10. Bölüm

Günler, haftalar geçti. Kenan, konaktan çok holding de zamanını geçiriyordu. Binanın en üst katında bulunan ‘Yönetim Kurulu Başkanı’ yazılı odada gece yarılarına kadar, bazı günler gün doğana dek çalışıyordu. Babasının ve ağabeyinin yaptığı projeleri inceliyor, yapmayı planladıkları projelerin nasıl gerçekleşebileceğine dair araştırmalar yapıyordu. İhalelerin finansal boyutlarını inceliyor, toplantılara katılarak hazırlıkları dinliyordu. Artık kendisine ait olan şirketin çalışanlarının dahi alaycı bakışlarını üzerinde hissediyordu. Lakin umursamıyordu Kenan. Tek istediği babasının hayallerini hedeflediğinin daha ötesine taşımaktı. Böylece düşmesini bekleyenleri hayal kırıklığına uğratacaktı. Bu zor süreçte Demir Usta sayesinde korkmadan atıyordu adımlarını. İyi bir öğrenci olmak için durmadan çalışıyordu.

Bedenini yormak, aklını meşgul etmek iyi geliyordu. Düşünmemek için kendini hırpalıyordu. Gözlerini kapadığı zamanlar o günü yeniden yaşarken buluyordu kendini. Geceleri uyuyamıyor, daldığı kısa anlarda kabuslarla uyanıyordu.

Yedi Aşiret teklifini kabul ettiğini gönderdiği davet haberiyle belli etmişti. Kenan, isteğini elde etmenin keyfiyle aralarına katıldığında varlığından memnun olmadıklarını hem bakışlarından hem de suretlerindeki ifadelerinden anlamıştı. Masada tek başına olmaktan eskisi gibi korkmuyordu. Her zaman tetikteydi. Gözlerini ayırmıyor, her sözlerini dikkatle dinliyordu.

Birkaç dakika önce aldığı telefonla mutlulukla arkasına yaslandı Kenan. Uzun süredir gece gündüz demeden çalıştıkları ihaleyi kazanmışlardı. Taşlarla, çukurlarla bezeli yolda elde ettiği bu başarı adımlarına güç, yüreğine umut vermişti. Başını doğan güneşe çevirdiğinde açılan kapının ardından görünen Demir Usta’yı gördü.

“Fırtına gelecek. Dışarısı buz gibi.” Üzerindeki paltoyu çıkarıp, koltuğun üzerine bıraktı. Odadaki sıcaklıkla rahatlamıştı kasılmış bedeni. “Sen gece yine burada mı kaldın?”

Kenan yeniden okuduğu dosyaya dönerken sessizce başını salladı.

“Çok yoruldun. Hasta olacaksın.” Demir Usta, genç adamın kendisini dinlemediğini gördüğünde kontrolü eline almanın vaktinin geldiğini anladı. “Kalk bakalım. Şimdi sözümü dinleyecek ve eve gidip dinleneceksin.”

Önünde açık duran dosyaya kalemini bırakırken, arkasına yaslandı Kenan. Omuzlarının ağrıdığını sırtı koltuğuna değdiği anda fak edebilmişti. “Olmaz Demir Usta. Gelecek ay Amerika’daki şirketle yapacağımız anlaşma taslağını incelemem gerek. Yarın İstanbul’daki ekip gelecek değerlendirme için.” Kaldığı satırı bulup kalemini alıp devam etti okumaya. Ansızın elinde kalem alındığında şaşkınlıkla kaldırdı başını.

“Usta sözü dinle.” Dedi yaşlı adam. Cesur isminin işlendiği kalemi beğenmişti. Cebine atıp, çatık kaşlarıyla karşısındaki genç patronuna baktı. “Eve git ve birkaç saatte olsa uyu. Akşam ben geldiğimde birlikte bakarız.”

Ona itiraz etmemesi gerektiğini uzun zaman önce öğrenmişti. Bu yüzden sessizce kalktı yerinden Kenan. Uyuyamayacağını bilse de duş alıp, dinlenebilirdi. Düşünceler içerisindeyken Demir Usta’nın yönlendirmesiyle çıktı odadan. Aşağıya inip, büyük cam kapıdan çıktığında esen rüzgarla başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Bulutlar kar getirmeye hazırlanıyor gibiydi. Her zaman olduğu gibi arabanın yanında kendisini bekleyen Ömer ve Asaf’ın yanına yürüdü.

