17.Kalbimin Gül Sarmalı

Yemek masasında kalan son iki kişi Hazan ve Efşan’dı. Aile halkı koltuklara geçmişti. Vedat ve Vural bahçede, balkon kapısının hemen önünde soğuğa rağmen konuşuyorlardı. Nazenin ve Korhan evleneceklerini zoraki gülüşleriyle açıklayıp sözde birlikte evden ayrılmışlardı. Mihriban odasına çekilmişti. Ediz hâlâ suratı beş karış uzak bir berjerde kardeşinin evlilik haberini sindirmeye çalışıyordu.

Önündeki kahve fincanını kulpundan tutup çevirdi Efşan. “Kaç senedir birliktesiniz?”

“Birlikte değiliz, o kendini benim sevgilim ilân ettiğinin üzerinden dört sene geçti. İlân etti çünkü bana kimsenin yaklaşmasını istemiyor.”

“Ne yani? Siz birlikte değilsiniz, sevgili adı altında ne siniz?”

Hazan, bakışlarını camların dışında ama net gördüğü adama çevirdi. “Öyle anlamsız bir şey. Bakma bana evlenme teklifi etmedi dediğime. Etse de kabul etmeyeceğimi biliyor.”

Efşan gözlerini kırpıştırıp şaşkınlıkla baktı. “Ben anlamıyorum, sevmiyor musun? Ama tam tersi gibi görünüyorsunuz? Size bakan birbirini seven ve iyi anlaşan bir çift görür.”

“Seviyorum, o da beni seviyor.” Bakışları hâlâ pencerenin ardındaki adamdaydı.

“Sorun ne peki?”

“Beni döverek hastanelik eden kocamı gözünü kırpmadan öldürdü. Ben de bir daha evlenmeyi göze alamadım. Eşimle de severek evlenmiştim ama statü savaşları, çalışma saatlerinin uyuşmazlığı derken her şey öldü. Onu uzaktan sevmek o kadar iyi geliyor ki… Sanki evlensem her şey bir rüyaymış, uyanacakmışım gibi geliyor.”

Deli Seyit’in torunlarının deliliklerine şaşırmıyordu artık. “Sana zarar verdiği için kocanı öldürmüş bir adamın sana zarar vereceğini düşünmemelisin ama seni anlıyorum.”

“Onu daha ne kadar oyalayabilirim, bilmiyorum. Evlenmek, baba olmak onun hakkı. Benimle tanıştığında da yalnızdı benimle hâlâ yalnız. Bir gün biri gelip onu benden alacakmış hissi bile beni öldürmeye yetiyor.”

Efşan ona cevap vereceği anda Ediz yerinden kalkıp halasını öptü, dedesinin elini öptü ve hanımlara el sallayıp iyi geceler dileyip evden ayrıldı.

Pencerelerin dışında evin içini izleyen Vural, Vedat’ı dinliyordu. Konuları Cengiz’di. “Çıkaralım,” dedi Vural. “Ne zaman ne olacağı belli olmaz.”

“Yarın haber salalım, ama şimdi içeri girelim.”

“Kızlar iyi anlaşacak gibi.”

Vedat içeri bakınca Efşan ile Hazan’ı dip dibe muhabbet ederken gördü. Öyle bir iç çekti ki Vedat, kuzeni ona hızla döndü. “Ne oldu?”

Vedat, Efşan’a bakarken acı çekiyordu. “Dün gece eve geldiğimizde öyle ağladı ki, kimsede yürek bırakmadı. Bana neler söyledi, en acısı da tek suçunun beni sevmek olduğuydu.”

“Kızgınlıkla söylemiştir, bu akşamki duruşu anlattığın kadına ait değil gibi.”

“Dedem konuşunca biraz toparladı, dün gece hakkında konuşmadık. Konuşmak istemiyorum, haklıydı ve konuyu tekrarlamak bana iyi gelmeyecek.”

“İyi gelmeyecek şeyler önce konuşulmalı, içinizde büyürse altında kalırsınız. Dondum, içeri girelim.” Sürgüyü çekip içeri adım attı, Vedat da arkasından girip kapıyı kapattı.

“Çıkalım mı Hazan?”

