8. Bölüm

Kimi suskun kimi kabullenmiş olsa da onlara güvenmeye niyeti yoktu Kenan’ın. Celal Ağanın hali onlara dair tavrının değişmesine sebep olmuştu. Büyük oynadığını bilse de eli kuvvetliydi. Babasının çalışkanlığı ve zekasıyla katladığı mal varlığının gücü, aşiretinin bağlılığı ve insanlarının ailesine duyduğu güven vardı arkasında. Üstelik aşiretini ve maddi desteğini kaybetmek istemeyeceklerine emindi. Zira ayrılması demek, Yedi Aşirette Cesur Aşiretinin olmaması demekti. Bu durum hem maddi hem de manevi olarak zayıflatırdı.

Konaktan ayrılan adamların arkasından bakarken girdiği küçük savaştan galip mi mağlup mu çıktığını henüz bilmiyordu. Beklemekten, onların kendisine gelmesini dilemekten başka çaresi yoktu.

Sabahın doğmasına, karanlık gecenin aydınlığa çıkmasına çok vardı. Yüreğindeki koca harın sönmesine ise yıllar… Ona tek tanıdık gelen yerde avluda gelecek kişiyi beklerken bedenindeki ağrı yok sayamayacağı kadar artmıştı. Bir doktora görünmesi gerektiğini biliyordu. Lakin yapacağı çok şey vardı. İğnelerle, ilaçlarla uyutulmak için zamanı yoktu.

Babasının yıllardır hukuk işlerini yürüten adam ona özgü yürüme tarzıyla hafif aksayarak avluya girdiğinde doğruldu. Birkaç tutam saçın düştüğü geniş alnı ter zerrecikleri ile parlıyordu. Etrafta gezinen bakışlarında yer edinmiş telaşı olduğu yerden dahi görebiliyordu Kenan.

“Nerede o?”

“Buradayım Demir Usta.”

Sesini duyduğu anda olduğu tarafa dönen yaşlı adamın kendisini görmesi aydınlığa çıktı.

Önce elindeki evrak çantası düştü. Ardından şaşkınlık ve acıyla harmanlanan bir nida yükseldi adamdan. Sarsak adımlarla kendisine yaklaşmasını izlerken oda adım attı. Sarıldıklarında acısı, duyduğu güvenle hafifledi.

“Yaşıyorsun Kenan! Yaşıyorsun!”

Derin bir nefes aldı. Titredi sesi. “Yaşıyorum.” dedi. Geri çekilip, dikkatle yüzüne bakan adamın ağladığını gördü.

“Ellerimle o mezara koydum seni. Yani sen sanıyordum o bedeni… Ah Kenan!”

Elini adamın koluna yasladı. Gözleri dolarken, hasretle iç çekti. “Ağabeyim izin vermedi ölmeme… O olmasa… Gerçekten ben olurdum o kara  toprağın altında…”

“Kutsal… Öyle zeki, öyle iyi kalpli bir evlattı ki…”

Ağabeyinin adi geçtiği anda düğümlendi boğazı. Güçlükle yutkundu. Bir adım geri çekildi. 

“Gülfem Hanım nerede? Seni görünce çılgına dönmüş olmalı.”

“Çok mutlu oldu.” Dedi alaycı bir ifadeyle. “Yeni kocası ve evlatları ile birlikte kendi evinde kutlama yapıyor olmalı.”

“Öğrendin demek.” Yaşlı gözlerini silerken başını eğdi adam. “Ben konuşmak, yanlış olduğunu anlatmak istedim. Ancak o adam annene yaklaşmama dahi izin vermedi.”

“Konuşsan da faydasızdı. O tercihini çoktan yapmış.” Daha fazla anası hakkında konuşmak istemiyordu. “Sana ihtiyacım var Demir Usta.” Dedi.

