11. Bölüm

Akşam saatlerinde Midyat Havaalanı’na indiğimde yorgunluktan bedenim kasılıyordu. Arabaya binmeden durdum. “Vazgeçtim, Bevar.” Kaşlarının çatıldığını gördüğümde devam ettim sözlerime. “Amelya ile evleneceğimi anama söylemeyeceğim.”

Hızla başını sallayıp, etraftaki adamları bir el hareketiyle uzaklaştırarak yanıma yaklaştı. Düşüncelerini açıklamasını bekledim. Her zaman doğruyu söyler, ben de dinlerdim. Ama bu sefer yolumdan çevirmeye gücü yetmeyecekti.

“Hata ediyorsun, Ağam!”

Gülümsedim. “Beş gün sonra düğünüm var, Bevar. Eğer duyarsa engel olmaya çalışır. Buna izin veremem.”

Sustu. Sözümden dönmeyeceğimi anlamış olmalıydı ki yanıt vermedi. Ben de beklemeden arabaya binip direksiyona geçmesini bekledim. Başıma giren ağrıyla gözlerimi kapadım.

“Yedi Aşiret…” diyerek tekrar sustu.

O an aslında en büyük sorunu unuttuğumu anladım. Ağalar bu evliliği asla onaylamayacaktı. Babam nedeniyle Ferman Aşireti’yle bir bağları olamadığını biliyordum. Yok saydıkları bu aşireti şimdi onlara kabul ettirecek olmak çok güçtü ancak mecburlardı. Başımı geriye yaslarken gözlerimi yumdum.

“Sabah kahvaltısına ağaları çağır, Bevar.”

“Ne yapacaksın?” dediğinde benim için endişelendiğini biliyordum. Gözlerimi aralayıp başımı çevirdim.

“Yedi Aşiret’in başına geçmek için tek şartımı sunacağım, Bevar. Ya bu evliliğe ses çıkarmayıp düğüne katılacaklar ya da Amelya ile İstanbul’a gideceğim. Geri dönmemek üzere!”

Söylediklerimi yapacağımı biliyordu. Bu yüzden sessizce önüne bakmaya devam etti. Konağa varana kadar geçen kısa sürede uyuyakalmıştım. Bedenim o kadar yorgun, ruhum o kadar bitaptı ki… Kendimi sürüklüyordum sanki… Araba ani bir frenle durduğunda irkilerek uyandım. Gözlerimi ovuşturarak doğruldum. Gece karanlığı puslu bir edayla konağın üzerine çökmüştü. Avluyu ve konağı gizleyen duvarların önünde düne göre sessizlik hâkimdi. Kapıya doğru dönüp baktım. Bu sabah büyükannemi bıraktığım yerde şimdi koca bir boşluk vardı ve yine bir kaçak gibi ortadan kaybolmuştu. Nereye gittiğini bulmak için çok düşünmeme gerek yoktu. Tabii ki kabul edilebileceği tek yere, Kurt Aşireti’nin girilmez topraklarına geri dönmüştü.

Hissettiğim öfke ve hayal kırıklığıyla emniyet kemerimi sökercesine çıkardım. Hızla arabadan indiğimde kapıdaki adamlarım beni görür görmez doğruldular, ellerini kavuşturmuş, beni bekliyorlardı. Karşılarında durduğumda her biri, “Ağam…” deyip başlarını eğdiler. Selamlarına karşılık derin bir soluk alarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım. İlk emrim, aşiretime sunduğum ilk hükmüm olacaktı. Ağırlığı o kadar derin, izi o denli keskindi ki… Bir daha sözümden geri dönemeyeceğimi de biliyordum ancak yapmak zorundaydım.

Büyükannem elli yıla yakın bir süre önce, büyükbabam Boran Uluhan’ın amcamın annesi olacak Bergüzar Hanım ile evlendiği düğün gecesinde konağı terk etmişti. Amcamın anlattıkları kadardı bildiklerim. Büyükbabam, o gecenin sabahında yokluğunu fark ettiğinde her şey için çok geçti.

