24. Bölüm

(Bölümde özel sahneler yer almaktadır. Okumak istemeyen okurlarım uzun olarak yıldızla ayırdığım kısımdan sonrasını okuyabilir.)

***

Güneşin doğmasına birkaç saat vardı. Konak sessizliğe bürünmüştü. Merdivenleri çıkarken yorgun ve kızgındım. Koşuşturmaca ile geçen yedi gün içinde yapmam gerekenleri fazlasıyla yerine getirmiş olmanın rahatlığı olsa da mutlu hissedemiyordum. Miras, topraklar ve en önemlisi işlerin toparlanması sandığımdan daha zor ve daha yorucu olmuştu. Bunun acısını şu anda sızlayan bedenimle yaşıyordum. Ilık bir duşa, rahat bir uykuya ihtiyacım vardı. Ama onun öncesinde Amelya’yı görmeliydim. Konaktan ayrıldığım andan itibaren yalnızca bir kez konuşabilmiştik. O denli kısa ve yetersiz gelmişti ki… Yalnızca iyi olduğunu söylemiş ve ne zaman geleceğimi sormuştu. Dönüşümün belirsiz olduğunu söylediğimde ise veda edip kapatmıştı. Soğuktu ve benden uzaklaşmayı başarmıştı.

Odadan içeri girdiğimde odayı yalnızca ay ışığı aydınlatıyordu. Yatağa doğru yaklaştığımda, onu benim yastığıma yüzüstü yatmış uyurken buldum. Üzerindeki geceliğinetekleri yukarı doğru sıyrılmıştı. Onun bu denli varlığımdan habersiz oluşu canımı yaktı. Ne bekliyordum ki? Beni karşılamasını, ben yokken uyuyamamış olmasını mı? İçimdeki küçük sese engel olamadım yine de. Burada olduğumu hissetmesini istedim. Uzanıp ışığı açarak onu izlemeye başladım. Gözlerini kırpıştırıp sırtüstü dönerek gözlerini ovuşturdu. Uyandığını gördüğümde arkamı döndüm. Üzerimdekileri çıkarmaya başladığımda adımı fısıldadığını duydum. O gece gibi… Ancak dönüp bakmadım. Ona dokunmak ve yakın olmak istesem de adım atmadım.

“Genco, geldin! Rüya değil, değil mi?”

“Buradayım,” diyerek arkama bakmadan yatağa uzandım. Sırtüstü yattığımda şaşkınlıkla bana baktığını hissediyordum. Ama ona dönüp bakmayarak ışığı söndürdüm. Gözlerimi kapadığımda sesini duydum.

“Yedi gündür yoktun, Genco. Şimdi yüzüme bile bakmadan uyuyacak mısın?”

“Yedi gün!” Hissettiğim öfkeye rağmen kıpırdamadım. “Yedi gündür yokum ve sevgili karım yokluğumu döndüğümde anlıyor!”

“Bu ne demek, Genco?”

Yerimden doğruldum. “Yalan mı?” dedim yüzünü net olarak göremesem de. “Umurunda bile değildi yokluğum! Özlemedin beni! Düşünmedin bile!”

“Hayır, Genco!” dediğinde alayla güldüm.

“Bense deli gibi özledim seni! Ne aptalım, değil mi?”

Sözlerimin damağımda bıraktığı o keskin acıyla yüzümü buruşturdum. Belki de acele etmiştim… Hâlâ da ısrarla devam ediyordum. Ona dokunmamalıydım. Yataktan kalktığımda onun da kalktığını hissettiysem de ona dönmedim. Işığı yakıp karşıma geçtiğinde duygusuzca yüzüne baktım. Güzel gözleri yaşlarla dolmuştu. Gözlerimi kaçırıp yanından geçmeye çalıştım. Yapamadım. Önümde durup ellerini ansızın çıplak göğsüme dayadı.

“Her saniye özledim seni! Bana gelmeni bekledim!”

“Peki, aramalarımda neden konuşmadın benimle?” Kaşlarımı çatıp yüzüne baktım. “Ben sesini duymak için her gün Lalezar’ı yanına yolladığımda neden gönderdin onu?”