“Ne istersen… Söylemen yeter…”

Arkalarında kalan masayı işaret etti. “Otursan iyi olur. Zira duyacakların seni biraz şaşırtabilir.”

Haklıydı. Oturdukları anda söyledikleriyle yaşlı adamın şaşkınlığı arttı.

“Yaşımı büyütmem ve reşit olmam gerek.”

Sözlerine anlam vermekte güçlük çektiğini görebiliyordu. Sakin durmaya çabalıyordu. “Neden?”

“Babamdan kalanları devralmak için… Bir yıl değil bir gün dahi bekleyemem.”

“Neden bu acele? Tüm bunlar için bekleyip, karar versen daha iyi olmaz mı Kenan?”

Endişeliydi. Görüyordu Kenan. Ama anlamalıydı onu. Arkasına yaslanırken “Hayallerimi, her şeyimi kaybettim ben bir gecede.” Dedi. Yaşlarla dolu gözlerine tezat dudaklarında acı dolu bir tebessüm vardı. “Kahramanımı kaybettim. Kollarımda verdi son nefesini. Ben yaşayayım diye kendini feda etti.” Sağ eliyle örttü dudaklarını. Derin bir nefes alıp, elini sertçe yasladı masanın üzerine. “Bekleyemem. Babamın ve ağabeyimin yıllarca verdiği emekleri o leş kargalarına bırakamam.”

Parmaklarını gözlerinin altında gezdirdiğini fark ettiğinde yaşlı adamın ağladığını anladı.

“Onlar ile bir anlaşma yapmanı istiyorum. Babamdan onlara kalan haklarını bana satmalarını söyle. Ne kadarsa ederi üstünde fiyat ver.” Aklına gelen kişiyle duraksadı. “Birde o… Anam.” Nasıl söze dökeceğini bilemedi. “Kimliğimde dahi adının yer almasını istemiyorum.” Sözleri sona erdiğinde ardına yaslandı. “Bunları yapabilir misin?”

Masanın üzerindeki su dolu bardaktan bir yudum içti. Kendisini toparlamaya çabalıyor gibiydi. Bardağı masaya bırakırken, başını salladı. “Anneni reddedemezsin. Annenle olan bağın doğum olgusuyla oluşur. Bu yüzden bu şekilde açacağımız bir davanın kabul edilmesi mümkün değil. Ancak istersen o öldüğünde reddi miras davası açabilirsin. Kalan maddi manevi hiçbir şeyini talep etmediğini yasal olarak onaylatabilirsin. Ola ki sen ondan önce…” Duraksadı. Tamamlamakta zorlandı sözlerini. “Vasiyetinde özellikle annenin mirasından yararlanmasını istemediğini belirtebilirsin.”

“Tamam. Dediğin gibi olsun. Zaten beni ve ağabeyimi doğurmaktan başka ne hakkı var ki üzerimizde.” Diğer eliyle sol kolunu sıvazladı. Bakışlarını kararlı bir ifadeyle yaşlı adamın gözlerine çevirdi. “Yanımda mısın Demir Usta? Ne pahasına olursa olsun…”

Kısa süren sessizlik açılan çanta ve çıkarılan evraklar ile son buldu.
“Önce yaşadığını ispat edeceğiz. Senin adını taşıyan mezar açılacak. Sonra açacağım dava ile yaşının büyütülmesini sağlayacağım. O zamana dek tüm taşınır taşınmaz varlıklara bloke koyduracağız. İmza yetkini kazandığın vakitte hepsini devralacaksın.”

Yüreğinde günlerden sonra hissettiği ferahlama ile derin bir nefes aldı Kenan. Yolun ilk kısmında yalnız olmayacaktı. Yaşanacakları anlatırken Demir Usta, çok daha fazlasıyla karşılaşacaklarını biliyordu. Ancak yanında babasının sadık dostunun olacağını bilmek endişelerini hafifletiyor, korkularının şiddetini azaltıyordu. Önündeki ajandasına notlar alan adamı sessizce izlerken günlerdir yapmak istediği ancak nasıl yapacağını bilemediği isteğini dillendirdi.

