15. Bölüm

Dolan gözleriyle yüzüme baktı. Bu yağmur bulutlarının nedenini sormak istesem de yapmadım. Bekledim. Ama o bakışlarını kaçırdı. Avucumdan kurtardığı elleriyle peçesini iki yanından sıkıca tuttu. “Genco… Ben… Yapamam,” derken sesi kısık ve titrekti.

Kıyamadım. Güzel gözlerinden süzülen yaşlar içimi yaktı ve elini sıkıca kavradım.

“Korkma. İstemediğin hiçbir şeye zorlamam seni.”

Bakışları tekrar gözlerime kenetlendi. Peçesindeki elini çekti.

“Korkmuyorum, Genco. Yalnızca ben… Gece… Gece görmeni istiyorum yüzümü. Odamızda…” dediğinde devamını getiremedi.

Ben de zorlamadım. Başımı salladım onaylarcasına. Odamız deyişi kulaklarımda çınlarken, ritmini şaşıran kalbimi umursamamaya çalıştım. Onu utandırmamak için sustum. Elini tutup odaya girdiğimde herkes ayakta bizi bekliyordu. Gelişimizle yerlerine geçtiler. Abdestim olduğu için rahatça oturup hocanın yanında gelen imamı dinledim. Benim şahitliğimi Bevar, Amelya’nın şahitliğini ise Karan yapıyordu. Mihr sorulduğunda Amelya’nın yüzüne baktım. Gözlerini ellerine dikmiş bekliyordu. Onun bu masum hâllerinin hoşuma gittiğini fark ettiğimde gülümsedim. Yüzünden bakışlarımı ayırmadan karımın mihri için sözümü verdim.

“İstanbul’da, Boğaz’daki yalım… Karımın mihri o olsun,” dediğimde güzel gözleri yüzüme döndü. Şaşkın ve bir o kadar mahcup bakıyordu. Nikâhımız tamamlandığında artık Amelya’nın Allah huzurunda da karım olmasının verdiği huzurla odadan çıktım.

Avluya doluşan insanların seslerini işittiğimde gelinliğinin eteklerini avuçlarında sıkıca tutan karıma baktım. Bir köşeye çekilmiş, ürkek bakışlarla aşağıya bakıyordu. Onun kendisini böyle soyutlamasına izin veremezdim. Sessiz adımlarla yanına yaklaştım.

“Amelya!” diye seslendiğimde bana döndü. “Babamın yedisi için birazdan mevlit yapılacak. Ağalık yeminimi edeceğim. Bu yüzden bu gece hem karım hem de Uluhan Aşireti’nin gelin ağası olarak yanımda olmanı istiyorum!”

Sözlerimin ardından şaşkın bir ifadeyle adımı söyleyerek güzel gözlerini kaçırdı benden. Tepkilerini ufacık bir gülümsemeyle izledim. Avludaki insanlara baktı ve sonra gözlerini yumdu. Küçük, telaşlı soluk alışlarını peçesinin küçük kıpırdanışlarından fark ediyordum. Kıyamadım ona. Eline uzanıp kavradığımda güzel gözlerini çevirdi.

“Seni hiçbir şey için zorlamayacağımı biliyorsun, değil mi Amelya?”

“Biliyorum. Genco, ben… Daha önce hiç bu kadar kalabalık bir yerde bulunmadım.”

Şimdiye kadar nasıl bir zindanda olduğunu az da olsa öğrenmiştim. Ancak yaşadıklarını, kalbindeki yaraların boyutunu, gözlerindeki hüznün derinliğini bilmem imkânsızdı. O yaşadı, o hissetti, o gördü. Yalnızdı. Şimdiye kadar… Artık yaralarına merhem, hüznüne ortak biri vardı yanında. Ben vardım. Bunu anlayacaktı. Hayatı ona ben öğretecektim. Ve biliyordum ki karım çok güçlü bir kadın olacaktı.

“Sen Uluhanların gelin ağası, Yedi Aşiret’in hanımağasısın. Bu insanlar yeri gelecek, benden önce sana koşacaklar. Sen benden önce yaralarına merhem, dertlerine derman olacaksın. Hembugün senin özgürlüğünün ilk günü. Artık kozandan kurtuldun ve özgürlüğüne kanat çırpmaya başlamalısın.”

Avuçlarımdaki ellerini sıyırıp dirseklerimi sıkıca tutarak bir adım daha yaklaştı. Gözleri gözlerimden ayrılmadan, henüz görmediğim dudaklarından yüreğimi sızlatan o sözler çıktı.

“Ya kanatlarım kırılırsa, Genco?”

“Ne kadar uzağa uçarsan uç, geri döneceğin yer hep benim yanım olacak. Ben seni her zaman bıraktığın yerde yaralarını sarmak için bekliyor olacağım.”

“Peki,yanında olacağım. Yalnızca bir saat…” dediğinde rahat bir soluk aldım.

“Sevgili ağabeyciğim ve yengeciğim, unuttuğunuz bir ayrıntıyı hatırlatmak istiyorum. Haremlik selamlık olacağız ve bayanlar büyük salonda olacak.”

