11. Bölüm

Siz asla geri gelmeyecek birini beklediniz mi? Bir daha yüzünü göremeyecek, sesini duyamayacak, kokusunu ve sıcaklığını hissedemeyeceğiniz birini? Ben bekledim. Annemi… Asla kavuşamayacağımızı, bir daha beni kollarıyla saramayacağını, her gece anlattığı masalları bir daha o nahif sesinden duyamayacağımı bilerek bekledim. Kimse bilmedi hissettiklerimi. İçimdeki koca yangını kimse görmedi. 

Yıllar sonra bu odada, beni ardında bıraktığı bu yerde seslenmek istedim ona. “Anne!” demek, avazım çıktığı kadar bağırmak istedim. Dilimi yakacak o kelimeyi defalarca haykırmak. “Anne…” Sanki söylesem bu odaya gelecek, girdiği o karanlık yoldan bana geri dönecekti. Yüreğimdeki o keskin sızı varlığını yine hatırlatmıştı. “Olmaz! Seslensen de faydasız… O gitti! Gitti!” Gözlerimden süzülen yaşları silmeden, avuçlarımdaki küçük kar küresini bir saniye bile bırakmadan öylece oturdum çöktüğüm o yerde.

Günahkâr bir kadının günah tohumuydum ben. Bu topraklarda yüzüme bakan her bir insanın aklında yer eden, koca bir ayıbın geride kalan tek bağıydım. Bugün cenazede beni gören herkes kim olduğumu anlamıştı. Yaşamamamı diliyorlardı belki de. Seçme şansları olsaydı eğer, yirmi beş yıl önce günahkâr gelin ağalarıyla birlikte o odada ölmemi tercih edeceklerini biliyordum. Beni tanımasalar da nefret ediyorlardı benden. Ama alışacaklardı. Varlığıma alışacaklar, bana güvenmeyi öğreneceklerdi. Buna mecburlardı. Benim burada olmaya mecbur olduğum gibi… Onlara adaletli davranacak, hak ettikleri değeri verecektim.  

“Ya hiç bulamazsan onu Savaş?” dedi içimdeki ses. “Ya hiç ‘kardeşim’ diye saramazsan onu? Ya çok geç kaldıysan?”

Başımı salladım isyan edercesine. Ayakta duramazdım o zaman… Eğer hayatta değilse yaşayamazdım. Derin bir nefes alıp kar küresindeki minik bebeğin yüzüne baktım. “Yaşıyorsun, değil mi kardeşim? Nefes alıyorsun, değil mi? Beni bırakıp sen de gitmedin, değil mi?”

Sağ elimi kalbimin üzerine koyup derin bir nefes aldım. “Öyle olsa hissederdim ben!” 

Peki neredeydi? Babam olacak o lanet herif nereye bırakmıştı onu? Nasıl bir hayat yaşıyordu şimdi? Yıllardır cevabını bulamadığım düşünceler bir kez daha soluğumu kesti. Neden bulamıyordum? Neden? Boştaki avucumu öfkeyle başımın yanına vurdum. Ölürken bile tüm sırlarını yanında götüren adama lanet ettim bir kez daha.

Kayıtlarda bile yoktu yeri. Sanki hiç var olmamış gibiydi. Ona soyadını vermek bir yana doğumuna dair en ufak bir ize bile katlanamamıştı sanki Sancar Ağa.  

Bakışlarımı kapının ötesinde görünen annemin son nefesini verdiği, kardeşimin bir battaniyeye sarılı çıkarıldığı odaya diktim. Nasıl öldürmüştü onu? O gün silah sesi işitmemiştim. Nasıl son vermişti hayatına? Son nefesini nasıl vermişti annem? Bu sırrı çözebilmek için o gün, o odada her şeye şahit olan kişileri bulmak için yurdun dört bir yanını aramıştım. Ama yoklardı. Ne ebeyi ne de hemşireleri bulmuştum. Hepsi bir hayalet gibi ortadan kaybolmuştu sanki! Nasıl kabul etmişlerdi bu suça ortak olmayı? Hiç mi vicdanları sızlamamıştı? Annemin ölümüne şahit, kardeşimin koparılmasına yardımcı olmalarının bedeli ne kadardı? 

