10. Bölüm

Savaş…

Teklifimi çaresizce kabul edip önce ellerini tenimden, ardından benliğini benden kopardı. Hızlıca ardına döndüğünde, saçları yine savrulup rüzgârına mahkûm etti beni. Tam adımını attığında boynundan süzülen fuları fark ettim ve tek bir adımda yakaladım. Avuçlarımda sarıp, ona doğru adım attığımda çoktan arabaya binmişti.

Elimde tuttuğum fuları gülümseyerek izledim. Kokusunu hatırlamak, zihnime hapsetmek için usulca içime çektim. Gözlerimi sıkıca kapattığımda onun yüzü belirdi tekrar karşımda. Habersizce bana bıraktığı bu küçük kumaş parçasının karşılığında yaralı yüreğimi aldığını bilmiyordu. 

Ağaların ardından boş kalan avluda sadece Ayaz, Oflaz ve ben kalmıştık. Misafirlerin köy yolundaki çiftlik evine gönderilmesini ve orada misafir edilmesini istemiştim. Nedeni aşikârdı. Bu gece, bu konakta yabancı bir yüze tahammül edemeyeceğimi biliyordum. Uyuyamayacağımı bildiğim gibi… Avlunun ortasına yerleştirilen masada soğumaya yüz tutan kahve dolu fincandaki bakışlarımı karşımda dikilen iki adama çevirdim.

“Oflaz, halam nerede?”

Sıkıntılı olduğunu yüzünün kasılan ifadesinden ve gözlerinin altındaki ufak çukurlardan fark etmiştim. Bir sorun vardı. Ama nedenini sormadım. Zira sorsam bile onun kolayca çözülüp dile dökmeyeceğini de biliyordum.

“Odalardan birine yerleşti, dinleniyor.”

Kısa bir an bekleyip başımı salladım. “Sen de yanına git o hâlde. Bu konakta yalnız kalmasını istemiyorum. Hem sen de dinlensen iyi olur. Yarın miras ve ağalığın devri yapılacak.”

Sağ elini ensesinde gezdirdi. “Biliyorum. Sen ne yapacaksın?”

Alaylı bir şekilde gülümsedim. “Burada uyuyamam.”

“Yanında kalabilirim,” dediğinde itiraz ettim.

“Halamın benden daha çok sana ihtiyacı var. Hadi git.”

Normalde heyecanla karşılayacağı bu sözler karşısındaki sakin tepkisi, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu bana ispatlamıştı.

“İyi geceler,” deyip merdivenlere yöneldiğinde düşünceli bir şekilde ardından baktım.

“Ağam, iyi değilsin!”

Karşımda dikilen Ayaz’ın sözleriyle başımı çevirip gecenin pusunda güçlükle seçilen yüzüne baktım. “Daha iyi olmuştum, Ayaz…” Yerimde kıpırdandığımda, ceketimin içinde varlığını hissettiren ipek kumaşı çekip aldım usulca. Ateş rengini avucumda sardım. Yüzümde yer eden gülümsemeye engel olamadım. Olmak istemedim aslında.

“Kim bu Kurt Aşireti?” dedim merakla. Bakışlarımı fulardan ayırmadan bekledim.

“Barzan Ağa’nın annesi Beyaz Hanım’ın babasının aşireti. Oldukça güçlü ve servetleri de sizin kadar olmasa da büyük. Aşiretin reisi Beyaz Hanım’ın kardeşi Derviş Ağa’dır. Derviş Ağa’nın da tek bir çocuğu var: Rojda Kurt.”

“Peki, neden bugün aşiret adına Rojda geldi?” dedim merakla. İsmi dudaklarımdan çıktığında hiç yabancı hissetmiyordum.

“Sizin ve Yedi Aşiret ağalarının topraklarına Kurt Aşireti ailesinden biri giremez, Ağam.  Yasak.”

“Yasak mı?” Fuları avuçlarımda sıkıca kavradım. O arabanın içindeki kadının halası olduğunu söylemişti. Yani bu kadın yasağı dinlemeden benim kapıma kadar gelmiş, topraklarıma girmişti. Peki, neden yasaklanmıştı? Neden o kadın Rojda’yı göndermişti?

