18. Bölüm

Lalezar…

Kapıdan çıktıklarını gördüğümde gülümseyerek masaya döndüm.

“Gittiler.”

“Çok çok çok güzelmiş. Şok geçirdim resmen…”

Samira’nın sözlerine gülümsedim. Masadaki çayımı yudumladıktan sonra arkama yaslandım.

“Sen bir de benim hâlimi düşün. Sabah Genco ağabeyimin ardından göründüğünde düşüyordum neredeyse. Allah özene bezene yaratmış resmen…”

Başıyla onayladı Samira. Bakışları konağın kapısında gezindi.

“Böylesine güzel bir yüzün, bir peçenin ardında neden tutulduğunu anlamak için çok düşünmeye gerek yok bence. Yüzü ve güzelliği görülmüş olsaydı, şimdiye dek onlarca ağa kapısında sıra olurdu, eminim.”

“Yoksa Genco ağabeyim, Amelya ile evlenemezdi diyorsun yani…”

Samira, kendine has kahkahasının ardından yüzündeki kocaman gülümsemeyle bana doğru eğildi.

“Kaderlerinde varsa dünyanın iki ucunda olsalar da mutlaka birleşirlerdi, tatlım. Tabii Genco’nun gözü Hande’yle kör olmasaydı…”

“Lalezar Ağam!”

Bevar’ın sesini duyduğumda bakışlarımı sağ yanımda dikilen adama çevirdim. Çatık kaşları yüzümde gezinirken derin bir soluk aldım. Böyle ansızın karşıma dikilme huyu yıllardır değişmediği hâlde her seferinde beni etkilemeyi başarıyordu.

“Bevar? Bir sorun mu var?”

Tereddütle yüzüme bakıp bakışlarını kaçırdı.

“Sermiyan Bey’e götüreceğim seni.”

Babamın adını duyduğumda telaşla doğruldum yerimden.

“Babama bir şey mi oldu?” diye sorduğumda, bir şey demeyince korktum. Kollarını tutarak, “Doğruyu söyle, Bevar!” dedim.

Kollarını tutan ellerimi avuçlarına aldı. Gözlerime bir süre bakıp başını salladı. “Bir sorun yok. Sermiyan Bey gayet iyi. Ağamın emri var. Onu görmeye gitmeni istedi.”

Genco ağabeyim neden böyle bir karar vermişti? Hem neden çıkarken bana söylememişti? Anlam veremesem de kabul ettim. Babamı, kahramanımı çok özlemiştim. Hem o da beni özlemiş olmalıydı. Hatta belki de Genco ağabeyim yüzünden bana da kızgındı. Karan ve Samira’ya dönerek, “Çok gecikmem,” dedim.

“Bir sorun yok, değil mi Bevar? Ben de geleyim isterseniz.”

“Siz rahatınıza bakın, Karan Bey. Birkaç saat içinde geri geleceğiz.”

Samira’ya sarıldıktan sonra Bevar’ın ardından çıktım. Kapıda bizi bekleyen en az on korumayı gördüğümde yanımdaki adama döndüm.

“Benden ne gizliyorsun, Bevar?”

“Sabret. Öğreneceksin,” dediğinde açtığı kapıyı tutup yüzüne yaklaştım.

“Sabır konusunda mastır yaptım ben sayende! Haberin yok senin!”

Ardından öfkeyle bindim arabaya. Yanıma oturduğunu hissettiğimde, yüzüne bakmadan sordum.

“Babama neden bey diyorsun? Onun ağa olduğunu unuttun sanırım.”

Sustu ve bir kez daha beni deli etmeyi başardı.

***

Dağ evinin önünde durduğumuzda yengem ve annem bahçedeki masada oturuyordu. Annem beni gördüğünde hızla ayağa kalkıp, “Lale!” diyerek sarıldı. Hıçkırarak ağlamaya başladığında ne olduğunu anlamak için sandalyede dimdik duran yengeme baktım. Bakışlarını benden kaçırdı. Ağabeyimin nikâhında yanında olduğum için kızgın olmalıydı. Geri çekilip annemin yaşlarla ıslanan yüzüne baktım.

“Ağlama, anne!”

Annem yüzünü tutan ellerime ellerini uzattığında Bevar kolumu tuttu hızlıca.

“İçeri girmeliyiz, Lalezar Ağam,” dediğinde annem ellerini geri indirdi. Başını eğip yaşlarla ıslanan yüzünü çekti avuçlarımdan. Bevar’ın anlamsız korumacı tavrını, annemin üzgün ve suskun duruşunu anlayamıyordum.