Aşiret ağaları kapıya dayanmış, töreyi uygulamasını istemişlerdi. Büyükbabam, beklenenin aksine bir hüküm vermişti. Beyaz Uluhan yaşayacaktı ancak ölene dek büyükbabamın nikâhından ayrılamayacak, lanetlediği Uluhan soyadından kurtulamayacaktı. Buna rağmen artık ne kendisiyle ne de aşiretiyle bir bağı olacaktı. Ola ki sığındığı Kurt Aşireti’nin topraklarından dışarı bir adım atarsa, sorgusuz sualsiz canından olacaktı. Bu hüküm büyükbabam son nefesini verene dek sürmüş, ardından babam ağalığı devralmış, o da bu kararı değiştirmemişti. Şimdi ağalık mührü bendeydi ve vereceğim hüküm benim var olduğum yıllarda da geçerli olacaktı.

O da bu toprakları istemiyordu, biliyordum. Bunun için Kurt Aşireti’ne döndüğü gece yemin verdiğini de biliyordum. Üstelik bu yemin o denli önemliydi ki ne ben yani torunu doğduğunda ne de oğlu yani babam öldüğünde geri dönmüştü. Peki, ya hisleri? Oğlu için, babam için bir damla gözyaşı dökmesine de engel miydi öfkesi?

Aslında o gece giderken yalnızca destansı bir aşkla bağlı olduğu büyükbabamın eşi ve hanımağası oluşunu simgeleyen aile yüzüğünü bırakmamıştı ardında. Bizi de mazisinde bırakmıştı ve yanıtının onda saklı olduğu onlarca da soru… Üstelik nicelerini daha eklemişti bugün konağa gelişiyle… Neden Uluhan Aşireti’nin ağası olmamı istemediğini anlayamıyordum. Beni yanında götürmek istemesinin nedenini, bunun Kurt Aşireti’yle ilgisinin olup olmadığını bilmiyordum. Öğrenmek de istemiyordum aslında. Alacağım her yanıtın kalbimde daha derin bir yaraya neden olacağını hissediyordum. Gözlerim kararmıştı artık. Önünü arkasını düşünecek durumda değildim. Yalnızca kendimi ve sevdiklerimi korumak zorundaydım. Bunun için de çok keskin kararlar almam gerekiyordu. Bedeli bu denli ağır olsa da…

“Beyaz Hanım bu konağa bir daha ayak basmayacak!” dedim tek solukta.

Başlarını kaldırıp her biri şaşkınlıkla yüzüme baktı. Beklenenin aksine kendi kanımı, aşiretimin eski hanımağasını yok saymama inanamıyorlardı. Bugün konağa geldiği için onu affettiğimi düşünmüşlerdi belki de. Cezasını sileceğimi, eski unvanını geri vereceğimi zannetmişlerdi ama yapamazdım.

Bevar’ın, “Ağam…” deyişini duyduğumda arkama dönmedim.

“Bir daha konağın eşiğinden girmeyecek, topraklarıma adım atmayacak! Ola ki böyle bir hata yaptı… Cezasını biliyorsunuz!” dediğimde sessizlik devam ediyordu. “Anlaşıldı mı?” dedim sertçe.

“Genco Ağam,” dedi adamlardan uzun boylu, siyah saçlı olanı. Adını hatırlayamasam da uzun zamandır babamın emrinde çalıştığını biliyordum. “Barzan Ağam dediydi ki…” Adamın sözleri Bevar’ın, “Tamam, Azad!” diye uyarmasıyla yarım kaldı. Başını eğip bir adım geri çekildiğini gördüğümde kaşlarım çatıldı. Bevar’ın neden böyle bir şey yaptığını anlayamasam da onu adamların karşısında sorguya çekmeyecektim. “Bu son sözüm!” dediğimde hepsi başlarını eğdiler.

Dinlenmeye ve düşünmeye ihtiyacım vardı. Kapıdan adımımı attığım an Bevar’ın telaşlı sözlerini işittim.

“O senin büyükannen! Bir kalemde silip atamazsın!”

“Neden, Bevar?” dedim kapıdan girerken.

“Senin kanın o! Senin için geldi buraya…”

Sözleri gülümsememe neden oldu. Adım atmayı bırakıp ona döndüm.

“Ya babam? Babam onun kanı değil miydi, Bevar? Daha dün kara toprağa verdiğim o adamı dokuz ay karnında taşıyıp ona hayat veren de o değil mi? Evladının cenazesine gelmeyen bir kadını silmemem için bir tek neden söyle bana şimdi!”

Sustu. Derin bir soluk alıp yüzüne baktım tekrar.

“O kadın bir daha buraya gelmeyecek! Son kararım bu!”

“Hata ediyorsun, Genco! Barzan Ağa böyle yapmanı istemezdi!”

