5. Bölüm

Saatime bakarken sıkıntıyla bir nefes daha çektim yanan ciğerlerime. Tam şu anda aylar önce halamın zoruyla bıraktığım sigaraya o kadar ihtiyaç duyuyordum ki… Bir tane olsaydı, zihnimdeki karmaşadan beni kurtarabilir, yüreğimdeki kara bulutları bir nebze söndürebilirdi. Ellerimi saçlarımdan geçirirken başımı cama çevirdim. Geçtiğimiz yollar daha da ıssızlaşmıştı. İçinden geçtiğimiz küçük köyü ardımızda bırakalı bir saate yakın oluyordu. O vakitten beri tek bir ev dahi görmemiştim. Adının Ayaz olduğunu öğrendiğim yanımdaki iri yapılı adam, bakışlarını önünden ayırmadan sakin bir ifadeyle arabayı kullanmaya devam ediyordu. Yüzünü dikkatle inceledim. Onu daha önce hiç görmemiştim.

“Yirmi beş yıl önce gördüğün kaç yüzü hatırlıyorsun, Savaş?”

O hariç… Annemi benden, hayattan çalan o şerefsizin yüzünü sanki daha dün görmüşüm gibi tüm detaylarıyla anımsıyordum. Koyu kahveye çalan kaşlarını, gözlerinin karasına gölge düşüren uzun kirpiklerini, iri burnunu, alnına düşen perçemlerini, her daim boynunda taşıdığı üzerinde işlemesi olan deri muskasını… Ona dair hatırladığım her bir detay gözlerimin önünde can bulurken yumruklarımı sıktım tüm gücümle. Emin! Soyadını bile bilmediğim pislik herif! Aklıma gelen düşünceyle çattım kaşlarımı. Neredeydi şimdi? Sancar Ağa’nın kendisine ihanet eden o adamı öldürmüş olacağını biliyordum. Fakat pis bedeni neredeydi? Yoksa onun yanında mı yatıyordu soysuz? Aynı toprağı mı paylaşıyorlardı? Bu düşüncelerle o denli karmaşıktı ki zihnim, bedenim ise heyecan ve endişeyle kavruluyordu. Ne duran arabayı fark etmiştim ne de beni izleyen adamın bakışlarını. Ta ki sesini duyana kadar.

“Ağam, iyi misin?”

İyi değildim. Nefes alamıyordum. Ama bunu bir yabancıya dillendirmeye niyetim yoktu. Ben bu hayatta kimseye güvenmemem gerektiğini ondan, benim bu dünyaya gelmeme vesile olan Sancar Kahraman’dan en acı şekilde öğrenmiştim. “Baba” bile diyemediğim o adam, bana hayatta yapayalnız olduğumu beş yaşımda hissettirmişti. O zamandan beri içimi kaplayan o lanet hisse engel olamamıştım. Kabullenmiştim. İnsanlara duyduğum güvensizlik bir zırh gibi bedenimi sararken yalnız ve güçlü bir adam olmayı başarmıştım. Titreyen ellerimi birbirine kenetleyip başımı tekrar cama çevirdim. Fakat gözlerim kör olmuştu sanki. Puslu bir camın ardından bakıyormuş gibiydim. Görüşüm net değildi ve bu çırpınan kalbimle beni ürkütüyordu. Önünde durduğumuz küçük tepeyi fark ettiğimde hızlıca etrafta gezindi bakışlarım. Küçük çalılarla kaplı dik yamacın dışında hiçbir şey yoktu.

Etrafta gezinen bakışlarımı ayırmadan dişlerimi sıktım. “Bu lanet yer de neresi böyle?” Yanımdaki adamın sessizliği ise gerçekleri kavramamı sağladı. Beni tuzağa düşürmüştü. Nasıl bu kadar saf olabilmiş, bana sunduğu küçük bir yalanın ardına bu denli pervane olabilmiştim? Beni buraya ölmem için göndermişti. Celladım bu adam mı olacaktı? Gümüş kurşunla canımı alması için onu seçmişti. Kendi oğlunu öldürmek için…

İstanbul’dan çıkmadan, son anda almaya karar verdiğim belimin ardındaki silahı anımsadığımda yavaşça elimi ardıma uzattım. Silahı kavrarken yanımdaki adama bakmadan fısıldadım. “Ne kadar verdi sana?”

