8. Bölüm

Turuncu saçları ve aynı renk kirli sakallarıyla içlerinde en farklı duran, isminin Toprak olduğunu bildiğim adam yeşil gözlerini kısıp baktı. “Sancar Ağa’nın vârisinin geleceğinden haberim yoktu.”

Kenan Ağa ise omuzlarındaki ceketiyle hissiz olduğunu bildiğim sol kolunu gizlemiş bir hâlde beni süzdü. “Benim de. Üstelik aşiretten ve aileden reddedildiğini sanıyordum.”

“Yanlış işitmişsiniz, ağalar!” dedim her birinin yüzüne, suretlerini aklıma kazımak istercesine tek tek bakarken.

“Babam…” Boğazımdaki yumru, sözlerime devam etmemi kısa bir an engellese de durmadım. “Beni reddetmedi! Daha dün onun isteğiyle buraya geldim. Barzan Ağa’nın sizlere haber verdiğini sanıyordum?”

Sözlerimi onun yüzüne bakıp sona erdirdiğimde şaşkın ve bocalamış bir hâldeydi. Karşısında canlı bir şekilde dikilmem ve ona her şeyi bildiğimi ima etmem planları arasında yoktu. Hangi katil maktulünün yaşama ihtimaline göre plan yapardı ki? Onun bu hâlini gördükçe içimde katlanan öfkeye, “Dur! Zamanı var, bekle!” diyordum.

“Bizim neden bu durumdan haberimiz yok?” Kumral saçlarından dövmeli elini geçiren Mert Ağa’ya aitti bu sözler. “Haberim olmayan şeylerin sinirimi bozduğunu söylemiştim, Barzan Ağa!” Daha sert biriydi. Sözlerinden ve ifadesinden anlayabiliyordum.

“Benim size haber vermemi istemişti, Barzan Ağa. Ben söylemeyi atlamışım, ağalar. Kusura bakmayın.” Söze atılan oydu. Cihan Ağa… Onun neden Barzan Ağa’yı savunmaya çalıştığını anlamaya çalıştım. Bu adam, Yedi Aşiret birliğinde yardımcısı ve ortağı olmalıydı. Diğer ağalar benim sözlerim ve varlığım karşısında şaşırırken o farklıydı. Bu durumun başka bir açıklaması olamazdı.

“Bu durumu elbet konuşacağız. Ancak şu an ne yeri ne de zamanı…” İçlerinde yaşı bir nebze daha büyük duran uzun boylu ve esmer olan Yiğit Ağa bana yaklaştı. “Seninle tanıştığıma sevindim, Savaş Ağa. Hanene, aşiretine hoş geldin.”

Sözleri samimiydi. Bunu anlamak güç değildi. Başımı sallayarak uzattığı eli kavradım. “Hoş bulduk.”

“Yalnız gelmeni tercih ederdik, Savaş Ağa. Ardına geçmişin gölgelerini takıp gelmişsin.”

Dedem… Onu kastediyordu. Soğuk ve güçlü sesi, anlamsız bir şekilde kelimelerle ağırlaşmıştı sanki.

Bir adım gerimde duran dedeme baktığımda yine kendinden emin duruşuyla onlara karşı durması hoşuma gitmişti. Ama yine de ona tam anlamıyla güvenemiyordum. Sorularım cevap bulmadan da bu durumun değişmeyeceğine emindim.

“Sizi tanıyamadım. Daha önce karşılaşmadık sanırım?” Yiğit Ağa’nın sözleriyle dedem gözlüğünü çıkarıp baktı yüzlerine.

“Siz tanımazsınız beni. Zira bu topraklara girişim yasaklandığı zaman hepiniz ya küçük bir çocuktunuz ya da kundakta bir bebe. Ama rahmetli babalarınız ve Barzan Ağa beni çok iyi tanır.” Yanıma yaklaşıp elini omzuma yerleştirdi. “Ben Savaş’ın dedesi Ejder Atabeyoğlu’yum!”

