11. Bölüm

Karlı bir günde konağın kapısında duran tabutun önünde sadece Kenan ve Nurbanu vardı. Onu korumak için tetikte bekleyen Ömer ve Asaf ile adamları dışında kimse yoktu yanında. Helallik isteyen hocaya yürekten karşılık verdi. Dualar edilip, gitme vakti geldiğinde tabutun baş ucuna geçti. Konağa geliş yolunda bekleyen cenaze arabasına yürüdüler. Sessizdi sokak. Dünyaya kimsesiz gelenin son yolculuğu da ıssız olurdu. Bunu yaşayarak gördü Kenan. Nurbanu’nun sessiz gözyaşları ile beklediğini gördüğünde yanına gitti. Kolunu tutup, arabasına götürdü. Son yolculuğuna eşlik etmek için cenaze aracının takip ettiler.

Atalarının olduğu aile mezarlığının kapısında durdular. Tabutu omuzlaması için yol verildi. Usulca girdiler. Derin uykusundan uyandırmamak için sessiz adımlarla geçtiler yolu. Ağabeyi ve babasının mezarlarının yakınında bir mezar hazırlanmasını istemişti Kenan. Asaf isteğini yerine getirmişti. Açık bekleyen mezarı gördüğünde duraksadı. Vakit gelmişti. Az ilerideki musalla taşına yöneldiler. Cenaze namazı için daha gelecek var mı diye soran imama olmadığını söyleyecekken adım seslerini işittiler. Mezarlığın girişine çevirdiğinde başını gördükleriyle şaşkınlığa büründü Kenan. Siyahlara bürünmüş genç kadın ve erkekler yanlarında çocuklarla onlara doğru geliyorlardı. Hiçbirini tanımasa da Demir Usta için geldiklerini hissetmişti Kenan. Her birine bakarken, onunla bir kez daha gurur duydu. Erkekler sessizce yanına gelip saf tuttuklarında hocanın önderliğinde cenaze namazı kılındı.

Mezara Ömer’le indikleri anda bastırdı yağmur. Güçlükle toprağa bıraktılar yaşlı bedeni. Baş ucundaki düğümü çözmek ona düşmüştü. Titreyen parmaklarıyla açtı. Ellerinin altında hissettiği başına dokunurken gözleri yaşlıydı.

“Sen olmasan başaramazdım. Hakkını helal et Demir Usta. Babama ve ağabeyime selam söyle. Bende bir gün geleceğim yanınıza.”

Bir damla göz yaşı düştü kefene. Asaf’ın uzattığı elini tuttu. Yukarı çekildi mezardan. Asaf tahta parçalarıyla kapatırken üzerini gözlerindeki yaşları sildi sessizce. 

Dünyada o güne dek kiminle gurur duyduğunu sorsalar tereddütsüz tek bir isim verirdi Kenan. Ağabeyinin adını söylerdi. O günden sonra bir isim daha vardı onun için. Demir  Balkır. Namı değer Demir Usta. Çocukluğu kimsesizler yurdunda geçmiş, okumak için çırak olarak bir tamirhanede çalışmıştı. Ustalığa terfi ettiği zamanlar Hukuk Fakültesini birincilikle bitirdiği günlere denk gelmişti. Bu yüzden Usta lakabından sıyrılamamış, ona mücadele ile geçen yıllarını hatırlatan bu sıfat ile anılmayı istemişti.

Kimsesiz pek çok çocuğun koruyucu ailesi olduğunu bilse de onlarla tanışmak çok duygulandırmıştı Kenan’ı. Ülkenin dört bir yanına dağılan evlatlarının hepsi meslek sahibi olmuştu. Polis, asker, öğretmen, doktor, hemşire… Her biri pırıl pırıl insanlardı.

Onunda hayatına dokunmuştu Demir Usta. Döndüğü gün itibariyle ayakta kalabilmesi ve istediklerini elde edebilmesi için karşılığı mümkün olmayan yardımlarıyla amcasının yapamadığını yapmıştı. İhalelerde tecrübesizliği sayesinde onu yeneceğini düşünerek gülünç rakamlar verenleri, toplantılarda sunulan alaycı tavırları tek bir sözüyle geri püskürtmüştü. Her zaman destekçisi olmuştu. Tökezlemesine dahi izin vermemişti. Az ileride duran babası ve ağabeyinin mezarlarına bakarken dua etti Kenan. Gül bahçesinde onlarla buluşabilmeyi diledi.