Ölüm nedeninin yazılı olduğu kâğıt parçasını hatırladığımda acıyla yumdum gözlerimi. Doğum yaptığına dair tek bir detay verilmezken ölüm nedeni olarak kalp krizi geçirdiği notu düşülmüştü. Sancar Kahraman, herkesi kandırmayı başarmıştı. Ama beni inandıramamıştı bu yalana. Kardeşimi bulmak için yaptığım her aramanın önünü kesmiş, yaklaştığımı düşündüğüm her anda önüme koca bir boşluk bırakmıştı. Adım atmama izin vermemiş, sorgulamama tahammül edememişti. Karşıma çıkmasa da her daim nefesini ensemde hissetmemi sağlamayı başarmıştı.

Şimdi onca yıl sonra bana kalan sadece iki mezardı. Birinde bana hayat veren, can veren kadın, diğerindeyse yabancı bir bebek vardı. Yarın ağalığı devraldıktan hemen sonra, elime ulaşacak DNA raporunda o mezarda yatan bebeğin benim kardeşim olmadığını önce o avluda olan herkes, ardından tüm cihan öğrenecekti. Kardeşimin yaşadığını anladıklarında bana, aşiretime, kanıma düşman olan herkes canımın yarısının peşine düşecekti. Başta da Yedi Aşiret’in diğer ağaları… Onu benden önce bulup öldürmeye çalışacaklarına adım kadar emindim. Zira onun yaşaması demek, yıllar önce verilen hükmün gerçekleşmemiş olduğunu gösterecekti. Bu, Yedi Aşiret’in zayıflığının en büyük ve tek işareti olacaktı. Düşman aşiretler için en büyük fırsat olacaktı. En önemlisi de kardeşimin ağa kanı taşıyor olma ihtimaliydi. Benim dışımda ağalığın başka bir vârisinin olması en çok o adamı, Barzan Ağa’yı rahatsız edecekti. Ama başaramayacaklardı. Beni öldürmeyi başaramadıkları gibi bir kez daha başarısız olacaklardı. Onun kılına dahi dokunmalarına izin vermeyecektim. Suretine dair ufak bir ize, benliğine dair bir detaya hasretken onu benden önce bulmalarına tahammül edemezdim. Ayaz’ın aracılığıyla her birinin yakınına yerleştirdiğim altı adam, bana onların attıkları her adımı haber vereceklerdi. Girdiğim bu yol tehlikeliydi. Ancak kardeşime ulaşabilmek için denemek zorundaydım.

Kar küresindeki iki küçük çocuğa çevirdim bakışlarımı. Birlikte öyle güzel ve öyle güçlü görünüyorlardı ki… “Burada olsaydın, yanımda olsaydın her şey daha kolay olurdu!” Derin bir nefesle ciğerlerimi doldururken gözlerimi sıkıca kapadım. “O zaman böyle bir adam olmazdım belki…”

Yaşadığım acılar beni güçlendirmişti. Ama iyi bir adam olmama vesile olamamışlardı. Umursamazdım ve fazlasıyla acımasız biri olmuştum. Hayatta tek bildiğim çalışmak zorunda olduğumdu. Babamdan uzakta, tek başıma hayatta kalabilmek için, kardeşime iyi bir hayat sunabilmek için çalışmalıydım. En önemlisi de ona benzemediğimi kanıtlamalıydım. Çok çalıştım. Eğitim aldığım okullarda başarılı bir öğrenci oldum. Ne bu topraklarda geçen çocukluğumu ne burada yaşadıklarımı ne de benden çalınanları unuttum! Okula korumalarla giden, aktivitelere katılmak istemeyen kimilerine göre huysuz, bazılarına göre ise gizemli bir çocuktum. Derslerime giren hocalarımın da düşüncesi bu yöndeydi. Tek bildikleri, zengin ve güzel modacı Kardelen Kahraman’ın yeğeni olduğumdu. Ve ilgilendikleri ise sadece onun parası ve okula yaptığı bağışlardı. Babamın kim olduğundan, hatta yaşayıp yaşamadığından bile haberleri yoktu. Hiçbiri yaşadıklarımı öğrenmeye, hislerimi çözmeye çalışmamıştı.

Halam… Bu hayattaki en değerli varlığım olan diğer insandı. Normal bir çocukluk yaşamam için mücadele vermiş, her zaman en büyük destekçim olmuştu. Çevresinde onunla olmak isteyen pek çok adamı benim yüzümden istemediğini biliyordum. Arkadaşlarının düzenlediği davetlerin pek çoğuna beni yalnız bırakmamak için katılmadığını da. Bu yaşıma gelmemde, olduğum noktada dimdik ayakta durmamda emeği büyüktü. Belki o olmasa babam beni de yabancı insanların yanına bırakırdı. Benden kurtulmak için her şeyi göze alabileceğini biliyordum. Karısını öldüren, masum bir bebeği kaçıran adam bunu da yapardı.