Bana kızdığını adımı söylemesinden anlıyordum. Yanıt vermeden yürüdüm.

Avludaki insanlarım beni gördüklerinde, ayağa kalkıp saygıyla başlarını eğdiler. Erkekler için hazırlanan yemek masasına ilerledim. Daha önce babamın olan, artık benim için ayrılan baş kısma yerleştim. Yedi Aşiret’in ağaları henüz gelmemişti, hâlâ amcam ile bağ evinde olmalıydılar. Onunla ilgili verdiğim kararı söylemem gerekiyordu. Sermiyan Uluhan artık ne aşiretim için bir vekil ne de bir bağlantıydı. Bunu hepsi öğrenmeliydi. Beni bekleyen insanlarıma, hiç iştahım olmamasına rağmen, “Afiyet olsun!” dedim. Kaşığımı dumanı tüten çorbama daldırdığımda, koca avluda yalnızca çatal kaşık sesleri duyulmaya başlandı.

Yemeğin ardından yapılan mevlitte, ne kadar kızgın ve kırgın olsam da babam için dua ettim. Ruhunun huzur bulması ve Amelya’ya yaşattıkları için affedilmesini diledim. Misafirlerin bir kısmı bağ evinde kaldığı için kalabalık hızla azaldı. Ben de anama kısa bir an görünüp yorgun olduğumdan hemen odama çekildim. Uçakta dönerken giydiğim siyah takım elbisenin ceketini, beyaz gömleğimi ve pantolonu da hızlıca çıkarıp banyoya yöneldim. Şu an beni rahatlatacak tek şey soğuk bir duştu. Su bedenimden süzülürken zihnime doluşan görüntülerle başımı taş duvara dayadım. Hande’nin haykırışlarını ve gözyaşlarını hatırladığımda tüm gücümle yumruğumu duvara savurdum. Sızısını hissetmiyordum bile ama aldatılmış olmak içime dokunuyordu. Kızıyordum. En çok da kendime… Onunla yaşadığımız anları hafızamdan silmek istiyordum.

“Senin karın ben olacağım, Genco!”

“Soyadını ben alacağım!”

“Seni ben hak ediyorum!”

“Hiçbir şeyi hak etmiyorsun, Hande! Ne beni ne de sana verdiğim sevgiyi!” dedim yüksek sesle. Sözlerim duvarlara çarpıp yankılandı. O an Hande zihnimden silinirken geriye yalnızca Amelya kaldı. Yakında karım olacak o genç kız… Yalnızca gözlerini gördüğüm, adından başka hakkında en ufak bir bilgim olmayan gizemli kız…

Gözlerimi aralayıp suyu hızla bedenimde gezdirdim. Köpüklerden arınırken yorgunluğumun yerini uyuşuk bir hâl aldı. Duştan çıkıp köşede asılı duran havluya sarındım. Yatağın yanındaki pantolonuma uzanıp cebindeki telefonumu çıkardım. Ekrandaki onlarca cevapsız arama ve mesaj bildirimine bakmadan sildim. Henüz sabah saatlerinde kaydettiğim numarayı aradım. Kısa bir bekleyişin ardından artık yabancı olmayan o sert ses duyuldu.

“Damat!”

Genco Ağa’dan damada terfi etmek beni şaşırttıysa da belli etmedim. Onunla aramızda sadece bir tek bağ vardı. Ondan fazlası da olmayacaktı.

“Amelya ile konuşmak istiyorum!”

“Olmaz!” dedi sertçe ve sustu. Benden bir tepki beklediğini biliyordum. Öfke damarlarımda hızla yayılırken dişlerimi sıktım.

“Oraya gelmemi istemiyorsan Amelya’yı telefona ver, ihtiyar!”

Bir tek sözümle istediğimi vermeyeceğini biliyordum. Bu yüzdendi tehdit edişim. Sustum ve karşıdan gelen sesleri dinlemeye başladım. Bekleyişim ne kadar sürdü, bilmiyordum ancak bu durum uzadıkça canım sıkılıyordu. Fermanların konağına gitmeye karar verdim. Telefonu kulağımdan ayırmadan dolaba yöneldim. Bir tişört ve kot çıkardım. Tek renk tercihim olan siyah boksırlardan birini alıp giydim. Tişörtümü üzerime geçirdiğim sırada duyduğum ince sesle duraksadım.

“Genco?”