“Yıllar önce Barzan Ağa’nın babası Boran Ağa ikinci kez evlendiğinde, Beyaz Hanım konağı terk edip babasının topraklarına ve aşiretine sığınmış. Yedi Aşiret her ne kadar ölümü için hüküm verecek olsa da Boran Ağa lider olduğu için başka bir hüküm verilmesini sağlamış.”

“Nasıl bir hüküm?”

“Yaşaması için Beyaz Hanım’ı, ölene dek nikâhından azletmeyecekti. Uluhan soyadını taşımaya böylece devam etmesini sağlayacaktı. Ancak karşılığında asla Kurt Aşireti’nin topraklarından dışarı çıkmayacaktı. Çıktığı vakit, Uluhan Aşireti topraklarında Yedi Aşiret’in lideri tarafından sorgusuz sualsiz öldürülecekti.”

Sözlerinin ardından avuçlarımdaki fulara kenetledim bakışlarımı. Bu kadın, verilen hükme karşı çıkacak kadar cesur ve gözü kara biriydi demek ki! Fakat Rojda’yı kullanıyordu. Bu düşünceyle öfkelenirken fısıldadım.

“Rojda?”

“Bugün buraya gelmesini aşiret ağaları da beklemiyordu. Birkaç yıl oluyor. Rojda Ağa’yı, toplantıların birkaçına Barzan Ağa’nın davet ettiğini işittim. Kurt Aşireti ile iletişimi sağlıyormuş bu şekilde. Ama diğerleri bu durumdan rahatsız.”

Aklıma gelen isimle başımı kaldırıp karşımdaki adama baktım. “Genco Uluhan, sevgili nişanlısının bu durumundan haberdar mı peki?”

“Dün gece size anlatacaktım. Ama haber gelince… Genco Ağa’nın hiçbir şeyden haberi yok, Ağam. Kendisi yıllardır uzakta.”

Sözlerini tamamlamayıp elimdeki fulara baktığını, bir şeyleri söylemeye çekindiğini anlıyordum.

“Söyle Ayaz?”

“Nişan kararını Barzan Ağa Yedi Aşiret’in onayına sunduğunu duymuştum. Sancar Ağa da dâhil bütün ağalar onaylamış. Yani tüm aşiretlerin gözünde Rojda Ağa, Genco Ağa’nın nişanlısı. Barzan Ağa, Genco Ağa’nın birkaç ay içinde geleceğini ve düğünlerini o vakitte yapacağını söylemiş.”

Duyduklarımın ağırlığıyla alaycı bir gülümseme yer edindi dudaklarımda. Elimdeki fuları sıkıca tutup başımı salladım.

“Anladım Ayaz… Ne demek istediğini çok iyi anladım.”

“Ağam?” dediğinde susturdum.

“Sen de git dinlen. Yarın sana ihtiyacım olacak.”

Daha fazla konuşmak istemediğimi belirtmek için sandalyeme yaslanıp başımı gökyüzüne çevirdim. Yıldızlar karşımda parlıyordu. En son ne zaman onları bu kadar net gördüğümü bilmiyordum. Derin nefesler alırken parmağımın altındaki kumaşın dokusuyla yandığımı hissettim.

Zaman akıp geçerken, gecenin soğuğu tüm benliğimi sarmıştı. Yerimde doğrulup elimdeki fuları cebime yerleştirdim. Ardıma döndüğümde gördüğüm odayla sarsıldım. Titrek adımlarla odaya doğru yürürken neden bunu yaptığımı bilmiyordum. Kapıya yaklaşıp koluna dokundum. Kalbim bedenimi sarsarken usulca indirdim kolu. Kapı yıllardır açılmadığını belli edercesine, ağır bir şekilde gıcırdayarak açıldı. Duvara çarpıp, ufak bir ses çıkardığında umursamadım. Kalkan tozun inmesini bekledim. Gördüklerimle güçlükle yutkundum. Bıraktığım gibi duruyordu. Adım attığım anda kalbime gömdüğüm ve unutmak için söz verdiğim anılarla tekrar karşılaşacağımı biliyordum. Eğer adım atmazsam bir daha buraya gelemeyeceğimi, bu kapıyı açma cesaretinde bulunamayacağımı da biliyordum. Farkında dahi olmadan attığım adımım beni bu kararsızlıktan kurtardı. Taş zemine kaplanan ahşap yerde adım seslerim yankılanırken ufacık bir ışıkla aydınlanan odada gezindi bakışlarım. Gözlerim dolarken eşyalara dokunmamak için ellerimi yumruk yaptım. Dokunmak demek, kaybolmak demekti burada. O günlere savrulmak, o derin acıyı ve kâbus dolu anları tekrar yaşamak demekti. Yapamazdım. Yatağımın üzerine serili çarşaf beyazlığını yitirmiş, sarıya dönmüştü. Kıyafetlerimin yerleştirildiği ahşap dolabın kapısı aralıktı. İçinde küçük tişörtler, pantolonlar görünüyordu. Bir de gemi desenli en sevdiğim pijamalarım… Zelal Hanım, dikiş makinesinde kendi elleriyle dikmişti.