Vücuduma yasladı bedenini. “Sesini duyarsam dayanamazdım, Genco. Çıkar gelirdim yanına. O yüzden konuşamadım seninle. Ben her gece yastığına sarıldım uyumak için. Hayatımda ilk kez birini özledim…”

Karşılık vermedim. Tepkisiz duruşuma karşı ne yapacağını bilemeden elleriyle yüzümü sardı.

“Beni bırakma, Genco! Nereye gidersen git, beni de götür! Ardında bırakma beni!”

Sözlerinin ardından güzel gözlerine baktım uzun uzun. Geçen her saniye yüzü daha da asılırken, bunun hem onun hem benim için bir ceza olduğunun farkına vardım. Belini sarıp kendime çektim. Geceliğin ipek kumaşı üzerinden ellerimi kaydırdım. Kalçalarına ulaştığımda okşayarak gezdirdim ellerimi.

“Genco…”

Adımı fısıldayan dudaklarına kapandım hırlayarak. O kadar çok özlemiştim ki… Üst dudağını ısırıp çekiştirdim. İnlediğinde içimdeki tutkunun ipleri avuçlarımdan kayıp gitti. Bu kez kendimi durdurmayacaktım. Kalçalarındaki elimle bir tek harekette kaldırdım. Bacaklarını hızlıca belime sardığında gülümsedim. Öğreniyordu. Öpüşmemizi tutkuyla genişletirken koltuğa oturdum. Dudaklarımızı yavaşça ayırdığımda sızlandı. Üzerindeki gecelikten sergilenen dolgunlukları öptüm sırayla. Soluğunu tutmuş, beni izliyordu. O denli uysal ve ürkekti ki…

Gözlerimi güzel gözlerinden ayırmadan, dantel kısmına dokunup usulca sıyırdım. Sağ göğsü tüm dolgunluğuyla karşımda belirdiğinde yutkundum. Ardından tekrar yüzüne baktım. Dudakları aralanmış, başını eğmiş, beni bekliyordu. Tepkisizliğini çözemesem de ben de sabırla bekledim. Hiç kıpırdamadan kucağımda oturmaya devam ediyordu. Diğer göğsünü örten kumaşı da çekip indirdiğimde alt dudağını ısırdı. Yanakları pembeden kızıla dönerken öyle güzel görünüyordu ki… Ellerimi usulca göğüslerinin üzerinde gezdirmeye başladığımda solukları sıklaştı. Heyecanla göğüsleri inip kalkarken ona adım adım yaklaştığımı biliyordum. Yavaşça uzanıp dudaklarını kavradım. Beklemeden bana karşılık vermeye başladığında kollarını da boynuma doladı. Ellerimin altındaki göğüslerini avuçlarımda sıkarken inledi. O kadar yumuşak ve dolgunlardı ki… İncecik beline ve narin bedeninde nefes kesici duruyorlardı. Kendimi zorla dizginleyip yavaşça geri çekildim. Sağ göğsüne uzanıp dudaklarımın arasına aldım. Kucağımda kıpırdanmaya ve inlemeye başladığında geri çekilmedim. Gül goncasını andıran ucu büyüdü. Diğerine uzanıp ona da aynı ilgiyi gösterdim. Geri çekildiğimde utançla gözlerini kapatmıştı. Dudaklarına uzanıp usul usul öperek kucağımdan indirmeden kalktım. Hızlı adımlarla karşıdaki duvara yasladığımda gözleri şaşkınlıkla açıldı. Tekrar kadınlığına dokunduğumda gözlerini kapadı. Elleri omuzlarımdan saçlarımın arasına kaydığında inleyerek ayırdım dudaklarımızı. Sağ göğsüne uzanıp dudaklarımın arasına aldığımda beli kıvrıldı.

“Genco… Bırakma beni…”

Göğsünden dudaklarımı ayırıp fısıldadım.

“Asla! Sen benimsin, güzelim!”

Dudaklarıma uzanıp küçük bir öpücük bıraktığında geri çekilmesine izin vermedim. Öpüşmemiz derinleşirken soluk soluğa ayrıldım.

