5. Bölüm

Merhaba sevgili okurlarım,

Mazi sizinle. Keyifle okursunuz umarım.

Yorumlarınızı heyecanla bekliyorum.

****

“Canımın yarısını aldı, Bevar! Şimdi diğer yarısını istiyor!”

Sözlerimi anlayamadığını biliyordum. Silahımı belime yerleştirirken yüzüne bakmadan arabama yürüdüm.

“Babamın yanına gidelim, Bevar.”

Büyük olasılıkla delirmiş olduğumu düşünüyordu. Ama umursamadım. Ona açıklayacak gücüm yoktu.

“Bu olaydan ve bu adamdan kimsenin haberi olmayacak!” dedim az önce gittikleri yönü işaret ederken. “Amcam ve Yedi Aşiret de dâhil!”

“Genco, bu adam rahat durmaz. Yine karşına çıkacaktır,” dediğinde haklı olduğunu biliyordum.

“Onun gelmesine gerek kalmayacak. Ben ona gideceğim. Şimdi babamın cenazesine katılmam gerekiyor. Geliyor musun?”

Kabullenerek başını salladı. Silahını beline yerleştirirken bakışlarını kararlılıkla yüzümde gezdirdi.

“Seninle gözüm kapalı ölüme yürüyeceğimi biliyorsun, Genco.”

Derin bir soluk alıp omzuna dokundum. “Biliyorum, Bevar. Bildiğim tek gerçek de bu sanırım.”

Arabama binip babamı almak için yola çıktım. Zihnimde yankılanan sorulara yanıt bulamayacağımı biliyordum. İhtiyara gidene dek sabretmeliydim. Kısa bir süre sonra hastaneye vardığımda adamlarım beni bekliyorlardı.

***

“Barzan Uluhan’ı nasıl bilirdiniz?”

İmamın sorusunu kendime sordum.

Babanı biliyor musun? Tanıyor musun, Genco?

Üzeri dualarla kaplı yeşil örtünün sarılı olduğu tabutuna baktım uzun uzun. Sevdiklerinden çok sevmediklerini biliyordum. Güldüklerinden çok kızdıklarını… Sırlarını, gizlediklerini bilmiyordum, düşmanlarını da… Tanıdıklarımdan çok tanımadıklarım vardı, emindim. Evet, babam bana kudret ve servet bırakmıştı. Ancak çözülmesi güç bir kördüğümü de armağan olarak bırakmıştı avuçlarıma. Bakışlarımı hocaya çevirip kıldığımız cenaze namazının ardından üç kez sorduğu soruya yanıt verdim.

“İyi bilirdik…”

“Hakkınızı helal ediyor musunuz?”

“Helal olsun…” derken içimdeki sesi susturamıyordum.

Ya sen baba? Sen helal ettin mi hakkını bana?

Hoca duasını bitirip bana baktığında, yüzümü sıvazlayarak başımı salladım. Benim işaretimle herkes kıpırdanırken, yeşil örtüye sarılı babamın tabutuna çevirdim bakışlarımı. Herkesin benden ilk adımı atmamı beklediğini biliyordum. Yanımda dizilen Yedi Aşiret ağalarını ardımda bırakıp birkaç adımda yanına ulaştım. Tabutun sağına geçtiğimde Bevar da yanımdaki yerini almıştı. Diğer tarafa geçen amcamın yanında ise babamın birlikte büyüdüğü adam, Eymen Aşireti’nin başı Kudret Ağa vardı. Derin bir soluk alıp benim için dünyanın en ağır yükünü omuzladım. Yerimi almak isteyenlere izin vermeden sağ elimi yeşil örtüsünün üzerinde gezdirdim.

Buradayım, baba! Beni hissedebiliyor musun?

Fısıltım etraftaki seslere karıştı. Babamla yaşayacağım bu son anları zihnime kazırken, mezarlığın kapısını gördüğümde duraksadım. İşte o ana gelmiştik. Yedi Aşiret ağalarının tabutu yüklenmesi için izin verdim. Benim olduğum tarafa, aşiretimden sonra en büyük topraklara sahip olan Savaş Kahraman geçti. Önlerinde yerimi aldığımda arkamda kalan ve canımın bir parçasını taşıyan adamlarla yürümeye başladım. Yedi Aşiret’in ezelî ve ebedî kuralıydı bu. Hangi aşiretin ağası öldüyse, diğer altı aşiretin ağaları tabutu taşır ve vâris önde yürürdü. Bu gelenek, babasını toprağa koyduğu an, aşiretin onun önderliğine gireceğinin işareti sayılırdı.

