7. Bölüm

“Nihayet toprağıma ayak bastın, Genco Ağa!”

Duyduğum sesle başımı kaldırdığımda avluda beni bekleyen ihtiyarı gördüm. Bir elinde bastonu, diğer elinde kara kaplı bir defterle bana bakıyordu. Ona bakarken üst katta kıpırdanan perdeler dikkatimi çekmişti. Hayatımda hiç bu kadar güzel gözler görmemiştim.

Uzun sürmedi. Hayran olduğum güzel gözler karanlığın ardında kayboldu. Bense kendimi sorguladım. Kısacık bir an hayal mi görmüştüm yoksa bir rüya mıydı? Ancak uzun sürmedi içinde bulunduğum çelişki. İhtiyarın sesi çekip çıkardı beni o büyüden. Adımlarım tekrar ihtiyara doğru hareketlendiğinde son sözlerini duymamıştım. O ise konuşmaya devam ediyordu.

“Ne ikram edelim sana, Genco Ağa? Ayran, şerbet… Rakı?”

Sözlerini önemsemeden karşısına dikildim. Elindeki kara kaplı deftere kısa bir an bakıp bakışlarımı tekrar yüzüne çevirdim.

“Hiçbir şey istemem. Hesabımızı keselim, ihtiyar!”

“Peki, Genco Ağa!” diyerek elindeki kara kaplı defteri uzattı. “Oku! Kara mazini, ailenin benden çaldıklarını sana ben değil, Leyla anlatacak!”

Çatılan kaşlarım bir şey anlamadığımı fazlasıyla belli ediyor olmalıydılar. Defteri bir kez daha uzattığında tereddütsüz aldım avuçlarıma. Aşınmış kapağını açmadan tekrar ihtiyara baktım. Onun bakışlarıysa sıkıca kavradığı bastonundaydı. “Otursan iyi olur!” dediğini duydum.

Yeni fark ettiğim masanın diğer ucuna yerleştim. Elimdeki defterin kapağını açmadan kapının hemen yanındaki köşede beni izleyen Bevar’a baktım. Hazır olması için başımı salladığımda belindeki silahını kavradı. Ve ben, beni bekleyen karanlığa ilk adımımı attım…

“Yapma, dedim… Dokunma bana, dedim. Dinlemedi. Pis elleriyle dokundu tenime. Duymadı yalvarışlarımı, çığlıklarımı. Ben duyuramadım belki de. Durmadı. Canım çok acıdı. Kalbime bir hançer saplasa bu denli keskin olmazdı tesiri. Ama o öyle korkak ki beni öldürmeyi göze alamadı.

Defalarca sahip oldu bedenime. Masumiyetimin kızıl izi aktı toprağa. Kadını olduğumu fısıldadı her savuruşunda beni. Seymen’in beni ondan alamayacağını… Ondan başkasının bana dokunamayacağını…

İçki kokusu doldu ciğerlerime. Belki de hiçbir vakit hatırlamayacağı bir gece yaşattı bana. Hayallerimi de yanına aldı sessizce çekip giderken. Çırılçıplak bıraktı beni ardında. Konağın arka bahçesinde, bana cenneti anımsatan o ıhlamur ağacının gölgesine terk etti. Lanet bir gecede soldurdu renklerimi, griye buladı günümü, gecemi. Öldürdü beni. Yaşarken tattırdı ölümü. Gelinliğimi kefenim etti.”

El yazısıyla yazılmış satırların bazılarında mürekkep dağılmış ve yazılar birbirine karışmıştı. Nedeni gözyaşları olmalıydı. Kurumuş olsa da izleri çok net görülüyordu. Ancak okuduklarımı anlamlandıramıyordum. Benimle, babamla, amcamla bağlantısını kuramıyordum. Belki de kendimi kandırıyordum…

Sayfayı çevirirken tek ümidim bir isim bulabilmekti. O zaman içine sürüklendiğim bu karanlık anıları bir nebze olsun aydınlatabilirdim belki.

“Hamile olabilir miyim? Korkuyorum, düşündüklerimin doğru olmasından, ona ait bir can taşımaktan korkuyorum. Eğer öyleyse… Hamileysem… Ne yaparım? Onun çocuğunu doğurmak yerine ölmeyi tercih ederim! Zaten ölürüm… Babam yaşatmaz beni. Kendi elleriyle hem beni hem karnımdakini vurur. Benim günahsız olduğumu anlatamam ona, dinlemez. Uluhanların kanını, benim kanıma karıştırır, karnımdaki bebekle son bulur hayatım. Bir çare bulmalıyım!”