“Olur, geç oldu zaten,” diyerek ayaklandı. Efşan da kalkınca Deli Seyit’te kalktı. “Ben de evime gideyim,” dedi. Burada kal diyemedi babasına ki annesinin anılarıyla yaşadığı evinden başka yerde uyumadığını da bilirdi Mücella Hanım.

Misafirlerin tamamı evden ayrıldığında Efşan da iyi geceler dileyip odasına giderken Vedat arkasından kedi misali bakıyordu. “Ne bakıyorsun oğlum?”

“Karıma bakıyorum anne, suç mu?”

“O henüz senin karın değil. Bu kız bu eve gelinlikle girecek, anlatabildim mi?”

“Anlatamadın! Canım ne isterse onu yaparım!”

Mücella Hanım oğluna alttan baktı. “Vedat diyorum, başka bir şey demiyorum. İyi geceler.”

“Sana da anneciğim.” Odasına gidip önce duş aldı, üzerine rahat bir şeyler giyip odasından çıktı. Koridoru aşarken ayağında çorap bile yoktu. Taşların ses çıkarması mümkün değildi, annesi de uyumuş olmalıydı. Apliklerin aydınlattığı sarı loş ışıkla yolu aştı ve Efşan’ın kapısının kolunu tuttu.

Boğaz temizleme sesiyle dişlerini sıkarak sağ çaprazına baktı. “Anne!”

“Nereye anneciğim? Senin odan geride kaldı.”

“Anne bak valla deli tarafım uyanıyor az kaldı. Dün geceden sonra konuşamadık, bana güvenmiyor musun?”

“Evet, güvenmiyorum. Mesele çok mühim, ama neyse hak verdim. Konuş ve çık! Yarım saat sonra geleceğim ve sen bu kapıdan çıkmış olacaksın.” Saatine baka baka arkasını dönerek uzaklaştı Mücella Hanım. Dudakları arasına gizlediği kahkahasına sıkı sıkıya sahipti.

“Suphanallah,” diyerek çevirdi kapı kolunu. “Önüme çıkmayan bir sen kalmıştın.” Söylenerek odaya girdiğinde Efşan’ı havluyla saçlarını kurularken buldu. Neyse ki giyinmişti, zihnini zorlayacak sakıncalı bir durum yoktu.

“Bana mı dedin?” Efşan elindeki havluyu koltuğun üzerine bıraktı.

“Sana der miyim Gülüm, annem kapıya kamp kurmuş, beni içeri sokmuyor.” Odanın pencerelerine baktığında hepsinin inmiş olmasıyla nefes verip Efşan’a içli içli baktı. Efşan da ona bakıyordu ama gülümsüyordu. “Çok ayıp, annen buraya girdiğini gördü yani?”

“Ya boş ver şimdi annemi.” Yaklaştı, en dibine gelinceye kadar. Şampuanın değişik kokusunu aldı ama sevmedi, parmaklarıyla nemli saçları geriye iterken kulağına yaklaşıp derin bir nefes çekti. “Bu kokuyu sevmedim. Sana senin şampuanından alalım. Gül kokmuyor.”

Baştan ayağa titredi, Vedat bunu hissetti ve onu bu şekilde etkilemenin hazzıyla doldu. Elleri Efşan’ın sırtına, beline dolanırken yavaşça sinesine sardı. Efşan’ın ona dolanan kollarında bir ömür yaşamak istiyordu. “Özür dilerim,” dedi Efşan.

“O özür ömrüm boyunca bana it, sen dileme. Sen dilersen ben daha çok ezilirim.”

Başını kaldırıp Vedat’ın hüzün yüklü gözlerine baktı. “Öyle bile olsa sözlerim ağırdı ama sen hiç konuşmamışım gibi davrandın.”

Vedat onun yüzünü elleri arasına alıp, burnunun ucuna bir buse kondurdu. “Bunları konuşmasak olmaz mı?”

“Olmaz.” Ondan ayrılıp elini tuttu. Yatağın ucuna oturup Vedat’ı da yanına oturması için çekti. Dizini kırıp, ona dönerken Vedat da aynısını yaptı. “Birikmişlik de sinir harbi de zor bir gündü, her zorluğun üstesinden soğuk kanlılıkla gelemedim. Evet, mesleğimi çok sevdim hâlâ seviyorum, ama seni de seviyorum. Başıma bunların geleceğini bilseydim de Yalçın’a aynı cevabı verirdim.”