Amelya’nın mıydı bu ses? Onunla mı konuşuyordum gerçekten? Adımı ilk kez söylüyordu. Aynadaki aksime çarpan aksimi fark ettiğimde tişörtüm karnımın üzerinde öylece duruyordu. Saçlarım karman çormandı. Gözlerimdeki ışıltıya baktım şaşkınlıkla. Heyecanlanmıştım. Nedenini anlayamasam da… Bir kez daha adımı söylediğinde, derin bir soluk alıp üzerimi toparladım. Emin olmak için adını söyledim usulca. O denli anlamlı ve eşsizdi ki…

“Amelya…”

Sustu ve ben ne diyeceğimi o an unuttum. Sözcükler dilimin ucuna geliyordu fakat bir sıraya koyamıyor, telaffuz edemiyordum. Kısa bir bocalamanın ardından konuşabildim.

“Gelinlik için sana bir terzi göndereceğim.”

Ürkek soluk alışlarını duydum. Nedensiz bir merakla vereceği yanıtı bekliyordum. Gelinlik giymeyi belki de istemeyecekti. Bu evliliğe yüklediği anlamları bilmiyordum. Çok bekletmedi beni ama söyledikleri derinden sarsılmama neden oldu.

“Ben annemin sandığındaki gelinliği giymeyi istiyordum, Genco. Sen istemezsen…”

Böyle masum ve anlamlı bir isteğe nasıl hayır diyebilirdim? Bunu ne rahmetli annesi Leyla’ya ne de Amelya’ya yapabilirdim. Benden ilk isteğiydi bu üstelik. Yatağa çökercesine oturup görebilirmiş gibi başımı salladım.

“Peki, annenin gelinliğini giyebilirsin.”

“Ben… Teşekkür ederim.”

Sustum. O da sustu ve ansızın ihtiyarın sesini duydum. Düğünle ilgili ayrıntılar hakkındaki sorularını sıralarken daha fazla muhatap olmak istemedim.

“Her şey konuştuğumuz gibi olacak,” deyip telefonu kapadım. Bir süre ne yapacağımı bilemedim. Elimdeki telefonla odamın ek bölmesine yürüdüm. Yandaki oda ile benim odamı birleştiren annemin tek amacı evlenince karımla birlikte burada yaşamamı istemesiydi. O zamanlar hiç umursamamıştım. Zira niyetim asla burada yaşamak ve annemin istediği gelin adaylarından biriyle evlenmek değildi.

Üç kişilik siyah deri bir koltuk girişe, büyük ekran bir televizyon ise karşısına konmuştu. Odanın ilerisine yerleştirilen kitaplıkla oda ikiye ayrılmış görünüyordu. Bu şekilde çalışma masam için gizli bir köşe oluşturulmuştu. Yaklaşıp lacivert kumaşla kaplı koltuğuma oturdum. Çekmeceye uzandım. Çizim kâğıtlarımdan birkaç tanesini masanın üzerine serdim. Kutusunda sakladığım kömür karası çizim kalemlerimden birini çıkardım. Aslında çizimlerimi özel olarak getirttiğim ünlü bir markanın kalemleriyle yapardım ancak hepsi yalıda kalmıştı. Elimdekilerle yetinmek zorundaydım. Hayalimdekileri kâğıda dökmeye başladım.

Önümdeki kâğıda çizdiğim yüzüğe bakarken fazla keskin bulduğum kısımları yumuşatmaya karar verdim. Elime bulaşan karalığı umursamadan geri çekilip detaylıca inceledim. Amelya’nın gözleri tekrar zihnime düştüğünde yerleştireceğim taşları çoktan seçmiştim. Yarısı zümrüt olmalıydı, ormanlar kadar canlı ve hayat dolu, yeşilin en can alıcı tonu… Nice sultanları kendine hayran bırakan o muazzam taş… Diğer yarısı ise gökyüzünü içine hapseden bir elmas… Evlilik yüzüğü olarak ona bunu sunacaktım.

Eşsiz bir yüzük olacaktı. Yüzyıllar boyu ailemizin gelinlerine sırayla geçecek ve her daim mutlulukla parlayacaktı. Büyükbabam ya da babamın yaptığı gibi aşiretimizin yüzüğünü vermeyecektim ona. Geçmişin yükü, mutsuzluğu annemin parmaklarındaki o yüzükle son bulacaktı. Yüzüğün ortasına yerleştirilecek ve ışıkta belirecek “U” harfi aşiretimi simgeleyecekti. Uluhan Aşireti’nin hanımağası olduğunun kanıtı olacaktı. Fotoğrafını çekip Karan’a mail gönderdim. Küçük bir de not iliştirdim.