“Demir Usta… Beni babamın ve ağabeyimin mezarına götürebilir misin?”

“İyi bir fikir değil evlat.” Dedi. Daha fazlasını söylemek istiyordu. Görüyordu. Ancak yapamıyordu.

“Mezarımı görürüm diye endişeleniyorsun değil mi?” Alaycı sözlerini sessizce başını sallayarak tasdikledi yaşlı adam. Kalbinin taş kestiğini, hissizleştiğini bilmiyordu. Daha fazla yara alamayacağını bilmediği gibi..

**

Güneş henüz yeni doğmuşken konağın önünde duran arabalar ile gözlerini araladı Kenan. Gelmişlerdi. Yatağından güçlükle doğruldu. Gece boyu üşümüş ve titremelerle sarsılarak uyanmıştı.  Üzerindeki kıyafetleri çıkarmadığı için zaman kaybetmeyecekti. Yavaş ve güçsüz adımlarla aynanın karşısına geçti. Esmer teni neredeyse beyaza dönmüştü. Alnında biriken terleri silerken, suretine baktı.

“Topla kendini.” Dedi. “Şimdi değil. Şu an durup dinlenmenin vakti değil.”

Birkaç kez derin nefes aldı. Azıcık da olsa iyi olduğunu hissettiğinde geri çekildi. Odadan çıkıp merdivenlere yöneldiği anda jandarma komutanı yanındaki erlerle birlikte avluda onu bekliyordu.

Saatler süren sorgunun ardından dışarıya çıktığında gücü tükenmişti. Yaşadıklarını anlatmış, defalarca kez sorulan soruya aynı yanıtı vermişti.

“Babanızın ya da ağabeyinizin bir düşmanı var mıydı?”

“Bilmiyorum.”

Evet. Bilmiyordu. Öğrense bile söylemeye de niyeti yoktu. Ona bunları yaşatanı bulduğu vakit hesabı kendisi kesecek, intikamını kendisi alacaktı.

Soğuyan ve geceye dönen güne rağmen dışarıda onu görmek için gelen insanlar bekliyordu. Birçoğu kendi aşiretindendi. Dikkatle onu izliyor, gerçekliğine inanmaya çalışıyorlardı. Ancak Kenan’ın tükendiğini hiçbiri göremiyordu. Bedenindeki kanın çekildiğimi gözünün önüne bir sis perdesi indiğini de…

“İşlemleri hızlandıracağım. İki hafta içerisinde istediğin her şey tamam olacak. Benden istediğin başka bir şey var mı evlat?”

Bir zamanlar babasının şimdiyse kendisinin avukatı olan adamın kolunu tuttu. Etrafındaki meraklı bakışları yok saydı. “Konağa … götür beni … Demir … Usta…” Kısık sesinden çıkan kelimeler güçlükle anlaşılıyordu.

Sözlerinin ardından telaşlandı adam. Halini gördüğünde ise hareketlendi. “İyi değilsin sen. Hemen hastaneye gidiyoruz.”

Arabaya doğru neredeyse sürüklenmeye başladığında itiraz etti. “Hastane olmaz.” Ayakta güçlükle duruyordu.

“Ne demek olmaz. Öldürecek misin kendini?”

Düşmanı olan kişi her kimse yaşadığı haberini almış olmalıydı. Yarım bıraktığı işi tamamlaması için ona fırsat veremezdi. “Asıl hastaneye gidersek… Yaşatmazlar beni…”

“Tamam. Lanet olsun. Sizde öyle bakacağınıza yardım edin.”

Hemen yanlarına gelen Ömer ve Asaf’ın yardımıyla kalabalıktan uzaklaşmışlardı. Arabaya bindiklerinde Kenan kastığı bedeni gevşedi. Gözleri kapanmadan önce en son duyduğu Demir Usta’nın telaşlı sözleriydi.