“Ben babamla konuşup geleceğim, anne. Seninle sonra konuşuruz,” dedim ellerini tutarken. Bakışları arkama odaklandığında orada Bevar’ın olduğunu biliyordum. Ona bakıp geri çekti ellerini. Yengemin yanına gittiğinde hızla arkama döndüm. Bevar’a bakıp fısıldadım.

“Beni düşmanlardan koruyacaksın, Bevar! Annemden değil!”

Konuşmasını bile beklemeden dağ evine doğru yürümeye başladım. Kapıdan içeri girdiğimde, içerisi yıllar önce gördüğüm hâlinden çok farklıydı. Eşyalar yenilenmiş görünüyordu. Babamı koltukta oturmuş, önündeki onlarca kâğıda bakarken buldum. Karşısındaki adam beni görüp doğruldu. Ancak babam o kadar dalgındı ki fark etmedi bile gelişimi. Yanına oturup koluna sarılarak başımı omzuna yasladım. Yüzüne baktığımda gördüğüm gözleri kan kırmızısıydı.

“Babacığım?”

Hiçbir şey demeden sağlam olan tek koluyla sardı beni. Ben de sıkıca sarıldım. Dokunduğu gibi hızlıca ayrıldı. Solgun yüzüne baktım.

“Hasta mısın, baba?”

Bir şey söylemek istercesine dudaklarını araladı. Ardından öksürerek kendini toparlayıp başını salladı.

“Geldiğine göre artık bu işi bitirebiliriz.”

Önündeki kâğıtları imzalamak için eğildiğinde elini tuttum.

“Bunlar ne, baba?”

Yüzüme bakmadan elimi itti. Ardından imzalamaya başladı. İşini bitirip kâğıtları karşısındaki avukata uzatmadan, beni hayrete düşüren o sözleri sarf etti.

“Hisselerimi Genco’ya satıyorum.”

“Bu da ne demek? Neden böyle bir şey yapıyorsun?”

“İşlerle ya da aşiretle daha fazla uğraşmayı istemiyorum. O döndü. Ağalığı da devraldı. Ben de artık inzivaya çekilebilirim.”

Sözlerinin ardından yüzüme baktı. Babamın söyledikleriyle donduğumu hissettim. Yanlış duymuş olmalıydım. Yanına çöktüm tekrar. Her şeyi bir anda bırakması o kadar anlamsızdı ki… Amcamı kaybetmesi miydi nedeni? Onun acısı mıydı onu bu kararı vermeye iten? Ne olursa olsun, ona destek olmak zorundaydım. O benim babamdı.

“Tamam, nasıl istersen öyle olsun. Ben de buraya, yanınıza gelirim, baba.”

Ayağa kalkıp karşısındaki adama uzattı kâğıtları. Adam kâğıtlara göz gezdirip yanındaki çantayı uzattı. Babam çantayı alınca önündeki sehpaya koyup açtı. İçerisindeki yüzlerce Amerikan doları bulunan destelere göz gezdirip tekrar kapadı. Adam aldığından memnun bir yüz ifadesiyle odadan çıktı.

“Baba?” dedim eline uzanıp sıkıca kavrarken.

Yüzüme bakmadan elini çekti. Kalktığı koltuğa kendisini geri bıraktı. “Her şeyimi Genco’ya sattım. Yalnızca burası kaldı. Ölene dek annenle burada yaşayacağız. Yalnızca annen ve ben…”

“Ya ben?” Kendimi gösterirken beni bu kararının hangi noktasına yerleştirdiğini anlamaya çalıştım.

Başını kaldırıp bana baktı. “Sen de Genco’nun yanında kalacak, artık onun himayesi altında olacaksın. Hayatından, geleceğinden o sorumlu olacak.”

Gözlerim doldu. “Hayır!” Ama o susmadı. Acımasızca açtığı yarayı kanatmaya devam etti.

“Bir daha buraya gelme. Bizi arama, sorma… Huzurumuzu bozmak istemiyorsan…”

Boşluğa dalan bakışlarımı çektim. Başımın içinde yüzlerce düşünce dönüp dururken, gerçeği kavramam uzun sürmedi. Aralanan dudaklarıma kapadım ellerimi.

Titreyerek ayağa kalktığımda babam da kalktı. Yerimde sendelediğimde sehpada duran çantayı gördüm. Midem bulanmaya, öfkeden gözlerim kararmaya başladığında bağırdım.

“Sattın beni!”