Bunu nasıl unuttuğumu anlayamadım. Mevlitte bayanlar ve erkekler ayrı oturacaktı. Yani Amelya’nın yanında olamayacaktım. Onu bu durum için ikna edemeyeceğimi bildiğimden, odamıza gidebileceğini söylemek için yüzüne baktığımda o benden önce davrandı.

“Lalezar ve Samira ile kalabilirim. Hem yalnızca bir saat, sorun olmaz.”

Yine beni şaşırtmayı başarmıştı. Ancak durumu sorgulamaya fırsat bulamadım. Bevar, hocanın beklediğini söylemek için yanımıza gelmişti. Amelya’nın elini bırakırken Lalezar’a dönerek, “Karım size emanet,” deyip merdivenlere yöneldim. O sırada Amelya’nın titrek sesini güçlükle duyabildim.

“Sakın beni yalnız bırakma, Lalezar!”

***

Yedi Aşiret ağaları, ailemin uzak üyeleri ve aşiretim avluda toplanmış, beni bekliyorlardı. Yerime geçtiğim an hoca dualarla mevlide başladı. Babamın adı geçtiğinde ona ne kadar öfkeli olsam da irkildim.

“Savaşın ortasında komutansız kalmaktır, babasız kalmak.

Kaç yaşınızda olursanız olun, babanız yaşıyorsa hâlâ çocuksunuzdur…”

Bu satırları ilk okuduğumda puslu bir camın ardından bakmış, anlayamamıştım. Güzel sözler deyip geçmiştim. Ancak şu an iliklerime kadar hissediyordum. Bir kez daha yüzünü görmek için dünyayı yakabilir, yalnızca bir kez onu sevdiğimi söylemek için her şeyimi feda edebilirdim.

Bir insan, en çok babası ölünce büyürmüş.

Hayır! İnsan babası ölünce hiç büyümezmiş aslında. Yarım kalırmış bir yanı. Ben de yarımdım artık. Ne yaparsam yapayım, tam olmayacaktım. Ne kadar güçlensem de içimdeki çocuk savunmasız kalacaktı hep. Babası olmadığı için yuvasız kalacaktı.

Yıllar önce olduğu gibi doludizgin yağan yağmurun altında babasının dönmesini bekleyecek ve iliklerine kadar ıslansa da onu beklemekten vazgeçmeyecekti. Çizdiği resmi tişörtünün içine saklayıp sahibine vermek için saatlerce yolun ortasında bekleyecekti. Resim ıslanacak, boyaları birbirine karışacaktı. Babası, Babalar Günü için çizilen o resmi hiç göremeyecekti. O çocuk öyle çok ıslanacaktı ki hastalanacak, günler önce yatacaktı. Ve babasından duyduğu sözler yüzünden bir daha babasına hediye vermemek için küçücük yüreğiyle yemin edecekti. Evet, o çocuk bendim. Bir daha resim çizmemiş, yeteneğimi sadece mücevherlere hayat vermek için kullanmıştım.

***

Mevlidin sona ermesiyle yemekler dağıtılmaya başlandı. Servis tamamlandığında yerimden kalkıp, avludaki insanlarımın dikkatini çekmek için masaya bir kez vurdum. Çıkan sesle herkes bana döndü. Yedi Aşiret’in ağaları zamanın geldiğini anlayıp, avludaki kalabalıkla birlikte ayağa kalktığında kararlılıkla son adımı attım.

“Kahraman, Korkmaz, Aslan, Soylu, Cesur ve Bedir aşiretlerinin ağaları ve Uluhan Aşireti! Büyükbabam Boran Uluhan’dan babam Barzan Uluhan’a ve ondan bana kalan aile mirasımı bugün devralıyorum! Ben Genco Uluhan! Atalarımdan bana kalan bu değerli soyadı ve aşireti; canım, namusum ve şerefim üzerine koruyacağıma, babamdan devraldıklarımı, Allah izin verirse doğacak oğluma şan ve şerefle devredeceğime yemin ediyorum!”

“İnşallah!”

“Ağam, sağ ol, var ol!”

“Allah seni başımızdan eksik etmesin, Ağam!”

Sözler birbirine karışırken elimi kaldırıp susmalarını sağladım.

“Ve… Aşiretimin Yedi Aşiret’le bağı da aynı şekilde devam edecektir! Babam gibi kendi aşiretimle birlikte Yedi Aşiret’in yönetimini var gücümle yürüteceğime söz veriyorum! Rabb’im utandırmasın!”

Sözlerimin ardından hoca hayır duası ederken kalabalıktan hep bir ağızdan, “Âmin!” sesleri yükseliyordu. Dua faslı huzurla sona erdiğinde Bevar, babamdan kalan yüzüğü siyah bir kutu içinde getirdi. Onu parmağıma geçirdiğimde herkes rahatlamıştı.

“Afiyet olsun!” Yerime oturup keyifle yemeklerini yiyen insanlarımı izledim. Bugün üç vazifemi de yerine getirdiğim için fazlasıyla huzurlu hissediyordum. Amelya… Onun aklıma gelişiyle salonun penceresine baktım. Ne yaptığını merak ediyordum. Aşiretimin kadınları arasında ürkek, çekingen ama cesurca oturduğunu düşününce dudaklarımdaki gülümsemeye engel olamadım.