Dedem, kimliğini açığa çıkaran sözleri sarf ettiği an, avluda çekilen silahlar ve namlulu sürülen kurşunların sesi yankılandı. Başımı çevirdiğimde, halamı ardına çekip karşımdaki altı adama silahını çeken Oflaz’ı gördüm. Dedeme silahlarını doğrultan adamların ardında gördüğüm yüzle irkildim. Karşımdaki adam oydu. Barzan Uluhan’ın sağkolu, onun için gözü kapalı ölüme yürüyecek adamdı. Bevar… Elindeki silahla Barzan Uluhan’ın önüne atılmış ve silahını bana doğrultmuştu.

Bakışlarımı onun keskin zümrüt gözlerinden çevirip sakin bir şekilde söyledim. “Silahlarınızı indirin…”

Kimse kıpırdamadı. Öfkem çoğalırken bu kez yumruklarımı sıkarak bağırdım. “İndirin silahlarınızı! Hanemde kanıma kalkan her silahı kendime sayarım!” Kısa bir tereddüdün ardından indirdiklerinde sakinleşmeye çalıştım. “Babamın toprağa gireceği bugün tek bir damla kan dökülmeyecek. Aşiretimin başına geçeceğim an sizlerden ya bir düğün ya da bir hüküm isteme hakkım olduğunu biliyorum. Sizden bir af istiyorum.”

Dedemin yüzüne bakıp ardından başımı karşımdaki adamlara çevirdim. “Atabeyoğlu Aşireti ve ailesi üzerindeki hüküm kalkacak! Saygınlıkları geri verilecek ve Yedi Aşiret tarafından saygı görecekler!”

“Bu isteğin kabul edilemez, Savaş Ağa! Onlara verilen hükmün nedenini biliyorsun! Zelal…”

Barzan Ağa’nın sözlerini elimi kaldırarak durdurdum. “Annemin adını ağzınıza almayacaksınız, Barzan Ağa! Bir hata yaşandı ve bunun için iki bedel ödendi. Bir başkasına gerek yok. Aşiretimin birliğinizde yerini almasını istiyorsanız bu isteğimi kabul edersiniz. Yoksa beni, aşiretimi ve topraklarımı da Atabeyoğlu sayar, düşman bellersiniz!”

İsteğimi reddedemezlerdi. Aşiretimin toprakları verimli ve geniş, üstelik Sancar Ağa’nın serveti oldukça yüklüydü. Evet, ona dair hiçbir şey istemesem de yanlışları düzeltmek ve kardeşimi bulmak için mecburdum.

Ağaların her biri onayını sunarken son söz yine Barzan Ağa’nındı. “Kabul… Ancak bu annen üzerindeki lekeyi kaldırmana yetmez, Savaş Ağa.”

“Öyle bir çabam yok, Barzan Ağa!” dese de dilim, kalbim yalan söylüyordu. Girdiğim bu yolda istediklerimi almadan durmaya niyetim yoktu.

Öğle ezanının ardından kılınan cenaze namazıyla birlikte tabutu yüklenme vazifesi bana bırakılmıştı. Bir yanda ben, diğer yanda Barzan Ağa, uzaktan tek kuzenim olduğunu öğrendiğim ve bugün tanışabildiğim Aslan ve Oflaz’la birlikte mezarlığa doğru yürüyorduk. Dedem dokunmak istememiş, geri planda kalmayı tercih etmişti.

Başımı çevirip bakmak istemesem de tabutun soğukluğunu tüm bedenimde hissediyordum. İçimde küçücük bir yer “Böyle olmasaydı…” diye fısıldıyordu. “Beni çok sevseydi… Annem ve kardeşim bunları yaşamasaydı ve ben her evlat gibi gözlerimde yaşlarla uğurlayabilseydim. Böyle olmasaydı…”

Mezarlığın giriş kapısını gördüğüm anda durdum. Yedi Aşiret’in kurallarını uzakta olsam da halamdan tüm detaylarıyla öğrenerek büyümüştüm. Diğer ağalar tabutu yüklenirken önde yürüdüm. Aile mezarlığımızın yerini bilmesem de adamlarımın çevrelediği yollar önderlik ediyordu bana. Aşiretimin insanları da bizi takip ediyor ve beni ilk kez burada görüyorlardı. Mezarın önünde durdum. Büyükbabam, büyükannem ve onların da ataları sırayla yatıyorlardı mezarlarında ve sonda açık bir mezar bizi bekliyordu. Diğerlerinin aksine onun yanında annem olmayacaktı ve diğer yanına ben gömülmeyecektim. Ailenin ezeli kuralını bozacak olsam da umurumda değildi. Ben burada onun yanında sonsuza dek yatmayacaktım ve eğer olursa oğlum da öldüğünde buraya gömülmeyecekti. Tabut yere indirildiğinde ve açıldığında başımı çevirmedim. Açık olan mezara inmek için hareketlenen Barzan Ağa’yı durdurdum.

