi tonlardaki göz makyajı, uzun salınmış dalgalı saçlarıyla göz alıcıydı. Dizlerinin kısa sivri topuklu botlarını ayağına geçirip mavi kabanını giyerek düğmelerini ilikledi. Kapıyı açar açmaz Arif’le burun buruna geldi.

“Günaydın Yenge.”

Kapıyı çekip Arif’e gülümsedi. “Günaydın Arif.” Adamın uykusuz dahi görünmeyen hâline bakıyordu. Asansörün butonuna basarken sordu. “Sen uyumaz mısın?”

“Uyudum biraz.”

“Nerede uyudun?”

Asansörün kapısını açtığında Arif ona merdiven basamağını işaret etmişti. Efşan’ın vicdanı bir kez daha sızladı. Kabine girince Arif de yanında yerini aldı. “Ailen var mı Arif?”

“Var, olmaz mı?”

“Sen benim yanımdan hiç ayrılmıyorsun, ailen nerede?”

“Burada, Reis’in evi üzerinde birkaç site gibi görünen evler var, belki görmüşsündür; orada ailem. Bir kızım, bir de oğlum var.”

“Ve sen onları hiç görmüyorsun.”

Arif gülümseyerek başını eğdi. “Görebildiğim kadar.”

“Yani hiç. Hafta sonu tatilin falan da yok tabii. Bu adil değil, karın ve çocukların seni özlüyordur sen de onları.”

“Çalışıyorum. Her şey onlar için.”

“Bir çocuğun babası yoksa ne yapsın her şeyi? Vedat ile konuşacağım bu konuyu, peşimde pervane oldunuz. Hem eminin eşin de seni özlüyordur.”

“Reis ne derse ona tabiiyim.”

Asansörden çıkıp apartman kapısını açtı Arif. “Reis’inize olan bağlılığınız nereye dayanıyor?” Efşan’a kapıyı açıp girmesini bekledi Arif. “Doğumdan ölene kadar Yenge. Senin içinde geçerli, Reis sayende gülüyor. Reis’in kıymetlisi bizim de kıymetlimizdir.” Başını salladı Efşan. Çok konuşuyor gibi dursa da yeteri kadar konuşuyordu Arif. Araca binince sürgülü kapı üzerine kapandı.

Sınıfa girdiğinde gözüne kestirdiği önden ikinci sıraya oturdu. Arkadaşları gelmemişti, bir süredir Cemile ve Derin’den başka kimse onunla konuşmuyor denebilirdi. Ya korkuyor ya da kibirli bakıyorlardı. Efşan bunları umursayacak son insan bile değildi. Ona bakmayana o hiç bakmıyordu. Kapıdan kahkahayla giren Duygu ve Sevim bunların dışında olan iki kişiydiler. Sevim, Duygu’ya bir şeyler dedi ve sınıftan geri çıkınca Duygu Efşan’ın yanındaki boş yere oturdu.

“Nasılsın, mafyanın güzeli?”

Değil dese de kimse inanmazdı, doğru olanı yalanlamanın bir gereği olduğunu düşünmüyordu. “İyidir Duygu, senden?” Her zamanki doğal hâliyle konuşmuş hatta biraz da tebessüm etmişti.

“Ne olsun, dersler ve dersler…” Eşyalarını masaya seren kızla havadan sudan sohbet etmişlerdi. Arkadaşları da gelmiş, biraz gerişe oturmuşlardı ama el sallayıp öpücük de atmışlardı. Hocanın da gelişiyle ders başlamış, bir saat kadar da devam etmişti. Saatine bakan hoca yarım saatlik bir ara verdiğini söylemiş, sınıftan çıkmıştı.

Cemile ve Derin de yanlarına gelmişti. Sevim de dâhil olmuş, sohbetin kıvamı tamamen dersler notlar üzerine dönmüştü. Kalan yirmi dakikanın kahvesiz geçmeyeceğine karar verdiklerinde Efşan yerinden kalktı. “Ben alır gelirim, yedi dakika sonra buradayım.” Çantasından sadece cüzdanını aldı.

Sevim kahkaha attı. “Sen ve dakikliğin…” Efşan ona dil çıkartıp koşar adım çıktı sınıftan. Hızlı adımlarını kesen biri çıktı önüne, yüzüne bakmadan sağa kaydı olmadı, sola kaydı olmadı. Başını kaldırıp yüzüne baktığında gözleri kısıldı. Başında spor bir şapka olsa da bu gülüşü tanıdı. Spor kıyafeti, tanınmamak içi sarf ettiği çaba bile önemli değildi. Asıl soru bu adamın buraya nasıl girdiğiydi. Etrafından gelip geçenler onun normal biriyle karşılaşmış olduğunu anlardı.

