10. Bölüm

Haykırışlarla gözlerimi araladığımda nerede olduğumu anımsayamadım. Son yirmi dört saat içinde yaşadığım anlar ışık hızıyla gözlerimin önüne gelirken derin bir soluk aldım. Babam, cenaze, ihtiyar, Amelya ve amcam… Kalbim dünden kalan acıyla bir kez daha kasıldı. Midyat’taydım. Tekrar o sesi duyduğumda söylenenleri anlamlandıramadım. Ansızın aklıma gelen kişiyle yerimden doğruldum. Bu ses… Yıllar önce duyduğum sesti. İmkânsızdı. O, bu konağa asla ayak basamazdı. Yemini vardı, biliyordum. Kapıyı açıp hızla dışarı çıktım. Bulunduğum katın taş parmaklıklarına dayanıp, geniş avluya baktığımda onu gördüm. Buradaydı. Beni fark etmeden haykırmaya devam ediyordu.

“Torunum nerede, Gülname? Onu görmeden bir yere gitmeyeceğim!”

Beni sorduğunu anladığımda seslendim. “Büyükanne!”

Sesimi duyduğu an arkasına döndü. Bakışlarımız kenetlendiğinde gülümsüyordu. Kırlaşmış saçlarına taktığı her zamanki siyah eşarbı ve yaşına rağmen hâlâ dikkat çeken ince fiziğiyle karşımda duruyordu. Tıpkı yirmi yıl önce gördüğüm gibiydi. Bir tek fark vardı. Bu kez aramıza girmeye çalışan babam yoktu.

“Dedene benziyorsun, oğul! Çok fazla…”

Dolan gözlerini saklamaya çalışsa da fark etmiştim. Çalışanlar ve avluda kahvaltı eden misafirler bizi izlemeye devam ederken kollarını açtı.

“Seni almaya geldim, Genco! Bedel ödemene izin vermeyeceğim!”

“Ne diyorsun, Beyaz Hanım?”

Anamın şaşkın bakışları ve sözleriyle avuçlarımda sardığım taş korkuluğu sıktım. Onu gördüğümde çocuksu bir sevinçle çarpmaya başlayan kalbim şimdi yine bir hayal kırıklığıyla sarsılmıştı. Buraya gelme nedeni babamın ölümü değildi. Bunun için gelmiş olsaydı, her şeyi kenara bırakıp şefkatle ona sarılabilirdim. Aşiretime tekrar kabul edip Uluhan topraklarına geri dönmesini sağlayabilirdim. Ama büyükannem bana bunları yapmam için güç vermek yerine beni yolumdan, sözümden vazgeçirmeye gelmişti.Babam, amcam ve Ferzan Ağa arasında kalmış lanetli bir mazinin hatırasını öğrenmişti. Ancak bunu anamın yanında söylemesine izin veremezdim. Üstelik etrafımızda insanlar varken bunu yapmamalıydı. Telaşla merdivenleri indim ve bir solukta karşısına dikildim. Beni kucaklamak için açılan kolları ise görmezden geldim.

“Dışarıda konuşalım, büyükanne.”

Hayal kırıklığı yaşadığını yüzünün her karesinde görebiliyordum fakat geri adım atmaya niyetim yoktu. Anneme dönüp yüzüne dokundum.

“Odana çık, ana.”

Çatılan kaşlarıyla önce büyükanneme, ardından bana baktı.

“Oğlum… Sen…”

Gülümsemeye çalıştım. Bu şekilde bir sorun olmadığına inandırabilirdim belki. Yeterli olmayacağını biliyordum ama yine de onu rahatlatmaya çalıştım.

“Benim büyükannemle konuşacaklarım var. Hadi.”

Başını sallayıp yüzündeki elime dokundu. Yanına gelen yardımcı kadınlardan biriyle merdivenlere yürüdü. Dışarı çıkmadan önce avludaki insanlarıma seslendim.

“Herkes işinin başına! Burası cenaze evi! Unutan varsa hatırlasın!”