**

 “Kenan bunu kimin yaptığını öğrenirse yaşatmaz.”

Mezarlığın girişinde korumasının tuttuğu şemsiyenin altında Kenan’ı izliyordu sessizce. Diğer altı adamın aksine düşünceliydi. Onun kendisinden şüphe dahi etmeyeceğini bilse de, genç adamın ne denli gözü kadar ve inatçı olduğuna pek çok kez şahit olmuştu.

“Pusulasını kaybetti.”

“Bundan sonra atacağı adımlarla kanıtlayacak gücünü..”

Yapamayacağına emindi. İlk adımında tökezleyeceğini ve düşeceğini biliyordu. İzlemekten keyif alacaktı.

“Ne çok seveni varmış.”

Günler önce sunduğu teklifi kabul etseydi yaşlı adam yeri kara toprak olmayacaktı. Lakin adam Kenan’ı yalnız bırakmayacağını korkusuzca gözlerinin içine bakarak söylemişti. Ona biçtiği sonu hak etmişti. Eldivenlerini ellerine geçirirken, yüzü ifadesiz,bakışları derin bir karanlıkla bezeliydi.

“Ben kalamayacağım. Yapmam gereken işlerim var. Taziyede görüşürüz.”

Diğer ağaların karşılık vermesini beklemeden arkasına döndü. Korumalarının eşliğinde yürürken keyifliydi. Ayağına takılan bir taştan daha kurtulmuştu. Masadaki yerini tehlikeye sokacak kadar güçlenen Kenan Cesur nihayet istediği gibi yapayalnız kalmıştı. Bilmediği ise Kenan’ın hakikati kısa zamanda öğreneceğiydi.  

**

Konağa kimsenin gelmesini istememişti. Nurbanu’yu da reddetmişti. Acını ve yasını tek başına göğüslemek, sessizlik ile kalmak istemişti. Kafasını toplamaya ihtiyacı vardı. Babası ve ağabeyini ondan koparanlar mıydı Demir Usta’ya kıyan? Yoksa bir başkası mı? Düşmanı bir iken iki mi olmuştu? Bundan sonraki adımlarını nasıl atacaktı? Gücünü nasıl toparlamayı başaracaktı. Avucundaki kol düğmesiyle avludaki masada sabaha dek oturdu. Üzerinde Demir Ustanın kurumuş tek damla kanıyla…

Cenazenin yedinci gününde güneş henüz tepeye yeni varmışken konağın kapısında belirdi yedi aşiret ağaları. Onları gördüğünde oturduğu yerden kalktı. Üzerindeki siyah boğazlı kazak ve aynı tonlardaki pantolonuyla, saçları karman çorman halde dikildi karşılarında.

Her birinin baş sağlığı dileğini sessizce kabul etti. Son adamın uzattığı eli kavrarken, güneş yansıdı gözlerine. Nedenini anlamak için başını eğdiğinde gördüğü bir kol düğmesi oldu. Üzerine özel olarak işlenmiş “B” harfine bakarken dondu bedeni. Kara gözlerini ağır ağır kaldırdı. Yaşlı adamın gözlerine kenetledi gözlerini. Sol avucundaki kol düğmesinin benzerine sahip olan adamdı karşısındaki. Ve bu adam Barzan Uluhan’dı.

**

Kapıdan çıkan adamların ardından bakarken onu bekleyen Asaf’a gelmesini işaret etti. Yanında durduğunu gördüğünde gözleri arabasına binmek üzeren Barzan Ağadaydı.

“Harekete geçiyoruz. Bu gece…” Omuzlarını dikleştirip, avucundaki kol düğmesine baktı.  “Yok edeceğiz.”

Sorgulamadı Asaf. Beyi ne isterse hepsini yerine getirmek için düştü yola. Yuva bildiği bu yere geçmişinin karanlığını bulaştırmak istemezdi. Lakin Beyi için yapabilirdi. Sadece onun için…

Her şey planladığı gibi oldu. Gecenin karanlığında, Mardin derin bir uykudayken iki yerde patlama sesi duyuldu. Kara dumanlar sardı şehri. Dumanlar yayıldı. Tepede olanları izleyen Kenan derin uykusundan uyanmış gibi dinç hissediyordu kendisini. Bakışları öylesine berraktı ki uzun zamandır bu denli net görmemişti sanki. Tıpkı kozasından sıyrılan ve kelebeğe dönüşen bir tırtıl gibiydi. Kanatlarında ateş, kalbindeyse nefes aldıkça büyüyecek intikam tohumları vardı.