“Amelya…”

Sıcaklığına yaslandığımda duvar dibine çöktüm. Bir milim dahi uzak kalmasına tahammülüm yoktu. Kendimi bastırırken dudaklarına küçük öpücükler bıraktım. Utançla boynuma güzel yüzünü gömdüğünde gülümsedim.

Belini sarıp yatağa doğru yürüdüm. Minik mırıltılarını duyduğumda bir elimle saçlarını okşadım. Yatağa birlikte uzanmamızı sağladım. Çarşafı çekip çıplak sırtını örttüm. Bir yandan kokusuyla sarmalanırken, bir yandan sıcaklığına sokuldum.

“Yarın sabah İstanbul’a gidiyoruz.” Ufak da olsa bir tepki vereceğini düşünsem de sesini çıkarmadı. Belki de uyumuştu. Ben de saçlarının kokusuyla gözlerimi kapadım.

***

Telefonu öfkeyle kapadığımda ne yapacağımı bilemiyordum. Saatler sonra İstanbul’da olacaktık ve ben Hande’nin Amelya’yı üzeceğini biliyordum. Şirketten ayrılmayı kabul etmediğini öğrenmiştim. Üstelik benimle görüşmeden imza atmayacağını da Josh’a ve bana iletmişti. Deri koltuğa bıraktım kendimi. Ne yapmayı planladığını anlayamıyordum. Aramızda konuşulacak daha ne kalmıştı ki? Amelya ile evlenmemiş olsaydım bile, başka bir adamla birlikte olduktan sonra onunla bir daha sevgili olmayacağımı bilmiyor muydu? Bir inat mıydı şu an yaptıkları yoksa kıskançlık mı anlayamıyordum. Başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapadım. Şu an bu düşüncelerle boğuşamayacak kadar yorgun ve fazlasıyla uykusuzdum. Üç basamağı inip yatağa yöneldim. Telefonu bırakıp döndüğümde Amelya yastığıma sarılmış ağlıyordu. Beyaz çarşaf beline kaymış, saçları çıplak sırtına dağılmıştı. Bu hâliyle öyle nefes kesici görünüyordu ki… Hislerimi gölgeleyip yatağa yaklaşarak yavaşça oturduğumda endişeyle kavruldu yüreğim. Dün akşamki o ufak yakınlaşmamızdan dolayı pişman mı olmuştu yoksa? Bu denli aceleci davrandığım için hata mı ediyordum? Arzularıma ve ona karşı duyduğum bu yoğun tutkuya direnmeliydim belki de. Bize biraz zaman tanımalıydım. Çıplak sırtına dokunup fısıldadım.

“Amelya?”

Hıçkırıkları durduğunda kısa bir an hareketsiz kaldı. Hızla başını kaldırdığında hayran olduğum güzel gözlerinin yaşlarla dolu olduğunu gördüm. Kıyamadım. Dokunmaya kıyamadım. En çok da düşüncelerimin tesirindeydim ancak karım beni şaşırttı. Yerinden doğrulup kucağıma oturdu. Bu ani hareketiyle kollarımı beline sardığımda başını boynuma gömmüş, bir şeyler mırıldanıyordu. Çıplak bedenini ve aramızda hissettiğim dolgun göğüslerini görmezden gelip geri çekildim. Anlayamıyordum. Güzel gözlerinden akan yaşları silip ciddiyetle baktım yüzüne.

“Neden ağlıyorsun, güzelim?”

Küçük bir hıçkırık koptu dudaklarından. O an kendimi duyacağım sözlere hazırlamaya çalışıyordum.

“Genco… Ben… Sen gittin sandım!”

Rahat bir soluk aldım sözleriyle. Onun benden, yaşadıklarımızdan kaçmaması içimi ferahlattı. Saçlarını okşadım. “Buradayım… Yanındayım, Amelya…”

Başını eğdi. Kızaran yanaklarını gördüğümde utandığını anladım. Çıplak belini sarıp kucağıma çektim.

Titreyerek içini çekip fısıldadı tekrar.

“Dün gece…”

Zihnime düşen görüntülerle inlememek için zor tuttum kendimi. Tüm çıplaklığıyla kucağımda otururken içimi yakıyordu.