“Ağam…” diyen şaşkın sesini duyduğumda öfkem katlandı. Silahımı belimden hızlıca çekip döndüm. Sol elimi adamın boğazına dayayıp oturduğu koltuğa bedenini bastırdım. Namluyu alnına yaslayıp, gözlerine bakarak bağırdım.

“Beni öldürmen için ne kadar para verdi sana? Söyle it herif!”

Boğazındaki elimi, sessizliği karşısında daha çok bastırdım. Elindeki silahın yere düştüğünü çıkardığı sesle fark ettim.

“Seni burada öldürmemi istemiyorsan hemen şimdi beni Zelal Ağa’nın mezarına götüreceksin!”

“Tamam…” Sesi bir fısıltıdan ibaretken başını salladı.

“Ellerini kaldır ve in arabadan! Ben kullanacağım!”

“Ağam… Ora… Orada…” Yarım yamalak sözlerini anlayamadığım için bastırdığım elimin ağırlığını azalttım.

“Ne?” Nefes almaya çalışırken tutulduğu öksürük krizinin geçmesini sabırsızlıkla bekledim.

“Oradalar! Tepenin ardında…”

Sözleriyle başımı yavaşça çevirip önünde durduğumuz tepeye baktım bir kez daha. Beni, annemin ve kardeşimin mezarlarının olduğu bu tepede öldürmek istemişti, öyle mi?

“Buraya mı gömecektin beni de?” dedim dişlerimi sıkarken. Başımı çevirip tekrar karşımdaki adamın korkudan beyaza dönmüş yüzüne baktım.

“Ağam onlar dediler. Sancar Ağam emretti, dediler. Töre bunu uygun görür, dediler.”

Duyduklarımla elimi çekerken, silahımı bir milim dahi kıpırdatmadan bekledim. Neden böyle bir emir verdiğini, hangi töre ardına sığdırılmaya çalıştığını çözmeye çalıştım. Ne törelerden ne de bu toprakların âdetlerinden haberdar olmasam da benim kanımın kolayca dökülemeyeceğini biliyordum.

“Ben ağa oğluyum!” dedim bu duruma dair kendimce sebepler bulmaya çalışırken. “Yedi Aşiret’in ağaları onaylamadan beni öldüremezsiniz. Üstelik gümüş kurşunu sadece ağa soyu taşır.”

“Dediler ki Savaş Ağa, Sancar Ağa’nın oğlu değil. Ağa kanı taşımıyor. Aşiretin istikbali için öldürülmesi şart dediler, Ağam. Ben yapamam dedim. Aşiretten atmakla tehdit ettiler.”

Bu sözler beni çileden çıkartırken, elimdeki silahı geri çekip arabadan çıktım. Kaportaya ellerimi dayayıp derin nefesler almaya çalıştım. İçimdeki yangın çağlarken bir nebze olsun kendimi sakinleştirmeye çabaladım. Bunu nasıl düşünebilirlerdi? Ben her ne kadar istemesem de onun oğluydum. Sancar Kahraman’ın kanını taşıyordum. Kahraman Aşireti’nin geleceği olarak doğmuştum ve doğduğum an kaderim bu yönde çizilmişti. Ama duyduklarım…

“Yedi Aşiret!” dedim sıktığım yumruğumu arabanın önüne indirirken. Ölümümü onlar onaylamışlardı. Bugün burada yaşanacakları her biri biliyordu. Hatta belki de Sancar Ağa ile birlikte planlamışlardı. Ama neden? Yüzümü bir kez olsun görmeyen, nasıl biri olduğuma dair en ufak bir fikirleri olmayan o adamlar benden ne istiyorlardı? Ölmem onlar için ne anlam ifade ediyordu?

Az ileride duran adamın varlığını hissetsem de kıpırdamadan bekledim. Sakinleşmeli ve bir karar vermeliydim. Bugün burada yaşanacakları her birine ödetecektim. Fakat öncesinde onların benim bu planı öğrendiğimi bilmelerine izin vermemeliydim.

“Onları ara. Emri yerine getirdiğini söyle.”

“Ama Ağam…” dediğinde silahımı üzerine doğrulttum.

“Seni burada öldürmemi istemiyorsan dediğimi yap!” Sesim bulunduğumuz yerde yankılandı.

“Tamam, Ağam!” deyip telefonunu çıkardığında dediğimi yapmasını bekledim.

Kısa bir süre sonra, “Alo?” dediğinde güçlükle yutkundum.

“İş tamam. Evet, dediğiniz gibi yaptım. Birazdan anasının yanına atıp geleceğim. Ne? Sancar Ağama ne oldu?”

