20.Kalbi Kırık ve Aşık

Orman içinde devasa bir evde, bir başına yaşıyordu. Etrafında adamları ve ara sıra gelen kadınlar dışında hayatında hiç kimsesi yoktu. Evin ön bahçeye bakan tüm duvarları camla kaplıydı. Üç katlı, içinde olmayan yok denecek bir evdi. Yüzme havuzundan, saunaya, hamamdan spor salonları artamayacak odalara. Her şeyin olduğu, lüksün ayaklanıp şaha kalktığı yapıda olmayan tek şey huzurdu. Huzur korkak bir tavşan gibi ondan hep kaçmıştı. Huzur, onu kendini katledecek bir avcı gibi görüyordu belki de. Yalçın’ın düşüncesi bu yöndeydi.

Koskoca dünyada aile diyebileceği tek bir kişi vardı o da erkek kardeşiydi. Ama bir kardeşi olduğunu bilen tek bir kişi vardı o da Sedat Başkan’dı. Dünya üzerinde merhamet beslediği tek canlıydı kardeşi. Onu da göremiyor, dilediği gibi o saadeti yaşayamıyordu. Eski adıyla Mert Han Bozkurt ama yeni adıyla Demirhan Yiğitoğlu. Onu herkesten, her kötü gözden saklıyordu. Ailesi yok olurken kardeşi daha küçüktü ve pek çok şeyi anımsamıyordu. Kendisinin de gerçek adı Kaya Han’dı. Yıllar çok şeyi değiştirmişti.

Demirhan da devletin başka bir kolunda çalışıyordu. O da kendi eğitimini almış, asil bir Türk gibi görevini icra ediyordu. En öfkeli anında bile onun sesiyle gülümseyebilir, abim diyerek gevşiyordu. Hayatında sevdiği tek canlıydı Demirhan ama şimdi de mavi gözlü bir güzel hayallerinin ötesine geçmişti.

Yatak odasında, küçük antika masasının üzerinde duran fotoğraflara bakıyordu. Ruhunun ötesinde bir sancıyı tüm bedeninde hissediyordu. Efşan’ın güzelliği gözlerinin önüne serildiğinde aklı başından gidiyordu. Efşan’ın Vedat’la birlikte olması gerçeğiyle kan beynine hücum ediyor, ortalığı yıkmak, hayır ülkeyi yakmak istiyordu. Efşan kalsın içinde, onunla olsun. Öyle umutsuz duyguların gerçek olmasını istiyordu ki gitgide bu fikre alışıyor, gerçekliğine inancı artıyordu. Odasının karşı duvarına kaldırdı başını, mavi gözlerin siyah kalemle çevrelenmiş, belirginleşmiş ve kendine bakıyor oluşuyla kalbi yerinden çıkıyordu.

Otuz senelik ömründen bir kadının bu kadar içine işlemiş olmasına alışkın değildi. Kadınlar kadındı, işini görünceye kadar sevilesi varlıklardı. Duygusuz birliktelikler, anlık hazlardı kadınlar. Efşan öyle değildi, o bir kadından fazlasıydı. O artık çok fazla duyguyu bir anda yaşatan eşsiz bir canlıydı. Ama onun değildi. Varlığını bile kıskandığı adamın kadınıydı.

Vedat’ı ilk tanıdığı günden bugüne süren zamandan beridir kıskanıyordu onu. Vedat’ın gözlerindeki merhameti, ruhundaki sakinliği, karıncaya bile zarar veremeyişini ama elinde silah tutacak kadar da cesur oluşunu. Ailesini, ailesine olan bağlılığını ve mutlu bir hayatın içindeki harmanlanmasını. Her şeyini kıskanıyordu. Nesi varsa onun olsun istemiyordu ama Vedat onun ruhuna zarar veriyordu, hep vermişti. Vedat’ın ruhuna sahip olamayacaktı, bunu biliyordu ve yerini sarsmayı, başarısız olmasını istedi. Yapamadı. Hırsı dinmedi ta ki Efşan gelinceye kadar. Hırsı Efşan’la katlandı. O güzel gözlü kadını önce o görmeli, sevmeli, kalbini kazanmalıydı ama o da olmamıştı. Şimdi de Vedat’ın aşkına olan nefreti su yüzüne çıkmıştı. Hiç bu kadar çaresiz hissetmemişti. Efşan ona, “Sen Vedat’ın tırnağı etmezsin,” dediğinde Efşan’dan keşke nefret edebilseydi ama edememiş, bunun yerine Vedat’tan olduğunun misli misli nefret etmişti.