“Genco…” Ancak devamı gelmedi sözlerinin. “Bana ilk dokunan sensin… İlk öpen… Ben… Yalnızca ne yapacağımı bilmiyorum. Hata yapmaktan korkuyorum. Hem… Birbirimizi tanımıyoruz bile…”

“İkimiz de birbirimizi yaşayarak öğreneceğiz, Amelya. Yeri gelecek kıracağız birbirimizi, yeri gelecek üzüleceğiz. Önemli olan,” dediğimde başını kaldırarak yüzüme baktı. “Bu yatağa küs girmemek. Çünkü bir kez birbirimize sırtımızı dönersek, daha sonra yaşayacağımız her olayda ikimiz de daha da büyük yaralar alırız.”

Başını sallayıp güzel gözlerini eğdi. Onun bu tatlı hâline gülümseyerek belini sarıp kendime çektim. Çıplak göğüsleri tenime değerken uzandım. Sırtım yatağa değdiği anda Amelya’nın da yarısı neredeyse üzerimdeydi. Onun kıpırdanarak kendisini ayırmaya çalıştığını gördüğümde belini daha sıkı sardım. Saçlarına başımı dayayıp kokusunu içime çektim. “Şimdi biraz uyuyalım, güzelim. Yoksa İstanbul’a kadar dayanamayacağım.” Sözlerimin ardından kıpırtıları son buldu.

**********************

Gözlerimi araladığımda yatakta yalnızdım. Gözlerimi ovuşturup doğrulduğumda odada derin bir sessizlik vardı. “Amelya!” diye seslendiğimde yanıt gelmedi. Banyoda olup olmadığını anlamak için dikkat kesildim ama su sesi de gelmiyordu. Nereye gitmişti? Beni burada, tek başıma bırakmıştı. Uyandığımda onu görmek istememin nedenini düşünmemeye çalışarak yerimden kalktım. Banyoda elimi yüzümü yıkadıktan sonra dolaba yöneldim. Koyu bir kot ve vazgeçemediğim beyaz tişörtlerimden birini giydim. Saçlarımı karıştırıp aynada kendime baktım. Gayet iyi görünüyordum fakat İstanbul’a ayak basar basmaz dikkatlerin üzerimde olacağını biliyordum. Buradaki kol saatlerimden birini taktım. Telefonumu da alıp odadan çıktığımda avludan gelen seslerle mermer tırabzanlara yöneldim. Kahvaltı masasını Amelya ve Samira kuruyordu. Kendi aralarında gülüşüp fısır fısır bir şeyler konuşuyorlardı. Beni fark etmemişlerdi.

“Günaydın, Genco Ağa! Sonunda teşrif edebildin!” Karan’ın imalı sözleriyle başımı çevirdim. Karan sedirde oturmuş, fazlasıyla keyifli görünüyordu.

“Günaydın!” Amelya’nın olduğu yere döndüğümde güzel gözlerini bana çevirmiş, gülümsüyordu. Ona kızgındım. Bu yüzden başımı çevirip merdivenlere yöneldim. Basamakları birer ikişer indiğimde, Lalezar’ın yokluğu gözüme çarptı. Masanın olduğu taraftan geçerken, “Lalezar nerede?” dedim.

Amelya, “Sabah koşusuna çıktı. Birazdan gelir,” dediğinde sinirlendim. Ne koşusundan bahsediyorlardı? Böylesine karmaşık ve belirsiz günlerde konaktan çıkmasının sakıncalı olduğunu bilmiyor muydu bu kız?

“Tek başına gitmesine nasıl müsaade edersiniz?” dediğimde Samira omzunu silkti.

“Bevar var yanında,” dediğinde rahatladım. Yalnız olmayışının yanı sıra, Bevar’ın koruması altında oluşu içimdeki endişe yüklü bulutları dağıtmıştı.

Karan yaklaşıp elini uzattı.

“Asıl sen hesap ver bakalım, Genco Ağa. Bizi burada bırakıp bir hafta sonra dönmenin nedeni nedir? Üstelik konaktan çıkmamıza bile müsaade verdirtmedin.”

Elini kavrayıp kulağına doğru eğildim.

“Anlatacağım ama şimdi değil. Kızların yanında konuşulamayacak kadar derin ve karmaşık.”

