Yedi Aşiretten bir ağa öldüğünde yapılacak cenaze yüzyıldır aynı şekilde gerçekleştirilirdi. Vefat eden ağa, varisi ile dostu ya da aile yakınlarından oluşan dört kişinin omuzlarında taşınırdı mezarlığa. 

Mezarlığın girişine varıldığında tabut yere bırakılır, varis öne geçerdi. Aşiretine sahip çıkacağının sessiz işaretini verirdi bu şekilde. Ezeli ve ebedi olacak kurala göre yedi aşiretin diğer ağaları tabutun iki yanına sıralanır ve omuzlardı. Bu diziliş toprak ve güç büyüklüğüne göre olurdu. Tabut yoluna doğru usulca giderken herkes hayranlıkla bu töreni izlerdi. Zira öylesine usulüne uygun gerçekleşirdi ki insanlar sessizce izlerdi.

Sol omzunda taşıdığı tabutla yıllar sonra kolunu canlanmış hissediyordu Kenan. Bunun o anın rehavetinden kaynaklı olduğunu bilse de yinede coşkusunu yüreğinde hissediyordu. Bedeninin orta yerinde harı azalsa da yanan o ateşin varlığını yok saymaya çalışması aldığı intikamın hazzını yaşayabilmek içindi. 

“Celal, eski dostum…”

O adamın, amcasının sözlerini işittiği anda başını çevirdi Kenan. Duraksamaya yüz tuttu  adımları. Bakışlarını hissettiği öfke ve kinle yaşlı adamın yüzüne çevirdi. Koluna girmiş onu sürüklercesine yürüten Kendal’ı gördüğünde alaycı bir ifadeyle baktı yüzüne. Onun kendisine atılmak için hareket ettiğini ve koluna giren amcasının engel olduğunu gördüğünde kıvrıldı dudakları. Ardında duran Toprak’ın koluna dokunuşuyla önüne döndü. Adımları eski temposuyla devam ettiğinde açık bir halde kendilerini bekleyen mezarı sadece birkaç adım uzaktalardı.

Üzerindeki örtü kaldırıldığında kefene sarılmış beden çıktı gün yüzüne. Sadece iki adım ötesinde durup, katili olduğu adama baktı. Ayaklarının ucunda cansız bedeniyle yatıyor oluşu ve sadece dakikalar sonra bir çukura bırakılacak olması tarifi imkansız bir duyguyla sarıyordu ruhunu.

Kendal’ın Cihan ile mezara inişini, Celal Ağanın onların ellerinde toprağa bırakılmasını puslu gözleriyle izledi. Üzerine kapatılan tahta parçalarının onu gizlediğini gördüğünde ağabeyi ve babası geldi aklına. Onların yanan bedenleriyle beyaz bir kumaşa sarılıp gömüldüğünü düşününce tırnakları battı avucuna. Hak etmemişlerdi. Böylesine zalim bir ölüm olmamalıydı kaderleri. Onlar içinde böyle bir cenaze düzenlenmiş miydi? Arkalarda kalan insanlara baktı. Kalabalıklar mı uğurlamışlardı onları da? Onun yerine konan yabancı bir adamla birlikte gömülen üç bedene bakanlar neler düşünmüştü? Bir aşiretin ağası ve kadersiz iki varisi… Ne kadar acı bir son… Öylece yitip gittiler üzülenler olmuş muydu?

“Bir insanı anası sevmezse kimse sevmez.”

İç sesini yok saymaya çalışsa da doğru olduğunu biliyordu. Anası dahi sevmemişken onları, bir başkası kaç gün üzülebilirdi? Kırk gün yas tutamamışken bir başkasından bunu nasıl isteyebilirdi?

“Şanslı bir adammışsın evlat.”

Ona o günlerde bakan, yaralarını saran ihtiyar öyle demişti. Oysa o şanslı değil, lanetli olduğuna inanıyordu. Zira arkada kalan oyken, onca acıya, kedere göğüs germesi gereken o olmuşken nasıl şanslı sayılabilirdi?

Uzatılan kürek ile düşüncelerinden sıyrıldı Kenan. Kısa bir bocalamanın ardından elindeki küreği yüreğindeki kiniyle toprağa sapladı. Bakışları az önce tahtaların ardına gizlenen kefenlenmiş bedenin olduğu yerdeydi. Küreğe dolan toprağı üzerine savurdu. Tıpkı onu öldürmeden önce yüzüne babası ve ağabeyinin toprağını atar gibi nefret doluydu. Katili olduğu adamı pervasızca gömüyor olması bir yanını delice hislere boğsa da yok saymayı başardı. Zira sadece hak ettiği yere, cehenneme gitmesi için biletini erken kesmişti o. Sonsuza dek yanması dileğiyle bir kez daha savurup kara toprağı üzerine geri çekildi. Sancar Ağaya uzattı küreği.

Arkasına dönüp uzaklaştı. Onun her adımıyla doldu çukur. Celal Ağayı yutup yok etti. Edilen dualara katılıyor görünse de içinden geçenler çok başkaydı.