Yalçın hiçbir zaman saf duyguları olan biri olmamıştı. Çocukluğu kana bulanmıştı. İstihbaratçı olan anne ve babasının ölümüne şahitlik ederek aklının ve merhametinin büyük bir kısmını kaybetmişti. Aldığı destekler zekâsını üst seviyeye çıkartsa da merhameti bir daha geri dönmemişti. Hangi çocuk babasının boğazının kesilişine şahit olsa tüm acıma duygularını kaybetmezdi? Ailesini kaybetmişti, kardeşi çok küçüktü ve onu da kaybetmişti. Ailesi katledilmiş, dünyada yapayalnız kalmıştı. Sevgiye dair bildiği tek kişi kardeşiydi. Demirhan onu hissediyor gibiydi. Masanın üzerindeki telefonu titrediğinde onun adını görünce gülümsedi.

“Abim…” diyerek açtı telefonu. Tüm kasveti dağılmıştı, yüzüne bir gülüş bile kondurmuştu.

“Kapatacaktım, uyuyorsundur diye düşünmüştüm,” dedi Demirhan.

Efşan’ın fotoğrafına bakarak arkasına yaslandı. “Çalışıyordum, orada saat kaç?”

“Sabah oldu, sesini duymak istedim. İyi misin?”

“İyiyim, taş gibiyim. Neden sordun?”

“Rüyamda seni gördüm, çok iyi değildin.”

“Kaç yaşına geldin oğlum sen, rüyanda gördün diye ben kötü mü olacağım?” derken kahkaha attı Yalçın. “Yaza geliyorum, bir aylık zaman ayırdım.”

“Tamam, abi. Kapatıyorum, toplantıya gireceğim.”

Telefonu kapatıp masasından kalktı. Yatağına ulaşıp örtüyü kaldırıp attı, duvardaki kadına gülümseyip huzur duydu. “Bir gün bu evde ve bu yatakta sen de olacaksın, Efşan…”

                                                            ***

Günler sonra dışarı çıkacak olmanın heyecanıyla kabanının düğmelerini ilikledi. “Vedat, hadi,” derken sesi olağandan yüksek çıkmıştı.

“Dibindeyim Efşan, bağırma.”

Başını kaldırınca Vedat’ın karışık bakışlarıyla karşılaştı. “Dalmışım, dışarı çıkacağım için heyecan duyacağım aklıma gelmezdi.”

Şikâyet etmiyor olması, Vedat’ın bunu görmediği anlamına gelmiyordu. “Geçecek bu günler, sabır.”

Saçlarını kabanın içinden çıkartıp arkasına saldı. Başında siyah bir taç vardı, mavi gözleri siyah kalemle çevrelenmişti. “Şikâyet etmiyorum, biliyorum geçecek. Neler geçmedi ki… Sonuçta yanımda sen varsın, Peri var.”

Kapının önünde karşılıklı bakışıyorlardı. Vedat’ın aşkla parlayan gözleri Efşan’ın lacivert gözlerine akıyordu. “Ben nereye gidersem gideyim, gelir misin?”

“Bir Vedat kolay bulunmuyor, cehenneme bile gitsen peşinden gelirim.”

Dudakları sağa sola kıvırılırken egosu tavan yapıyordu. “O kadar seviyor musun beni?”

Efşan düşünür gibi çaprazına bakarak, işaret parmağını çenesine bıraktı. “O kadar dediğinin bir çapı vardır, ama senin şüphen var gibi.”

“Bilemiyorum,” dedi Vedat, kayıtsız bir tavırla. “Üç gecedir odama gelmiyorsun, karımı öpemiyorum çünkü o yeğenini bulunca beni unuttu. Çok ihmal ediliyorum.”

 Gözleri kocaman olmuş, Vedat’a bakıyordu. Dudakları kımıldadı ama konuşamadı bir süre. “Öyle mi yaptım?” Alt dudağını ısırdı, bakışlarını kaçırdı.

Gülmek istese de bunu yapmadı. “Hı hı, cehenneme geliyorsun ama odama gelmiyorsun. Ben de gelemiyorum, Peri hâlâ seninle uyuyor. Ne yapalım, kaderimde sevdiğim kadını yeğeniyle paylaşmak da varmış.” Sıkıntılı bir soluk alıp göğsünü şişirip boşalttı. “Çocuk falan yapmıyoruz, sen onlara bakarken beni unutursun. Benim günahım ne?”

Ona şaşkınlıkla bakarken gerçekten de alınmış bir adam görüyordu. Evet, onu unutmuştu bunu da burada anlıyordu. “Abartmasan mı?”