“Kaptan pijamamı istiyorum, anne! Bu gece rüyamda uzak denizlere süreceğim gemimi!”

Kulaklarımda çınlayan sesim ve çocuksu kahkahalarımı işittiğimde dolan gözlerime engel olamadım. Titreyen parmaklarımı uzatıp ufacık da olsa dokunmak istedim. Dokunup hissetmek, o saf neşeyi benliğimde tekrar yaşatabilmek istedim. Kumaşa dokunduğumda sıkıca sardım. Dolan gözlerimin önünde o anlar geçerken, ellerimi çekip göğsümde kenetledim. Ardıma dönüp, o anılardan sıyrılmak istediğimde bu kez başka bir girdaba sürüklendim.

Kar küreleri… Başucumdaki küçük renkli dolabımın üzerinde duruyorlardı. Bıraktığım gibi… Usulca yanlarına yaklaştım. Dağ evinde anımsadığım gibi yerlerinde duruyorlardı. Her gece yaptığım gibi sırayla ters düz etmeye karar verdim. Önce birinci yaş hediyem olan minik bir erkek çocuğu olan küreye dokundum. Üzerindeki tozu elimin tersiyle silip çevirdim. Tekrar yerine koyduğumda elleri gökyüzüne açılmış küçük çocuğun etrafında karlar uçuşuyordu. İkinci yaş günü hediyem, bir atlıkarıncanın olduğu küreyi de çevirip diğerinin yanına koydum. Dudaklarımdaki küçük gülümsemeyle üçüncüsüne uzandım. Küçük bir geminin olduğu küreyi usulca ters düz edip diğerlerinin yanına koydum. Dördüncüsü ve sonuncusu olan küreye dokunduğumda gözlerimden taşmak için direnen yaşlara engel olmayı bıraktım. Kitap okuyan bir kadın ve dizlerine yatmış küçük erkek çocuğu vardı. Titrek ellerimle dokunup usulca sardım avuçlarımda. Ters düz ettiğimde karlar yağarken kadın hâlâ kitap okuyor, küçük çocuksa gülümsüyordu. Yerine yerleştirdiğimde daha önce görmediğime emin olduğum küreyle sendeledim. Onların yanına bunu kim koymuştu? Aklıma gelen isimle dudaklarımdan kopan hıçkırığa engel olamadım. O bırakmıştı. Beşinci kürem, beşinci yaş günü hediyemdi. Onu kaybettiğim o lanet gün için, doğum günüm için almış olmalıydı. Hızlıca aldım avuçlarıma. Üzerindeki tozu sildiğimde, kürenin içinde gördüklerimle ağlayarak yere çöktüm. Olamazdı. Bu gerçek değildi. Küreyi göğsüme yaslarken gözlerimi küreye kenetledim. Hayal ettiğim gibiydi. O gün bana anlattığı masaldaki gibiydi. Biliyordu. Bunların yaşanacağını biliyordu. Onun için özel olarak yaptırmış olmalıydı. Gözyaşlarım tepesi çatlamış kürenin üzerine damlarken, küçük bir geminin yanında kucağında minik bir bebekle duran çocuk bana bakarak gülümsüyordu.

***

Sevgili okurlarım,

İki yeni bölüm sizlerle…

Yorumlarınızı bekliyorum.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!