“Yaptıklarının bedelini ödetmeden huzura erdirme ruhunu Allah’ım… Ve eğer mümkünse… Affet beni… Yaptıklarım ve yapacaklarım için affet…”

**

Cenaze sonrası konağa geçildiğinde katılan kişi o denli azdı ki bu durum yıllarca konuşulacaktı. Gelenler mecburen orada olanlardı sadece. Gün geceye dönerken, yedi gece boyunca orada kalmak zorunda olacağını bilmenin düşüncesiyle bunaldı Kenan. Saatler sonra telefonuna bakabildiğinde Gazel’e dair yapılacak haberleri alabilmek için eklediği siteden gelen bildirimleri gördü. Merak ve endişeyle Ömer’den gelen mesajları yok saydı. Siteyi açtığında gördüğü video oturduğu yerden kızgınlıkla doğrulmasına sebep oldu. Videonun ana ekranında gördüğü görüntü bikiniliydi. Eski olduğunu düşündürdü. Yok sayacağı anda videonun arkasında görünen üzüm bağı dikkatini çekti. Yanlış gördüğünü umut ederek videoyu açtığında gerçeği kabullenmesi zor olacaktı.

Havuzun içerisinde başını çıkardığında ıslak saçlar ardında süzüldü. Gökyüzüne bakıp, ellerini yüzünde ve saçlarında gezdirdiğini gördüğünde sıkıntıyla bir nefes verdi. Gülümseyişinin ardından gördüğü gülümsemesi dikkatini dağıttı. Bir kadın nasıl bu kadar güzel gülebilirdi?

“Merhaba ben Gazel. Bu videoyu beni merak eden sevgili patronum Kardelen hanım ve sevenlerim için çekmeye karar verdim. Ben iyiyim ve mutluyum. Sadece biraz dinlenmeye ve güç toplamaya ihtiyacım vardı. Sessizliğimi fırsat olarak gören bazı akbabalar olduğunu, hakkımda asılsız haberler çıkardıklarını duydum.”

Sağ omzuna ıslak saçlarını topladı. Gülümsemesini silmeden, bakıyordu. Ekranın titreyerek biraz daha aşağıya indiğini ve beyaz bikininin sarmaladığı göğüslerin tüm kıvrımlarıyla göründüğünü fark ettiğinde sol yumruğunu sıktı.

“Videoyu çeken o adam ile hiçbir bağım bulunmamaktadır.” Sağ elinin gösterip, ekrana uzattı. “Ne kalbimi çalan ne de parmağıma beni sonsuza dek kendine bağlayacak yüzüğü takabilen bir adam çıkmadı karşıma. Bir gün…”

Elini indirip, gözlerini kaçırdığını gördüğünde merakla baktı Kenan.

“Bir gün olduğunda sizlerle mutluluğumu ve heyecanımı paylaşacağım. Söz veriyorum.” Başını kaldırıp, ıslak kirpiklerinin ardından ekrana baktığını gördüğünde sessiz bir nefes aldı. “Şimdi sadece dinlenmek istiyorum. Bir  süre burada, güvendiğim birinin yanında tatil yapacağım. Beni bulmaya çalışacak magazincilere küçük bir öneri. Beni aramak için vakit kaybetmeyin. Çünkü bulamayacağınız cennet gibi bir yerdeyim. Bir süre daha ayrılmaya niyetim yok. Ama döndüğümde sizlerle, en mutlu olduğum yerde, defilelerde karşınızda olmaktan mutluluk duyacağım. Sizleri sevgiyle kucaklıyor ve öpüyorum.”

Ellerini dudaklarına örtüp öptükten sonra ekrana sallayışını izledi ve video sona erdi.

Bittiğini anladığında hissettiği öfkenin odağı sadece oydu. O küçücük, tenini gizlemeyen bikini ile nasıl böyle bir video çekmişti? Ya ayağındaki alçı? Ona rağmen neden havuza girmişti? Hızlıca ezbere bildiği gizli numarayı tuşladı. Karşıdan uykulu bir şekilde yanıt geldiğinde dişlerini sıkarak bağırdı.

“Gazel’i ver telefona… Seninle sonra hesaplaşacağım Ömer.”

***

Koridorda, iki odanın arasına koyduğu koltukta iki büklüm uyuyordu Ömer. Neredeyse bir saat önce son kez Beyini aramış, ulaşamayınca pes etmişti. Çalan telefonunun sesi yankılanarak kendisine geldiğinde yerinden sıçradı. Önce nerede olduğunu kavramaya çalıştı. Koridorun ucundaki merdivenlerden gelen ışık karanlığı az da olsa kırmayı başarıyordu. Ses giderek arttığında telaşla telefonunu bulmaya çalıştı. Ekrana baktığında gördüğü isimle heyecanla doğruldu.

“Beyim…”

“Gazel’i ver telefona… Seninle sonra hesaplaşacağım Ömer.”

Öfkeliydi. Adamın sesinin her tonunu bildiği için bunu anlamak zor olmadı Ömer için. Zira saymayı unuttuğu uzun yıllardır tanıyordu onu.