“Düğün günü hazır olmalı, Karan. Josh’a acil olduğunu söylersin. Samira’yı da getirmeyi unutma!”

O arada öncelikli olarak bana yeni bir asistan bulunması için ekibimden Efe’ye bir mail yolladım. Daha sonra yeni gelenleri incelemeye başladım. Babamın birlikte çalıştığı iş adamları, bakanlar ve müsteşarlar cenazeye gelmelerine rağmen taziye dileklerini e-postalarla da iletmeyi ihmal etmemişler ve birçoğu holdinge dönüşümü beklediklerini, ziyaretlerini o zaman gerçekleştireceklerini de eklemişlerdi. O an şirketimi ikinci plana atmak zorunda kalacağımı bir kez daha anladım.

“ULUHAN GOLDEN”

Benim diğer yarımdı…

Babamın istediği gibi ekonomi bölümünde okumak için Amerika’ya gittiğimde bir tek hedefim vardı: İki elin parmağını geçmeyecek kadar öğrenci alınan, eğitimiyle ün salmış Mücevher Tasarımı bölümünü kazanabilmek. Çok çalışmış, özel olarak yapılan sınavı geçmeyi başarmıştım. Kabul edildiğimde, yorucu ama hayallerimi başardığım için mutlu olduğum günler başlamıştı. Ekonomi ile Mücevher Tasarımı bölümlerini aynı zamanda bitirdim. Babam Mücevher Tasarımı bölümünde okuduğumu mezun olduğum gün diplomamı gördüğünde öğrenmişti ama umursamadı.

Holdingin başına geçmemi istemesine rağmen bunu yapamadım. Bana biraz zaman vermesini istediğimde zor olsa da kabullenmek zorunda kaldı. Amerika’da kalmamdan ve bir daha topraklarımıza geri dönmememden korkmuştu aslında. Haklıydı da. Benim tek istediğim değerli taşlara dokunmak ve onlara can vermekti. İki katlı eski bir depodan bozma yeri Uluhan Golden’ı kurmak için satın aldığımda ondan gizledim. Bir süre nereden başlayacağımı düşünerek bocaladığımı da… Aynı bölümde okuduğum Josh’ı bana bu yolda yoldaş olması için aradığımda kabul etmeyeceğini düşünmüştüm. Ta ki tek bir sırt çantasıyla iki gün sonra kapıma dikilene dek.

“Çizimlerime karışmayacaksın. Sabah erken kalkmam ve asla takım elbise giymem!”

Tüm şartı buydu. Josh zengin bir aileden olmakla birlikte maddiyata önem veren bir adam değildi. Onun tek istediği özgürlüktü ve ben şartlarını tereddütsüz kabul etmiştim. Anlaşmamızı birbirimizin sırtını yumruklayarak mühürlemiştik. Kısa sürede eksikler tamamlandı. Josh müthiş sınavları ve elemeleriyle birbirinden özel ve yetenekli tasarımcılardan oluşan ekibimizi seçti.

Hedefime kısa sürede ulaşmayı başardığımda Uluhan Golden’ı zirveye taşıdım. Sektördeki köklü ve büyük şirketleri benimle yarışacakları noktaya getirdim. Her gün daha da tanınan ve hayran olunan bir markam vardı. Kadınlar özel koleksiyonlarımı ve ekibimin enfes tasarımlarını heyecanla takip ediyordu. Hazırladığım defileler, beylerin birbirlerine yarışlarına şahit oluyordu. Zira bana hayranlık duyan eşlerine ya da sevgililerine almak istiyorlardı. Bu hiç değişmedi. Değişmeyecekti de… Hayallerimi asla geri planda bırakmaya ve çizimlerimden uzaklaşmaya niyetim yoktu. Daldığım düşüncelerden sıyrılıp yatağıma yöneldim. Şu an uyumaya ihtiyacım vardı. Bu şekilde belki zihnimdeki sorulardan bir parça olsun uzaklaşabilirdim.

***

Karşımdaki adamların itiraz dolu sözlerini dinlerken, kahvaltıyı büyük yemek odasına hazırlatmamın en doğru karar olduğunu bir kez daha anladım. Sesimi çıkarmadan her birinin eteklerindeki taşları dökmelerini bekliyordum. Kararımın saçma olduğunu söyleyenler de vardı. Ancak duyduğum bir söz onlara söz hakkı verdiğim için pişman olmama neden oldu. 