Onun adının geçtiğini duyduğumda irkildim. Silahımı kavrayan elimi sıkarken karşımdaki adamın birkaç sözün ardından telefonu kapatmasını izledim.

“Ağam, Sancar Ağam hastaneye kaldırılmış! Arkamızdan kalp krizi geçirmiş!”

Hissizleşmiştim. Ona dair artık içimde ne ufak bir hüzün ne de acıma duygusu vardı. Bana yaşattığı bu son darbeyle birlikte artık tükenmiştim. Karşımdaki adamın beklediğine inat, silahımı indirmeden ardımda kalan tepeyi işaret ettim.

“Şimdi beni anamın yanına götür!”

Şaşkınlık dolu bakışlarını umursamadım. “Hemen!” dediğimde hızlıca başını salladı. Tepeye doğru adımlamaya başladığında, silahımı indirip ardından yol almaya başladım. Onları görmek için attığım her adım, hissettiğim özlemi katlarken intikam planımı zihnimin gerilerine öteledim.

***

Tepenin başına geldiğimizde yanımdaki adama inat, nefesim kesilmemişti. Bunun en büyük nedeni her gün çıktığım koşulardı. Başlangıçta sadece kendimi yormak için başladığım koşular yeterli gelmeyince kick boks eğitimi almaya başladım. Kendimi korumaktan ziyade içimdeki acıyı atmak içindi çabalarım. En önemlisi de düşünmemi bir vakit aralığında dahi olsa engellemek içindi. Zira kendimi meşgul edersem annemi, onun beni bırakıp gidişini, yüzünü bile görmediğim kardeşimi düşünmeyeceğimi sanıyordum. Düşünmezsem özlemezdim ve özlemezsem beni ardına bile bakmadan halamın yanına bırakıp giden o adama olan nefretim canımı yakacak kadar büyümezdi içimde. Yetmemişti. Bana kazandırdığı sadece atletik ve güçlü bir beden olmuştu.

“Oradalar…”

Eliyle işaret ettiği yere bakmak istesem de başımı çeviremedim. Adım atmadan öylece durdum. Yıllardır beklediğim o an nihayet gelmişti. Annemin mezarını bulabilmiştim. Ancak dönüp bakamıyordum bile. Taş kesilmiştim sanki. Kalbim hızla çarparken, elimi kaldırıp adamı durdurdum.

“Sen burada bekle!”

“Ağam…”

“Sözümün ikiletmesinden hoşlanmam, Ayaz!”

Suskunluğuyla birlikte bir adım geri çekilmesini izledim. Ardından derin bir nefes alıp gözlerimi kapadım sıkıca.

“Gözlerini aç ve bak, Savaş! Annen orada! Geçmişin orada seni bekliyor!”

O sese inat, kalbim sıkıştı. Hissettiğim sadece heyecan değildi. Korkuyordum. Hayatımda ilk kez hissediyordum bu duyguyu. O lanetli geceden sonra ilk kez bu denli savunmasızdı içimdeki çocuk.

“Lütfen orada olmasın…”

Defalarca tekrarladım bu sözleri. Bir yakarıştı dudaklarımdan süzülen. Küçücük bir umutla, bencilce kabul olmasını istediğim bir duaydı. “Yalvarırım bunu bana yaşatma!”

Ama olmadı. Gözlerimi araladığımda oradaydı. Üzerinde isim yazılı olmayan, çürümeye yüz tutmuş tahta parçaları olmasa fark edilemeyecek hâldelerdi. Çökmüş, yerle eşleşmiş olsalar da üzerilerinde biten birkaç tutam ot vardı. İki mezar vardı. Doğru söylemişti. Gözlerimi acıyla yumarken süzülen iki damla yaşa engel olamadım. Kardeşimi gerçekten öldürmüştü.

“Hayır!” Fısıltım esen rüzgâra karışırken titreyen bacaklarımla bir adım attım. “Hayır! Hayır!” Ellerimle yüzümü sıvazladım. Ne yüreğim ne de benliğim kabulleniyordu. Yıllardır aradığım kardeşim, kara toprağın altında mıydı sahiden? Yıllardır biriktirdiğim umutlar gözyaşlarımla birlikte bedenimi terk ediyordu. “Hayır!” Bu kez sesim daha güçlüydü. Yankılanarak bana geri döndüğünde irkildim. Acı tüm bedenimi ateşe verirken dermanım olana yürüdüm. Aldığım nefesler ciğerlerime yetmiyordu.