“Biliyorum, yapardın. Bundan asla şüphe edemem.”

“Bana çok güvendiğini biliyorum, yaşadığım sürece bu güvene lâyık olmaya alışacağım. Eğer bilseydim ve yine de başıma bunlar gelseydi mesleğimi kaybetmeyi göze alırdım. Durum bu olunca tercihte benim oluyor. Ben bile isteye girdim bu yola, sadece ani oldu ve ben altında kaldım. Seni sevmek suçum olamaz. Seni sevmek bana olsa olsa şeref olur.  Çünkü sen güzel bir adamsın, her şeyinle.”

Sözlerinin bitiminde dudakları üzerine kapanan Vedat’a onun tutkusuyla karşılık verdi. Sıkıca tutundu, kolları Vedat’ın boynuna, parmakları nemli saçlarına karıştı. Aldığı duygular hiçbir zaman bilemeyeceği diploma hazzıyla boy bile ölçüşemezdi. Bilmiyor, ama fikir yürütüyordu.

Efşan’ın nefesine fısıldadı. “Sen başıma gelen en güzel mucizesin. Sana darılmam, kırılmam, sana asla isteyerek zarar vermem. Bir gün o çok istediğin diplomayı alacaksın, sana şeref sözü!”

Vedat’ın şakağına dudaklarını bastırıp geri çekildi. “O gün geldiğinde ben istiyor olur muyum, bilinmez. Nasipse gelir, beni bulur. Nasip değilse dağları taşları delsen bile elden hiçbir şey gelmez. Bazen çok istediğin şeyler olmamalı, olmamasında da bir hayır vardır. Belki de hayallerimin ötesine ulaşacağım ve bunu bana diplomam sağlamayacak. Bilemeyiz ki… Seninle yıllardır bu şehirde yaşıyorduk ama Urfa’da karşılaştık, nasip bizi nereye çekerse biz ona mecbur oluyoruz. Bu konu hakkında artık ne beni ne de kendini yorma. Allah büyük der susarım.”

“Ben de seni seviyorum der, öperim.”

Sesini yükseltmemek için dudağını ısırıp gülümsedi. Boyun çukurunda sıcacık dudakları hissedince gevşedi. Vedat’ın elleri bedenini esir alırcasına dolanıyordu. Başını kaldırıp kendine gülümseyen adamı gamzelerinden öptü.

“O değil de…” dedi Vedat. “Annem bana yarım saat verdi. Az sonra kapıdan içeri dalarsa şaşırmam.”

Efşan başını pencerelere çevirdi. “Şu kapıdan kaçarsam senin odana ulaşır mıyım? Kocama kaçmak istiyorum da…” Vedat’ın boğuk kahkahası göğüs boşluğunu yakıyordu. Başını göğsüne gömmüş saklı gülüşlerini bırakıyordu.

“Tamam. Ben çıkınca kaçıp bana gel, ben seni yol üzerinden alırım.”

“Anlaştık.”

Vedat başını iki yana salladı. “Ne hâllere düştüm. Ben Vedat Çelebi, kendi eşimi odama gizlice alıyorum ve odasına annemin izniyle giriyorum. Biz ne zaman evleneceğiz?”

“Abla’m ile Abi’m bir barışsın da, peşine patlarız.”

“Ayşem’in inadına kaldıysak, bizim nikâh yatar, Gülüm.”

“Deme öyle. Üzülüyorum.”

“Aman sen üzülme. Gerekirse ben Ayşem’i zorla masaya oturturum. Doğan zaten dünden razı, onlar Ersin muradına biz çıkarız kerevetine.”

“Âmin. Tamam hadi çık. Sonra beni ara ben gelirim.”

Zorla da olsa ayrıldı, kolları boşluğa alışmakta zorlandı ama arkasına baka baka çıktı. Annesi duvara yaslanmış, gözü kapıda bekliyordu. Laf olsun diye demediğini biliyordu ama bunu da beklemiyordu.

“Pes anne!”