“Tabii ben abartıyorum, neyse gidelim mi?” Kapıdan çıkan adama kaşlarını çatarak bakmıştı. “Bu kadar alınacak ne var canım…”

“Teyze?”  Peri’nin sesiyle yerinden sıçradı. “Efendim?”

“Ben hazırım.” Peri’nin yurttan döndüğü kıyafetlerine benzer birkaç elbiseden biri vardı üzerinde. “Hadi gidelim o zaman. Sana birçok elbise alacağız, odan bugün, biz yokken hazırlanmış olacak.”

“Çanta alacak mısın bana?” Ellerini birbirine çarparak havaya sıçradı. “Kırmızı ve pembe, yeşil ve mavi.”

Efşan kahkaha atıp, eğilip yanağından sesli bir öpücük bıraktı. “Hepsini alacağım, ne istersen.”

Vedat başka yöne, Efşan ve Peri başka yöne çıktılar evden. Akşam evde buluşacaklardı, Efşan da yanında birçok adamla alışverişini tamamlayacaktı. Etrafındaki korumalar hoş bir görüntü oluşturmuyordu ama yapacak bir şeyi yoktu. Arif âdeta yanında nefes alıyordu. Alışveriş merkezine gelmesi bile nefes alması için yeterli geliyordu şu an. Özlüyordu özgür günlerini, deli gibi hem de. Aşkın onu bir kafese kapatacağını ve buna gönüllü olacağını biri ona söylese kafasına bile sıkabilir, canını alabilirdi. Ama geldiği nokta ona şunu anlatıyordu: Olmaz diye bir şey yok, hayatta her şey olabilirsin.

Saatlerce dolanıp Peri’nin tüm ihtiyaçlarını fazlasıyla almışlardı. Kendine birkaç kıyafet, sevdiği tarzda elbiseler almak için bir mağazaya girmişlerdi. Vedat’a kendi parasıyla aldığı hediyeyi düşündükçe içi kıpır kıpır ediyor, sabah ona tavır alan adamın eriyeceğini düşünüyordu. Peri yoğunluktan pufun üzerine oturmuş teyzesini izliyordu. Arif ve diğer adamlar mağazanın içine dağılmışlar, gözlerini dört açmışlardı. Mavi çiçekleri olan etekleri pileli günlük elbise çarptı gözüne. Gözleri parlayarak yaklaştı, bu elbise içinde hayal etti kendini. Vedat’ın onu beğeneceğini bile orada aklından geçiriyordu. Asılı olan yerden aldı elbiseyi, içi giderek bakıyordu. Yanına genç bir kadın yaklaştı, mağaza çalışanıydı.

“Size çok yakışacak, denemek ister misiniz?”

Kıza kısa bir bakış atıp gülümsedi. “Yakışır bence de teşekkür ederim ama denemeyeceğim. Elbise denemekten hiç hoşlanmıyorum. Otuz sekiz kırk bedene girebiliyorum. Sadece bedenini vermeniz yeterli.”

“Hanımefendi, kabinler arka tarafta. Elbiseyi denmek zorundasınız, baskı altındayım ve yeğeninizin canını düşünün. Buradan çıkamayabilirmişsiniz. Kabin üç.”

Elinde elbise öylece kaldı. Ne kadına bakabiliyor ne konuşabiliyordu. Kalbi korkuyla attı ama bu korku sadece Peri içindi. Göz ucuyla kadına bakınca, alnında ter damlaları biriktiğini gördü. Elbiseyi indirip gülümsedi. “Haklısınız, deneyeyim.”

Kadının soluk verişine acıdı, kim bilir nasıl bir tehdit altındaydı. Arif’e döndü, on metre kadar gerisinde duruyordu. “Arif, ben bunu denerken Peri’ye göz kulak ol.”

“Merak etme, Yenge,” dedi Arif, ama yanındaki adama baş işareti yaptığında koruma Efşan’ın peşinden kabinlerin önüne kadar geldi ve beklemeye başladı.

Efşan elbiseyi yere atıp derin soluk aldı. Üçüncü kabinin kapısını açtı, Yalçın omuzunu aynaya vermiş, sırıtarak ona bakıyordu. “Çok zeki bir kadınsın, sana hayranım, Efşan.”

“Sen de çok laftan anlamaz bir adamsın, senden hiç hoşlanmıyorum.”

“İçeri gir!” dedi sesi ikisinin duyacağı kadardı.

“Ne istiyorsan buradan söyle, girmeyeceğim.”