Üniversite zamanım geldiğinde hangi bölümü okumak istediğimi düşünmeme dahi gerek yoktu. Çocukken seçmiştim ben mesleğimi. Yaş günümde annemin anlattığı masallardaki o küçük gemileri yapacak ve söz verdiğim gibi onunla kardeşimi kurtaracaktım. Gemi ve Yat Tasarımı Bölümü’nü okumak istedim. Babam halamdan duyduğu bu haberle çok sinirlendi. Kabul etmedi. Ama halam onunla yaptığı uzun telefon görüşmeleriyle ikna etmeyi başardı. Ancak yine de bir şartı vardı Sancar Ağa’nın. Türkiye’de, bu bölümün olduğu tek üniversitede okuyacaktım. Yurt dışına kesinlikle gitmeme müsaadesi yoktu. Neden benim uzaklaşmamı istemediğini o yaşımda bile tahmin edebiliyordum. Gidersem dönmeyeceğimi biliyordu. Annem gibi beni öldürmemişti belki ama özgür de bırakmamıştı.

Avuçlarımdaki kar küresinde küçük Savaş’ın kollarındaki bebeğe baktım. Onun anlattıklarını anımsayınca yüreğime dağlanan sancıyı hissettim.

“Senin baban o adamsa… O zaman seni Yedi Aşiret’ten nasıl korurum? Eğer öyleyse, damarlarında gezen kan Kahraman Aşireti’ne ait değilse…”

Bunu kabul etmek istemesem de her ihtimali düşünmek zorundaydım. Eğer o adamın çocuğuysa yapabileceğim tek bir şey vardı: Onu buradan kaçıracaktım. Onunla birlikte gidemeyecek, onun yanında kalamayacaktım ama yaşadığı yeri bilecektim. Benden uzak ama mutlu olacaktı. İkna etmek istercesine fısıldadım.

“Her ne olursa olsun benim kardeşimsin sen! Baban her kim olursa olsun! Korkma, seni kimse alamaz benden!” Ama aklıma gelen ihtimal kalbimi sıkıştırdı. “Ama eğer Sancar Ağa senin de baban ise annem masum olabilir mi?”

“Birlikte yakaladım onları. Ona ayırdığım arka avludaki küçük evde sevişiyorlardı. Bir gece önce benim kollarımda olan kadın başka bir adamın koynunda çırılçıplaktı.”

Dün işittiğim sözler bir kez daha yakaladı beni. Yüreğimde yanan umudu mum ışığına çeviren, ellerime saplanan bir kelepçe, ayaklarıma vurulmuş bir prangaydı. Oturduğum yerden doğrulmaya çabaladım. Durduğum yerde sallanırken ardımda duran ufak yatağa bıraktım kendimi. Bir kez, son bir kez burada uyumak istedim. Sararmış, üzerine toz birikmiş örtünün üzerine usulca uzandım. Burnumun direğini sızlatan o sabun kokusu yitip gitmişti. Geçen zaman acımasızca yüzüme çarptı o an. Küçücük yatağa sığdırmaya çalıştım bedenimi. Kar küresini başımın hemen yanına bıraktım. Ellerimi göğsümde kenetledim sıkıca.   

***

Yanımda hissettiğim adamın sesiyle bakışlarımı çevirmeden olduğum yerde durmaya devam ettim. Öylece, sessizce… Hayatımın tükendiği o yerin önündeydim. Bir enkazın önünde! Anımsadığım hâlinden zerre bir iz kalmayan bu yerin daha önce bir ev olduğuna, gören hiç kimse inanamazdı.

“Ağam, Sancar Ağam burayı kendi kilitledi. Kimse girmesin diye…”

Ben kilidi kırarken söylemişti bu sözleri Ayaz. Kilit vurunca, o adamın yaşadığı evi yıkınca unutabilmiş miydi yaşananları? Yaşadığı ihaneti kabul edince rahatlamış mıydı yüreği? Beni izleyen meraklı bakışları hissettiğimde derin bir nefes aldım.

“Burası neresi biliyor musun Oflaz?” Önümdeki yıkıntının her bir köşesinde gezdirdim bakışlarımı. “Burası benim cehennemimin başladığı yer! Ailemin yok olduğu yer!” Acı dolu bir tebessüm dudaklarımda yer ederken başımı salladım. “Burası annemin benden vazgeçtiği yer…”

“Savaş…” dediğinde duymazdan geldim.