Daha fazla uzak kalmaya dayanamadı yüreğim. Dokunmak istedim. Varlığını hissetmek, kollarımda sıkıca sarıp onu hiç unutmadığımı fısıldamak istedim. Onu çok özlediğimi ve hep beklediğimi… Ona dair kurduğum hayalleri anlatmak istedim. Onun için ezberlediğim masalları okumayı… Adını söylemek istedim en çok da. Hiç söyleyemediğim adını… Mezarının ucunda durup, dizlerimin üzerinde çöktüğümde ellerim onu gizleyen kara toprağa dokundu.

“Hayır! Hayır!” Avuçlarımda hissettiğim toprağı kavradım. Hızlıca kaldırıp ardıma attım. “Kardeşim…” Sonra bir kez daha, bir kez daha… “Burada değilsin sen! Olamazsın!” O an mezarın boş olduğunu görmek istedim gözlerimle. Kardeşimin orada olmadığını, bu mezarın göstermelik olduğunu kanıtlamak istedim.

“Ağam yapma!”

Omuzlarımdaki elleri hissetsem de dönüp bakmadım. Duymadım sözlerini. Kimsenin beni durdurmasına izin veremezdim. Bu kez koparamazlardı beni ondan.

“Ağam, günahtır! Yapmayasın!”

Nasıl durabilirdim? Bunu, kardeşini özlemle bekleyen o küçük çocuğa, kalbime nasıl açıklayabilirdim? Onu burada bırakıp hayatıma nasıl devam edebilirdim? Yapamazdım! Hayatımda istediğim tek şey onu bulmak, ona kavuşmakken nasıl devam ederdim hayatıma? Nasıl nefes alabilirdim? Yaşamamın ne anlamı kalırdı ki?

“Yapamam!”

Sözlerim rüzgârın uğultusuyla kulaklarımı sağır edercesine yankı buldu ıssız tepede. Kısa bir süre durdu toprağa bulanan ellerim. Mezarda oluşan küçük çukura bakarken ellerimi dizlerime bıraktım. “Peri…”

Kimse cevap vermedi seslenişime. Ne hayalini kurduğum kokusunu duyabildim ne de ne renk olduğunu bilmediğim gözlerine bakabildim. Ellerimde sadece onun küçük bedenini saran toprak kalırken bakışlarım toprağın altında görünen solmuş, beyaz kumaşı buldu. Ellerim yumruk olurken dizlerime vurdum tüm gücümle.

“Hayır!” Küçük bir hıçkırık dudaklarımdan firar ederken başımı salladım. “Ah kardeşim! Kardeşim!” Sesim yankılanırken tüm cihan feryadımı işitsin, acım herkesin yüreğini yaksın istedim.

Başımı eğip gözlerimi yumdum. Buradaydı. Doğru söylemişti Sancar Kahraman. Kardeşimi öldürmüştü. Bilmediği tek şey beni de bu küçücük mezara onunla birlikte gömmüştü.

“Özür dilerim… Seni koruyamadım! Koruyamadım!” Bakışlarım yandaki mezarı buldu. “Ona verdiğim sözü tutamadım!”

O an, tekrar o gün can buldu gözlerimin önünde. Kucağındaki bebekle konaktan ayrılmıştı. Neden kardeşimle birlikte çıkıp gitmişti? O an aklıma gelen düşünce tüm benliğimi sarstı. Onu öldürmüş olamazdı! Öyle olsaydı bunu konakta annemin öldüğü o lanetli odada gözünü kırpmadan yapacağını biliyordum. Tekrar küçük mezara baktım. Burada bir bebek varsa bile o benim de kardeşim değildi. Hızlıca doğruldum yerimden. Cebimdeki telefonu çıkarıp, toprak bulaşan ellerimle dokunduğumda açılmadı.

“Lanet olsun şarjı bitmiş!” Ardıma dönüp Ayaz’a elimi uzattım. “Telefonunu ver!”

Uzattığı telefonu alıp ezbere bildiğim numarayı hızlıca yazdım. Arama tuşuna basıp telefonu açmasını bekledim.

“Oflaz?”

“Huysuz?”

“Oflaz, Urfa’ya sana konumunu atacağım yere gelmen gerek. En güvendiğin adamlarınla birlikte, DNA örneği alabilecek bir doktor getirmeni istiyorum.” “Neler oluyor, Savaş?” derken peşinden gelen gürültü çoktan yola çıktığının işaretiydi.