“Bana olan borcunu ödemek istiyorsan hemen sana diyeceğim adrese gel kızım!”

***

Kenan odasında bilinçsizce yatarken, başucunda yabancı bir kadın vardı. Kabuk bağlamış yarasını incelerken anlamlandırmaya çalışıyordu. Epey vakit sonra yüzünü buruşturarak, geri çekildiğinde parmaklarının uçlarındaki kanı fark etti. Eldivenlerini çıkarırken hayretler içerisindeydi. Çalışkanlığı ve araştırmacı yönüyle Tıp Fakültesi ikinci sınıf öğrencisi olsa hocalarının gözdesi olacak şekilde bilgilere hakimdi.

“Ne oldu?”

Yatağın ucunda oturan yaşlı adamın endişeli sesini işittiğinde irkildi. Çok kıymetli olan adamın tek bir sözüyle çıkıp gelmişti. Sadece isimlerini duyduğu, Antep’in ünlü ailesinin konağındaydı.

Kimsesiz olarak gözlerini açtığı dünyada, yaşı sebebiyle yetimhaneden çıkarılmasına günler kala tesadüfen kesişmişti yolları ünlü avukat Demir Balkır’la. Kazandığı Tıp Fakültesine onun desteğiyle kayıt yaptırabilmiş, başını sokacak küçük ama sevimli bir eve sahip olabilmişti. Yaptıkları için ona ömrü boyunca borçlu hissedecekti. 

“Bu adamın yaşaması bile bir mucize Demir Baba. Başının kenarını bir kurşun sıyırmış. Kafatasına oldukça yakın bir yerden üstelik. Yara eski ama tesirli olan dağlama yöntemiyle kapatılmış. Kim yaptıysa ya işinin ehliymiş ya da bu adam şanslıymış.”

“İyi olacak mı? Geçecek mi o yara?”

Endişeli halini bir nebze olsun gidermek istedi. Ancak durum oldukça karmaşıktı. Bu yüzden sözlerini seçerek açıklamaya çalıştı. “Bu tarz yaralanmalar vücudun bir kısmını etkilemeli Demir Amca. Üstelik bu şekilde tam bir tedavi görmemişken… İyi görünüyor demiştin.”

“Evet.” O sırada telefon çaldı. “Kusura bakma lütfen.” Ekrana baktığında gördüğü numarayla telâşlandı. “Çok önemli. Açmam gerek. Hemen geleceğim.”

Yaşlı adam elindeki telefonla dışarı çıktığında genç  kadın tüm dikkatini hastasına verdi. Önce bacaklarındaki his durumunu kontrol etti. Tepkiler normaldi. Genç adamın yüz ifadesi de değişerek bir sorun olmadığını kanıtlamıştı. Sağ kolunu kontrol ettiğinde verdiği tepkiyle iyi olduğunu anladı. Sol koluna bakmak için  diğer  yana geçti. Bir sorunla karşılaşmayacağına inanarak incelemeye başladığında yanıldığını anlaması uzun sürmedi. Tepki alamıyordu. Ne kolda bir kıpırtı ne de adamın ifadesinde bir değişiklik olmuyordu. Demir Amcasına bir sorun olduğunu söylemek için doğrulduğunda kolunu tutan el mani oldu.

“Kimseye söyleme.”

Başını çevirdiğinde kendisini izleyen kara gözlerle karşılaştı. Öylesine acı doluydu ki bakışları istediğini sorgusuz sualsiz kabul ederken buldu kendini. Adamın gözleri kapandı. Kolunu tutan el teninden sıyrıldı. Ancak Nurbanu yıllar geçse de unutamayacağı o anda kaldı. Uzaklaşamadan çöktü yataktaki boşluğa. Hızla çarpan kalbi bir daha eskisi gibi sakin olamayacaktı.   

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!