Hemen altına eklenmiş satırlarda geçen soy ismimiz ile taş kesildi bedenim.

“Seymen Ağa’yı istemediğimi söyledim babama. Şaşırdı. İlk geldikleri akşam ses etmeyişimi istediğime yorduğunu söyledi. Diyemedim. Gebe olduğumu, Uluhanların bebeğini taşıdığımı söyleyemedim.”

Bu kadın… Bize ait bir can, bir kan taşıyordu. Kimdi? Bebek neredeydi? Hangi zamandan bahsediyordu? Tarih arıyordum, bir tek zaman işareti bile yoktu. Sayfayı çevirdim yeniden.

“Karnım şişiyor. Âdetlerim kesildi. Dadım yaşadıklarıma birçok bahane bulmaya çalışıyor. Ancak hiçbiri benim yaşadığımın yanından bile geçmiyor. Tahmin bile edemeyeceğini biliyorum. Yapamaz; bana, Leyla’sına kondurmaz böyle bir lekeyi. Leyla’sının masumiyetinin çalındığını bilemez, bilse beni korur mu? Annemin can arkadaşı bana, emanetine sahip çıkmaya devam eder mi?”

Yoktu… Ne bir isim ne de bir zaman kavramı yer alıyordu okuduğum satırlarda. Telaşla diğer bir sayfayı çevirdim.

“Bu sabah beni kusarken yakaladı dadım. ‘Doktor çağıralım,’ diye tutturdu. Beni bunaltan ısrarlarını durdurmaya çalışmam işe yaramadı. Babama haber vereceğini söylediği an hıçkırarak kapandım ayaklarına. Ben anlattım, o dinledi. Benim gözyaşlarım onunkilere karıştı. Babama söylememesi için yalvardım. Başka bir çare olmadığını ve babamın bunu duyduğu anda beni öldüreceğini bildiği için kabullendi. Ama buna bir çözüm bulmak zorunda olduğumuzu ve bu süre içerisinde bebeği saklamamız gerektiğini söyleyip gitti yanımdan. Ona güvenmekten başka çarem yoktu.”

Bakışlarımı karşımdaki ihtiyara çevirdiğimde onun elindeki bastonu dalgınlıkla izlediğini gördüm. Bir taş kadar hareketsizdi. Bu kızla ne bağlantısı vardı? Soruların yanıtını ondan alamayacağımı biliyordum. Bir kez daha sayfayı çevirdim…

“Hissediyorum… Her geçen gün içimde büyüyor, hareket ediyor. Ama ben ona dokunamıyorum, sevemiyorum, sahiplenemiyorum. Bebeğim değil… Bir hastalık, kurtulmak istediğim bir lanet… O gecenin üzerinden tam üç buçuk ay geçti, görmedim onu. Geçen zamanda yine birçok görücü geldi. Her seferinde babam yanıma gelip, gelen ailenin ve benimle evlenmek isteyen ağanın adını söylediğinde sustum. Daha önceleri babamı yalnız bırakmak istemediğim için susup ona sarılırdım. Şimdi ise konuşmamak için susuyorum. Konuşursam eğer gerçekleri haykırıp babamdan merhamet dileneceğimi biliyordum.

Babam, önceleri keyifle gezmek için çıktığım çarşıya bol kıyafetler almak için gideceğimi bilmeden izin verdi. Her yerde onu aradım, yoktu. Seymen Ağa çıktı karşıma. Benden vazgeçmeyeceğini söyledi. Olmayacağını söylesem de bakamadım yüzüne.

Onu bulmaktan başka çarem yok. Bu bebeğe ve bana sahip çıkmak zorunda olduğunu, onun soyundan bir can taşıdığımı söylemeliyim. Haber göndermeliydim. Evet, evet bir mektup yazmalıyım.”

Hızla diğer sayfayı çevirdiğimde karşılaştığım kısacık yazıyı kaşlarımı çatarak okudum.

“Yazdığım iki satır mektubu yolladım. Haber bu akşam gelir. Bebeği duyurmadan gelip beni istemeli. Dadım tek çaremizin bu olduğunu söylüyor.”