“Hallettiniz mi aranızdaki sorunları?”

“Ettik. Kapıya da bardak dayayıp dinleseydin.”

“Zevzek! Git uyu.”

Annesine göz devirip odasına giden yolu aşıp arkasına dönüp baktı. Annesi bir milim bile kımıldamamıştı. Önüne dönerken sinsice sırıttı. Kapısını kapatıp telefonu aldı, Efşan’ı arayıp bahçeye çıktı. Gizlice yaklaşan kadını içeri çekip kapıyı da perdeleri de sıkıca kapattı.

“Allah’ım kocama kaçtım, heyecanlıydı.”

“Sen ne güzel kocam diyorsun, gel ağzını bir öpeyim.”

Bir adım gelen adamla, bir adım geriledi. “Önce nikâh, bak ileri gitmek yok.”

Vedat bir adım daha yaklaştı. “Ne kadar ileri gidebilirim?”

Efşan bir adım daha geriledi. “Kendi evimde olsaydım bunu baştan düşünür, saldım derdim ama bu evde olmaz. Şu kapıdan değil, şu kapıdan girmem gerekiyor.”

“Yavrum biz Allah’ın bize açtığı kapıdan geçtik. İmanın yarısını tamamladık, biz gökte evlendik sen dünya kapısından bahsediyorsun.”

“Vedat, bana öyle fetvalı yürüme! Ben bir Çelebi olamadım ama o ne olacak?”

Vedat bir adım daha attı. “Sen Çelebilerin taçlı kraliçesisin. O nasıl söz?” Bir adım daha atacak olan Efşan’ı bileğinden tutup kendine sertçe yapıştırdı. “Yiyeyim mi şimdi seni?”

“Hakkındır beyim, boynum kıldan ince.” Kollarını Vedat’ın boynuna sarıp dudaklarına uzandı. İnleyerek başını geriye adamın açılan adem elmasını öptü. “Sadece laf yapıyorum Efşan, hiç yardımcı olmuyorsun.”

“Beni istemiyor musun gibi saçma şeyler söyleyebilirim.” Gülüşü Vedat’ın tenine çarpıyor, adamı yakıyordu. Başını indirip ışıl ışıl gözlere baktı. “Hayır, öyle değil. Daha özel, daha güzel bir ânı beklemeyi tercih ederim. Seni hangi ülkeye istiyorsan oraya götüreceğim.” Efşan’ı bırakıp raflarına yöneldi. Aradığı plağı bulup Efşan’a göz kırptı. Pikaba yönelip plağı yerine yerleştirip çalıştırdı. Ruhuna işleyen ses odaya yayıldığında Efşan kocaman gülümsedi.

Elini havaya kaldırıp bekledi. Avuçlarını saran parmakları kavrayıp nazikçe kendine çekti. Bir elini Efşan’ın beline sarıp müziğe eşlik etmeye başladılar. Fikrimin ince gülü diyordu ses, kalbe dokunurcasına.

“Adımdaki gülü hiç sevmezdim, sana kadar…”

“Gül sevilmez mi… Hele de senin gibisi, adın yüreğimi yakıyor, bilemezsin.”

“Bakıyorum, görüyorum ama anlayamıyorum.”

“Anlayamazsın, kimse anlayamaz. Sen en büyük sabırlarıma şükürsün. Kalbimin gül sarmalısın, Gülefşan…”

Gülüşü arasında konuşmaya tek bir kelime bile bulamadı. Başını sevdiği adamın göğsüne bırakıp, saçlarına kondurulan öpücüklere teslim oldu.

Bahçede, storların arasındaki çizgilerden dışarı sızan görüntüyü izleyen anneleri gözleri kuruluyordu. Oğlu daha ne kadar mutlu, daha nasıl âşık olabilirdi, bilmiyordu ama fazlası olduğuna emindi. Efşan’ı onlara getirene şükürlerini sunuyor, kalbinde bir yerde sonsuz bir huzur hissediyordu. Oradan sessizce ayrılırken hem ağlıyor hem de gülümsüyordu.