Sözüm bitmeden herkes bir yana dağıldı. Bense arkama dönmeden kapıdan çıktım. Adamlarım büyükannemin korumalarıyla karşılıklı duruyorlardı. Birkaç adımdan sonra durup ellerim belimde bekledim. Bevar bir adım arkamda yerini aldığında, büyükannem de bal rengi gözleriyle beni inceliyordu. Suskunluğu canımı sıkarken sabrımın son demlerindeydim.

“Neden geldin, büyükanne?”

“Senin için geldim, Genco. Sen benim canımın parçasısın. Tek yadigârımsın!”

Kahkahayla güldüm. Tepkilerimi sakince izliyordu. Ansızın durdum ve içimdeki acıyı dökmeye başladım. Sesim konağı hatta tüm Midyat’ı inletecek kadar güçlüydü. Sözler dudaklarımdan firar ediyordu. Kalbim acısını atıyordu sanki ve ben sırtımdaki yükleri savurmaya çalışıyordum çaresizce.

“Dün gelecektin! Dün! Babam bu evden tabutla çıkarken gelecektin, büyükanne! O kara toprağa girmeden önce gelecektin! Geç kaldın!”

“Gelemezdim. Biliyorsun, ben…”

“Yeminini şimdi neden bozdun peki! Bugün nasıl geldin?”

Konuşmak için dudakları aralanmıştı ki elimi kaldırarak onu durdurdum.

“Kendini kandırabilirsin! Ama beni değil!”

“Ağalığı devralmanı istemiyorum, Genco.”

Şaşkınlığım katlanıyordu. Nasıl böyle bir şey isteyebilirdi benden? Bir anda karşıma çıkıp hayatımı yönetebileceğini mi düşünüyordu? Ellerimi göğsümde birleştirip gözlerine baktım.

“Buna engel olamazsın, büyükanne! Ne senin ne de bir başkasının gücü yeter!”

Bir adım atarak aramızdaki mesafeyi azalttı. Gözlerini gözlerimden ayırmadan yüzüme baktı.

“Neler yapabileceğimi bilmiyorsun, Genco! Neleri bildiğimi de! Ağalığı devraldığın gün ne yapacağını da biliyorum! O kız… Neydi adı? Ah, Amelya! Onunla evlenmeyeceksin, Genco!”

Bunu nasıl öğrendiğini sormaya fırsat bulamadan, bana emir vererek konuşması son direnişimi de yok etmişti. Hissettiğim öfke katlanırken ona tepki vermemek için ellerimi indirdim. Yumruklarımı sıkarken tırnaklarım avuçlarımın içine saplandı.

“Bana emir veremezsin! Yıllar sonra karşıma çıkıp bana şunu yap ya da yapma diyemezsin!”

Derin bir soluk alıp gözlerini kaçırdı. Kısa bir an sonra başını kaldırdı. Ellerimi tuttuğunda irkildim.

“Benim canımın parçasısın sen! Lanet amcanın günahını sen ödemeyeceksin!”

Geri çekilip ellerimizi ayırdığımda kolları boşluğa düştü. Bakışlarını yüzümden ayırmazken kararlı olduğumu anlamasını istiyordum. Her sözcüğün üzerine basarak verdim yanıtımı.

“Amelya benim karım olacak, büyükanne. Ona hakkı olan soyadımızı vereceğim. Vakti geldiğinde benim çocuklarımı, vârislerimi doğuracak ve sen dâhil kimse buna engel olamayacak.”

Kabullenmeyeceğini gözlerinde görüyordum. Ama kararımı bozmaması ve engel olmaması için elimden geleni yapacaktım. Bir adım geride duran Bevar’a seslendim.

“Arabayı hazırla!”

Birkaç saniyeyi bulmadan emrim yerine getirildi. Daha fazla yüzünü görmeye ve anlamsız sözlerini işitmeye tahammülüm yoktu.

“Topraklarıma girdiğini de ne aşiretim ne de altı aşiretin ağaları duyacak. Amelya ile beni nikâhtan önce bir kişi bile öğrenecek olursa bu beni son görüşün olur.”

Karşılık vermesini beklemeden arabaya bindim. Başımı arkama yaslarken, “İstanbul’a gidiyoruz, Bevar!” dedim. Tozu dumana katarak hareket ettiğimizde, büyükannesine hasret kalmış içimdeki çocuk yaşadığı hayal kırıklığıyla birlikte yok olmuştu.