“Genco Ağa! Senin evleneceğin kişi soylu bir ailenin temiz kızı olmalı. Senin için seçtiğimiz gibi…”

Bu hadsiz sözlerin sahibi, Diyarbakır’daki Korkmaz Aşireti’nin reisi Cihan Ağa’ydı. Rahat bir ifadeyle dile getirmiş olmasının nedeni ya kör bir cesaret ya da deliliğinin göstergesiydi. İkisinin arasında çok ince bir çizgi vardı. Ancak ikinci olasılık daha ağır basıyordu. O anda damarlarımdaki kanın alev aldığını hissettim. Öfkeyle yerimden doğrulduğumda oturduğum sandalye de geriye düştü. Evleneceğim kadın hakkında böyle yorumlarına asla izin veremezdim. Üstelik kendi üstlerine vazifeymiş gibi benim için bir kız seçmişlerdi.

Masaya elimi vurup yerimden doğruldum.“Bu ne densizlik böyle! Siz kim oluyorsunuz da benim evleneceğim kızı seçmeyi kendinize görev biliyorsunuz?” Cihan Ağa’ya bakarak konuşsam da sözlerimin muhatabı yalnızca o değildi.

“Biz değil, Genco Ağa!”

Bu kez söz alan Kahraman Aşireti’nin reisi Savaş Ağa’ydı. Gözlerimin içine baktı. 

“Barzan Uluhan seçmiş evleneceğin kızı. Yedi Aşiret de oy birliğiyle liderlerinin kararını kabul etmiş.” 

Kendisinin dâhil olmadığı zamanlardan bahsediyordu. Yedi Aşiret’e benden önce son katılan vâris oydu. Elindeki çay dolu bardağını masaya sertçe bıraktı. Parmaklarına dökülen çayı fark ettiğimde yüzüne baktım. Alaycı bir gülümseme yer etmişti dudaklarında. Hissetmiyor gibiydi. Tüten bir öfke hâkimdi bedeninde. Sebebini çözmeye çabalarken sözlerini işittim.

“Bu şanslı kızın kim olduğunu da ben söyleyeyim sana.” 

Sessizce bekledim. Mavi gözlerine yer eden karanlık, yüzündeki gülümsemeyi alıp götürmüştü. Duyacağım ismin hoşuma gitmeyeceğini hissediyordum. Karşımdaki adamın ifadesinden tanımayacağımdan emin olsam da o ismi duymayı bekledim. 

“Kurt Aşireti’nin güzeller güzeli vârisi Rojda!”

Sarsıldım. Bunu bana nasıl yapabilirdi? Rojda… Babamın dayısının kızıydı. Onu hiç görmesem, isminden başka hakkında tek bir şey bilmesem de… Evleneceğim kadın olarak seçilmişti. Yolda yanımdan geçip giden bir yabancıdan farksızdı benim için.

Amelya’yı da tanımıyorsun. Adından ve gözlerinden başka neyini biliyorsun?

Suretine dair bildiğim tek iz gördüğümden beri aklımın bir köşesinde yer eden gözleri olsa da yabancı değildi artık bana. Sanki uzun zamandır var olan ancak benim yeni hissettiğim bir bağ vardı aramızda. Babamın neden böyle bir hayale kapıldığını anladığımda yumruklarımı sıktım. Rojda ile evlenirsem, Amelya için verdiği sözü yerine getirmeyecekti.

Babam. Onu temize çıkarmak için uğraşmamın artık bir anlamı yoktu. Geç de olsa anlıyordum. Beni koca bir bataklığın ortasında bırakıp gitmişti ve şimdi kurtulmak için attığım her adımda biraz daha dibe batıyordum. Lakin buraya kadardı. Daha fazlasına izin vermeyecektim.

“Yeter!Babamın sözleri ya da hükümleri onunla birlikte sona erdi! Dört gün sonra aşiretimin başında artık ben olacağım!” Aşiret yüzüğünün yer alacağı sağ elimi sıkarken kaşlarımı çattım. “Size bir tek sorum var. Bağımızın devam etmesini ve Yedi Aşiret’i yönetmemi istiyor musunuz?”