“Sesini çıkartırsan o küçük kız burada ölür. Şimdi içeri gir!”

Yalçın’ın koyu kahverengi gözlerine bakıp dişlerini sıkarak kabine girdi. İki insan için ufak olan yerde burun buruna duruyor denecek kadar yakınlardı. Efşan’ın gül kokusu kabini sarınca kokuyu içine çekti Yalçın. Elini Efşan’ın saçlarına uzattığında Efşan kolunu kaldırıp, onun kolunu itti. “Ben izin vermedikçe bana kimse dokunamaz.”

“Vedat’a da böyle mi söylüyorsun?”

“Vedat benim kocam, ona izin vermesem evlenmezdim. Benden ne istiyorsun?”

“Senden seni istiyorum, bunun ucunda kocanı öldürmek bile olsa seni alacağım. Sana zarar vermek istemiyorum, yoksa çoktan benimle olurdun. Bırak onu, benimle gel.”

Eğer bu sözlere gülerse onu kızdıracaktı, gülmezse içinde kalacaktı. “Bak! Ben onu seviyorum, seni değil. Bu benim değil, kalbimin seçimi. Senin için bir şey yapamam, bunu anlamak zorundasın. Benden sana şu saatten sonra hiçbir şey olmaz.”

“Ben sevilmeyecek biri değilim, önce onu tanımış olmana yanıyorum. Beni sevebilirsin!” derken dişlerini sıkıyordu Yalçın. “Ölüyorum senin için, ne olduğun umurumda değil. Sana her şeyin kolay olması için yollar açıyorum, bu yolları tercih etmezsen çok kişinin canı yanacak.”

“Ben canımın yanmasına alışkınım, elinden geleni ardına bırakma! Onurumla yaşadım, onurumla ölür, nefretimle öldürürüm.” Yakın duran adamı iki eliyle itti, Yalçın duvara sakince yapıştı. Yüzünde acı, keder ve yıkılmışlık vardı, Efşan ona acıdı. Yakışıklı ve genç bir adamdı, ama umutsuz biriydi.

Kapıyı açıp çıktı. Hızlı adımlarla kabin bölümünden ayrıldı. Koşar adımlarıyla Peri’yi kaldırıp elinden tuttu. “Çıkıyoruz!” dedi sertçe. Kimse bir şey anlamadı ama Arif etrafına bir bakındı, oldukça sakin ortamda aklına bir şey gelmiyordu. Saniyeler içinde mağazadan, dakikalar içinde alışveriş merkezinden çıktılar. “Eve!” dedi, sesindeki sertliğe engel olamıyordu. Peri yorgunluktan bir süre sonra uykuya dalmıştı. Tüm yolu pencereden izleyerek geçirdi, geçtikleri hiçbir yeri hatırlamıyordu. Araba evin demir kapısından geçtiğinde derin bir soluk aldı.

Peri Korumanın kucağında hâlâ uyuyordu. Evin hizmetlisi ona yol gösteriyordu, Efşan salona girdiğinde Anna ve Mücella Hanım’la göz göze geldi. Ondaki gerginliği anlayan iki kadın da oldukları yerde doğruldu. “Yalçın,” dedi, devam etti.

Bir saat sonra evin kapsından geçerken öfkesi duvarları delecek kadar kuvvetliydi. Elindeki eldivenleri sökercesine çıkartıp attı. Siyah kabanını dahi çıkartmadan salona girdi. “Efşan nerede?” Mavi gözlerinin ton atmış, içinden kıvılcımlar çıkıyordu. Sesi buz gibiydi, duyanı üşütecek kadar soğuk.

“Odasında,” dedi annesi.

“Peri nerede?”

“Peri, Mihriban’la odasını döşüyor.”

Arkasını dönerek sert adımlarla koridorları geçti. Adımları yeri dövercesine sertti. Kapı kolunu indirirken de sertti, Efşan’ı oturduğu berjerde korkutmuştu. İçeri girip kapıyı sertçe kapattı. Efşan ayağa kalkıp karşısında durdu.

“Ne dedi sana?” Bağırıyordu, sesini umursamıyor, gözü kulağı kapanmış gibiydi.

Efşan ona bakıyor, daha önce bu kadar öfkeli görmediği adamın başka bir hâliyle tanışıyordu. “Hepsini mi istersin, yoksa sansürleyeyim mi?”

“Efşan!” diye bağırdığında sesi evin pek çok odasından duyuldu. Gözleriyle kurşun sıkıyordu, sözleriyle kalp kırıyordu.