“Ne istiyorsun?”

“Seni alırdım ama Vedat benden önce kesmiş önümü.”

“Avazım çıktığı kadar bağırıp seni ifşa edebilirim.”

“Senin gibi korkusuz bir kadın bunu yapar, ama yapma! Bu senin zararına olur. Sana bir kez soracağım.”

“Nasıl bir kadın olduğumu inan bilemezsin. Git buradan!”

Efşan’ın güzel yüzünü süzdü Yalçın. İçi gidiyordu güzelliğine ve her an Vedat’a olan nefreti harlanıyordu. “Çok güzle bir kadınsın, Efşan. Sana benimle iş birliği teklif ediyorum. Vedat’tan daha güçlüyüm, istediğin her şeyi önüne serebilirim. Bana Vedat’ı indirmem için muhbirlik yapacaksın.”

Dudakları öne doğru uzadı, gülüşü ağzının içinde kayboldu. “Sonra?”

“Sonra benim kollarımda ve kanatlarımın altında tahtımın kraliçesi olacaksın. Abin de alacakların arasında. Senindir, istediğin gibi kes biç!”

Gözleri kısılırken dişleri birbiri üzerinde sertçe gezindi. Yalçın’a bakarken tiksindi, midesi bulanıyordu. “Sen Vedat’ın tırnağı etmezsin! Benim kraliçe olmak gibi bir isteğim yok, olacak bile olsam al tahtını başına çal! Kansızlık senin gibilere yakışır. Vedat Çelebi’nin kadını olmak bana yeter. Abim olacak itle sana mutluluklar, Yalçın Bozkurt. Siktir git şimdi!”

“Son sözün mü?” Yüzündeki hayal kırıklığı acınasıydı. İçten kabaran öfkesiyle âdeta tıslamıştı.

“Şüphe taşıyor gibi mi görünüyorum?”

“Olacaklardan ben sorumlu değilim. Bitişini izlemek keyifli olacak. Kucağıma düşeceğin ânın gelmemesi için duaya başlasan iyi edersin.” Şapkasının önünü aşağı çekip arkasını dönerek uzaklaştı, gözden kaybolana kadar izledi Efşan. Derin soluklar eşliğinde kahveleri almak için adım attı.

Vedat…

Yıllarımı gizli bir birimin altında devletime hizmet etmek için eğitildim. Eğitildik. Vural, Yalçın ve ben. Bize birçok test uygulanmıştı. Merhametten nefrete kadar birçok test. Zekâlarımızın ölçüldüğü, hangimizin daha cesur daha acımasız olduğunu ortaya seren onlarca kulvardan geçtik. Vural her zaman gözü kara her zaman ilk koşandı. Yalçın her zaman daha hırslı, daha acımasız daha korkusuz olandı. Ben her zaman durup düşünen, bekleyen ve sonra hareket edendim.

Vural’ın neşesi hepimize yetiyordu. Yalçın’ın içine kapanıklığı beni her daim etkilemişti. Aramızda geçen zamanlarda ona ailesini sorduğumuzda yanımızdan kalkıp gitmişti. Bir daha sormamıştık, anlatılmayacak kadar derin yaraları olduğunu o günlerde anlamıştık. Onu seviyorduk, ama buna yıllar içinde yanlış anlamlar yüklemişti. Yıllar geçiyordu, büyüyorduk. Her yaz iki ayımızı kamplarda geçiriyorduk. Bu sadece üçümüzü ve hocalarımızı kapsayan bir kamp oluyordu. Silah kullanma, dövüş sanatlarının tamamı, ok atmadan zekâ oyunlarına kadar her şeyi kapsıyordu. Her bir saniyemizi kayıt altına alıyor, bize verecekleri görevleri hesaplıyorlardı. Ölürcesine dersler alıyorduk, canımızı son anda kurtardığımız sınavlardan geçiyorduk. Canımızı koruyamazsak ülkemizi koruyamazdık. Bize denilen pek çok sözlerden biriydi bunlar.

