2. Bölüm

Üç saat… Yalnızca üç saat önce gelmiş olsaydım, tüm gerçekleri doktordan öğrenebilirdim. Üstelik bu gerçekler bütün dünyayı yakmama, çevremdeki insanları yıkıp geçmeme yeterdi. Ancak zaman henüz görmemem, öğrenmemem için tüm gerçeklerin üzerini puslu bir çarşafla örtmeyi tercih etmişti. Bilmiyordum.

“Polisler ve savcının ilk izlenimine göre kaza olduğu belirtildi. Babanızın verilerine gör…”

Kaza… Mezopotamya’ya nam salmış Barzan Ağa’nın canını kaybetmesine sebep olanın basit bir kaza olduğuna inanacak kadar saf olduğumu mu sanıyorlardı? Öfkem katlanıyordu ve ben kendimi bu kez zapt edemeyeceğimi biliyordum. Ne zaman kontrol edebilmiştim ki zaten?

“Babamın yüzündeki izler de kazadan kalanlar mı?” dediğimde telaşla yanıt verdi.

“E-evet, Genco Bey. Kemeri takılı olmadığı için Barzan Ağa arabanın içinde savrulmuş…”

Babam ve emniyet kemerine olan ezelî düşmanlığı… Asla kullanmazdı ve bu konuda ne kadar inatçı olduğunu bilirdim. Ellerimle yüzümü sıvazlarken derin soluklar aldım. Yetmiyordu. Duyduklarım içimdeki yangını söndürmeye, beynimde dolanan sorulardan kurtulmama yetmiyordu.

“Ağam, Sermiyan Ağam konakta sizi bekliyor.”

Başımı çevirip sessizce baktım Bevar’a. Amcamın, babamı burada bırakması ve konakta olmayı tercih etmesi hayal kırıklığına uğratmıştı beni. Sustum. Zamanı var, Genco! dedim, kendimi gereksizce sakinleştirmeye çalışarak. Hesap sormak için uzunca bir zamanın var!

Doktora döndüm tekrar. Sıkıntıyla kravatını gevşetiyordu. Zihnimdeki sorulara ve kalbimdeki intikam ateşine çare bulmamın tek yolu vardı.

“Babamın durumu hakkında detaylı bir rapor istiyorum, Sinan Bey!”

İrkildi. İlk kez karşılaşıyor olduğumuz için ismini biliyor olmam onu tedirgin etmişti. Önlüğünün sol cebinin üzerinde isminin işlenmiş olduğunu unutmuş olmalıydı.

“Ölüm belgesinde tüm detaylar belirtilip savcılığa teslim edildi, Genco Bey. İsterseniz size bir kopyasını sunabi…”

“Siz beni anlamadınız sanırım, doktor!”

Önlüğünün yakasını hafifçe kavrayıp yalnızca onun duyabileceği bir sesle fısıldadım. “Özel bir rapor istiyorum! Tırnağından saçının teline kadar, babamın vücudundaki tüm izleri, neden olabilecek tüm sebepleri belirteceğiniz bir rapor! Eğer yapamam diyorsanız, sizin yerinizde olmak isteyen ve bunun için birçok şeyi göze alabilecek doktorlar tanıyorum. Bir tek sözünüz yeterli…”

Ellerimi yakasından çektim. Karşımdaki adamın tereddütlü bakışlarını izlerken yakasını düzelttim. Gölgelemeye mi çalışıyordu gerçekleri? Biliyor ve gizliyor muydu? Yoksa haklı mıydı? Gerçekten basit bir kaza ve lanet bir emniyet kemeri miydi babamı bu duruma, beni de bu morga getiren?

Pes ettiğini çöken omuzları gösterdi. “Peki, Genco Bey. Raporu en kısa zamanda size teslim edeceğim.”

“Yarın sabah… O raporu elimde istiyorum!”

Sözlerimin ciddiyetini anlaması için yüzüne bakıp kaşımı kaldırdım. Başını salladığında, “Güzel,” dedim. Bu kadarı hem benim için hem de karşımdaki adam için yeterliydi. Bevar ve adamlarımın açtığı yolda ilerlerken, koridorun sonuna varmadan birden arkama döndüm. MORG yazan kapıya bakarken can arkadaşıma, güvenebileceğim tek adama hitaben, “Babam yalnız kalmasın. Ben almaya gelene kadar…” sözleri döküldü dudaklarımdan.

Sözlerimin doğru yere ulaştığını bilmenin rahatlığıyla geldiğim kapıya dönüp yürüdüm. Kaçtığım sorumluluğa kendi ayaklarımla gittiğimin bilincindeydim. Doğduğum konağa, bu kez oradan ayrılmamak üzere, Uluhanların ağası olmak için gidiyordum ve artık kaçmama imkân yoktu.