Yerini ezbere bildiğim mezarı buldu bakışlarım. Büyükbabamın mezarı… Doğduğumuz an yaşayacağımız hayatın sınırları çizildiği gibi, son nefesimizi verdiğimizde sonsuzluğa uğurlanacağımız yer de belliydi. Büyükbabamdan kalanlara babam sahip çıkmıştı. Görevini tamamlamıştı ve şimdi babasının yanına ben uğurluyordum onu. Sıra bana gelmişti. Benden de oğluma geçecekti. Onun hayatının da bu döngüde olmasına engel olamayacaktım. Aslında en çok bu canımı yakıyordu.

ULUHAN AİLE KABRİSTANI

Boran ULUHAN – Bergüzar ULUHAN

Büyükbabam ve üvey büyükannem…

Büyükbabam Boran ULUHAN, diyarın en güçlü ağalarındandı. Onun adaletli ve korkusuz hayatını dinleyerek büyümüştüm. Anlatılanlara göre ona benziyordum. Hatıra kalan birkaç siyah beyaz fotoğraf da olmasa fazlasıyla abarttıklarını düşünebilirdim. Ancak benzerliği gözlerimle görmüştüm. O beni hiç görmediyse de ben onun tam bir kopyasıydım.

Bergüzar Uluhan ise dedemin ikinci eşi, Sermiyan amcamın annesiydi. Onunla tek ortak noktamız yalnızca amcamın annesi oluşuydu. Büyükannemin onun gelişiyle konağı terk ettiğini ve bu yüzden dedemin cenazesine bile gelmediğini biliyordum. Neden küsmüş olduklarını ve hanesini terk ediş nedenini ise asla öğrenememiştim.

Yere konan tabutun üzerindeki örtü kaldırıldı önce. Kapağın açıldığını gördüğümde, babamı bekleyen soğuk mezara sorgusuz sualsiz inip onu uzatmalarını bekledim. Ardımdan gelen Bevar ile birlikte amcamın ve Savaş Kahraman’ın uzattığı babamı kucaklayıp yavaşça toprağa bıraktık. Sağa doğru çevirdikten sonra Bevar’ın çekilmesini bekledim. Babamla yalnız kaldığımda ellerimi üzerinden çekemedim. Bu son dokunuşum mahşerden önce son kavuşmamızdı, biliyordum. Uzatmaya çalışıyordum yaşadığım kısacık anı.

“Allah’a emanet ol, baba…”

Yukarıdan uzatılan tahta parçalarıyla üzerini örterken dişlerimi sıkıyordum. Canımın yarısını kendi ellerimle toprağa teslim ediyordum ve hissettiğim çaresizlik yüreğimi yakıyordu. Bevar’ın elini uzatmasıyla yukarı çekildim. Ardından bana verilen küreği kavradım. İlk toprağı atarken ciğerlerim patlayacak gibi olmuştu. Kanla doluydular sanki ve ben soluk alamıyordum. Amcam elimden küreği aldığında çaresizce arkama döndüm. Toprağın tahtaya her çarpışında acıyla yumdum gözlerimi. Bitmiyordu. Toprak sanki benimle alay ediyor, o küçük çukur bir türlü dolmuyordu. Çevremdeki ağaların söylediklerini işitemiyordum bile. Hocanın duasıyla birlikte herkes sustu. Ben de gözlerimden akmayan yaşlarla onlara katılıp duamı ettim. Ellerimi yüzüme sürüp, iki yanıma düşüreceğim anda avucuma değen kâğıt parçasıyla irkildim. Kulağıma fısıldanan sözlerle üzeri yaş toprakla kaplı mezara çevirdim gözlerimi.

“Başhekim Sinan Bey yollamış.”

Avucumu sıktığımda kâğıt parçası büzüldü parmaklarımın arasında. Artık okumaya ihtiyacım yoktu. Zira babamı benden alan o olayı artık biliyordum.