Birbirlerine bakarak ayağa kalkan adamlar içlerinden kimin söze atılacağını sessizce belirlemeye çalışıyorlardı.Hissediyordum.

 Suskunluğu bozan içimizde yaşça büyük olan Kenan Ağa oldu.

“Bunun için buradayız, Genco Ağa!” dediğinde acıyla gülümsedim.

“İstediğinizi yapacağım.”

Hepsinin rahatladığını derin iç çekişlerinden anlamıştım ama bu kadar kolay değildi.

“Bir tek şartla! Amelya Ferman’la olan evliliğime karşı çıkmayacaksınız.”

“Bunu neden yapalım?”

Konuşan yine Savaş Ağa’ydı. Aşiretimden sonra diğerlerine kıyasla en güçlü olan aşiret onunkiydi. Yedi Aşiret’in yönetimi için benden sonraki en güçlü adaydı. Benim olmamam ya da geri çekilmem onun tek isteğiydi, biliyordum.

Geçen yıl vefat eden babası Sancar Ağa’nın tek çocuğuydu Savaş Kahraman. Benim gibi babasının vefatından sonra doğduğu topraklara, Urfa’ya geri dönmüştü. Hikâyelerimiz birbirine benzese de birbirinden farklı kılan çok derin bir çizgi vardı. O hem annesini hemde kardeşini yıllar önce doğumda, talihsiz bir şekilde kaybetmişti. Üstelik o kara günde babası tarafından küçücük yaşında sürgün edilmişti. Nedeni, ona can veren kadının karanlık mazisiydi.

Uğultuları işittiğimde irkilerek sıyrıldım. Dikkatlerini çekmek için masaya bir kez daha vurdum.

“Size beş gün müsaade,ağalar!” dediğimdeher birinin yüzüne tek tek baktıktan sonra devam ettim sözlerime. “Eğer beş gün sonra konağıma, düğünüme gelirseniz, ben de aynı gün Yedi Aşiret’in başına geçmek için yeminimi ederim! Gelmezseniz bu haneme dost olarak son gelişinizdir.”

Karşılık vermelerini beklemedim. Odadan çıktığımda kapının önünde Bevar beni bekliyordu. Peşimden gelmesini işaret ettim. Babamın çalışma odasına girip ellerimi belimin iki yanına yasladım. Odayı arşınlarken Bevar içeri girip kapıyı kapadı. Durdum. “Beni Kurt Aşireti’nin kızı Rojda ile evlendirmek için yapılan planlardan haberin var mıydı?” diye sorduğumda sarı saçlarını karıştırdı. Ardından yüzüme bakarken derin bir iç çekip açıkladı.

“Büyükannen için verdiğin karar… O konuda hata ettiğini söylemiştim, Genco.”

Büyükannem… Onun ansızın karşıma çıkmasının ve benimle birlikte dönmek istemesinin nedeni de buydu.

“Neler yapabileceğimi bilmiyorsun, Genco! Neleri bildiğimi de! Ağalığı devraldığın gün ne yapacağını da biliyorum! O kız… Neydi adı? Ah, Amelya! Onunla evlenmeyeceksin, Genco!”

Sözleri zihnimde yankılanırken öfkeyle haykırdım.

“Allah kahretsin!”

O yüzden gelmişti buraya. Babamın planlarından haberdardı. Yeğeniyle evlenmemi o da istiyordu.

“Arabayı hazırla, Bevar!”

“Hayır, Genco!” Bana inat, o kadar sakin görünüyordu ki. Bu daha da çok öfkelenmeme neden oldu.

“Emrediyorum, Bevar!” dedim dişlerimi sıkarken. “Arabayı hemen hazırla!”

“Her zaman emrin başım üstüne ama bu kez değil,” dedi karşıma dikilirken. “Senin hata yapmana izin veremem.”

“Hata mı? Benimle ilgili planlar yapan o kadına, büyükanneme hesap sormak istemem bir hata, öyle mi?” dedim yumruklarımı sıkarken.

Başını sallayarak onayladı. “Evet, Kurt Aşireti’nin topraklarına gitmemiz, düşmanlık ateşini yakmamız demek olur. Bunun karşılığında bedel ödemek zorunda kalırsın. Beyaz Hanım zaten bunu bekliyor. Senin ona gitmeni.”

Haklıydı… Koltuklardan birine yığılırcasına bıraktım bedenimi. Ellerimle yüzümü sıvazlarken mırıldandım.

“Susup oturamam, Bevar.”