***

Misafirler dağılmaya başladığında, art arda gelen arabalarda sahiplerini, ağaları bekliyordu. Gitme zamanları gelmişti.

“Yolcu yolunda gerek!”

Ender olarak konuşan Yiğit Aslan’ın sözlerinin ardından kalktılar. Sıra olup bana sarılarak tekrar tebrik ettiler. Birlikte kapıya yöneldik. Her biri arabalarının yanına geçti. “İki hafta sonra hasat toplantısında görüşmek üzere, Genco Ağa.”

“Yedi Aşiret’i yöneten ağaya reis dendiğini ne çabuk unuttun, Kenan Ağa? Yaşlanıyorsun!”

Toprak Ağa’nın sözlerine, “İçimizde en genç o. Ne çabuk unuttun, Toprak Ağa?” deyip bana selam verdikten sonra arabasına bindi.

“Yaşlandıkça çekilmez oluyorsunuz, haberin olsun!” deyip göz kırptıktan sonra o da arabasına geçti.

Cihan Ağa suskun bir selamın ardından arabasına yerleşti.

Yiğit Ağa, “Tekrar hayırlı olsun, Reis,” dediğindetespihini tutan elini kalbine yasladı. O da arabasına binip gitti.

Kenan Ağa, “Hanemde seni ve eşini ağırlamak isterim, Reis,” dediğinde gülümsedim.

“Elbette. Ben de seni ve eşini ağırlamak isterim. Sahi, sen evlendin mi?”

Açık camdan başını çıkaran Toprak, ezbere bildiğim o şarkıyı mırıldandı. “Şiire, gazele könül verdi, şiire, gazele…” dediğinde Kenan gözlerini devirdi.

“Henüz tarih belirlemedik. Konağı ayağa kaldırmadan gidelim. Görüşürüz.”

Toprak’ın olduğu arabaya Kenan Ağa da binip uzaklaştığında avluda Karan, Bevar ve ben kaldık. Aşiretimin günlerdir hanemde misafir olan insanları da bu gece evlerine dönmek üzere yola çıkmıştı. Konaktaki yorgun hizmetliler de onlardan kalan dağınıklığı toparlamaya çalışıyorlardı. Kravatımı çekiştirirken Karan’ın serzenişlerini dinledim.

“Dostum, biz gidelim.”

“Duyan da Cumali dayıyı özlediğini sanacak, Karan! Hiçbir yere gitmiyorsunuz! Son sözüm!”

“Ağalığı sevdin bakıyorum? Emirlere başladığına göre. Emrin olur, Ağam!” deyip selam verdi. Onun bu hâline gülümsedim.

“Hadi, yorulduk, zevzek herif,” dedikten sonra merdivenin basamaklarını birer birer tırmanmaya başladım. Ardımdan gelen Karan’ın sözleriyle gözlerimi devirdim.

“Karımı özledim demiyor da, bahaneler… Kılıbık da olursun sen şimdi, Genco Ağa!”

“Karan!”

“Beni susturamazsın. Samira ile evliliğimi duyduğundan itibaren günlerce etmediğini bırakmamıştın. Şimdi sıra bende. İntikam zamanı!” dediğinde Bevar’ın nadir duyduğum kısık kahkahasıyla omzuna vurdum.

“Sen de mi, Bevar?” dediğimde kendini engellemek şöyle dursun, daha çok gülmeye başladı. Bense onun hakkından gelebilecek bir tek kişi tanıyordum: Lalezar. Üst kata vardığımızda sesleri duyan ve kapıya çıkan kuzenimle burun buruna geldik. Elleri belindeki yerini aldığında, onun küçüklükten beri kızdığında yaptığı bu hareketi görmek gülümsememe neden oldu.

“Sonunda teşrif edebildiniz, beyler! Ooo, Bevar Bey’in keyfi de yerinde, maşallah. Unuttuğumu sanıyorsan yanılıyorsun, beyefendi! Seninle görülecek bir hesabımız var!”

Bevar kurtulmak için bana bakarken, omzumu silkip odama yöneldim. “Size doyum olmaz. İyi geceler, hanımlar ve beyler. Karan, odanı biliyorsun.”

Ardımdan söylenen sözleri işitemedim. Onlar fazlasıyla geride kalmışken elim kapının kolunda asılı kaldı. Odaya nasıl gireceğimi ve ne diyeceğimi bilemiyordum. Ona istemediği sürece dokunmayacaktım. Evet, o benim karımdı ve gerçekten karım da olacaktı. Ancak şimdi değil. Hayatıma giren kadınlardan birine bile ufacık da olsa beğeni hissetmeden dokunmamıştım. Daha yüzünü bile görmeden, kalbimde kıpırtılara neden olan kadını sevmeden ve onun tarafından sevilmeden tenini tenime katmayacaktım. Bu düşünceler içerisindeyken içeriden gelen çarpma ve kırılma sesiyle telaşla odaya girdim. 

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!