Geri çekildiğimde Samira ve Amelya merakla bizi izliyordu. Dikkatlerini dağıtmak gerekiyordu.

“Çok açım, hanımlar!Günlerdir doğru dürüst bir şey yemedim.”

“Her şey hazır,” dedi Amelya. Masada gezinen bakışlarını mutfağa çevirdi. “Çayı getirebilir misiniz, Zehra Hanım?”

Kadın yaşına göre fazlasıyla hızlı davranarak mutfak kapısından çıktı. Elindeki çaydanlıkla masaya yaklaşırken, “Geldim, hanımım!” dedi. Yaşanan bu anları şaşkınlıkla izliyordum.

“Hadi buyurun,” diyen Amelya yerine geçtiğinde, Samira ve Karan da yerlerini aldılar. Derin bir soluk alıp kendime gelmeye çalıştım. Amelya’nın konağı bu denli sahiplenmesi ve çalışanlarla saygı dolu bir ilişki kurması beni şaşırttıysa da bundan mutlu olmuştum. Yerime geçip oturduğumda Karan, “Yeni mi geldin, Genco?” diye sordu. Çayıma uzanıp bir yudum aldım.

“Sabaha karşı geldim. Oldukça erken bir saatti.”

“Amelya’nın yüzünde güller açmasından belliydi zaten geldiğin,” dedi Samira ikimize bakıp gülümserken. “Gittiğinden beri ne doğru dürüst yüzü güldü ne de yemek yedi.”

Amelya’nın yokluğumdan bu denli etkilenmesi yüreğimi sıkıştırırken, yanımdaki kadına çevirdim bakışlarımı. “Neden yemek yemedin, güzelim?” dedim, bir kez de ondan duymak için. Güzel gözlerini yüzüme çevirip omzunu silkti.

“Bir daha aç kalmak yok,” dediğimde bakışlarını kaçırırken, içimi yakan o sözleri duyuldu güzel dudaklarından.

“Beni ardında bırakmazsan ben de aç kalmam, Genco!”

Küçük tehdidi gülümsememe neden oldu. Yavaşça uzanıp elini avucuma aldım. Sıkıca kavrayıp gözlerine baktım.

“Bundan sonra ben nereye sen oraya!”

Yanakları utançla kızardı ve başını eğdi. Dudaklarını ısırdığını gördüğümde geri çekildim. Tabağıma sevdiğim süzme peynirden alıp bir parçayı hızlıca ağzıma attım. O an avluda hızlı adımlarla girenler olduğunu fark ettiğimde arkama döndüm. Önde Bevar dururken, ardında Lalezar vardı. Bevar fazlasıyla dinç ve rahat göründüğü hâlde, Lalezar elleri dizlerinde soluk soluğaydı.

“Hoş geldiniz, hanımefendi ve beyefendi! Hele şükür gelebildiniz!”

“Ağabey!” deyip hızlıca boynuma atılan Lalezar’a sarıldım.

“Biraz daha geç kalsaydın, İstanbul’a sensiz gidecektik, küçük hanım.”

“Bevar’ın suçu, ağabey!” diyerekgeri çekilip, kaşlarını çatarak Bevar’a baktı.

Kollarını göğsünde kenetleyip kaşlarını havaya kaldırdı. “Yine ne yaptım acaba, Lalezar Ağam?” derken, Lalezar’ın kaprislerine alışkın olduğu için rahattı.

“Sürekli telefonu çaldı. Neredeyse her bir metrede durup konuştu. Kendi durduğu yetmiyormuş gibi beni de durdurdu. Neymiş efendim, o olmadan bir yere gidemezmişim.”

“Doğru söylemiş, Lalezar. Bundan sonra bir süre yanında ben veya Bevar olmadan dışarı çıkmanı istemiyorum.”

“Yine yasaklar başladı! Bu kez düşmanımız kim? Fermanlar olmadığına göre…”

Sözleriyle Amelya’nın gözlerinin dolduğunu gördüğümde dişlerimi sıktım.

“Büyükannen Beyaz Hanım nerede, ağabey? Onu getirmedin mi?”

“Onun burada asla yaşamayacağını biliyorsun, Lalezar!” Hissettiğim öfke katlanırken kendimi sakinleştirmeye çalıştım.