“Sessizlik ona vereceğin en büyük ceza olur,” dedi karşımda yerini alırken.

Geriye yaslanıp yüzünde gezdirdim bakışlarımı. Babamla benden daha fazla zaman geçirmişti. Onun hakkında daha fazla bilgi sahibiydi.

“Bilmediğim daha neler var, Bevar?” Söylemeyeceğini bilsem de duymaya ihtiyacım vardı. Önüme çıkacak taşları bilirsem oyunu kurallarına göre oynayabilirdim. Her defasında bu kadar kırılmaz, bu kadar öfkelenmezdim.

Başını sallayıp gözlerini kaçırdı.

“Barzan Ağa’ya ihanet edemem,” dediğinde gülümsedim.

“Peki. Ancak senden bir isteğim olacak. Bir dahaki sefere babamla ilgili başka bir şeyler gündeme gelirse başkalarından öğrenip, yanlış bir adım atmadan evvel karşıma gelip bildiklerini anlatacaksın.”

“Tamam, Ağam,” dediğinde, yerimden kalkıp arkamdaki cama yürüdüm. Avludaki adamlar konaktan ayrılmak üzere kapıya yönelmişlerdi. Her birine tek tek baktıktan sonra, “Savaş, Cihan, Yiğit, Mert, Kenan ve Toprak ağalar hakkında araştırma yapmanı istiyorum,” dedim. “Haklarında geçmişe ve bugüne ait bulabildiğin ne varsa öğren. Ola ki onlarla aynı yola çıkarsak beraber yürüyeceğim hatta canımı emanet edeceğim adamlar hakkında her şeyi bilmeliyim.”

“Emredersin!”

Ardından doğan sessizliği yine Bevar’ın sözleri böldü.

“Düğün… Nerede olacak?”

O an zihnimde Amelya’yı ilk gördüğüm an belirdi. Peçesinin ardından bana bakışı, omuzları düşük, elleri birbirine kenetli o mahcup hâli… Sıkışan göğsümü rahatlatmak için bir soluk aldım.

“Burada değil. Âdetlerimizin gerektirdiği gibi konağından alıp buraya getireceğim. Ancak yalnızca nikâhımız kıyılacak. Babamın acısı bu kadar tazeyken düğün yapamam. İstanbul’a geçtiğimizde bir kutlama yaparız.”

“Hanımağamçok kızacak! Ona söylememekte kararlı mısın peki?”

 “Anam öğrendiğinde engel olmak için elinden gelen her şeyi yapar. O yüzden nikâh kıyılana dek öğrenmemeli. Ondan sonra her ne yaparsa yapsın, Amelya’nın ben ölene dek karım olmasına ve bir Uluhan olarak kalmasına mâni olamaz.” Ardıma döndüm. “Amelya ve Lalezar’ın mutluluklarından başka hiçbir şey umurumda değil.”

Yüzü değişti. Lalezar’la çoğunlukla iyi geçinemezlerdi. Hatta hiç… Ama yine de aralarında farklı bir bağ olduğunu hep hissetmiştim. Yeşil gözlerdeki değişimi çözemesem de o anki ruh hâlimle irdelemedim.

“Hazırlıkları başlatayım o hâlde,” diyerek kapıya yöneldi.

Odadan çıkmadan, “Kimse duymayacak, Bevar! Ayrıca Lalezar da bizimle birlikte İstanbul’a gelecek. Hazırlıklarını ona göre yaparsın,” dedim.

Şaşırdığını görebiliyordum ama her zamanki gibi sorgulamadı. Odadan çıktığında ben de daha fazla kalmak istemedim. Kendi odama geçip yatağa uzandım. Telefonumun sesini duyduğumda başımı çevirdim. Komodinin üzerinden usulca telefonumu elime aldım. Arayan yine Hande’ydi. Umursamadan yatağa bıraktım.

**

Yeni bölüm sizlerle.

Keyifli okumalar dilerim.

Yorumlarınızı bekliyorum.

Önerilen makaleler

1 Yorum

  1. Bu hikayeyi watpaddeyken okumuştum kitap olmuş halini okumak kısmet olmadı ama bu kadar gizemin olduğu bir seriyi okumak için heyecanla bekyorum bölümleri. Tek bir şeye karar veremedim hepsini aynı anda mı okudam yoksa sırayla mı gitsem arafta kaldım 😊😊 emeğine,yüreğine,kalemine sağlık

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!