2. Bölüm

Titreyen elleri, kana bulanmış toprak parçalarını ağabeyinin yüzünden alamayacak kadar güçsüzdü. Başını ardına yaslamış, göğsünde sardığı ağabeyiyle öylece uzanıyordu. Limana vuran dalgaların sesi dışında hiçbir ses yoktu. Güneş batalı, gecenin karanlığı çökmeye başlayalı ne kadar vakit olmuştu bilmiyordu. Ağabeyinin sıcak bedeni ayaza eşdeğerdi artık.

“Ağabey…”

Fısıltısı esmeye başlayan rüzgara karışıp, yitip gitti. Kollarının arasındaki beden uyanmadı derin ve sonsuz uykusundan. Her yerde gözü kulağı olan Yedi Aşiret gelmedi. Kurtarmadı onları. Ağabeyi haklı mıydı? Babasının ölmesini mi istemişlerdi? Daha fazla para ve güç için miydi vazgeçmelerinin sebebi? Ya varisleri? Soylarının yok olması için miydi? Amcası geldi aklına. O gelip, bulur muydu onları?

Gözleri yorgun bedeninin tesiriyle aralıklarla kapanıyor, bilinci yok oluyordu. Kendine geldiğinde ise ne yapacağını bilememenin çaresizliği ile ağabeyine sesleniyordu. Onu kaybettiğini bilerek…

On altı yaşının son gününde yaşadıklarını kabullenemiyordu. Babası yoktu. Ağabeyi kollarının arasında son nefesini vermişken onu da kaybetmiş olma ihtimaliyle sıkışıyordu kalbi. Boğazı yırtılırcasına bağırıyor ancak sessiz haykırışlarını kimseye duyuramıyordu. Bunu hak etmemişti. Böyle bir acıyı ona layık görenlerin elleriyle canlarını alabilirdi. O an gücü olmasa da, evinden uzak da olsa da bu karanlık düşünceler içerisinde savruluyordu.

Küçük dünyasında ki hayalleri, üzerine süzülen kan ile akıp gidiyor, geriye hayatı boyunca silemeyeceği koca bir iz bırakıyordu. Ciğerleri yanıyordu. Kanın buruk kokusu, denizin tuzlu meltemiyle benliğini sarıyordu. Bir daha denize eskisi gibi bakamayacağını biliyordu. Ağabeyiyle sahip oldukları yata onsuz binemeyeceğini de…

Gözünü açtığı andan beri hayatında var olan birini nasıl öylece yok sayabilirdi? O olmamış gibi nasıl yaşayabilirdi? Haybeye günler yaşayacaktı artık. Öncesini bildiği bir hayatın geceleri kalmıştı geriye. Gülüşleri olmayacaktı.

İnleyişleri gecenin ayazına, bedeninin sıcaklığı sırtındaki toprağın soğuğuna karıştı. Ne bekleyecek sabrı ne de gücü kalmıştı. Kapanmak üzere olan gözlerini defalarca kez yaptığı gibi aralamaya çalıştı. Uyursa, kısacık bir an daha kaparsa gözlerini ağabeyine vereceği sözü tutamayacağını biliyordu. Bir patlama sesi duyduğunda irkildi. Babasının arabalarından biri miydi? Puslanan gözlerini kıstı. Göremedi. Sessizce beklemeye devam etti. Parlak bir ışık hissettiğinde başını çevirdi. İnce bir şerit halinde kendilerine doğru gelen alevleri gördü. Limanı yakıyorlardı. Cansız bedenlerini dahi yok etmekti istedikleri. Babasını görmek için çevirdi başını. Etrafına bakındı. Neredeydi? Yaralı olduğu için mi gelememişti yanlarına? Diğer yanına baktığında o kravatı gördü. 

“Hayır.” Başını kaldırdı. Hafifçe doğrulmaya çalışsa da göremedi, yüzünü. Göremese de kim olduğunu biliyordu.

“Baba.” Fısıltısı ateş yaklaştıkça yükseldi. Lakin duymadı babası. Göremediği yüzüne dokunduğunda ateş kıpırdamadı bedeni. Kollarındaki ağabeyini bırakıp onu kurtarmak istedi. Doğrulmak isterken ağabeyine verdiği söz düştü aklına.

“Kıpırdamadan bekleyeceksin.”

Üzerinde cansız bedeni yatan ağabeyine baktı.

“Söz ver bana. Yaşayacaksın!”