“Taşımanı istediğim iki mezar var!”

“Yoksa anneni buldun mu? Ama… Sen iki mezar mı dedin?”

“Evet, küçük bir mezar daha var burada. Ben, bebek ve onun arasında DNA testi yapılmasını istiyorum. Doktoru bu yüzden getirmelisin.”

“Tamam. Peki, nereye götürmemi istiyorsun?”

Aklıma gelen isimle bakışlarımı mezara çevirdim. Onu götürmem gereken tek bir yer vardı. Güvenebileceğim tek kişiydi.

“Dedem Ejder Atabeyoğlu’na götüreceksin.”

“Savaş, baban buna izin vermez,” diye başlayan itiraz barındıran sözlerini işitecek takatim yoktu.

“Onun annemin mezarı üzerinde bir hakkı yok, Oflaz! Hava kararmadan bu işi bitirmiş ol!” deyip telefonu kapattım. Bakışlarım onun mezarındayken sustum. Ağzımı açtığım anda kalbimdeki yaranın kanayacağını bildiğim için sustum. İçimdeki acı dolu çığlıkları duyduğunu biliyordum.

“Neden bunu bize yaptın, anne?”

“Onu bizden daha mı çok sevdin?”

“Beni ardında bırakıp giderken bir nebze olsun sıkıştı mı yüreğin?”

“Kardeşimin babası gerçekten o adam mı? İhanetine can mı verdin sen?”

“Beni özledin mi anne?”

Bunların hiçbirini diyemedim. Onlarcası dilimin ucuna takılı kaldı. Sustum. Ben sustum, rüzgâr konuştu. Uğultusu tepede yankı bulurken bir kez daha beni izleyen adama döndüm.

“Burada olanlardan kimseye bahsetmeyeceksin, Ayaz!” dediğimde hızlıca başını salladı. “Şimdi hastaneye gidiyoruz.”

“Ağam, seni öldü biliyorlar! Oraya gidersek herkes yaşadığını öğrenir!”

“Henüz değil. Sancar Kahraman’ın cenazesine kadar kimse yaşadığımı bilmeyecek!”

***

Hastanenin ön kapısını gören ancak beni gizleyen köşeye çekildiğimde her yer mahşer yeri gibiydi. Onlarca insan kapının önünde toplanmış bekliyordu. Onun ölüm haberini almak için buraya geldiklerini biliyordum. Etrafı kolaçan etmek için yanımdan ayrılan Ayaz’ın olduğum arabaya telaşla yaklaştığını gördüğümde camı araladım.

“Yoğun bakımdaymış, Ağam. Doktorlar kimseyi almıyormuş.”

Başımı salladım. “Yedi Aşiret’in diğer ağaları burada mı?”

“Yola çıkmışlar. Bir saate burada olurlar.”

“Güzel…” dedim gözlüğümü takarken. “Vaktimiz var. Şimdi beni içeri sokman gerekiyor.”

“Ama Ağam nasıl olur? Herkes görür!”

“Görseler de fark etmez, Ayaz. Beni tanımıyorlar. Yüzümü daha önce görmediler. Şu an için görünmemem gereken kişiler bugün beni gören adamlar…”

Sessizce düşündü ve arabanın direksiyonuna geçti.

“Ne oldu?”

“Her hastanenin bir arka kapısı vardır, Ağam. Orada kimse yoktur.”

“Güzel…”“Cenaze gününe kadar yaşadığını kimsenin bilmesini istememiştin, Ağam. Peki, neden hastaneye girmek istiyorsun?”

“Sancar Ağa’ya vermem gereken bir haber var.”

Evet, onunla konuşacaktım. Beni öldürmek için yaptığı planları nasıl bozduğumu, Zelal Kahraman’ın cenazesinin çoktan Atabeyoğullarının topraklarına girdiğini müjdeleyecektim. En önemlisi de yirmi dört saat kadar sonra sonucunu alacağım DNA testinden bahsedecektim. Sonucu aldığımda öldürdüğü bebeğin kardeşim olmadığını gözlerinin içine bakarak söyleyecektim.

**

***

Merhaba sevgili okurlarım,

İki bölüm sizlerle…

Her Cumartesi saat 20.00 de yeni bir bölüm burada sizinle buluşacak.

Sevgilerimle.

***

Önerilen makaleler

1 Yorum

  1. İlk 4 bölüm yok neden acaba

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!