Duşta her zamankinden daha fazla zaman geçirmişti. Sol kolunun güçsüzlüğüne alışmış olmasına rağmen kıyafetlerini yavaş giydi. Hazırlığı bittiğinde yatağının ucuna bıraktı bedenini. Günlerdir, haftalardır ertelediği o ziyareti yapmalıydı. Acı verici, yaralayıcı olsa da daha fazla kaçamayacağının farkındaydı. Hemen sağ tarafında kalan aynadaki aksini izledi. Saçları geldiği zamankine kıyasla epey uzamıştı. Alnına düşen tutamları parmaklarının ucuyla düzeltti. Zaman geçtikçe, suretinde ağabeyine ait izler artıyordu sanki. Bu durum yüreğini sızlattı. Yerinden kalkıp, masanın üzerindeki kenarları pas tutmuş anahtarı aldı. Zamanı gelmişti.

Adımlarını neredeyse sürükleyerek çıktı odadan. Yan taraftaki kapının önünde durduğunda titreyen parmaklarında sardığı anahtarı yerleştirdi kilide. Yavaşça çevirdi. Metal sesi yankılandığında anahtarı geri çekip, derin bir nefes aldı. Metal kulpu kavrayıp, derin bir nefes alarak aşağıya indirdi. Gıcırdayarak açılan kapıdan elini çekip bekledi. Kapı geriye savrulduğunda açılan boşluktan ağabeyinin kokusu çarptı yüzüne. Özlemle titredi. Ansızın odanın içerisinde gezinen ağabeyinin hayali belirdi gözlerinin önünde. Masasındaki sandalyesini çekip, oturuşunu ve çekmeceden defterini çıkararak kalemine uzanışını izledi. Rüyadaydı sanki. Bir şeyler yazmaya başladığını gördüğünde, gözlerine dolan yaşlarla usulca yaklaştı. O gün olduğu gibi tam arkasında durdu. Elini kaldırıp, kara saçlarına dokunmak istedi. Onu kendine çekip, sarılmak, hasretini dindirmek istedi. Yapamadı. Korkmuştu. Gitmesinden, hayalinin çabucak onu terk etmesinden çekinmişti. O yazdı, Kenan izledi. Son satırı yazdığını gördüğünde gitme vaktinin geldiğini anladı. Titreyen elini uzattı. Omzuna dokunacak kadar yaklaştığında ağabeyinin hayali silindi. Yok oldu.

Titreyen dudaklarını bastırdı birbirine. İnleyişi dudaklarının arasından kayboldu. Gözlerini elinin tersiyle silerken, derin bir nefes aldı. Onu bir kez daha kaybetmişti. Ellerinin arasından kayıp gitmişti canının parçası. Cebindeki fotoğrafı anımsadı. Kavrarken sıkıca, oradaki iki surete baktı. Zamansız ayrılan iki güzel ruhun kavuşmuş olmalarını diledi. Duaları kabul olmuştu belki. Bu dünyada tadamadıkları saadeti, cennette bulmuşlardı. İşittiği sesle irkildi. Kapıdan içeri dolan rüzgarın, açık olan dolap kapaklarını hareket ettirdiğini gördüğünde o yöne döndü. Bomboştu. Geldiği gün fark ettiği gibi ağabeyine ait eşyalar da gönderilmişti. Odada gezdirdi yaşlı gözlerini. Kitaplarına dokunmamışlardı. Her biri olduğu gibi duruyordu yerinde. Usulca yaklaşıp, elini gezdirdi sırtlarında. Özenle yerleştirildikleri aşikar olan kitaplardan bir tanesini çekip aldı. Kitabı araladığında bir sayfanın kıvrılmış olduğunu fark etti. O bölümü buldu hızlıca. Rahatça okuyabilmek için masanın ardındaki sandalyeyi çekip oturdu. Ağabeyinin görünmeyen parmak izlerinin olduğu satırlara dokundu.

Gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki
Çok sevdiğim başına yemin ediyorum ben
Koyu bir çiçek gibi gözlerin kapanırken
Bir dakika göğsünün üstünde olsa yerim
Ömrümü bir yudumda ellerinden içerim
Gözleri
 siyah kadın o kadar güzelsin ki.

(Nazım Hikmet)

Yaralı yüreği sevgiye hasret, aşka yabancıydı. Satırlardaki derinliği, sözlerin ardındaki duyguları anlayamayacak kadar uzaktı. Yaşıtlarının aksine ilk aşkın tatlı heyecanını tatmamıştı henüz kalbi. Zira omuzlarındaki sorumluluk öyle fazlaydı ki hayatında böylesi güzel heyecanlara yer yoktu. Acıları vardı ona yoldaşlık eden. Tek başına taşıdığı derin sızılar vardı kalbinde. Kitabı kapatıp ardına yaslanırken gözü sağ yanında kalan çekmeceye ilişti. Ve o günü anımsadı. Yazdığı satırlarla dolu defteri kapatıp, telaşla gizlemişti ağabeyi. Doğrulup, açtı çekmeceyi. Oradaydı. Odadaki eşyaları toplarken görememiş yahut önemsememiş olmalılardı. İnce derisine dokunup, sardı parmaklarıyla. Ağabeyinin hissettiklerini belki de yaşadıklarını anlattığı bu defter sahip olduğu her şeyden çok daha değerliydi. Yavaşça araladı. Yarısından çoğu dolu görünüyordu. En son sayfayı bulduğunda yazan ismi okudu sessizce.