Verdiği sözü tutacaktı. Gözlerinden süzülen yaşlar dökülürken ağabeyinin yüzüne, ateşin yanlarındaki adamı sardığını gördü. Sabaha dek beklemesi mümkün değildi. Zamanı gelmişti. Sol elini ağabeyinin sırtından kaldırmaya çalıştı. Öylesine zorlandı ki sanki hissizleşmişti.Sağ elini ağabeyiyle arasına yerleştirip, tüm gücünü kullanarak itti. Koluyla sardığı ağabeyini toprağa bırakmadan önce güzel yüzünü izlerken bunun onu son görüşü olduğunu biliyordu.  

“Anneni mi daha çok seviyorsun yoksa babanı mı diye sorduklarında ben hep ‘ağabeyim’ derdim. Ben çok seni sevdim ağabey.” Siyah saçlarını severken ağabeyinin alnına alnını yasladı. “Sana sözümü tutacağım. Ama bize bunları yaşatanları bulacağım ağabey. İntikamınızı almadan sönmeyecek yüreğime düşen bu har.”

Şiddeti artmıştı alevin. Kolunu uzatsa yakacak kadar yakınındaydı. Kollarındaki bedeni yavaşça bırakmadan önce kokusunu içine çekti. Avuçlarını kana doymuş toprağa yasladı. Sağ eline verirken tüm gücünü geriye doğru çekti bedenini. Arkasında uçsuz bucaksız deniz vardı. Her hareketiyle karanlık sulara biraz daha yaklaşıyordu. Ağabeyinden ayırmadı yaşlı gözlerini. Zihnine kazıdı o anı. Ölene dek unutmayacağı derin bir iz olacaktı. Elleri boşluğa düştü, bedeniyse denizin soğuk sularına. Tuzlu su yaktı ansızın ciğerlerini. Başının yanındaki yaradan kan süzüldü maviliğe. O anki şoku atlatıp, yukarı itti bedenini. Yüzeye çıktığında ağabeyinin olduğu yeri görebilmek için etrafta gezindi bakışları. Onu bıraktığı yeri ateşlerin sardığını gördüğünde inledi çaresizlikle. Ağabeyi görünmez olmuştu alevin kızıllığında.

Daha fazla bekleyemezdi. Gücü tükenmek üzereydi. Kalbi öylesine büyük bir acıyla kavruluyordu ki nefes almakta güçlük çekiyordu. Lakin pes etmeyecekti. Ağabeyine söz verdiği gibi fenere doğru yüzdü. Sol kolunu son kez hissettiği anlar olduğunu bilmeden kulaç attı. Gözyaşları denize karıştı. İnleyişlerini denizin dalgaları bastırdı. Fenerin ışığı rehberi oldu karanlık sularda. Kıyıya az bir mesafe kalana dek durmadan yüzdü. Daha fazlasına gücünün kalmadığını anladığında denizin üstüne bıraktı bedenini. Dalgalar sürüklerken kapandı kara gözleri.

**

Eskiyen cilde yaslı duran elini çekip, tozlu sayfayı çevirmek için köşesine dokundu. Son cümleyi çevirirken kıpırdandı dudakları.

“Bir sayfa daha…”

Kitabın en heyecanlı bölümünde olduğu için bu gece biraz daha uykusundan feragat edebilirdi. Sayfayı çevirirken başını kısacık bir an cama çevirip, tekrar önüne döndü. Satırları buldu gözleri. Okumaya devam edecekken irkildi. Bakışları tekrar camı bulduğunda şaşkındı. Gördükleri bir yanılsama değildi. Kızıllık evinin içerisine dek yansıyordu. Gözlüğünü kitabıyla birlikte yanında duran eski sehpanın üzerine bıraktı. Kızının gül kokulu elleriyle işlediği tülü kaldırdığında göz bebekleri gördükleriyle titredi.

“Aman Yarabbi.”

Kıyamet kopuyor olmalıydı. Gördüğü ateş öylesine büyüktü ki cehennem ateşine eş değerdi. Göğe baktı. Yeryüzü ile gökyüzünün bağı kopmuş, yıldızlar kaybolmuştu. Gecenin karanlığının yansıdığı hırçın dalgalar kızıldı. Deniz bile ateşten nasibini almış, yanıyordu. Sur’un sesini işitmeyi bekledi. Boş yere beklediğini anlaması uzun sürmedi. Derin sessizlik değişmedi. O an kavradı. Yaşananlar gerçekti. Kuru yüklerin olduğu limanın ucu yanıyordu. Başını iki yana çevirip, limanı boydan boya izledi. Görünürde bir gemi yoktu. Gelen giden de…