***

Amelya…

Dadımın odasına girip, yatağın kenarına oturduğumda heyecandan ellerim titriyordu. Dizlerim güçsüzleşmiş, soluğum kesilmişti. Kalbim yerinden çıkacaktı sanki. Dayanamıyordum. Konuşmalı ve hissettiklerimi anlatmalıydım. İçimdeki bu yoğun hisler azalırdı belki bu sayede. Konuşabileceğim tek kişi derin bir uykuda olan dadımdı. Ondan başka kimsenin yanıma yaklaşmaya izni yoktu. Yorganın dışındaki koluna yavaşça dokunarak onu sarstım. Kısa bir süre sonra korkuyla doğrulunca, kocaman gözleriyle bana baktığında heyecanla peçemi sıyırdım.

“Kuzum, ne oldu? Kâbus mu gördün yine?”

Başımı sallayıp ona sıkıca sarıldım. Kahkahalarla hislerimi karanlık odaya savururken soluk soluğa konuşmaya çalıştım.

“Düşüm sahi oldu,dadı. O geldi! Beni kurtarmaya geldi!”

Alaca bir at denizin kenarında koşarak bana gelmişti dün gece. Üzerinde o vardı. Genco… Atın üzerinde saçları yüzünde savrulurken elini uzatmıştı bana. Dün gece geleceğini müjdelemişti bana düş perileri.

Tombik kolları beni sararken pürüzlü sesini duydum.

“Kim geldi, kuzum?”

Uyku sersemi anlayamıyordu sözlerimi. Geri çekilip yuvarlak yüzünü avuçlarımla sardım.

“Kurtarıcım, dadı!”

“Genco Ağa mı? O mu geldi?”

Başımı salladım heyecanla. “Az önce buradaydı! Gördüm onu, dadı! O da beni gördü!”

Yüzünü saran ellerimi kavrayıp telaşla doğruldu.

“Beni neden uyandırmadın? Peçeni taktın değil mi, kuzum? Ah, deden duyunca ne yapacağız?”

Ben de ayağa kalktım. Uzun siyah elbisemin eteklerini kavradım.

“Büyükbabam çağırdı, dadı! O da yanımızdaydı!”

“Nasıl? Ne dedi? Genco ne yaptı?”

“Yüzümü görmek istedi,” derken arka bahçeye bakan odanın camına yürüdüm. Başımı yaslayıp omuzlarımı silktim. “Herkes gibi… Büyükbabam izin vermedi. Kızdı. Bana bir hafta sonra karısı olacağımı söyledi. Hazırlıklarımı yapmamı istedi. Beni almaya gelecek.”

Bakışlarımı camdan çektim. Dadımın kollarına sığındım, hemen beni sardı. Şefkatle saçlarımı okşarken gözlerimi kapadım.

“Çok korkusuzdu, dadı. Güçlü ve cesur biri…”

“Yakışıklı mı peki?”

Utanarak gülümsedim. Gördüğüm yüzü zihnimde canlanırken derin bir soluk aldım. Sert yüz hatları kirli sakallarıyla daha da güzel görünmüştü. Kara gözleriyse… O kadar derindi ki… Gece kadar etkileyiciydi. Dadımın benden karşılık vermemi beklediğini hatırladığımda konuşabilmek için derin bir soluk aldım.

“Çok yakışıklı, dadı. Yıllar önce bana verilen o fotoğraftakinden daha fazla… Tıpkı düşümdeki gibi…”

Korkuyla titreyen bedenimi sıyırdım kollarından. Yorganın altına girdiğimde sırtımı döndüm. Söyleyememiştim. Genco’nun bana uzattığı ellerindeki kanı anımsadığımda sıkıca kapadım gözlerimi.

***

Holdingin kalbinde, yönetim katındaydım. Babamın buraya geldiğinde kullandığı odasına yıllardır girmemiştim. Yirmi birinci katın yarısından çoğunu kaplayan oda onun sevdiği gibi ahşap eşyalarla döşenmişti. Kendi kurduğum şirketime, Uluhan Golden’a uğramadan direkt buraya gelmiştim. Babamın odasında olmayı istemiştim. Aklımdaki karmaşadan bir parça da olsa uzaklaşacağımı sanmıştım. Yanılmıştım. Nereye gitsem, nerede olsam düşüncelerimin de benimle birlikte sürükleneceğini, bir gölge misali peşimi bırakmayacağını bilememiştim.