“Ben hallederim, Barzan Ağa!”

Şaşkın yüzlere aldırmadan inip ıslak toprağa bastım. Uzatılan kefenle sarılı bedeni sıkıca kavrayıp yerleştirdim. Başını sağa çevirip, elime çekmeden beyaz kumaşa baktım.

“Buradasın… Gidiyorsun işte… ‘Hakkınızı helal ediyor musunuz?’ diye sordu hoca. Ben etmedim. Sana demiştim ya… Cehennemde yanmanı arzu etsem de daha fazla söz söylemeye dayanmıyor dilim. Senin aksine kalbimde hâlâ merhamet barınıyor, Sancar Ağa! Tek dileğim; kardeşimi, canımın yarısını tez zamanda bulmak. Onu ne hâlde, nasıl bulacağımı bilmiyorum. Ama dua et ki geç kalmış olmayayım… Yoksa seni öte tarafta bile rahat koymayacak bu ellerim!”

Sözlerim ağır, sesim fısıltıdan farksızdı. Başka kimsenin duymadığına emindim. Uzatılan tahtaları sırayla dizip, Oflaz’ın uzattığı eli tutarak yukarı çıktım. Toprak ağır ağır üzerine atılırken tahta parçaların anbean kaybolmasını izledim. Çocukluğum ve geçmişim de usulca o toprağın altında kayboluyordu.

Konağa geldiğimizde dedem daha fazla kalmak istememişti. Kaçmaya çalıştığının farkındaydım. Beyhude çabasına izin verdim ve gitmeden evvel tekrar gelmesini isteyeceğimi de söyledim. Yedi Aşiret ağalarının yanına oturduğum anda gördüğüm endamla nefesim kesildi.

Uzun, gece karası saçları omuzlarından geriye süzülüyordu. Boyu ufacık olmasına rağmen göz kamaştırıcıydı. İncecik beline tezat dolgun göğüslerini elbisesi gizleyemiyordu. İnce bacakları dalgalanan eteğinin altında parlıyordu. Boynunda uçuşan fuları zapt etmeye çalışan küçük elleri sabırsızca kumaşın üzerinde dolaşıyordu. Başı sağa dönüktü. Yüzünü görmemiş olmama rağmen bu kadar etkilenmiş olmak şaşırmama neden oldu. O an esen ılık bir rüzgâr benimle alay eder gibi saçlarını savurdu. Güzel suretini gördüğümde irkildim. Aylar öncesinde gördüğüm genç kız büyüleyici hâliyle karşımdaydı.

Geçen yıl bahar ayında, halamın ricasıyla o okula gittiğimde kalbimin sarsılacağını bilmiyordum.

Halam Kardelen Kahraman, tasarımcı kimliğinin etkisiyle bir yarışma düzenlemeye karar vermişti. Yetenekli olan ya da henüz farkında olmayan genç kızlara kendi markasında eğitim ve iş imkânı vermek istiyordu. Sektörün en iyisi olduğu için bu fikri çok ilgi görmüştü. Söylediğine göre çok ilgi gösterilmiş ve onlarca aday içinden seçtikleri iki aday arasından kazananı belirleyecekti.

“Mezuniyet Balonda Sen Kimsin?” adını verdiği yarışma, Barzan Uluhan’ın sahibi olduğu, soylu ve zengin ailelerinin çocuklarının eğitim aldığı Uluhan Koleji’nde yapılıyordu. Ancak bu yere adım atmak dahi ruhumu sıkıyordu. Sadece bir saat kalıp ayrılmayı düşünüyordum. Gelmeyeceklerine emin olsam da Yedi Aşiret birliğinde olan babamın dostlarıyla karşılaşmak istemiyordum.