***

Kalabalığı güçlükle yarmaya çalışan babamın adamlarının arasında etrafımdaki insanlardan sıyrılarak yürüyordum. Kalabalık geçtiğimiz yollarda artıyor, sesler uğultuya dönüşüyordu. Uzun, dar ve tanıdık o sokağa girdiğimizde gözlerimi yolun sonundaki o yere çevirdim. Ve aylar önce son kez uğurlandığım an düştü gözlerimin önüne. Anamın kapıya kadar uğurlayışı, ardımdan bakır tas ile yoluma su döküşü.

“Su gibi git, su gibi gel, oğlum!”

O gün anamın yaşlı gözlerle söylediği sözlerin aksine, babam yine sessizdi. Ellerini ardında kavuşturarak yüzüme bakmıştı. Gitmemi istemese de engel olamayacağını bildiği için bir kabulleniş yer etmişti bakışlarında.

Titrek bir soluk dudaklarımdan savrulurken sol yanımda kalan, avluyu gizleyen taş duvarlara baktım. İki adımda yaklaşıp elimi soğuk duvara yasladım. Soğuğun içimdeki ateşe ulaşmasını bekledim sessizce. Ancak olmadı, fayda etmedi. Kulaklarımda sesi yankılanan kalbim aynı acıyla kavrulmaya devam etti. Başımı kaldırdım. Ahşap kapıya erişen bakışlarımla geri çekildim. Adımlarım beni evime, doğduğum yere getirmek yerine uzaklaştırmak istercesine güçsüzdü. Etrafımı görmüyordum, yalnızca birbirine karışan aynı sözleri işitiyordum.

“Hoş geldin, Ağam!”

“Başımız sağ olsun, Ağam!”

Tepki veremiyordum. Söyleyecek sözüm, daha fazlasını işitecek gücüm yoktu. Büyük ahşap kapının önünde durduğumda sesler kesildi. Herkesin benim bir adım atmamı beklediğini biliyordum. Bense artık içinde babamın olmadığı, onun varlığını hissedemeyeceğim bu dört duvarın içine girmeye henüz hazır değildim. Aslında en çok da büyümeye hazır değildim. Artık sorumluluktan kaçamayacağımı, gençliğimin, deli akan kanımın arkasına sığınamayacağımı biliyordum. Adım attığım an artık yüzlerce hane ve insanın sorumluluğu omuzlarıma binecekti. Ya ben yapabilir miydim? O kadar güçlü müydüm? Sadece kendi hayatımın sorumluluğunu taşırken, onlarca insanın hayatını omuzlarıma yüklenebilir miydim? Hep kaçtığım, sahip olmayı istemediğim o unvanın artık geleceğime hükmetmesine, özgürlüğüme pranga vurmasına izin verebilir miydim? Onun getireceklerine katlanabilir miydim? Onca fısıltının arasından duyduğum tanıdık bir sesle tüm sorular silindi.

Anam… Küçük bir çocukken beni ninnilerle avutan o narin kadının güzel sesi şimdi ağıt yakıyordu. Babama ağlıyordu. İşte o anda direnişim kırıldı. Zihnimdeki tüm sorular anlamını yitirdi. Kalbimdeki yara anamın varlığını hissetmek istercesine sızladı. Saatler sonra ilk kez güç kazandı bacaklarım. Hızlı adımlarla girdim avluya. Karşıma çıkan akrabaları, eşi dostu görmedi gözlerim. Yalnızca tek bir suret duraksamama neden oldu.

Sermiyan Uluhan…

Babama ne fizik ne de huy bakımından bir parça olsun benzeyen kardeşi.

***

“Hoş geldin, oğul!”

“Annem nerede?” dediğimde şaşırsa da kendisini çabuk toparladı. Yukarıya uzanan taş merdivenleri işaret etti.

“Büyük salonda. Kadınlar var yanında, oğul. Şimdi gitme.”

Ne beni engellemeye çalışan sözlerini ne de yalnızca babamdan duymaya alışkın olduğum “oğul” sözünü ilk kez telaffuz edişini umursadım. Basamakları hızlıca çıkarken Bevar’ın ardımdan geldiğini biliyordum. Hızlı adımlarla salona girdiğimde annemi görmeye çalışsam da kalabalık buna engeldi. Beni görüp ayağa kalkan ve başı öne eğilen kadınlar sessizleşirken, annemin titrek sesini işittim.

“Genco… Oğlummm!”

Oradaydı. Babamın köşesinde, onun tespihini elinde tutuyordu. Beyaz başörtüsü saçlarının iki yanından aşağı inerken kara gözleri kızarmıştı. Bana uzatılan kollarını gördüğümde hızla kapadım aramızdaki mesafeyi. Uzanıp kollarımın arasına aldığımda küçük ve yaşlı bedeni hıçkırıklarla sarsılmaya başladı.

“Geldin, oğlum! Yalnız bırakmadın ananı!”

Sıkıca sarılıp başörtüsünün üzerinden saçlarını sevgiyle okşadım.

“Geldim, ana! Artık buradayım. Yanındayım.”

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!