Önünde durduğum camdan, ışıl ışıl görünen İstanbul’a baktım. Bir zamanlar babamdan, aşiretimden ve en önemlisi kaderimden kaçmak için sığındığım bu şehir artık eskisi gibi hissettirmiyordu. Arkamda bekleyenlerim olduğunu biliyordum. Dönmem gerekiyordu. Bakışlarım gökyüzünde gezindi. Göğü kaplayacak gri bulutlar yüreğimdekiler gibi az ötede pusuya yatmış bekliyorlardı.

“Hande’nin haberi var mı?”

Sağ elimi enseme götürürken sıkıntıyla ciğerlerimdeki havayı boşalttım. Sabah uçağa binmeden önce ona bu haberi vermek için aradığımda, neşeli hâlleriyle yaptığı planlardan bahsedip akşam erken gelmem için tutku dolu vaatlerde bulunmuştu.

“Söyleyemedim.”

Kaşlarını çatıp başını sallayarak her zamanki sert kahvesinden bir yudum aldı. Konuşacakları olduğunu anlayacak kadar iyi tanıyordum karşımdaki adamı. Bakışlarını yüzüme çevirdi.

“Duyması uzun sürmeyecektir. Midyat ve İstanbul çok yakında bu haberle yankılanacak!”

Birkaç adım ilerideki masaya yöneldim. Hâlâ babamın bıraktığı gibiydi. Gümüş kaplama dolma kalemi, sağ köşedeki sigara tablası her zamanki yerindeydi. En son incelediğini düşündüğüm eğreti kapatılmış siyah dosya ise masanın bir ucundaydı. Ceketimin düğmesini açıp koltuğa yerleşirken dostuma döndüm.

“Nasıl söyleyeceğimi, nasıl anlatacağımı bilmiyorum,” dedim arkama yaslanırken. “Yüzünü bile görmediğim, tanımadığım bir kadınla evleniyorum. Üstelik kan bağım var. Ne harika değil mi?”

“Yüzünü kimsenin görmediği bir kadınla evleniyorsun, dostum!” dedi bakışlarını kaçırırken.

Yine şakacılığı üzerindeydi. Bu durumda bile beni güldürmeye çalışıyordu. Su dolu kristal bardaktan ufak bir yudum aldım. Hâlâ beni izlediğini fark ettiğimde, “Şaka kaldıracak durumda değilim, Karan!” dedim.

Şaşkınlıkla yüzüme bakarak başını salladı.

“Bilmiyorsun!”

Kaşlarım çatılırken masama doğru eğildim.

“Neyi bilmiyorum?”

“Amelya Ferman’ı… Yani müstakbel karını şu ana kadar kimse görmedi, Genco!”

Kahkahalarla gülmeye başladım. Günlerden beri yaşadığım olaylar ve yıpranan sinirlerimle kendimi durduramıyordum. Soluk almaya çalışırken karşımdaki adama baktım.

“Bu çok iyi bir şakaydı!”

Yanıma gelerek masama dayanıp kararlı bakışlarıyla yüzüme baktı. O an şaka yapmadığını anladım. O peçe, Amelya’yı yalnızca benden saklamıyordu. İhtiyar haklıydı. Onu insanlardan saklıyordu. Sözleri yankılandı zihnimde.

“Sen onu nikâhına alana ve o senin karın olana kadar peçesi yüzünden inmeyecek!”

Öylesine bir söz değildi. On sekiz yıldır süren bir esaretti söz konusu olan. Ve benim bir sözüm ve imzamla son bulacaktı. Cılız bir sesle fısıldadım.

“Doğruydu söyledikleri… Amelya…”

Ellerimi saçlarımdan geçirerek kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Amelya’nın neler yaşadığını, nasıl zorlu bir hayat sürdüğünü anlamam o kadar güçtü ki… Onunla ilgili en ufak bir ayrıntıyı bile öğrenmeye ihtiyacım vardı. Bu belirsizlik canımı sıkıyordu.