Ardında duran koltuğa otururken parmaklarının arasında dolaştırdı düğmeyi. Şimdi onu sahibine teslim etme vakti gelmişti.

**  

“Kim cüret edebilir böyle bir şeye?”

Tamer Ağanın sorusunu Sancar Ağanınki takip etti.

“Zararın ne kadardır Barzan Ağa?”

Patlama haberiyle gözünü açtığı günün ortasında konağına gelen ağalarla avludaki yemek masasının etrafında oturuyordu Barzan Uluhan. Önündeki rakı dolu kadehinin yarısından fazlasını tek yudumda içti. Efkarlı bir halde yaslandı ardına. “Çok fazla.” Dedi. “İki depomda kullanılamaz halde.”

“Kim yapar böyle bir hadsizliği?” Kalender Aslan endişeliydi.

“Canıma zarar vermek isteselerdi tahmin etmek daha kolay olurdu.” Barzan Ağanın bakışları dalgındı.

“Ferzan olabilir mi?” Ethem Soylu, eski dostundan bahsederken düşünceliydi.

“Sanmam.” Dedi Barzan Ağa. “Onunla meselemiz kapandı.”

“Ne demişler cana geleceğine mala gelsin.”  Masada oturan adamlar duydukları sesin geldiği tarafa döndüklerinde gördükleri kişiye şaşırdılar. Günler öncesindeki yıkılmış ve perişan haline tezat kusursuz görünüyordu. Uzun siyah platosunun omuzları ve kara saçlarına düşmüş olan kar taneleri birer elmas gibi parlıyordu.  

“Hoş geldin Kenan Ağa. Seni daha erken beklerdik.” Kadehini karşısındaki genç adama kaldırıp yudumlarken gözlerinde karmaşık bir bakış vardı. “Buyur geç.”

“Kalmayacağım.” Sözlerinin ardından güneş gözlüğünü çıkartarak yaklaştı masanın başındaki adama. “Geçmiş olsun Barzan Ağa.”

“Eyvallah.”

Geri çekilecekken aklına gelmiş gibi işaret parmağıyla dokundu başına. “Ah.” Dedi. “Unutuyordum.” Cebindeki metal parçayı çıkarıp, gözlerinin içerisine bakarak uzattı.  “Kol düğmeni konağımda düşürmüşsün.”

Elini çevirip, onun avucuna düşmesini sağladı. Yüzündeki değişimi gözünü kırpmadan izledi. Esmer teninin beyaza kesilişini, gözlerinin eli ve yüzü arasında gidip gelişini… Avının can çekişmesini izleyen bir avcı gibi dudaklarının kenarındaki tebessümü silmeden zevkle izledi Kenan. Hakikati kavradığında bakışlarına yerleşen öfkenin izlerini gördüğünde ise sadece iki kez başını salladı. Diğerleri anlamasa da o anlamıştı sessiz işaretinin anlamını.

Geri çekildi. Diğerlerine “Görüşürüz Ağalar.” Dedikten sonra yüzlerine bir kez daha bakmadan çıktı konaktan. Kenan savaşına Barzan Uluhan’ı da kattığını gösterdi. Son nefesine dek yandığı ateşte onu da yakmak en büyük vazifesi olacaktı.

**

Babasının hayalini gerçek kılmaya karar verdiğinde ülkedeki diğer limanlarla görüşmeye başladı. Hepsinde bir yere sahip olmaya niyetindeydi. Böylece sadece kendi bölgesinde değil, farklı şehirlerde de lojistik alanına sahip olabilirdi. İstediği ilk yer İzmir’deydi. İhaleyi kazandıktan sonra memleketine dönme niyetinde çıkarken mekandan beklemediği bir sürpriz tüm planlarını alt üst etti.

“Düşmanımız ortak, yaralarımız da.

Onu yakmadan önce beni bul.

Alaçatı Yat Limanı 57”

Yedi Aşiretin mührünü  taşıyan ancak isimsiz olan notu aldığında bir saniye bile düşünmedi. Limana ulaşmak için çıktı yola. Adrese varıp, güvenliğe ismini söylediği anda açıldı demir kapılar. Elli yedi numaralı bölümü bulması uzun sürmedi. Sade olmasına rağmen dikkat çeken yatı gördüğünde Ömer ve Asaf’ı tek işaretiyle geride bıraktı. Belindeki silahı çekip, bacağının yanına yasladı. Etraftakilerin görmesini istemedi. Kiminle karşılaşacağını bilmediği için hazırlıklı olma niyetindeydi.

