6. Bölüm

Konakta onlarca insan verilen yemekleri yemekle meşgulken ben, içim burukbir şekilde babam için gelen insanları izledim. Konağın kapısında öylece dururken beni fark ettiler. Yemeklerini bırakıp hızla ayağa kalktıklarında irkilerek kendime geldim. Lalezar’ın güç vermek için kolumu tuttuğunu gördüğümde derin bir soluk aldım. Yüzüne bakıp gülümseyerek büyük ahşap kapıdan içeri girdim.

“Afiyet olsun!” dedikten sonra bana ayrılan başköşeye doğru ilerledim. Bir zamanlar babamın olan yer bu kez beni bekliyordu. O anda bütün gözlerin üzerimde olduğunu, merakla izlendiğimi biliyordum. Koca avluda bir an için derin bir sessizlik olurken duraksadım.

Yeni ağanız benim!

Yalnızca bir tek hareketle soyuma, aileme ve babamın önderlik ettiği Yedi Aşiret ağalarına bu mesajı verebilirdim. Bu sabah o ihtiyar ile karşılaşana kadar babamın yerine oturmakta tereddüt edebilir, belki bu sorumluluktan kaçmak için çabalayabilirdim. Hatta ağalığı amcama bile bırakabilirdim, ancak artık bunu yapamazdım. Babam benim için ölümü göze almışken, onun emanetlerini sahipsiz bırakamazdım. Büyük bir cesaretle bir an bile düşünmeden oturdum babamın yerine. Çevremdeki insanlar yemeklerini yerken bir bir hepsini seyretmeye başladım. Onların bana muhtaç oluşları, gözümün içine bakışları yüreğimi sızlatırken, iki yanıma oturan ağalarının başsağlığı dileklerini tekrar kabul ettim. Diyarbakır’daki Korkmaz Aşireti’nin başı Cihan Ağa’nın sözleriyle bakışlarımı ona çevirdim.

“Bir süre buradayız, Genco Ağa. Sen emaneti teslim alana kadar.”

“Elbette, başımızın üzerinde yeriniz var, ağalar,” diyen amcamın sözleriyle ona bakarak başımı eğip fısıldadım.

“Herkes gittikten sonra çalışma odasına gel, amca!”

Sözlerime şaşırdıysa da belli etmedi. Konuşmak istediklerimin aklının ucundan bile geçmeyeceğini biliyordum. Bakışlarını yemeğine çevirirken fısıldadı.

“Mevlit var ve ağaları bağ evine yerleştireceğim, oğul. Sonra konuşuruz.”

Kaşlarım çatılırken beni ciddiye almamasının kızgınlığını yaşıyordum. Benim onun yüzünden nelerle uğraştığımı, üstelik nasıl bir çıkmazda olduğumu bilmiyordu ama öğrenecekti. Kulağına doğru eğilip fısıldadım.

“Bu önemli, amca. Onlar bekleyebilir ama ben bekleyemem!”

Bakışlarındaki merakı görüyordum. Önümdeki yemekler midemin bulanmasına neden oluyordu, hiçbirine dokunamadım. Yalnızca suya uzandım ve içimdeki ateşi söndürmesini umarak hızla yudumladım.

***

Bir ölüm daha. Üstelik benim aşiretimdeki gencecik bir kız öldürülmüştü. Namus içindir, diyen insanları bir bakışımla susturdum. Benim aşiretimden, benim insanlarımdan biri öldürülüyordu. Üstelik babamın öldüğü gün… Uluhanların başsız kaldığı gün… Bunun tesadüf olmadığına adım kadar emindim.

“Zamanı geldi, oğul!”

Daldığım düşüncelerden amcamın sesiyle irkilerek sıyrıldım. Bakışlarımı yerden kaldırdığımda akmayan yaşlar, cam parçası misali acıtıyordu gözlerimi. Berrak damlalar yüzüme, avuçlarıma, yanan kalbimi taşıyan sert göğsüme dökülselerdi belki bu derin acı hafifleyecekti. Ah, yapabilseydim! Anamın rahmine düştüğüm günden beri sahip olduğum unvandı engelim. Üzerine titrenen bir ağa tohumu, bir ağa oğlu oluşuydu nedenim. Ağlayamazdım. Ağlamak demek, güçsüz düşmek demekti. Ailemin, nüfusumun, canını ve malını gözü kapalı bana emanet eden insanlarımın yanında güçsüz düşemezdim. Amcamın yüzüne bakarken ciğerlerimi yakacak kadar derin bir soluk aldım. Duymak istemeyeceğim sözler sarf edecekti şimdi, biliyordum. Babamdan iyi tanıdığım adam bir kez daha şaşırtmadı beni.