Aklıma gelen isimle başımı kaldırıp, “Samira,” dedim. “O, bilir.”

“Karımın fazlasıyla meraklı olduğunu duymaktan pek de hoşlandığımı söyleyemem,” diyerekmasaya dayadığı ellerini çekip doğruldu. “Ama işe yarıyor. Aşiret ağalarının eşleri hakkında kendilerinden bile çok şey bildiğine eminim. Konuştuktan sonra sana haber veririm.”

Karan’la görüşmemiz bittikten sonra avukatın benimle babamın mirası konusunda görüşmek istediğini öğrendim. Babamın sekreteri Asuman Hanım’a, akşama Midyat’ta olacağımı ve onun da konağa gelmesini istediğimi söyleyen bir not bıraktım. Bir süre odada yalnız kalmayı tercih ettim. Kendimle baş başa kalmak bir parça da olsa iyi geldi. Aklımda yapılacakları bir sıraya koyup planlamalarım bittiğinde, Hande ile yapmayı planladığım görüşmeyi daha fazla ertelememek için şirketten çıktım. Cihangir’de oturduğu daireye yaklaşırken onun beni geleceğimi söylediğim mesaj nedeniyle evde beklediğini biliyordum.

Üç katlı binanın en üst katında yer alan şirin daireyi ondan gizli satın almıştım. Ev sahibinin fazlasıyla sorunlu biri olduğunu söylediğinde tek istediğim onun rahat etmesiydi. Bir akşam yemeğinde anahtarı avuçlarına bıraktığımda sevinçle boynuma atlamıştı. Tutku dolu öpücüklerle teşekkür etmiş ve tüm gece kollarında yanmamı sağlamıştı. Hande tutkulu bir kadındı. Ona çekilmemi sağlayan en büyük neden buydu. Kavgalarımızda, kıskançlık krizlerinde her zaman kendimizi yatakta buluyorduk. Sorunların üstünü örtmek için yaptığını biliyordum ama ona karşı koyamıyordum. Önünde dikildiğim kapıdaki isme baktım.

Hande KOREL

Son kez buradaydım. Bu kapıyı son kez çalacak ve bu eşikten adım atacaktım. Sağ elimi kaldırıp zile dokunacağım anda hızla açıldı.

“Sevgilim, hoş geldin!”

Hemen boynuma atladı. Bana da boştaki elimle beline sarılmak ve düşmemesi için bedenini kendime yaslamak kaldı. Kapıyı kapatıp arkasına yaslandığımda boynuma kondurduğu öpücükler bedenimi zorlamaya başladı. Daha fazla devam etmesi iyi olmayacaktı. Belinden tutup biraz kendimden uzaklaştırdım. Boynumdaki kollarını çekti. Elleri yüzümü sararken bu kez dudaklarıma öpücükler kondurmaya başladı. Neşeli kahkahaları beni gülümsetmeye yetmekten çok uzaktı.

“Çok… Çok… Özledim… Aşkım…”

Her şeyden habersizdi. Her zamanki gibi beni baştan çıkaracak kadar güzel hazırlanmıştı. Sarı saçları dalgalar hâlinde omuzlarına dökülmüştü. Kan kırmızı elbisesi beyaz tenini gizlemeye yetmemişti. İnce askılı elbisenin etekleri yukarı doğru sıyrılmış, daha da kısalmıştı. Göğüslerini ortaya çıkaran derin dekoltesi ise sınırlarımı zorlayacak kadar etkileyici görünüyordu. Bir kurdeleyle zapt edilmeye çalışılmış gibiydi. Bakışlarımı kaçırdım.

Etkilenmemeliydim. Buraya ona, onunla olan geçmişime veda etmek için gelmiştim. Onunla bir kez daha birlikte olamazdım. Bu hem kendime hem de Amelya’ya yapacağım büyük bir yanlış olurdu. Belindeki ellerimi çektiğimde fark etmedi. Tişörtümü çekiştirirken alt dudağını ısırdı. Bunun beni ne kadar tahrik ettiğini biliyordu.