Sağ bacağı diğerine göre biraz kısa olduğu için hafifçe topallayarak çıktı evinden. Çıplak ayakları kumu ezerken ellerinden birini gözlerinin üzerine siper etti. Kocaman bir ateş topundan başka bir şey göremedi. Liman bekçileri neredeydi? Sahil güvenliğe haber veren yok muydu? Ardına döndüğünde fenerin ışığının sönmüş olduğunu gördü. Çatıldı kaşları. Akşam üzeri değiştirdiği ampullerin bu kadar kısa zamanda arıza yapması mümkün değildi. Aklına gelen farklı ihtimaller olsa da düşünmemeye çalıştı. Öylesine zor bir gecenin içerisindeydi ki zaman kaybedemezdi. Arızayı bulmalı, feneri yakmalı ve sahil güvenliğe haber vermeliydi. Gelemeyişlerinin sebebi yönlerini bulamamaları olabilirdi. Yangının bulunduğu yerin konumunu telsizle bildirmeliydi. Adım atacağı anda denizden gelen bir ses çekti dikkatini. Başını çevirip, omzunun üzerinden baktığında bir şey göremedi. Tekrar fenere doğru yürüyeceği anda bu kez net olarak anlamlandırabildiği bir ses işitti. Bir inleme sesine benzetti. Emin olmak için sessizce bekledi. Daha kuvvetli bir tonda işittiğinde telaşla döndü denize. Her adımıyla kumun nemi arttı. Dalgalar ayak parmaklarına vurdu. Bileklerine ulaştığında durup denizde gezdirdi gözlerini. Uzun sürmedi arayışı. Az ileride dalgaların kıyıya vurduğu yerde yüz üstü uzanan bir beden gördü. Hareketsiz bir halde öylece yatıyordu.

Etrafına bakındı. Limandaki ateş topu ile bu adamın bir bağlantısı olabilir miydi? Belki de yapan oydu? Pek çok kez tehlikeyle karşılaşmış biri olarak tecrübeli olsa da tedbiri elden bırakamazdı. Düşünceler içerisinde adama yaklaştı. Uzun sayılacak boyda biriydi. Yüzünü göremedi. Kendini koruyabileceği bir mesafede durup seslendi.

“Kimsin? Gecenin bir yarısı ne işin var burada?”

Cevap vermedi yabancı. Yüzünü dahi göremediği bir adama sesini duyurmaya çabalıyordu. Üstelik bir kaçakla uğraşmaya ne vakti ne de zamanı vardı. Gözdağı verip, korkutursa uğraşmadan kurtulabileceğini düşündü.

“Jandarma birazdan burada olur. Seni bulmaları an meselesi. Duyuyor musun beni?”

Yine cevap alamadığında orada bırakmayı düşündü. Ama vicdanı el vermedi. Kıyıya çekip yardım etme düşüncesini kabul etmek üzereyken duyduğu tek kelime bütün düşüncelerini alıp götürdü.

‘Bülbül…’

Onun için çok özel olan kelimeyi duyduğunda kasıldı bacakları. Kimdi bu yabancı? Kuma yaslanmış yüzü görmek için eğildi. Kanın süzüldüğü sureti tanıyamadı. Daha önce görmediğine emindi.

“Gül…”

Bacakları taşıyamadı bedenini. Diz çöktü olduğu yere. Denizin ılık suyu soğudu ansızın. Bedeni dondu. Kalbi atmaz oldu. Etrafındaki sesler, önünde duran yabancı, az ilerideki mahşer yangını hepsi silindi. Gözlerinin önünde kıymetlisi ile onun gönlünün sahibi belirdi. Evinin önünü saran gülüşler, birbirinden değerli anılar düştü zihnine. Ne vakit kolunu kavradığını, sırılsıklam bedeni sırt üstü çevirdiğini anlayamadı. Bedenini saran kumaş parçasının yakasını tuttu yüzünü kaldırdı. Titredi dudakları.

“Kimsin sen?”

Kara gözleri gördüğünde hiç unutamayacağı o sözü işitti.

“Bülbül güle kavuştu.”

İnanamadı. Kızının kalbini çalan o güzel huylu adamın artık nefes almadığının, bu dünyadan göçüp gittiğinin işareti olan bu sözü kabullenemedi. Belki de kötü bir oyunun içerisindeydi. Bu ihtimalle atmaya başlayan kalbi içindeki sıkıntıya derman olmaya yetmedi. Aklına gelen ihtimalle yaşlı gözleri karşı limandaki ateşe değdi. Bu genç adamı gönderen oysa kendisi orada olabilir miydi?

Düşünceler içerisinde savrulurken, yabancının başı ellerinin arasından kaydı. Kuma yaslandığında başı kulakları sağır edecek bir patlama sesi işitti. Geriye düştü bedeni. Ellerini yaslarken iki yanına koca bir kara duman yayıldı gökyüzüne. Gözleri yabancının suretini bulduğunda kararını verdi. Kutsal’ın kendisine gönderdiği emanete sahip çıkacaktı. Henüz kim olduğunu bilmese de…

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!