“Onu alman için çağırmadı mı seni?”

Oturduğum yerde geri yaslandım. “Onu getirmem için değil, orada kalmam için çağırmış.”

Kaşları çatılırken masadaki yerine oturdu. Bakışları yüzümde gezinirken ne olduğunu anlayamadığını görüyordum. Zaten sözleri de beni yanıltmadı.

“Nasıl yani? Orada kalman için mi? Bunu nasıl isteyebilir senden?”

“Büyükannemi tanımıyorsun, Lalezar,” dedim acıyla gülümserken. Ben de tanımıyordum aslında.

“Evet, tanıdığım söylenemez. Aşiretimiz için bir hayaletten ibaret olduğu için, hakkında pek fikir sahibi olan da yok. Peki, ne istedi senden, ağabey?”

“Beni topraklarına, Kurt Aşireti’ne ve yeğenine sahip çıkmam için çağırmış.”

Samira, “Yeğeni Rojda Kurt’tan mı bahsediyorsunuz?” dedi.

“Evet.” Bakışlarım Amelya’nın yüzüne kaydığında, onun kasılan yüzünü ve çatılan kaşlarını gördüm.

Bevar’ın yanıma gelmesiyle yerimden kalktım. “Siz kahvaltınıza devam edin. Ben birazdan geleceğim,” deyip birkaç adım ileriye geçtiğimde, Bevar da hemen yanıma geldi. “Ağam, uçak hazır. İki, üç saate havaalanında olmamız gerekiyor. Ancak bir sorun var.”

Kaşlarım çatıldı. Ne gibi bir sorun olabilirdi? İstanbul’a gidecek, Lalezar ve Amelya’yı yalıya bıraktıktan sonra önce şirketime, daha sonra da holdinge uğrayacaktım.

“Sorun ne?”

“Evlendiğiniz duyulmuş. Tüm gazeteler ve magazin programları sizden bahsediyor.”

Elbette duyacaklarını biliyordum. Ancak bu kadar erken ve bu kadar zamansız olmasını beklemiyordum. Aklıma gelen şey üzerine tekrar Bevar’a baktım.

“Amelya… Amelya’yı bulabilmişler mi?”

“Hayır, Ağam. Kim olduğunu ya da yüzünü bilmiyorlar. Yalnızca nikâh kayıtlarınızdan ulaşmışlar. Tek bildikleri gelin ağamın adı, yabancı olduğunu düşünüyorlar.”

Yüzünü görmemeleri içimi rahatlatıyordu. Onun fotoğraflarının gazete ve dergilerde yerli yersiz kullanılmasını istemiyordum. Bunun er ya da geç olacağını biliyordum ancak yanında ben de olmalıydım. Onun benim olduğunu herkes böylece görebilirdi. Ama neden yabancı olduğunu düşündüklerini anlayamıyordum.

“Yabancı mı?”

“Adı, Ağam. Duyulmamış bir ismi olduğu için. Daha çok Rus olduğunu düşünenler ağırlıktaymış.”

Neşeli bir kahkaha savruldu dudaklarımdan.

“Hayal güçleri muazzam!”

Başka şeyler de aklıma gelince gülümsemem soldu.

“Yalı hazır mı, Bevar?”

“Evet, Ağam. Hande Hanım’ın eşyaları toplandı ve evine gönderildi.”

Hande’nin adının geçmesi canımı sıkarken öfkemi kontrol etmeye çalıştım. Onun öznesi olduğu bir cümleyi duymak dahi istemiyordum. Kurt konağındayken Bevar’a verdiğim emri hatırlattım.

“Bizim kalacağımız kat hazır mı?”

“Uluhan İnşaat’ın iç mimarlarından Ece Hanım’a talimatı verdim, Ağam. Bugün teslim etmek için bizi yalıda bekliyor olacak.”

“Güzel.” Ardından masadakilere son hazırlıklarını yapmalarını ve avluda buluşmamızı teklif ettiğimde herkes sessizce yerinden kalktı.