“Önce yemek yeriz diye düşünmüştüm ama… Dayanamayacağım… Senin olmak istiyorum, aşkım. Hemen… Şimdi…”

Bedenini benden ayırmadan elbisesinin ön kısmına uzandı. Fiyonk şeklinde bağlı kurdeleyi, kenetlenen gözlerimizi ayırmadan yavaşça açtı. İnce kumaş parçası iki yana doğru yavaşça açıldı.

Tanıştığımızda avuçlarımı güçlükle dolduran küçük göğüslerini, ben Midyat’a gittiğimde geçirdiği operasyonla büyüttürmüştü. Başta bunu neden yaptığını anlayamasam da yaşadığımız tutku dolu anlar sonrasında itiraf etmişti. “Seni mutlu etmek için her şeyi yaparım, Genco. Her şeyi…” demişti. Onun kendisini benim için bile olsa bu şekilde değiştirmeye çalışmasını doğru bulmadığımı söylemiş, daha fazla söz etmesem de bu durumdan hoşlanmamıştım.

Ellerimi kavrayıp göğüslerine koyunca inleyerek baktı yüzüme.

“Aşkım…”

Derin bir soluk alıp ellerimi çektim. Bal rengi gözleri şaşkınlıkla yüzüme bakarken hemen söylemenin en doğrusu olduğuna karar verdim. “Ayrılmak istiyorum, Hande. Artık seninle olamam,” dedim bir solukta.

Ancak beklediğim tepki bu değildi. Bağırmalı, öfkesini savurmalıydı. Her kavgamızda olduğu gibi etrafındakileri yıkmalıydı ama o hiçbirini yapmadı. Sustu ve ardından kahkahaları evin duvarlarına çarptı. Bense yalnızca bekledim. Kollarını tekrar boynuma doladı.

“Çok şakacısın, aşkım!”

Şaka mı? Böyle mi düşünüyordu gerçekten? Onunla her tartışmamızda, her kıskançlık krizinde dillendirdiği ayrılığı ben ilk kez söylerken o buna inanmıyordu. Kaşlarım öfkeyle çatılırken boynumdaki kollarını ittim. “Ayrılık kelimesini ilk kez ağzıma alıyorum, Hande! Beni kendinle karıştırma!”

Gülümsemesi soldu ve tepkisiz baktı yüzüme. Sözlerimi idrak etmeye çalıştı, elleriyle göğsüme dokundu. Parmaklarının titrediğini gördüğümde içim acıdı. Yaşadıklarımıza, bana verdiği güzel anlara olan minnettarlığımla teselli etmek istedim. Ancak yanlış olacağını fısıldayan düşüncelerim engel oldu. O adımı atamadım. Hem ne kadar çabuk kabullenirse ikimiz için de o kadar iyi olacaktı.

“İki gece önce seviştik, Genco. Daha dün yanında olmamı istiyordun. Ne değişti?” dedi sesi titreyerek.

Bir açıklama yapmam gerektiğini biliyordum ancak nasıl söze başlayacağımı bilemiyordum. Yüzümü tutup yaşlarla dolu gözleriyle baktı.

“Bana mı kızdın? Bilmeden bir hata mı yaptım?”

Sözleriyle kaşlarım çatıldı. Neden kızdığımı düşündüğünü anlayamamıştım. Tedirgin hareketlerini fark ettim o an. Kaşlarımı çattım ve içime yerleşen şüphe tohumlarıyla baktım yüzüne. Benden gizlediği bir şeyler mi vardı? Yine beni kızdıracak bir şeyler mi yapmıştı?

“Hata?” dedim konuşmasını beklerken.

“Ben…” dedi gözlerini kaçırırken. “Dün gece kızlarla bara gittim ve Koray geldi. Sonra magazinciler…” Hızla başını salladı. “Hiçbir şey göründüğü gibi değildi! İnan, sana açıklayabilirim!”

Onlarca kadın tanıdım bu zamana kadar. Bir sözümle yatağıma koşacak, bir bakışımla kendini bana adayacak onlarca kadın. Hislerini tüm içtenliğiyle dökenler de vardı, saygı duyarak reddetmiştim onları. Bedeniyle beni kendine çekmeye çalışanlar oldu. Onlardan bile bu kadar tiksinmemiştim. Yüzümdeki ellerini çekip onu ittim. Başımdaki damarın öfkemle belirginleştiğini ve yine korkutucu göründüğümü biliyordum ama umurumda değildi. Aklımda dolaşan bir tek soru vardı. Onu sormadan, yanıtımı almadan sakinleşemeyeceğimi biliyordum.