Vedat…

Altı sene önce Vural ve Korhan ile çıktığım iş gezisinden dönmek için an sayıyordum. Günlerdir Sena’yı görmüyordum. Türkiye’ye ulaştığımda ilk işim ona gitmek olacaktı. Son zamanlarda keyfi yoktu, sürekli düşünüyor, bana açıklama yapmıyordu. Ailesini özlediğini söylüyor, kadınların hâlleri arada olur diyerek geçiştiriyordu. Ona inanıyordum, inanamamak için tek bir nedenim bile yoktu.

İşlerim o dönemde bu kadar derinlerde değildi. Peşinde korumalarla dolaşmıyordu, onu tehdit edecek bir unsur da yoktu. Öğrenciydi, son senesiydi, mezun olduğunda nişanlanacak sonra da evlilikle taçlanacaktık.

Paris’in en işlek kafelerinden birinde son saatlerimizi dinlenerek geçiriyorduk. Korhan bilgisayarındaki dosyaları inceliyor, arada bize de açıklama yapıyordu. Biraz iş biraz sohbet kıvamında geçiyordu zaman.

Genç bir kadın hemen yanımızda belirmişti. Korhan fark etmişti ilk. Vedat da başını kaldırıp esmer tenli koyu kahve gözlere sahip genç ve güzel bir kadınla göz göze gelmiştim. Üçümüzde ona bakıyorduk, bize bir şeyler diyeceği açıktı.

“Özür dilerim,” dedi genç kadın fazla akıcı olmayan Fransızcasıyla. Kendi dili olmadığı her halinden belliydi.

Kadının neden yanımıza geldiğini öğrenmek istercesine bakıp başımı sallamıştım. İyi bir Fransızcaya sahiptim, ama kadının derdini bilmediğim için sözcüklere ihtiyaç duymamıştım.

Genç kadın yan masayı işaret ettiğinde Korhan, Vural ve ben başımızı çevirip hemen yan masaya baktık. Yaşlı bir kadın oturuyordu masada. “Büyükannem… Sizinle konuşmak istiyor,” dedi.

Üçümüz de kaşlarımızı çatıp iki kadın arasında bakışıp sonra birbirimize dönmüştük.  “Anlamadım.”

Genç kadın doğrularak bana gülümsedi. “Büyükannem bir Kâhin’dir. Şu an sizde bir şeyler görüyor, o yaşlı bir kadın Bayım, onu kırmayın.”

Vural ve Korhan birbirlerine döndüler. “Kâhin?” dedi Korhan. “Hâlâ böyle şeyler var mı?” dedi Türkçe olarak.

“Çok aptalca,” dedi Vural. “Konuşmak istemediğini söyle.”

Genç kadın ikili arasındaki konuşmayı anlayamıyordu. Arkasındaki masadan bluzunu çeken büyükannesine döndüğünde kadının eliyle işaret ettiklerini izleyip bana döndü. “Size çok önemli bir şey diyeceğini söyledi.”

“Ne saçmalıyor bu?” dedi Korhan.

“Bilmiyorum,” diyerek, eğilip kadına bakma isteğimi bastıramadım. Kadının koyu kahve gözleriyle karşılaştım. Kadının bakışlarına çekildim. Girdabın içine çekilir gibiydi ruhum. Kadın bana baktıkça âdeta içim boşalıyordu. Ruhumun en derinlerine bir bakışıyla inen kadının etkisiyle gözlerimi bile kırpmadım.

Beş saniye! Göz dahi kırpmadan bakıştığım kadınla aniden yerimden kalktım.

“Bu saçmalıklara inanmayacaksın değil mi?” dedi Korhan.

Onu duymuyor gibi kadının karşısına geçip oturdum. Kontrolüm elinden çekilmiş gibiydi. Sadece kadını dinlemek istiyordum. Korhan ve Vural da mecburen yerinden kalkarak boştaki bir sandalyeye oturdular.

“Sizi dinliyorum,” dedim.

Genç kadın da büyükannesinin yanına oturdu. “Büyükannem sağır ve dilsizdir.”

“Hem sağır hem dilsiz ve Kâhin…” dedi Vural.

Büyükannesine dönen genç kadın işaret diliyle sözlerimi anlattı. Yaşlı kadın gözlerini benden alamıyordu, bende ondan. Kadının esmer yüzü, koyu kahve gözleri ve yılların hatırası kalın çizgilerinde dolaşıp duruyordum.