“Mehlika,”

Masanın üzerinde, kitabın yanında duran fotoğrafa çevirdi bakışlarını. Ağabeyine sarılmış, gülümseyen o kıza yazmıştı ağabeyi bu satırları. Devam etti okumaya.

“Bir ses daha duymaya tahammülüm yok bu aralar

Senden başkasını da almıyor zaten içim

Ama biliyorum içimde taşırken bile seni, yanımda değilsin

Hep seni kollayan, giderken ardından bakan ben oluyorum

Ben yine mahzunum, ben yine mahcup

Ve ben hep sana muhtacım Mehlika anlıyor musun?”

Bir kez daha fotoğrafa bakıp, titreyen işaret parmağını kaldığı yere bıraktı.

“Gözlerinle ördün gönlüme hasret ağlarını

Ne ben çözebildim, ne sen çözdün sırlarını

Olur da bir gün okursan bu şiirden sancılarımı

Pırıl pırıl gözlerine düşerse gözlerim, merak etme

Merak etme sevgilim, sana en güzel rüyalarla gelirim”

Dolan gözlerini ağabeyinin suretinde gezdirdi. Duygularını öyle güzel anlatmıştı ki… Ağabeyi böylesine büyük bir sevdayı nasıl sessizce kalbinde taşıyabilmişti? Kimseye anlatmadan, kimseye göstermeden nasıl dayanabilmişti?

“Söylemiştim daha önce sağlam kaleler içerisinde değilim

Çekseler gelir, itseler düşerim aslında biliyor musun?”

Her zaman gücüyle övündüğü ağabeyinin yalnızlığını ve kimsesizliğini okuyor olmak sızlattı kalbini. Yanındayken bile aslında ondan uzak kaldığını görüyordu.

“İsterim ki senin gözlerinden göreyim hayatı

Yeşili, maviyi, gök kubbeyi ve en çok da kendimi

Sahi beni görüyor musun sevgili?”

Yazdığı zaman sevdiği kızı kaybedişinden sonrasına denk geliyordu. Bunu bilmek Kenan’ı kahretti. Gözlerindeki yaşlar puslaştırdı bakışlarını. Başını ardına yaslayıp, derin bir nefes aldı. Tekrar satırları okumaya devam ettiğinde sona geldiğini biliyordu.

“Artık yokuşları çıkamıyorum

Bu dermansızlığın yaşımla yok bir ilgisi biliyorum”

Böylesine tükendiğini ve güçsüzleştiğini görmek, yazdığı satırlardan onu okumak öylesine zordu ki.

“Ne olur beni anla, damla damla tükeniyorum”

O gün gördüğü tek cümleydi. O vakit aklını karıştıran bu sözler şimdi öylesine ağır bir anlam kazanıyordu ki Kenan’ın ruhu sıkışıyordu.

“Seni başkalarının mısralarında okurum diye çok korkuyorum

Ah benim canım, iki gözüm, olmasa da tahtın, sultanımsın

(Şair: Fatih Buhara Benzek)

Defter kucağına düşerken eğildi başı. Gözlerinden süzülen yaşlar değdi kağıda. Islandı satırlar. Geç de olsa şahit olduğu destansı sevdaya ağladı sessizce. Ahir dünyada birbirlerine hasret kalan bülbül ve güle ağladı.

***

“Beyim.”

Ağabeyinin odasında oturduğu sandalyeden kalkamamıştı. Daha fazla okumaya kalbinin dayanamayacağını bilerek, kapatmıştı defteri. Ağabeyi ve gülünün fotoğrafına dalmıştı gözleri. Seslenildiğini duyduğunda başını kaldırdı. Kapının eşiğinde Ömer’i gördü. Telaşlıydı.

“Ne oldu?”

“Demir Bey geldi.”

Bu haberi endişeli bir ifadeyle söylemesine anlam veremedi Kenan. Yerinden doğrulurken defteri kapattı. Fotoğrafı ise masada bıraktı.

“Çalışma odasına alsaydınız. Dosyalar içinde yardım edin.”

“Bizi yanına yaklaştırmıyor Beyim.”

Duyduklarına anlam veremedi. “O ne demek?”

“Arabasının içinde oturuyor öylece. Yaklaşmamıza izin vermiyor. Senin adını söylüyor.”