“Sadece onun, Sancar Ağa’nın sözleri olsa yine de inanmazdım. Ama ben… Hatırlıyorum biliyor musun? Beni bırakıp buraya, bu eve geldiği anlardan birine şahitmişim meğer. Ne acı değil mi?” dedim annemin buradaki eve girişini bir kez daha hatırlarken. “Anlayamayacak kadar küçüktüm. Bilseydim durdurmaz mıydım onu? Yapma demez miydim?” Boynumdaki zincirin ucuna asılı olan yüzük göğsümü yaktı o an.

“O adamı tanıyordum!” Hissettiğim öfkeyle dişlerimi sıkarken fısıldadım. “Emin! Babamın sağkoluydu. Bu evde kalmasına müsaade ettiğine, hanesine bu denli girmesine izin verdiğine göre ona güvenmişti. Ama niyetini görememiş.”

“Hadi gidelim, Savaş. Daha fazla durmayalım burada.”

“Ben hep gitmek zorunda kaldım, Oflaz! Bana hiç kalmak ister misin diye sormadılar! Annemin hayatından, babamınkinden, bu konaktan, topraklarımdan… Kalmak ne demek bilmedim! Bir yere ait olmayı da…”

Uzaktan gelen arabaların seslerini işittiğimde vaktin geldiğini anladım. Ama sözlerim bitmemişti. “Bu konağı yıkacağım!”

“Dostum, burası tarihi eser! Bunun için izin verilmez.”

“Burada nefes alamıyorum!” Ellerim boğazımı sardı. “Uyuyamıyorum! Her bir köşe onlardan kalan izlerle doluyken burada yaşayamam!”

“Peki, ben gerekli izinleri almaya çalışacağım. Bu süreçte nerede kalacağız? Otele mi gideceğiz?”

Alaycı bir ifadeyle gülümsedim. “Bu geceden itibaren bizi çok seven bir adamın misafiri olacağız.”

Ağalar dünkü yerlerine oturduğunda, onların yüzüne bakmadan yerime geçtim. Hemen yanımda oturan halamın elini sıkıca tuttum. Yüzündeki sıkıntılı ifadeyle bana dönüp gülümsemeye çalıştı. Onun burada olmaktan rahatsız olduğunu biliyordum. Ama gidebileceğini söylesem de beni yalnız bırakmamak için kalırdı. Babamın avukatı olan, ilk kez gördüğüm Kartal Bey karşımızdaki masaya yerleşirken, Oflaz da benim ve halamın avukatı olarak yanındaki yerini aldı.

“Herkes hazırsa mirası açıklıyorum!” dediğinde hedefi sadece bendim. Başımı salladığımda yanındaki kilitli çantayı açtı. Siyah, kalın bir dosyanın içinden birkaç sayfayı Oflaz’a uzattı. Elinde kalan tek sayfayı, sapları olmayan gözlüğünü burnunun üzerine yerleştirip okumaya başladı.

“Ben Sancar Kahraman; Seymen Kahraman’ın oğlu, Kahraman Aşireti’nin Ağası olarak, yaşadığım bu hayattan ayrılmadan mirasımı Avukatım Kartal Onur aracılığıyla yazılı ve imzalı beyanımla iletiyorum.

Kardeşim Kardelen Kahraman…”

Avukatın sözlerini Oflaz böldü. “Korhan… Kardelen Korhan!”

Masadakilerin şaşkın bakışları bana döndüğünde ardıma yaslandım. Benden açıklama bekliyorlardı.

“Avukatım Oflaz Korhan, halamın eşidir.”

“Bundan neden bizlerin haberi yok?” Barzan Ağa’nın öfkeli sesini işittiğimde avucumdaki halamın titreyen elini sarmaladım.

“Bu evlilik için sizin onay vermeniz gerektiğini bilmiyordum.”

Sözlerimin tesiriyle yerinde dikleşti. “Yanlış anladınız, Savaş Ağa! Tebrik etmek ve yanınızda olmak isterdik.”

Halamın yüzünde gezinen gözlerine yerleşen ifade beni rahatsız etti. Ancak o an üsteleyecek durumda değildim.

“Tebriklerinizi ve hediyelerinizi daha sonra kendilerine sunabilirsiniz. Şimdi…” dedim avukata elimi uzatırken. “Babamın vasiyetini dinlemek istiyorum.”

Kartal Bey, tedirgin bir hâlde elindeki kâğıtlara tekrar dikkatini verdi.