İçeri girdiğimde yarışma çoktan başlamıştı. Yüzlerini henüz görmediğim iki kız öğrenci, hazırladıkları kıyafetleri taşıyan cansız mankenlerin yanında durmuş, halamın da içlerinde olduğu jüri üyelerinin ilgisinin kendilerine gelmesini bekliyordu.

Birkaç adım geride durup karşımdaki iki elbiseye baktım. Biri pudra rengi tüllerden oluşan ve eteklerinde kelebeklerin olduğu, renkli ve şirin bir elbiseydi. Yanında saçlarını tek omzunda örmüş, aynı renklerde bir elbise giymiş bir kız vardı. Güzel olsa da çocuksuydu.

Diğer elbiseye baktığımda gördüğümle kaşlarımı çattım. Tamamen siyahtı. Ne farklı bir renk ne de iz vardı. Üst kısmı straplez olarak tasarlanmış, etekleri tamamen siyah tüllerden oluşuyordu. Kabarık ve dikkat çekiciydi. Merakla kimin hazırlamış olduğunu görmek için başımı çevirdiğimde onu gördüm. Üzerinde yanındaki kadar siyah, sade ama göz alıcı bir elbise vardı. Dalgalı saçları tek omzunda toplanmıştı. Koyu, uzun kirpikleri yüzüne gölge misali düşüyor, minik burnu sevimli görünüyordu. Kalın dudakları ve çıkık elmacık kemikleri ise ona çekici bir hava katıyordu.

“Kararımızı verdik. Birinci Lalezar Uluhan!” Halamın sözlerinin ardından pudra rengi elbisenin yanında duran kızın zıpladığını ve etrafını saran arkadaşlarıyla kucaklaştığını gördüğümde istemsizce diğer kıza baktım.

“Kelebeklerden oluşan bu kumaş parçasını nasıl benim tasarımıma tercih edersiniz?”

Küçük yumruklarını sıkmış, halama ve onun olduğu kalabalığa karşı duruyordu.

“Rojda, bir kez yenilgiyi kabul etsen ne olur!”

Adı Rojda mıydı? Ne anlama geliyordu acaba? Mezopotamya’dan mıydı?

“Hakkım olanı kimseye vermem!”

“Güzel kız, senin tasarımın da güzeldi. Kesinlikle dikkat çekici. Ama yaşına göre oldukça ağır.”

“Herkesin hayatı masallardan ve renklerden ibaret değil, Kardelen Hanım!”

Yüzünü çevirip bana da baktı. Ardından öfkeli bir hâlde yanımdan uzaklaşıp gitti.

Günlerce aklıma yer eden ama küçük olduğunu kendime hatırlatıp yok saymaya çalıştığım kız karşımdaydı. Üstelik benim konağımın avlusundaydı.

“Dayı?”

Bizim tarafa doğru seslenip, elini kaldırdığında, kaşlarımı çatıp anlamaya çalıştım. Yanımda oturan Barzan Ağa’nın ilgili bakışlarını gördüğümde sebepsizce hissettiğim öfkeyle sordum.

“Kim bu hatun?”

“Kurt Aşireti’nin vârisi, yeğenim Rojda. Aynı zamanda oğlum Genco’nun nişanlısı.”

Beni ondan ayıracak, güzelliğinden öteye savuracak sınırı öylece koyuvermişlerdi aramıza. Onu ilk gördüğümde kendimi uzak tutmak için çabaladığım bu güzel kız bana yasaktı. Delicesine çarpan kalbime duyduğum öfkeyle kaşlarımı çattım. Yıllar önce öğrendiğim gibi hislerimi, benliğime yayılan heyecanı yok saymaya çalıştım. Kalbim sıkışırken adım adım bana yaklaşmasını izledim. Narin boynunu saran kan kırmızısı fular misali gönlümün ortasına habersizce düşmüştü. Geriye sönmesi güç, koca bir yangın bırakmıştı. O bir ateş parçasıydı ve benim ona dokunmam yasaktı.

***

Sevgili okurlarım,

Yorumlarınızı heyecanla bekliyorum.

***

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!