Şaşkın ve bir o kadar tedirgin bir halde çıktı odadan. Elinde ağabeyinin satırları ile dolu defteri vardı. Avluya inip, konağın ardına kadar açık kapısından çıktığında karın yağmaya başladığını gördü. Az ileride sol taraftaki yolda adamlarının önünde durduğu arabayı gördüğünde hızlandırdı adımlarını. Yaklaşırken “Çekilin.” Dedi. Sesini duyan, sözünü işitenler sırayla dediğini yaptıklarında, ön camdan süzülen kar tanelerinin arasında direksiyona yaslanmış ak saçları gördü.

“Demir Usta.”

Sesini işitmiş gibi kıpırdanarak geriye yaslandı adam. Kapalı olan gözlerini araladığında bakışları donuktu. Gözleri gözlerine değdiğinde onu gördüğünü tebessümüyle anladı. Arabanın tam önünde durdu. Eğilip, kapıyı açmasını ve yavaşça dışarı çıkmasını izledi. Sabahki halinden farklıydı. Arabaya tutunarak, kendisine doğru adım attığını gördüğünde neler olduğunu sormak için aralandı dudakları. Konağın taş duvarındaki lambadan vuran ışıkla birlikte sormadan buldu hakikati. Bembeyaz gömleği kana bulanmıştı. O an elindeki defter yere düştü. Sessizlikte yankı buldu sesi.

“Kenan.”

Uzatılan kanlı eli gördüğünde adını ondan son kez duydu. Henüz bilmese de… Bedeninin aşağıya doğru kaydığını gördü. “Demir Usta.” Haykırarak atıldı yaşlı adama. Dizleri yere değdiği anda arkasında durmuş ve sarmıştı yorgun bedeni.

“Ambulans çağırın!” Sesi taş duvarlara çarptı. Elini kanın süzüldüğü yere, karın boşluğuna yasladı. “Sakın bırakma kendini. Kapatma gözlerini.” Kan parmaklarının arasından sızmaya başladığında bekleyecek zamanları olmadığını anladı. “Arabayı hazırlayın.” Yaşlı adamı kucakladı. “Hastaneye gidiyoruz.”

Yardım etmek için yaklaşan Ömer ve Asaf’ı kanlı eliyle durdurdu Demir Usta. “Gitme vaktim geldi evlat.”

Bu sözü işitmek çıldırttı Kenan’ı. Bir kez daha sevdiği birini kaybediyor olma ihtimaliyle yandı kavruldu benliği. “Hayır.” Öylece kabullenemezdi. Adamlar koşuştururken etrafta Ömer ve Asaf’ın öylece durduğunu gördü. “Ömer, Asaf yardım edin!” Başlarını eğdiklerini gördüğünde çaresi olmadığını anlamalıydı oysa. Gözünün gördüğünü kabul etmeliydi. Yapamadı. Doğrultmaya çabaladı. “Hadi Usta.”

Gücü yoktu yaşlı adamın. Bedeni öylesine ağırlaşmıştı ki… Kenan’ın yarasına kapanan elini tuttu. “Gidemeyiz.”

Çöktü omuzları. Ağabeyi gibi o da kollarında mı verecekti son nefesini? Bunca zaman yol gösteren, öz amcasından daha yakın olan adamı nasıl kaybederdi? Başını salladı çaresizlikle. “Olmaz. Sende bırakamazsın beni Demir Usta.”

Başını eğip, yaşlı gözleriyle baktı acıyla kendisini izleyen gözlere. “Sen çok güçlü bir adamsın. Babanda yaşasaydı… Seninle gurur duyardı.”

Gözlerinden akmak üzere olan yaşlarla başını salladı Kenan.

“Hiçbir kula… Boyun eğme. O Ağalara asla sırtını dönme.” İnleyişi nefesine karıştı. “Herkesin bir yuvası var bu hayatta. Sana yuva olacak kadını bul.”

Daha sonra defalarca kez hatırlayacaktı bu sözleri. Lakin o an yok saydı. “Sana bunu kim yaptı?”

Konuşamadı Demir Usta. Yumruk halindeki elini açtı sadece. Avucunun orta yerinde duran parlak bir metal çıktı ortaya. Kenan, parmaklarıyla sarıp aldı. Üzerinde “B” harfi olan bir kol düğmesiydi. Özel tasarım ve değerli bir parça olduğu belliydi.

“Korkut.”

Babasının adını duyduğunda kollarıyla sardığı adamın yüzüne baktı. Onun diğer yanındaki bir yere gülümseyerek baktığını gördüğünde aynı yöne çevirdi başını. Kimseyi göremedi. Koluna düşen başını hissettiği anda anladı hakikati. Babasının kadim dostu, kısacık zamandaki yol arkadaşı artık yoktu. Kollarında cansız beden, ellerinde kanla kaldı öylece. Yüzüne vururken kar taneleri sıklaştı nefesi. Acısı kapladı içini. Tüm sokakta yankılandı sesi.

“Demir Usta!”

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!