‘Eğitimde merhamet vatana ihanettir sözü kulaklarımızda çınlardı. Eve dönsek bile unutulmazdı. Vatanına arkasını dönenin başı gövdesinden ayrılır. Gövdesiz baş, çakallara yem olur. Sizi biz seçtik, gerektiğinde biz o başı kesmesini biliriz. Devletten büyük kimse yoktur, hiçbir zaman bizi geçmeye çalışmayacaksınız. Düzeni bozanın düzeni bozulur,’ sözleri içimize işlenmiş bir nakış gibiydi, düğümleri olmayan.

Bize bir sır veriyor, ardından çapraz sorguya sokarak canımıza okuyor ama bizden tek kelime bile alamıyorlardı. Üçümüz ülkenin en önünde yer almak için dişimizle tırnağımızla çalışıyorduk. Bazen kimse konuşmazdı, sessizce birbirimizi anlamaya çalışırdık. Bu da görevlerimiz arasında yer alıyordu. Bakışlarımız, sözlerimizden daha çok önem taşıyacağı günler içindi. Çünkü ilerdi de yan yana olamayacaktık, en azından Yalçın ile. Vural ve ben ayrılmayacaktık, dedemin şartlarından biriydi bu.

Kötü bir tohum ektiğinizde ondan iyi mahsul bekleyemezsiniz. Yalçın kalbine farkındalığım dışında kötülükler ekmişti aradan kaç sene geçerse geçsin o bana söylemeden bunun ne olduğunu anlayamayacağım. Oysa onu bir kardeş gibi sevmiş, omuz omuza birer savaşçıya dönüşmüştük.

Yedi yaşında başladığım yolculuğum aralıklarla devam etmişti. Evden her ayrılışım da annem ağlıyor, babam omuzu sıkarak bana güle güle diyordu.

Recommended Articles

11 Comments

  1. Hep diyorum ya ; bir kitabın adı kendisine bu kadar yakişír.Sarmal giderek dolaniyor,her seferinde merak edecek başka bir şey çıkıyor.Efşan’in yaşattığı duygusal yoğunluk,Vedat’in sirlari,ne olacak, ne çikacak merakıyla tetikte beklemek… Ve tabi ki yine aşkın aşkına düşüren yazarcanin anlatimi.Kalemine sağlık yazarcanim🥰😘

  2. Bu Vedat ve Yalçın olayı beni tedirgin ediyor umarım Efşan ile konuştuğunu biri görmemiştir ve bunu yanlış anlatmazlar. İşler karışacak ve bu aşıklar büyük sınavlar verecek gibi hissediyorum 😏

  3. Yalçının geçmişteki yaşadıkları ve ailesi ile Vedatı bu kadar kıskanması pekte hayra alamet değil bakalım neler göreceğiz

  4. Harika bölümdü yalcinin eceli vedatin elinden olacak sanırım 🤣

  5. ⭐⭐⭐⭐⭐

  6. Vedatin gecmisini ogrendik. Ama Yalcinin vedatta dusmanligiinin sebebi neler.Sadece kiskanclik olamaz.Guzel kalbinden operim canimm

  7. Muhteşemdi ama az geldi doyamadım okumaya ellerinize emeğinize sağlık

  8. bu bölümü okurken duygu seline kapılan bir ben miyim merak ediyorum
    aysem dogan ahhhhh ulen ahhhhhhh
    neyse gelelim sadede vedat Vural ne kadar iyiyse yakın bir o kadar kötü anlaşılan ve jicte rahat duracaga benzemiyor kötülük tohumlarını ekmeye basladı hemde ilk hamlesini efsan a yaparak gelecek bölümde neler olacak bilmiyorum ama efsan bu gelişmeyi vedat a söylemez ve kendi halletmeye calişirsa olaylar kaıısabilir siye düsünüyorum ama bu benim canyazatımın kalemine kalmıs
    emeğine yüreğine sağlık

  9. Yaa yazarcim okuyali 13 koca gün geçti özlemlerim çok birde sen bu kadar bekletme olmaz mı? Kalemine yüreğine sağlık 😍😍😍 bu arada sayfa yenilemekten helak oldum.

  10. Uyuz oluyorum sana deli Seyit. Umarım Mücella’nın ahları çıkmıştır. Devlet adamı olsun. Olmasın mı diyoruz. Yedi yaşındayken bir anneden çocuğunu ayırmak ne demek!
    Ve Yalçın. Yazık ediyorsun kendine be adam. Düşme çukurlara diyeceğim ama sen çoktan batmışsın💔

  11. Off bu yalçın başımıza çok iş açacak gibi duruyo🤦

Leave a Reply

Your email address will not be published.

error: Content is protected !!