“Kardeşim Kardelen Korhan…” diyerek halamın yeni sahip olduğu soyadını ekleyip devam etti. “…yaşadığın İzmir’deki yalıyı, İstanbul’un çeşitli ilçelerinde seçtiğim on daireyi sana bırakıyorum. Banka hesabına bu miras açıklandıktan sonra ayrıca iki milyon lira havale yapılacak. Umarım senin için ayırdığım miras yeterlidir. Yıllardır olduğu gibi her daim Savaş’ın yanında olmanı istiyorum.

Oğlum Savaş Kahraman, hayattaki tek çocuğum olarak kalan her şeyim senin. Gayrimenkuller, iş merkezleri, hanlar, araziler, banka hesaplarımdaki nakitler, sahibi olduğum şirketler, holdingim, hissedar olduğum şirket ve holdinglerdeki paylarım, taşınır, taşınmaz tüm varlığım senindir. Bu miras açıklandıktan sonra ağalığı devralacaksın. Benim bıraktığım yerden sen devam edeceksin. Aşiretim, insanlarım, soyadım sana emanettir. Emanetime gözün gibi bakacağına eminim.

Sancar Kahraman”

Kendisi kadar soğuk ve mesafeli sözlerle hazırlanmıştı. Duygulanan halamın gözyaşlarını kurulamaya çalıştığını gördüğümde, omzunu sarıp kendime çektim. Onu anlayabiliyordum. Ne olursa olsun ölen kardeşiydi. Hayatı boyunca babam ona hak ettiği değeri vermese de halam ondan vazgeçmemişti. Kardeşin bir insanın hayatında ne denli mühim olduğunu en iyi bilenlerden biriydim.

Oflaz’ın hem benim hem de halamın adına imzaladığı belgelerin bitmesini beklerken Ayaz kapıda belirdi. Zamanı gelmişti. Yerimde doğrulup, yanına gittiğimde iç cebinden çıkardığı zarfı uzattı.

“Kimse görmedi, Ağam. Az önce Ankara’dan özel kuryeyle geldi.”

“Güzel,” dedim zarfı cebime yerleştirirken. “Sağ ol Ayaz.”

“Ağam?” dedi tereddütle yüzüme bakarken. “Bakmayacak mısın yazılanlara?”

“Onların yanında açmam gerek. Yoksa inanmazlar.”

Başını sallayıp, uzaklaştığında yerime döndüm. Avukat ise o sırada işlemleri halletmiş olmalıydı ki yerinden doğrulmuştu. Yanıma yaklaşıp karşımda durdu.

“Sizinle tanışmak bugüne kısmetmiş, Savaş Bey. Sancar Bey, sizden epey söz ederdi.”

Yaşlı adamın sözleriyle gülümsedim. Kibarlığından dolayı böyle konuştuğunu biliyordum. Zira Sancar Ağa’nın varlığımdan başkalarına söz etmesi çok zordu. Asla sahip olmak istemediği bir evladın adını zikretmek onun için bir yükten farksız olmalıydı.

“Tanıştığımıza sevindim, Kartal Bey. Şirketimizle çalışmaya devam edebilirsiniz. Sizi düzeninizden etmek gibi bir niyetim yok.”

“Teşekkür ederim, Savaş Bey. Ben de sizinle ve şirketinizle çalışmaya devam etmeyi çok isterim. Tekrar başınız sağ olsun.”

Avukatın gidişiyle birlikte karşımdaki adamlara döndüm. “Ben hazırım, ağalar!”

Sözlerimin ardından her biri doğruldu. Aşiretimin yaşça büyük ve saygı duyulan isimleri bu ana şahitlik etmek için avlunun bir köşesine dizildiğinde her şey hazırdı. Yedi Aşiret’in lideri Barzan Ağa, karşıma geçtiğinde bakışlarım onun birkaç adım ardındaki adamı buldu. Bevar Kılıç. Barzan Ağa’nın sağkolu ve her daim gölgesi olan genç adam yine buradaydı. Çatık kaşlarıyla bizi izliyordu. Yüzünde gezinen bakışlarımı, Barzan Ağa’nın sözleriyle ona çevirdim.

“Bugün burada, Sancar Kahraman’ın konağında, aşireti için bulunuyoruz. Kahraman Aşireti, ağalarının ölümüyle sahipsiz kalmamıştır. Sancar Ağa’nın kanı, canı, oğlu Savaş Kahraman burada ondan kalanları teslim almak için karşımda durmaktadır.”