“Yattın mı onunla?” dedim sesimi kontrol etmeye çalışırken.

Ne diyeceğini bilemeden dudakları aralanıp ardından kapandı. Konuşmasa da ben yanıtımı almıştım. İşte o an saflığıma lanet ettim! Yaşadığım iki gün, hayatımdaki insanları aslında tanımadığımı ve hiçbirine asla güvenmemem gerektiğini öğretmişti bana. Ancak ihanet… Bu çok ağırdı. Karşımdaki kadın sırtıma bir hançer saplasaydı yahut yüreğimi kızgın ateşlere atsaydı bu denli acıtamazdı canımı. Soluğum bu denli kesilemezdi. Gözlerim kararırken sendeledim.

Bunu bana nasıl yapabilmişti? Ona sunduğum sadakat mi, imkânlar mı, hangisi az gelmişti? Yahut o adam neyle gözünü boyamıştı? Beni unutup o adamın yatağına girmesinin bir nedeni olmalıydı, değil mi? Bir kere yatıp unutabileceğini mi düşünmüştü? Benim bunu hiç öğrenmeyeceğime inandırmıştı belki de kendisini. Attığım her adım takip edilirken, hayatıma az ya da çok dâhil olan kişiler günlerce manşetlerden düşmezken, böyle bir ihanetin gizli kalacağını sanacak kadar aptal olamazdı. Üstelik son birkaç gündür Hande ile aramda bir ilişki olabileceğine dair dedikodular etrafımızda dolaşırken… Belki de öğrendikten sonra susup görmezden geleceğimi düşünmüştü ya da beni kandırabileceğini… Eğer öyleyse beni hiç tanıyamamıştı.

“Genco…”

Titrek sesini duyduğumda elimi kaldırıp susturdum. “Konuşma! Sakın!” Artık sözlerinin bir anlamı kalmamıştı çünkü. Bu yalnızca beni daha fazla yaralamaktan ve onu benim gözümde daha da değersizleştirmekten başka bir işe yaramayacaktı.

“Her defasında ayrılığı dile getirmenin nedeni buymuş demek ki,” dedim alayla gülümserken. “Bir kapı kapanmadan kendine yeni bir kapıyı hazır bırakıyormuşsun. Benim koynumdan çıkıp onun koynuna girdin, öyle mi? Benimleyken onu mu düşünüyordun?”

Bu kez sesim evde yankılanırken komşuları düşünebilecek durumda değildim. Üzerindeki önü açılmış olan elbisesini tutup yırttım. Benim paramla, benim için alınan kumaş parçası bedeninin iki yanından yere düştü. O an beyaz tenini inceledim. Bazı izler vardı. “Bunlar onun izleri mi?” dedim vücudunu işaret ederken.

Bana yaklaşmaya çalıştı ancak izin vermedim. Bana dokunmasına tahammülüm yoktu.

“Teninde hâlâ onun izleri varken, benim sana dokunabileceğimi nasıl düşündün, Hande?” Ben bağırırken o, korkuyla kollarını bedenine sarıyordu. “Ne zamandan beri birliktesiniz? Yoksa baştan beri ikimizi birlikte mi idare ediyordun?”

Başını iki yana salladı.

“Genco! Hayır! Sen varken…”

“Konuşma! Bitti, Hande!” dedim bakışlarımı bir zamanlar bakmaya doyamadığım yüzünden ayırırken. “Aslında baştan beri seninle olmam hataydı! Keşke hiç tanımasaydım seni!” O an hayatıma girdiği günler zihnimde canlandı.