Bana bakarak, işaret diliyle anlatmaya başladı kadın. Vural ve Korhan anlamsızca izliyordu. Genç kadın büyükannesi durunca bana döndü.

“Olacak olandan kaçamayacaksınız. Acı, sizi bir zırh gibi kuşatacak. Bu sizin kaderiniz.”

Kaşlarımı en derinden çattım. “Çok anlamsız.”

Genç kadın büyükannesine anlattı iki kelimeyi. Kadının anlattıklarını ise bana çevirdi.

“Aşk size keskin bir bıçak saplayacak. Kendinizi asla suçlamayın, olmanız gereken yerde değilseniz, bu sizin suçunuz değil. İhanet size büyük yaralar açacak, çok üzüleceksiniz. Yüzünüz hiç gülmeyecek.” Hâlâ işaret eden büyükannesine bakarak konuşuyordu.

Anbean karardığına emin olduğum gözlerimle bakıyordum kadına, ama tek bir sözü bile anlayamıyordu.

“Kalbiniz de bir mezar kazılacak, siz kendinizi içine gömeceksiniz. Altı yıl boyunca kalbinizin üzerindeki toprak kurumayacak. Siz çok acı çekeceksiniz ama bir gün toprağınızı açmaya biri gelecek. Sizi o mezardan çıkaracak. O gelen kişinin de kendi mezarı olacak. İkiniz aynı toprağa gül dikeceksiniz. Hayatınız gül kokan bahçelere dönecek. Beklemekten asla yorulmayın, onu gördüğünüz anda tanıyacaksınız. Etrafınızı gül kokuları saracak, gözyaşlarını göreceksiniz ama birlikte güleceksiniz.”

Demir sandalyem arkama doğru savrulduğunda gözlerimden akan nefret ok misali yaşlı kadına saplanıyordu. Ne büyük bir saçmalık ne aptalca bir konuşmaydı. “Yeter!” diye bağırdım. Yaşlı kadın aldırmadı bana. Hâlâ işaret ediyordu ve torunu çeviriyordu.

“Adım, Çiya. Ben, Kâhin Çiya. Bir gün beni yine bulacaksın!”

Önerilen makaleler

11 Yorum

  1. ⭐⭐⭐⭐⭐ Sen neden bukadar güzel yazıyorsun okurken ruhum uçup gidiyo.

  2. Yaa okurken hayran oluyorum tekrardan emeğine sağlık canım benim 🥰🥰

    1. Kurgu o kadar müthiş ki… Kafamin içinde ‘Fikrimin İnce Gülü” çalarken ve gülümseyerek okurken,birden geçmişe geri dönmek, kelimelerde o atmosferin, gerginliğini hissetmek.Tuylerim ürperdi :)Yine merak yine merak:)
      Efşan’ın kendini çözümlemesinin temelindeki güçlülük;kader ve nasip anlayışındaki hem naiflik hem gerçeklik o kadar güzel ki…
      Vedat ve Gülefşan’ın diyalogları😍 O yaşta anneye kapıda yakalanmasi kahkaha attırdı.Yarim saat tehditine de paşa paşa uyması🤣
      Kalemine sağlık yazarcanim

      1. Teşekkür ederim canım benim 💜

  3. Sevgili payelll eserlerinde olağanüstülüğü paranormalliği çok güzel işliyorsun eline sağlık. Çok güzel bir bölümdü Vedat ve Efşan’ın hayran bıraktığı su gibi akan bir bölümdü.😁

  4. Anam kahinimiz de oldu hadi hayırlısı,aklıma Efruze geldi yahuu,var mı bir yakınlık acepp🤣

  5. Emegine guzel kalbine saglik .Guzel kalbinden operim balim 😘❤️🧿🧿

  6. Ellerine sağlık çok güzel olmuş yine haran kaldım

  7. Yine muhteşemdi. Emeğine yüreğine sağlık

  8. Ellerinize emeğinize yüreğinize sağlık muhteşemdi

  9. bacım kahin çiya
    adres veya konum mu atsan
    bölüm mükemmel ötesi olmus yine her zamanki gibi efsan ve vedat içimize işledi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!