Öfkeyle babamın yüzüne baktım. Geriye bir adım atıp düşecekken, belimi saran kolları hissettim. Güçsüz bedenim sahibini bildiğim sıcaklığa yıkılırken, boğazım yırtılırcasına bağırdım bu kez.

“Kızını ne kadara sattın, Sermiyan Ağa? Söyle! İstediğin parayı verdi mi, Genco Ağa? Söylesene!”

“Yapma, Lale! Yapma, güzelim!” Kulağıma değen dudaklar ve derinlerde işittiğim fısıltılar beni durduramadı. İçimdeki yangın damarlarımda çağlarken kalbimdeki derin yaranın acısıyla haykırdım.

“Öldün! Benim için bugün öldün! Bir daha asla… Asla göremeyeceksin yüzümü! Benim babam değilsin artık!”

Belimi saran kollara tutundum.

“Götür beni buradan, Bevar! Lütfen…”

Belimi sarıp beni döndürdü kendisine. Dizlerim güçsüzleşmiş, bedenim taş kesilmişti sanki. Hâlimi anlamış gibi hızlıca kucağına aldı. Boynuna kollarımı dolayıp başımı boynuna gizledim. Sevdiğim adamın kollarında, onun kokusuyla geçmişimi ardımda bıraktım.

***

“Biliyordun!” dediğimde Bevar’ın yüzüne bakmadan konuşuyordum. Çünkü yüzüne bakarsam, sözlerimin birçoğunun daha o anda buhar olup uçacağını biliyordum. Başımı cama yaslarken, içimdeki zehri etrafıma saçmaya devam ediyordum.

“Yine biliyordun! Yine bana söylemedin!” dedim yorgun bir hâlde. “En çok canımı yakan bu, Bevar! Ben canım her yandığında ağabeyimden önce sana koşarken… Sen…”

“Durdur arabayı!”

Şoföre verdiği emrin ardından araba durdu. İkinci bir emirle adamın dışarı çıkmasını sağladı. Bense bekledim. Bakışlarımı camdan ayırmadan her zaman yaptığım en iyi şeyi yaparak Bevar’ı bekledim.

“Benden ne istiyorsun, Lale? Duyduklarımı ilk sana söyleyip ilk sana gelmemi mi? Bunu yapamam. Ben ne zaman emredilirse o zaman konuşurum. Ne zaman susmam söylenirse o zaman susarım. Ben Uluhanların…”

Sözlerinin devamını getirmesine tahammülüm yoktu. Ne diyeceğini, yine hangi bahanelerle kendini de beni de yaralayacağını biliyordum. Başımı camdan ayırıp yüzüne baktım. Acıyla gülümserken gözlerine baktım uzun uzun.

“Uluhanların evlatlığısın! Uluhanların yanaşması! Değil mi, Bevar?”

Âşık olduğum yüzünün hatlarını izlerken kalbim sızlıyordu. Ama izin vermedim. Bu kez mantığımın yenmesine izin vermedim. Tüm yıkılmışlığıma rağmen içimdekileri haykırdım yüzüne.

“Hangisini duymak istiyorsun? Hangi duvarı önüne örmemi istiyorsun? Beni bu kez nereye savurmak istiyorsun? Yoruldum! Sana koşmaktan yoruldum ben! Beklemekten, her defasında yakın durmaya çalışmaktan yoruldum! Ne biliyor musun? İstediğin gibi olsun! Lalezar Ağan olmamı mı istiyorsun? Tamam, olurum! Bundan sonra sen ne istersen oyum ben! Daha fazlası olmayacağım senin için!”

“Lale…”

Benimle konuşmasına izin vermedim. Elimi kaldırıp susmasını sağladım. “Bana Lale deme!” Çünkü onun bana her “Lale” deyişinde kalbimdeki sevda köşeciği sızlıyordu. Ve ben her defasında yara bere içinde ona koşarken buluyordum kendimi. Camı açıp dışarıda bekleyen adamlara bağırdım. “Hemen arabalara binin! Konağa gidiyoruz!”

Bevar’dan bir işaret beklediklerini gördüğümde bir kez daha bağırdım. “Emrediyorum!”

İlk kez adamlara emir verdiğim için her biri şaşkınlıkla yüzüme baktı. Kısa bir an sonra apar topar arabalara bindiklerinde, cama yaslanıp gözlerimi kapadım. Şimdi gidip Genco Ağa’yla hesaplaşmalıydım.

***

Mazi ve Günahkar’da tanıyacağınız Lalezar ile Bevar’ı Masum isimli hikayemde anlatacağım.

Başladığında duyuru paylaşacağım.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!