Yata adım atıp, masaya oturduğunda kendisini çağıran kişi hala ortada yoktu. Kim olduğunu öğrenmek için beklerken sabırsızlıkla parmaklarını gezdirdi ahşap zeminde. Ta ki aralanan perdenin ardından çıkan sureti görene kadar… Gözlüğünü çıkarırken, karşısındaki adama baktı şaşkınlıkla.

“Hoş geldin Kenan Ağa.”

Kırlaşmış saçları ve acıların iz bıraktığı suretiyle karşısında oturan adama bakarken, gelmekle ne denli doğru yaptığını hissetti.

“Neden burada olduğumu, seni neden burada görmek istediğimi merak ediyorsundur elbette.”

Sessizce bekledi Kenan.

“Barzan dün itibariyle hepimizi şehirlerimizde gölge misali takip etmeye başlamıştır. Bir tek burada bulamaz beni. O yüzden seninle burada konuşmak istedim. Dün konakta fitili ateşledin. Gördüm. Savaşacaksın onunla.”

Başını sessizce sallarken, elini yasladı masaya.

“Bu savaşta Bevar’ın zarar görmesini istemiyorum.”

Bahsettiği kişinin kim olduğunu anlayamadı. “Bevar?” dediğinde Sancar Ağa çok bekletmedi.

“Barzan’ın sağ kolu. Her daim bir adım ardında duran sarışın, genç delikanlı.”

Tarifiyle birlikte gözlerinin önünde belirdi bahsettiği adam. “Sizin için neden bu kadar önemli?”

“O… Benim karımın oğlu. Zelal’in…”

İhaneti sebebiyle doğum yaptıktan sonra ölüm emri verilen kadındı Zelal Kahraman. Sancar Kahraman’ın oğlu Savaş’ın annesiydi. Evlerinde çalışan bir adamla yaşadığı yasak aşk ortaya çıktığında verilmişti hükmü. Doğumda ölen bebeğinde o adamın olduğu bilinirdi. Şimdi karşısındaki yaşlı adam o bebeğin yaşadığını söylüyordu. Üstelik onun zarar görmemesini istediğini dile getiriyordu.

“Bevar’ın canı karşılığında sana bir teklifim var.”

Kenan, Bevar ile bir derdi olmadığı için hemen kabul edebilecekken adamın isteğinin sebebini öğrenmek istiyordu.

“Barzan’ın lojistik firmasının katılacağı ihalelerin teklif fiyatlarını öğrenebilirim.”

İşte bu kaçıramayacağı bir teklifti. Babası öldükten kısa bir süre sonra fırsatını kaçırmamış, lojistik firması kurmuştu. Yedi Aşiretin sevkiyatlarına ek olarak bölgeye yapılan tüm uluslararası sevkiyatları sadece onun firması gerçekleştirir olmuştu. Tıpkı babasının hayalini kurduğu gibi. Bunun onun elinden almak çok zevkli olacaktı.

Kararını verdi Kenan. Yavaşça yerinden kalktı. Güneş gözlüğünü takıp, kendisini çatık kaşlarının ardından izleyen adama elini uzattı.

“Bevar, sağ kalacak. Barzan için söz veremem.”

Sancar Ağa, karşısındaki genç adamın elini sıktı.

Kenan geri çekildi. Arkasını dönüp, uzaklaşacakken durdu. Onu izleyen adama bakıp, yanıt almayı umarak sordu.

“Savaş Kahraman, kardeşinin yaşadığını bilmiyor. Değil mi?”

Çatılan kaşların ardında gölgelenen gözlere öfke yerleşti. “O, benim oğlumun kardeşi değil.”

Karısının günahından doğan cana kıyamamış, yaşamasına izin vermişti. Üstelik bunu elleri kan, kalbi kötülükle dolu adam sayesinde yapmıştı. Böylesine zor bir adımı atmış olmasına rağmen, oğlu ve o bebeğin aynı anadan doğduklarını ise kabul edemiyordu. Sessizce başını salladı. Tek bir söz daha etmeden ayrıldı yattan.

Sancar Kahraman, yıllar boyu onu tehdit eden adama nihayet zarar verebilecek yolu bulmanın rahatlığıyla derin bir nefes aldı. Bunu ona sağlayacak olan her daim minnettar kalacağı Kenan Cesur olacaktı.   

**

Yeni bölüm sizlerle.

Yorumlarınızı bekliyorum.

Kucak dolusu sevgiler…

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!