Kime söylemişti? Bebek neredeydi? Babamın ve amcamın bu mazideki yeri neydi? Başıma saplanan ağrıyla kıstım gözlerimi. Diğer sayfayı çevirdim.

“Beyaz bir zarfa sığdırdığı bir tomar para ve üç satır notla mahvettiği hayatıma son noktayı koydu. ‘Ben nişanlanıyorum, sen de o bebekten kurtul! Parasını fazlasıyla yolluyorum! Hoşça kal!’ diye yazmış. Ucuz bir fahişeymişim gibi biraz parayla beni başından attı. Namusumu, masumiyetimi, hayallerimi alıp giden o değilmiş gibi. Ben onunla olmak için yalvarmışım gibi sanki… Bu lanet bebeği ben istemişim gibi… Sermiyan Uluhan… Bu kadar kolay değil. Senin tohumunu doğurmak yerine onunla ölmeyi tercih ederim ama giderken seni de mahvedeceğim!”

Tek bir isim, ardında kalan boş sayfalar. Amcamın masum bir kıza yaşattıklarının izini barındıran defterin diğer sayfalarını çevirdiğimde, yırtıldıklarını kopan kısımları gördüğümde anladım. Okunmaması için biri almıştı yazıların devamını… Bu beni sinirlendirirken korkutmuştu da. Neden buradan sonrası yok edilmişti? Daha nasıl korkunç gerçekler vardı? O bebek neredeydi?

“Devamını merak ediyor musun, Genco Ağa? O kızın kim olduğunu, tohumunuzun can bulup bulmadığını?” diye sorduğunda başımı kaldırdım. İhtiyar bana bakmadan sözlerine devam ettiğinde elimdeki defteri sıktığımın farkında değildim.

“Dur… Ben anlatayım sana… O kız… Hayatının nasıl karardığını okuduğun o kız, benim Leyla’mdı… Ona bu ismi ilk gördüğümde ben vermiştim. Leyla… Uzun siyah saçlarıyla anasının son nefesini verdiği gün doğduğunda kendi bulmuştu adını aslında. Onu kucağıma veren ebe, ‘Hayatımda böyle güzel bir bebek görmedim!’ demişti. Çok güzeldi kızım… Gözümden sakındığım, pamuklara sarıp büyüttüğüm meleğimdi. Büyüyüp daha da güzelleşti. Genç kız olduğu andan itibaren onlarca kişi haneme gelip istedi. Kıyamadım. Veremedim. O benim masumiyetimdi, cennet bahçemdi.

Sonra bir gün… Soldu cennet bahçem, çiçekleri kurudu, renkleri griye bulandı. Neden biliyor musun? Ben bilmiyordum. Kızımı avucu haplarla dolu, kendinden geçmiş durumda bulana kadar… Öğrendim sonra, kızım hamileydi. Karnında babasını dahi bilmediğim bir bebek can bulmuştu. Doktor hamileliğinin çok zor geçeceğini, onu aldırırsak kızımın öleceğini söyledi. İzin veremezdim. Ne kızımın babasız bir bebek doğurmasına ne de adımın daha fazla kirlenmesine. Bebeğin babasını, kızımdan güçlükle öğrendiğimde ona gittim. Gururumu ayaklar altına alıp konağınıza vardım. Baban aşiretinizin ağası olalı birkaç yıl olmuştu. Kızımın namusunu temizlemelerini istedim. Amcanın kızımı nikâhına almak zorunda olduğunu söyledim. Kızımın namussuz olduğunu, bebeğin babasının başka biri olabileceğini söylediler. Amcanın nişanlandığını ve evlilik sözünün verildiğini söyledi. Barzan Ağa, bu evliliğin asla olmayacağını ve bebeği aldırmazsak tüm cihanın haberi alacağını söyledi. Yaptılar da! Aşiretler haberi aldığında kapıma dayandı. Hüküm çoktan verilmişti. Kızım öldürülecekti. Hemde karnındakiyle birlikte… Yapamazdım. Bir anlaşma istedim. Bebek doğunca… Hükmü yerine getireceğimi söyledim…”

Hızla yerimden doğruldum. “Bebek doğdu mu?”