Ağalığın devrinde olmayan bu sözlerin nedeni bu topraklardaki insanların beni tanımıyor oluşlarıydı. Yüzümü ilk kez gören insanlar, ön avludan ve avluyu saran pencerelerden bizi izliyordu. Söz sırasının bana geldiğini kavradığımda, etrafımdaki adamların yüzlerine sırayla bakarak konuşmaya başladım. Sesim konakta yankı bulurken, pek çok insanın aşina olduğu ama benim ilk kez telaffuz edip, duyacağım o sözleri söyleyerek yeminimi etmeye başladım.

“Uluhan, Korkmaz, Aslan, Soylu, Cesur ve Bedir aşiretlerinin ağaları ve Kahraman Aşireti! Büyükbabam Seymen Kahraman’dan babam Sancar Kahraman’a ve ondan bana kalan aile mirasımı bugün devralıyorum! Ben Savaş Kahraman! Atalarımdan bana kalan bu değerli soyadı ve aşireti; canım, namusum ve şerefim üzerine koruyacağıma, babamdan devraldıklarımı, Allah’ım izin verirse doğacak vârisime şan ve şerefle devredeceğime yemin ediyorum!”

Sözlerimin ardından herkes tebrik içeren sözlerini söylediğinde, başımı sallayarak kabul ettim. Beklediğim anın gelişinin heyecanıyla tekrar sesimi duyurdum.

“Ancak söyleyeceklerim bitmedi. Bu topraklardan yıllar önce ayrılmak zorunda kaldığımı her biriniz biliyorsunuz. Dün babamı, ağanızı toprağa vermeden önce ondan yerlerini ancak öğrenebildiğim iki mezarı ziyaret ettim. Kimin mezarı olduğunu merak ediyorsunuzdur,” dediğimde insanlarım suskundu. Yedi Aşiret’in diğer ağaları ise merakla beni dinliyorlardı.

“Zelal Kahraman’ın mezarıydı biri,” dediğimde uğultular yükseldi. Elimi kaldırıp susturdum. “İsmini telaffuz etmenin bile yasak olduğunu biliyorum. Ama o kadının beni dünyaya getiren kadın olduğunu ve en azından adını söylemeye hakkım olduğunu kabul etmek zorundasınız!” dediğimde karşılarında güçsüz bir adam olmadığımı görmüşlerdi.

“Onun mezarının yanında bir de küçük bir mezar vardı. Babam orada Zelal Kahraman’ın doğurduğu o bebeğin olduğunu söyledi. Ama bir söz beni buna inandıramazdı.”

Cebimdeki zarfı çıkarıp kavradım. “Bu zarfın içinde o mezardaki bebekle Zelal Kahraman arasında yapılan bir DNA testi var. Barzan Ağa bunu şimdi sizlere okuyacak.” Sözlerimin ardından uzattığım zarfı şaşkınca aldı. Avludaki insanların varlığından dolayı reddedemeyeceğini biliyordum. Hızlıca açıp çıkan kâğıdı okudu.

“Zelal Kahraman’dan alınan doku örneği ile bebekten alınan doku örneği %99.99 uyumsuzdur. Genetik bir bağ bulunmamaktadır.”

Sözleri sona erdiğinde diğer aşiret ağaları yerlerinden doğruldu hızla. İlk tepki beklediğim adamdan geldi.

“Hayır!” dedi Barzan Ağa. “Doğru değil bu! Hem bir kâğıt parçasına inanacak değiliz!”

“Elinizdeki test Ankara’da çok güvenilir bir şirkette yapıldı. İstediğiniz sağlık kuruluşunda tekrar yaptırabiliriz. Ama sonuç değişmeyecek. O mezarda yatan ne Zelal Kahraman’ın bebeği ne de benim kardeşim!”

“Bu demek oluyor ki…” dedi adının Mert olduğunu öğrendiğim adam. “Bebek yaşıyor!”

Bu sözler bir bomba misali avlunun ortasına çöktüğünde avluda ve konağın etrafındaki insanlar hep aynı şeyi söylüyordu.

“Bebek nerede?”

Bu sözleri işitirken karşımdaki adamların suretine tek tek bakıyordum. Hepsinin yüzü düşüncelerle gölgelenirken tek bir adamın ifadesi beni şaşırtmamıştı. Barzan Uluhan, elindeki kâğıdı avucunda sıkarken omzunun gerisindeki en iyi adamına bakıyordu: Bevar Kılıç’a.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!