Henüz yirmi dört yaşındaydı tanıştığında Kenan’la. Asaf ise yirmi beş yaşındaydı. Her ikisi de kimsesiz ve yetim büyümüştü. Yetimhaneden çıktıktan sonra sokaklarda kalmışlar, kavgalara karışmış, yaralanmışlardı. Hayatta kalmayı ve bu uğurda gözlerini karartmayı öğrenmişlerdi. Günleri böyle geçerken zaman kavramını unutmuşlardı. Alışmışlardı. Karanlığa, sokak kavgalarına, büyük adamların kirli işlerini yapmaya. Ta ki patronları olan adam tarafından tuzağa düşürülüp, öldürülesiye dövülene dek. Asaf o gün delirmiş ve her şeyi, herkesi yok sayıp onu da yanına alıp kaçmıştı.

Otostop ile bindikleri bir tır ile yola düştüler. Şoförün son durağı olan Iskenderun’a vardıklarında hiç bilmedikleri bir şehir ile karşılaştılar. Önce günlük  liman işleri ardından yat ve tekne temizlikleri yaptılar. Karınlarını doyuracak kadar kazanıyorlardı. Kimseye kimliklerini belli etmeden, birer yabancı olarak günlerini geçiriyorlardı. Teknesi için yardım istemeye gelen ihtiyarla yolları kesiştiğinde ondan tekneyi, balıkçılığı öğrendiler. Deniz feneri ise evleri oldu. Bir gece balıktan döndüklerinde ise bir yabancıyı buldular ihtiyarın kulübesinde. İhtiyar için önemli olduğunu öğrendikleri genç adamı korudular. Uyanıp kendisine geldiği vakitte onu ait olduğu yere götürmek için düştüler yola. Geri döneceklerini düşünseler de yanılmışlardı. Onun adamı olmalarını istendiklerinde hem Asaf hem de kendisi için karar vermişti Ömer. Son nefeslerine dek ona sadık olacaklardı.

Böyle zamanlarda sessiz kalması gerektiğini bildiğinden yapacağı açıklamalardan vazgeçti. O an videoyu görmüş olabileceği aklına geldiğinde yumruk yaptığı elini ısırdı. İşte şimdi yanmıştı. Kendini toparlamaya çalışıp, “Hemen Beyim.”dedi.

Solunda kalan kapıya yöneldi. Önce usulünce vurdu. Ses gelmeyince yavaşça araladı. Genç kız uyuyordu. Başını çevirip onun haline bakmamak için sırtını dönerek yürüdü. “Gazel Hanım.”

Hiç ses gelmediğinde tekrar seslendi. Yine cevap alamayınca bu kez beyine fısıldayarak cevap verdi. “Uyuyor Ağam.”

**

Uyuduğunu duyduğunda yumuşamaya yüz tutmuş sinirini tüm gücünü kullanarak ayakta tutmaya çalıştı. “Ayağı nasıl?”

“Çok ağrısı oldu bu akşam. O yüzden Nurbanu Hanım iğne yaptı.”

İşittikleriyle yüzünü buruşturdu. “O ayağıyla havuza girerse…” Tekrar hissettiği öfke ile yumruğunu sıktı. “Benim haberim olmadan böyle bir şey yapmasına nasıl izin verirsin Ömer?”

“Beyim seni çok aradım ama ulaşamadım. Asaf’a da… İznin olmadan yapmayacağımı söylediğimde ondan yardım istedi. Mani olamadım.”

“Kimden?”

“Nurbanu Hanımdan… Bikiniyi ona veren de hazırlanmasına yardım edende oydu.”

Neden böyle bir yardımda bulunmuştu Nurbanu? Anlayamıyordu. Oysa Gazel’in varlığından hoşlanmadığını net bir şekilde göstermişti. “Videoyu da o çekti deme sakın bana.”

“Senin ona kızmayacağını söyledi.”

Hoşuna gitmedi bu durum. “Sabah Nurbanu oradan gidecek Ömer.”

“Beyim… Gazel hanım hala iyi değil. Bu gece ateşler içerisinde yandı. Tekrar hastalanırsa…”

Duyduklarıyla güçlükle yutkundu. Böylesi bir çare ona zarar verecekti. Bu yüzden vazgeçti. “Ben gelene kadar kalsın. Ama geldiğim vakit Antep’e dönecek. Bir şey daha… Dün video çekilirken orada olan adamların hepsini yolla. Tek bir tanesini dahi oraya geldiğimde  görmeyeceğim. Antep’ten yeni adamlar iste.”

“Emredersin Beyim.”

“Gazel’in gölgesi olacaksın bundan sonra.” Dedi. Ona güvenebileceğini bilse de “Benim gibi kendinden önce bileceksin onu Ömer. Bir kez daha canı yanmayacak.” Diye ekledi.

“Emrin başım üzerine beyim. Sen ne zaman geleceksin?”

“Celal Ağanın yedisi olana dek burada kalmam gerek. Cihan Ağalığı devraldığı vakit yola çıkacağım. Sabah gözlerini açtığı anda Gazel ile konuştur beni.”

“Eyvallah Ağam.”

Telefon görüşmesi sona erdiğinde kapının ardında bu konuşmaya şahit olan biri daha vardı. Nurbanu…

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!