Alaylı bir ifadeyle baktı yüzüme. “Doğdu. Bir kız… Annesi kadar güzeldi. Hatta annesinden daha güzeldi… Biliyor musun? Kızım son nefesini benim silahımdan çıkan kurşunla verdi, Genco Ağa! Baban ve amcan ise hayatlarına kaldıkları yerden devam ettiler. Leyla’mın bebeğinin babasını başka hiç kimse öğrenemedi. Bir piç olarak doğdu ve öyle büyüdü. Kızımı öldürdüğüm gün ellerimde onun kanıyla birlikte gidip amcanın kolunu aldım. Diğerini de alırdım ya baban mâni oldu. Kurtardı benden.” Derin bir iç çekti. “İşte bu bizim kirli mazimiz.”

Yumruklarımı sıktım. Duyduklarımı hazmetmek benim için o kadar zor, o kadar güçtü ki… Babamda amcam kadar suçluydu. Karşımdaki ihtiyara duyduğum acıma hissi buharlaştı ve ansızın yok oldu. Babamın canını alan bu adamı affetmem imkânsızdı. Aklıma gelen kişiyi sordum hemen.

“Bebek nerede? Onu görmek istiyorum.”

İhtiyar bastonunu yere vurup keyifli bir kahkaha attı. “İşte beklediğim soru! Bebek nerede?” Elini yukarı kaldırdı. “Burada… Büyüdü. On sekiz yaşına dün girdi. Hem de ne vakit biliyor musun? Babanın öldüğü gün… Ne tesadüf ama değil mi?”

Duyduklarımla elimdeki defteri masaya savurdum.

“Planladın!Onun için dün öldürdün babamı! Ne istedin? Yıllar sonra… O büyümüşken… Neden şimdi?”

Yerinden kalkıp bastonuna dayanarak ayakta durdu.

“Baban bana bir söz verdi. Verdiği sözü de tutmadı. Kızımın ölüm hükmünün verildiği gün… Bebek kız doğar ve on sekiz yaşına gelirse seninle evlendireceğimi söyledim. Ne pahasına olursa olsun… Sen o zamanlar yedi yaşlarındaydın. Kabul etti. Her şey planladığım gibi oldu. Ancak zaman yaklaştıkça baban o zaman konuşulanları inkâr etti. Bunu yapamayacağını ve senin bundan haberin olmayacağını söyledi. Bende yalnızca verilen sözün tutulması için arada duran engelleri kaldırdım.”

Yumruğumu masaya geçirip öfkeyle haykırdım. “Bana gelmek yerine neden kanı kanla temizlemeye çalıştın?”

“Babanı yok sayacak, metresinin kollarından ayrılıp benim sözümü dinleyecektin,öyle mi Genco Ağa? Aşiretinden kaçarken bunu yapmazdın! Ama bak, şimdi buradasın işte! Babanın sözünü yerine getirebilirsin!”

Alaycı bir gülümseme belirdi dudaklarımda. “Kabul etmezsem ne olacak? Beni de mi öldüreceksin?”

Başını sallayarak bastonunu bir kez daha yere vurup yüzüme baktı.

“İstediğim bu değil, Genco Ağa! Eğer bu nikâh olmazsa yapacağımı sana söyledim! Kızımın kaderini güzel Lalezar da yaşar! Hatta daha da beterini! Onun rahmindeki tohum gerçekten bir piç olur!”

Masanın üzerindekileri devirdim öfkeyle. Belimdeki silahı çektiğimde avlunun dışındaki adamlar da silahlarıyla girdiler içeri. Umursamadım. İhtiyar yere düşen günlüğü alıp üzerindeki tozu sildi. Aklımda olasılıkları sıralarken, Lalezar için bunu yapmak zorunda olduğumu biliyordum. Ona bunu yaşatamazdım. Başka bir diyara göndersem… O zaman da başka bir bedelle karşıma çıkacağını adım gibi biliyordum. Karşımdaki adam yaralı bir babaydı. İntikam isteyen ve bu uğurda her şeyi yapabilecek kadar gözü kararmış bir adamdı.

Silahımı indirmeden yüzüne baktım.

“Onu görmek istiyorum!”

İhtiyar keyifli bir kahkaha attı. Silahların inmesi için adamlarına işaret etti. Her biri sırayla elini indirdiğinde ben de Bevar’a başımla işaret ettim. Silahını indirse de ardımdan bir adım öteye ayrılmadı. İhtiyar ise yukarıya bakarak bağırdı.

“Amelya, buraya gel!”

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!