Bir süre sonra elimi öpmek ve başsağlığı dilemek için onlarca insan karşıma dizilmişti. Puslu bir camın ardından görüyordum sanki çevremde yaşananları. Hissettiğim tek şey soluğumu kesen derin bir acıydı. Canım yanıyordu. Kalbimi yerinden söksem bile çare olmayacaktı. Üstelik aklımın bir yanında ihtiyarın sözleri vardı.

Kalabalık dağıldı. Arabalar gelen misafirleri konağa taşımak üzere birer birer uzaklaşırken, yanımda duyduğum titrek sesle bakışlarımı soğuk mermerden ayırdım.

“Ağabey…”

Lalezar… Benim narin Lale’m… Doğduğu günü hatırlıyordum. Henüz on bir yaşına yeni girmiş, o zamana kadar evimizde bebek görmemiştim. Bir bebek demek, bana ve Bevar’a oyun arkadaşı demekti. En çok bu yüzden sevinmiştim. Babam onu kucağına alıp, hepimizin yanında ona adını verdiğinde şaşkınlık ve mutlulukla izlemiştim.

“Göz kamaştıran, narin, masum… Baharı müjdeleyen bir Lale gibi… Adı Lalezar olsun…”

Lalezar… Babamın dediği gibi bir bahar günü doğmuştu. Midyat’ta ağaçlar tomurcuklanmış ve her yer çiçeklerle dolmuştu. Diğer evlerin aksine bizim konağımızda bir kız bebek doğdu diye bayram havası esmişti. Babamın şefkati ve sevgisiyle el üstünde tutulmuştu Lalezar. Onunlayken benimle olduğundan daha yakın, daha ilgili olurdu. Küçük bir çocukken bu durumu kıskandıysam da zamanla buna alışmıştım. Araya giren mesafelerle görmezden gelmeyi öğrenmiştim belki de.

Okulu nedeniyle bir yıla yakındır görmemiştim onu. Son karşılaşmamızdan bu yana sanki daha da büyümüştü. Güzel bir genç kız olmuştu. Gözlerinden akan yaşlarla bana yaklaşıp yüzüme baktı. Giydiği siyah uzun elbisesiyle ufacık görünüyordu. Kömür karası saçlarını gizleyen şala uzattım elimi yavaşça. Nazikçe okşadım yüzüne değen tutamları. Kızarmış gözlerine yaşların dolduğunu gördüğümde kollarımı açtım. O an bir hıçkırık koptu dudaklarından. Hızlıca atıldığında sıkıca sardım titreyen bedenini.

“Amcamı çok özleyeceğim, ağabey…”

Başımı saçlarına yaslarken gözlerimi az önce babamı verdiğim kara toprağa çevirdim. “Ben de…” Gülümsemeye çalışarak geri çekildim. Minik ve sevimli yüzünü avuçlarımla sardım. “Babamın sana bu ismi neden verdiğini şimdi anlıyorum. Çok güzel bir kız olacağını tahmin etmiş.”

Gözyaşlarını sildiğimde gülümsemeye çalışarak yüzüme baktı. Bevar, varlığını hatırlatmak istercesine sahte olduğu aşikâr bir öksürükle belli etti kendisini. Ne diyeceğini duymak için başımı eğdiğimde fısıltısıyla dondum.

“Fermanlara mı gidiyoruz, Ağam?”

Lalezar’ın yüzüne baktığımda kaşlarını çatmış, yüzüme bakıyordu. O ismi duymamıştı. Zira duymuş olsaydı, bu kadar sakin ve sessiz kalmazdı. Omzunu sarıp şefkatle başına bir öpücük kondurdum.

“Konağa gidelim.”

Başını sallayıp ellerini belime sararken yüzüme baktı.

“Ne kadar kalacaksın, ağabey?”

“Artık gitmeye niyetim yok, prenses.Hep istediğin gibi döndüm.”

Burnunu çekiştirip başını omzuma yasladı. Babamın mezarına bir kez daha bakıp çıkışa doğru yürüdüm. Onu arabaya bindirdikten sonra yanına oturmadan Bevar’a döndüm.

“Gitmeden önce amcamla görmem gereken küçük bir hesabım var, Bevar!”

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!