“Bana neden bağırıyorsun?” derken kendisi de bağırdı.

“Sana ne dedi diyorum, neden gittin o kabine? Aklını mı kaçırdın, nasıl inandın o sözlere? O, değil Peri’ye dokunmak, yanından bile geçemez!”

“Peki ben bunu biliyor muyum? Benim için inanmak o an en basit eylemdi.”

“İnandın ve onun yanına gittin! Sana âşık bir adamın yanına gittin!”

Ellerini havaya açıp bağırdı. “Bana onu tercih etmişim gibi konuşma, Vedat! Bana âşıksa bu benim suçum değil, yemedi beni. Bak buradayım!”

“SANA. NE. DEDİ?” öyle sert bağırdı ki Efşan gözlerini yumdu. Vedat da biliyordu canına kastı olmadığını, Yalçın’ı ölesiye kıskanmıştı Vedat.

“Benim için öldüğünü, söyledi. Bana zarar vermek istemediğini, ama onunla olmazsam çok kişinin canının yanacağını, söyledi. Ona seni sevdiğimi, peşimi bırakmasını söyledim, oldu mu?”

“Olmadı! Benim karımın, benim kadınımın soluğuna sokuldu. Ben bunu hiçbir şey olmamış gibi unutacak mıyım?”

“O senin sorunun!” Arkasını dönerek kollarını göğsünde bağladı.

“Dokundu mu sana?” Sesi alçak ama öldürecek kadar sertti. Efşan gözlerini tekrar yumdu. “Hayır, izin vermedim, akça pakça seninim. Çıkar mısın?”

Arkasını dönerek kapıya yürüdü. “Efşan!” diye bağırıyordu. “Öldüreceğim onu! Lime lime edeceğim, Efşan! Duyuyor musun Efşan? Geberteceğim!”

Evin içi, “Efşan,” diye inliyordu. Geçtiği yer yerde Efşan adı yankı buluyordu ve önüne kimse çıkmadı. Evin kapısından çıkışı, arabaya binişiyle kesildi sesi.

Efşan omuzlarını indirip koltuğa çökercesine oturdu. Adını duymak ilk kez ağrılıydı, bu nasıl kıskançlıktı, gözü hiçbir şey görmemişti. Vedat’ın öfkesiyle tanışmış, korkmamıştı ama bu hoşuna gitmemişti. Şimdi tam anlamıyla kırgındı. Kalbi kırık ve âşık bir kadındı.

Önerilen makaleler

9 Yorum

  1. Kalemine yüreğine sağlık muhteşem bir bayram hediyesi

  2. Emeğine yüreğine sağlık canım benim çok güzel bölümdü 😘😘

    1. Harika bi kurgu her bölümü sabırsızlıkla bekliyorum eline sağlık

  3. Kalemine sağlık.. hayırlı bayramlar çok güzel bir bayram hediyesi oldu 🥰🥰

  4. Sağlam kıskanç Vedat.Sanki Vedat diğerlerine göre daha fazla kıskanç

  5. İnsanı yaşadıkları biçimlendir ama kim olduğunu yaşadıklarının sonucunda nasıl davrandığı,ne yaptığı belirler.Yalçin…Vedat’in en sevilesi özelliğini kiskanmiş…Merhamet.
    Onuruyla “Ölümden öte köy yok.” diyen Efşan Vedat olmasa da Yalcin’a dönüp bakmaz.Yalçin’i çıldırtan hiç bir zaman Vedat’i Vedat yapan değerlere sahip olamayacağını bilmesidir belki de.Hissedememek…
    Vedat’cigim da bodoslama rüzgar estirdi de dönüşü kasırga olmasa bari.Efsan’a niye haksızlık ediyor?Efsan o riski bir salise için bile almayı göze alamazdi o ruh hali ile.
    Kalemine sağlık yazarcanim

  6. Erkekler ve kıskançlıkları duycem ama yerden göğe kadar haklı aslında benden nefret eden bir adam karıma sokulacak aşkını uçuran edecek ve bunu tehdit yoluyla yapacak hangi erkek olsa aynı tepkiyi verirdi diye düşünüyorum efsan evet zor bir durum senin için ama vedat bu ofeksiyle dünyayı yıkabilir ama seni kırdığını farkına vardığı arada gönlünü de alacaktır
    Emeğine yüreğine sağlık canım benim

  7. O da aşık bir adam,Vedat kolay bulmadı kii,Yalçın ecelini ille de gel peşime diye çağırıyorsun,Vedat seniiiii……………. öldürür,demedi demeee😂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!