Uluhan Golden’ın ilk defilesinden sonra işlerim o denli büyümüştü ki ekibim siparişlere yetişemez hâle gelmişti. Bir yanda medyanın yoğun ilgisiyle, röportaj istekleriyle boğuşurken diğer yanda özel olarak hazırladığım tasarımlarımla uğraşıyordum. Bir asistana ihtiyaç duyduğuma karar vermiştim. Hande, Koray’ın aracılığıyla görüşmeye gelmişti. Deneyimi, güzelliği ve pratik zekâsıyla beni etkilemeyi başarmıştı. İş yemeğinden döndüğümüz bir gece beni evine davet etmişti. Bir kahve teklifiyle başlayan misafirliğimde seksiliğiyle büyülenmiştim. Gecenin sonunda birlikte olmuş, sabaha kadar sevişmiştik.

İlişkimiz böyle başlamıştı. Hayatıma girmiş her kadına olduğum gibi, Hande ile birlikte olduğum andan itibaren ona da sadık olmuştum. Başka bir kadına bakmamış, bakamamıştım. Gündüz şirkette asistanım olarak yanımda yer alsa da geceleri yatağımda ateşiyle beni yakan bir sevgili olmuştu. Işıltısıyla gözlerimi kamaştırmış, neşesi ve kadınsılığıyla başımı döndürmüştü. Yıllardır peşimde sürüklediğim yalnızlığımı onunla unutarak mutlu olmuştum.

Oysa anlaşılan onunla hiç yatmamalıymışım ve yalnızca asistanım olarak kalmalıymış. O zaman beni böyle aptal yerine koyamazdı. Aldatılmış olmanın ve en önemlisi de onu bana getiren adamla birlikte aptal yerine konmamın verdiği acı kalbimi sızlattı. Hissettiklerimin acısını çıkarmak istedim. Bu yüzden gözlerinin içine bakarak müjdeli haberimi verdim.

“Sen… Benden ve karımdan uzak duracaksın.”

Kaşlarını çattı. Bakışları dondu.

“Karın mı?” Ne dediğimi anlamaya çalışıyordu. “Sen…”

Daha fazla konuşmasına izin vermedim. Ellerimi iki yana açarak, iğneleyici bir tebessümle baktım gözlerine. “Evet, evleniyorum.”

Karım tek kadın olacaktı. Bunu biliyordu. Çünkü asla ikinci bir kadına yer yoktu hayatımda. Gözleri kısıldı ve tekrar ağlamaya başladı.

“Hayır! Hayır!”

Sayıklar gibi defalarca söylemeye devam etti. Ardından bana yaklaşıp akan rimelleriyle baktı yüzüme.

“Canımı yakmak için böyle konuşuyorsun! Sen benden başkasıyla olamazsın, Genco! Senin karın ben olacağım! Ben! Soyadını ben alacağım! Başka bir kadın asla olmayacak! Seni ben hak ediyorum!”

Umursamadım. Hissettiğim öfke dinmiyor, aksine nefrete bulanıp katlanıyordu. Bu yüzden acımadım, ellerini bir kez daha ittim. “Asla!Sen asla benim karım olmayı hak etmiyorsun, Hande! Ne beni ne de soyadımı! Şimdi ona git! Belki kandırıp evlenmeyi başarırsın!”

Ardından eve bakıp alayla gülümsedim.

“Ev de senin olsun. Bana yaşattığın anlar için bir hediye olarak kabul et. Bedelini karşılar sanırım.”

Yetmezdi. Bu kadarla soğumazdı içimdeki yangın. Hatırladıkça kahrolacağı sözlerim yer etmeliydi zihninde. Acımasızca devam ettim konuşmaya.

“İstifa mektubunu yarın şirkete yollarsın. Bir daha şirketime ayak basmayacaksın.”

Aramızdaki her şeyi sona erdirirken fısıldadım. “Hoşça kal!”

Adımı haykırışını, kırılan eşya seslerini duymazdan geldim. Komşuların açılan kapılarına, şaşkın yüzlerine bakmadan koşarak geldiğim evden ağır adımlarla çıktım. Amelya’nın hayatıma gelişini kabullenerek ilk somut adımı atmıştım. Şimdi sıra ondaydı. Ben onun için hayatımı düzene sokarken onun boşluklarımı doldurmasını bekleyecektim. 

**

Merhaba sevgili okurlarım,

Yeni bölüm sizlerle. Yorumlarınızı ve oylarınızı bekliyorum.

Her Salı saat 20.00 de yeni bir bölüm burada sizinle buluşacak.

**

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!