“Başımıza ağa olarak geçmelisin.”

Kasılan bedenimi güçlükle kaldırdım. Onu bu odaya çağırırken aldığım haber tüm planlarımı altüst etmişti. Ellerim belimin iki yanında kemerimi kavrarken kaşlarım öfkeyle çatıldı.

“Babamı birkaç saat önce kendi ellerimle toprağa verdim, amca! Daha toprağı kurumadan ondan kalanlara göz dikecek değilim!”

“O kız neden öldürüldü, biliyor musun oğul? Hem de özellikle bugün…” Babamın masasının önündeki koltuğa otururken yüzümde gezindi bakışları. “Bunu sana gözdağı vermek için yaptılar. Uluhanların başsız kalması, düşmanlarımızın yıllardır beklediği fırsattı. Sen şu an istediklerini altın tepside onlara sunuyorsun.”

Önümdeki masaya elimi vurup bağırdım.

“Babamın yedisi olmadan ağalığı devralmayacağım, amca! O zamana kadar da aşiretimde bir olay daha olmayacak!”

“Nasıl olacak o, oğul? Sen o koltuğa oturmadan kimsenin durmayacağını bilesin.”

“Sen… Bu kapıdan çıktıktan sonra bunu bütün cihana duyuracaksın. O gün hem Uluhanların ağası hem de Yedi Aşiret’in lideri olacağım.Lakin o güne dek aşiretimden bir kişinin daha canına zarar gelirse gözümü kırpmadan yakarım Midyat’ı!”

Bir söz daha işitmeye takatim yoktu. Ahşap kapıdan dışarı çıktım. Akşam güneşinin kızıllığı göğe yayılırken konaktaki telaş azalmışa benziyordu. Biraz dinlenmeliydim. Odama giderken sağ cebimden telefonumu çıkardım. Yorgunluğumu yok edebilecek tek kişiyi rehberimde bulduğumda acıyla gülümsedim. Şu an yanımda olmasını isteyeceğim tek kadın oydu. Sarışınım diye kayıtlı olan numaraya dokundum. Çok beklemeden açılan telefona hüzünle gülümsedim.

“Hande?”

Hayatımı değiştirecek kişinin beni izlediğinden ise habersizdim.

“Aşkım, nasılsın?”

Kapıyı kapayıp ceketimi çıkardım. Yatağa uzanırken benden yanıt bekleyen sevgilime döndüm. “İyi olmaya çalışıyorum. Sen neler yapıyorsun? Yalıda mısın?”

“Kendi evimdeyim. Sen olmayınca oraya gitmeyi istemedim. Yatağımızda sensiz uyuyamıyorum, biliyorsun.”

“Keşke şimdi yanımda olsaydın,” dedim özlemle. “Kokuna ihtiyacım var.”

“Beni de götürseydin yanında…”

Getiremezdim… Ailem Hande’yi asistanım olarak tanıyordu. Şimdiye kadar sevgilim olarak tanıtmaya ne fırsatım ne de gücüm olmuştu. Babam okuyacağım okulları, yaşayacağım evi bile en ince ayrıntısına kadar planlayıp bana başka çare bırakmamıştı. Annemin de tek bir şey için mücadelesiolmuştu:Soyumuzu devam ettirecek eşsiz bir gelin bulmak… Elbette sayısız teşebbüsleri olmuştu. Eve her gelişimde yemeğe mutlaka köklü bir aileyi davet eder ve onların bekâr bir kızlarını da karşıma oturturdu. Ancak daha fazlası olmazdı. Zira ne annemin cesareti ne de babamın gücü yeterdi. Babama göre annem adayları önüme sunacak, ben de okulum bitip ağalığı devraldığımda dillere destan bir düğünle istediğim ağa kızıyla evlenecektim. Zaman yine planları bozmayı başarmış, kader ona rağmen plan yapılamayacağını göstermişti. Tek üzülmediğim konu buydu aslında. Hayatıma girdiğinden beri beni neşesi ve tutkusuyla kendisine çeken Hande’yi hayatımdan çıkaramazdım. Ne olursa olsun…

Suskunluğumu anladı. Her zaman yaptığı gibi konuyu geçiştirmeye çalıştı. Bir süre daha konuşup, telefonu kapadığımda gözlerim de yorgunlukla kapandı.