Amelya da, “Üzerimi değiştirmeliyim,” deyip yüzüme bakmadan odamıza çıktığında yumruklarımı sıktım. Bu tepkisinin nedeninin az önce Rojda hakkındaki konuşmalar olduğunu biliyordum. Amelya’nın arkasından merdivenlere yöneldim. Odamıza girdiğimde üzerindeki sütlü kahve tonlarındaki elbisesini çıkarmıştı. İnce askılı, fuşya rengi, etekleri biraz kabarık olan elbisesini giymişti. Fermuarını çekmeye çalıştığını gördüğümde sessizce yanına yaklaştım. Parmaklarımı bilerek teninde gezdirip usulca çektim fermuarı.

“Teşekkür ederim,” diyerek bana döndü. Yanımdan geçeceği sırada bileğini tutup kendime yasladım. “Ne oluyor, güzelim? Neden kaçıyorsun benden?”

“Kaçmıyorum, Genco. Bizi bekliyorlar.” Gözlerini benden kaçırmaya devam ediyordu. Nazikçe çenesine dokunup yüzünü kaldırdım.

“O zaman neden gözlerini esirgiyorsun benden?”

Sözlerimin ardından gözlerini yüzüme çevirdi. Sustu. Alt dudağını dişlerinin arasına aldığında dayanamadım. Çenesindeki elimin başparmağıyla dokundum.

“Söyle, güzelim. Ne oldu?”

Kısa bir an bana bakıp titrek sesiyle fısıldadı.

“Rojda Kurt… O da orada mıydı?”

Başımı salladım. Rojda’yı nereden tanıdığını hâlâ anlayamamıştım.

“Ben olmasaydım… Rojda ile evlenecektin, değil mi?”

Bunu nereden biliyordu? Ben bile daha yeni öğrenmiştim.

“Sen… Bunu nereden biliyorsun, Amelya?” dediğimde dudakları alaycı bir gülümsemeyle kıvrıldı. Kendini geri çekip narin ellerini kenetledi.

“Senin gittiğin gece bir mektup geldi. Senin ait olduğun yerde, ait olduğun kadının yanında olduğun yazılıydı.”

Öfke… O an duyduğum salt bir öfkeydi. Bakışlarım kararırken öfkeyle bağırdım.

“Nerede o mektup?”

“Yaktım. Senin başka bir kadının adıyla anıldığın o mektubu saklayamazdım.”

Güzel gözleri yaşlarla dolarken, dayanamayıp narin bedenini sardım. “Kim yazmıştı?”

“İsim yoktu. Ama bana yazılmıştı, Genco. Benim, senin hayatında geçici bir iz olduğumu, senin karının o geceden itibaren Rojda olacağını söylüyordu.”

“Allah kahretsin!” dedim öfkeyle.

Kollarımdaki narin bedeni ürkerek titredi. Kendimi sakinleştirmeye çalışsam da başarılı olamıyordum. Yüzümde hissettiğim narin ellerle derin düşüncelerimden sıyrıldım.

“Genco… O, karın olacaktı senin.”

Kaşlarımı çatıp duyduğum öfkeyle hırsla dudaklarına kapandım. Belini sıkıca sarıp narin bedenini kendime yasladım. Üst dudağını ısırıp çekiştirdiğimde, inleyerek aralandı dudakları. Aynı hızla kendimi geri çekip fısıldadım.

“Benim karım sensin! Ben, seninle evlenmeye karar vermeden önce Rojda’dan haberim yoktu! Ayrıca oraya gidene kadar da yüzünü bile görmemiştim!”

“Güzel mi?”

Gülümsedim. Dudaklarına yaklaşıp fısıldadım.

“Güzeldi.”

Kollarımdan ayrıldı. Belini saran ellerimi tutup itmeye çalışırken söyleniyordu.

“Güzelmiş… Genco, bırak beni! Bırak! Rojda’nın yanına git!”

Bir kahkaha savruldu dudaklarımdan. Biraz daha kendime çektim.

“Senin kadar değil! Hiçbir kadını senin kadar güzel bulmuyor gözlerim.”

Hırçın hareketleri durdu. Ellerini ellerimden çekip göğsüme dokundu.

“Genco…”

Dudaklarına kapanmadan önce fısıldadım.

“Genco’nun güzeli…”

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!