“Genco Ağam?”

İsmimi fısıldayan sesle gözlerimi araladım. Bevar’ı gördüğümde bakışlarımı güçlükle etrafta gezdirdim. Odam karanlığa bürünmüştü. Ne zaman güneş batmış, Mardin’e gece ne zaman çökmüştü, anlamamıştım. Uyumaktan gevşemiş bedenimle doğrulmaya çalıştım.

“Bevar…”

“Fermanlara gitme zamanımız geldi, Ağam.”

Fermanlar… Amcam… Ona daha konuyu açamamıştım bile. Değil kolunun nedenini sormak, Ferzan Ağa’nın adını bile anamamıştım. Onu görmeden gidemezdim. Yerimden kalkarken üzerimdeki tişörtü çıkardım.

“Amcam odasında mı?”

“Sermiyan Ağa Yedi Aşiret ağalarıyla bağ evine geçti. Duanın orada devam edeceğini ve orada kalacaklarını söyledi.”

Çarem yoktu. Ferzan Ağa’nın karşısında bilmediklerime rağmen güçlü olmak ve ona belli etmemek zorundaydım. Nedenini bilemediğim bir düşmanlığın hesaplaşmasına gidecektim. Bu savaşta yalnızdım.

“Gidelim, Bevar. Ama senden başkası gelmeyecek. Yalnızca sen ve ben…”

Başını salladı. Dolaptaki gömleklerimden birini üzerime geçirdim. Düğmelerimi ilikleyip komodinin üzerindeki saatimi bileğime geçirdim, çekmeceye uzanıp silahımı aldım. Doğduğum gün babamın benim için hazırlattığı ve üzerine adımın kor ateşle işlendiği silahımı belime yerleştirdim. Odadan çıkarken buraya dönüşümün hiç de sakin olmayacağının farkındaydım.

Önünde durduğumuz konağa baktım sessizce. Taş duvarların üzerine uzun pencereler yerleştirilmişti sırayla. Oldukça yüksek olan iki katlı taş bina benim konağıma kıyasla daha sade görünüyordu. Bakışlarımı yukarıya çevirdiğimde gördüklerimle kaşlarım çatıldı. Camların siyah renkli kalın parmaklıkların arkasına gizlenmesi binanın tüm güzelliğini gölgelemiş, ona kasvetli bir görünüm vermişti. Üstelik bu demirlerden yalnızca alt kısımda değil, üst camlarda bile vardı. Arabamın önüne dikilen adamları gördüğümde benden bir hareket bekleyen can yoldaşıma döndüm.

“Bana bir söz vermeni istiyorum, Bevar!”

“Hayır, Genco!” dediğinde söyleyeceklerimi anlamıştı sanki. Susturmaya çalıştı, izin vermedim. Bu konağa ayak bastığım anda hayatımda nelerin değişeceğini bilmiyordum. Belirsizliği yok etmeliydim. Gözüm arkada kalmamalıydı. Derin bir soluk alıp bakışlarımı yeşil gözlere çevirdim.

“Bu gece bana bir şey olursa, annem ve Lalezar sana emanet. Onları hemen büyükanneme götüreceksin ve son nefesine dek yanlarında olacaksın. Söz ver bana…”

“Genco…”

Konuşmasına ve beni kararımdan döndürmeye çalışmasına engel olmak için elimi kaldırıp, omzuna dokunurken tekrar söyledim.

“Söz ver dedim!”

Gözlerini kısa bir an yumup derin bir soluk verdi. Ardından başını sallayıp tekrar bana döndü.

“Söz! Tamam, söz! Emanetin canıma emanettir!”

Burukça gülümsedim. Sevdiklerimi koşulsuz güvenebileceğim adama emanet etmeyi başarmıştım.

“Sağ ol, Bevar,” dedikten sonra elimi omzundan çekip kapıya uzandım. Arabadan inip önümde duran adamların yüzüne bakmadan konuştum.

“Ağanıza geldiğimi haber verin!”

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!