18. Bölüm

İkimiz de tek bir söz edemeden önce yüzünü buruşturdu, ardından küçük bedeni sarsıldı.

“Hapşu!”

Beyaz tozla kaplı minik burnunu ve yüzünü, elleri arasına gizledi. Kaşlarımı çatıp, bir adım attığımda tekrar aynı sesi duydum.

 “Hapşu!”

Endişeyle aramızdaki mesafeyi kapatıp saçlarına dokundum önce. Gece karası, ipek saçları avuçlarımın içini yaktı. Usulca parmaklarımla kavrayıp yüzünü görmeye çalıştım.

“Hayır, şimdi olmaz!  Hapşu!” Kendi kendisine söyleniyordu.

“Rojda? Güzelim, iyi misin?”

Dokunduğumu hissetmemiş gibi, varlığımın yeni farkına varmış gibi irkildi. Yavaşça başını kaldırıp parmaklarının arasından yüzüme baktı.

“İyiyim,” dedi güzel yüzünü usulca gözlerimin önüne sererken. “Sadece toza karşı alerjim…” Sözünü kesen yine küçük hapşırığı oldu.

İşittiklerimi anlamlandırdığımda hissettiğim öfkeye engel olamadım. Bu hissettiğim yoğun duygu ona karşı değildi. Sadece kendime duyduğum derin bir kızgınlıktı. Bunu nasıl düşünmemiştim ben? Toza karşı hassastı ve ben aptal gibi onu buraya getirmiştim. Bencilliğim yüzünden onu düşünmemiştim bile. Sadece burada, yanımda olmasını istemiştim. Hanemde izi, kokusu, sıcaklığı olsun istemiştim.

“Gel benimle!” dedim yüzüne kapadığı küçük elini sarıp. “Hastaneye gidiyoruz hemen!” Onu peşimden sürüklemeye başladığımda diğer eliyle kolumu kavradı.

“Lüzumu yok, Savaş!” dedi içimi yakan, kalbimin ritmini şaşırtmayı ufacık bir çaba sarf etmeden başaran güzel sesiyle.

Ardıma dönüp güzel yüzüne baktım. Elini bırakmadan… O da küçük elini kolumdan çekmedi. Farkında bile değildi belki de.

“Neden söylemedin, Rojda? Nasıl gizlersin bunu benden?”

Bir gülümsemeyle kıvrıldı dudakları. “Önemli bir şey değil ki… Sadece toza karşı biraz hassasım. Geçti bile…”

Sarmak istedim o an onu. Kollarımda sıkıca sarmalamak istedim. Küçük bedenini göğsümde saklamak, kendimde gizlemek istedim. Yapamadım. Hâlâ aramızda olan o adam yüzünden dokunamadım. Kara gözlerine bakıp derin bir nefes aldım. Güzel kokusu ciğerlerime dolarken ellerimizi ayırdım.

“Seni götüreyim, bu tozun ortasında daha fazla kalmanı istemiyorum.”

Biçimli kaşları çatılırken benim aramıza bıraktığım mesafe yüzünden şaşırdığını hissedebiliyordum. Ama daha fazlası elimden gelmiyordu. Onun Genco Uluhan’a duyduğu hislerin ne denli değiştiğinden emin olmadan ona yaklaşmayacaktım.

Üst katta benim için hazırlanan yatak odasında üzerimi değiştirirken bir yandan da etrafı inceliyordum. Annemin ve Sancar Kahraman’ın yatak odasının yanında olan bu oda genişletilmişti. Onların odası ise verdiğim emirle boşaltılmış ve duvarları yıkılmıştı. Bir zamanlar misafirlerin ağırlandığı, kahkahaların duyulduğu salonla birleştirilmişti. Son hâlini henüz görmemiştim. Yatak yerine konmamıştı. Üzerinde nevresim dahi yoktu. Perde, halı ve küçük ama önemli detayların pek çoğu eksikti. Dolabımı araladığımda gördüklerimle gülümsedim. Eşyalarım yerleştirilmişti. Koyu lacivert kot pantolonun üzerine, siyah sade bir V yaka tişört giydim. Spor ayakkabılarımı da giyip odadan çıktım. İki gün önce İzmir’den halamın eşyalarımı yollamış olmasına minnettar kalmıştım. Bir de Rojda’nın onları yerleştirmiş olmasına… “O yerleştirmiştir,” diye düşünüyordum. Emin değildim ama istiyordum. Onun eşyalarıma dokunmuş olmasını, benim için onları düzenlemiş olmasını istiyordum. Öyle olmuş muydu sahi? Bunu sormak istesem de onu ürkütmek, duymak istediğim cevabı gözlerimde görmesini istemiyordum.

Merdivenlerden inerken, avlunun ortasında, masanın hemen yanında dururken buldum onu. Başındaki fuları çıkarmamış, elindeki bezle yüzündeki tozları silerken bir yandan masaya eğilmiş, dikkatle bir şeylere bakıyordu. Avluya indiğimde, benim varlığımı hissetmediğini düşünüp usulca yaklaştım. İki adım arkasında durduğumda sesini işittim.

“Bu kadın…” dedi masanın üzerindeki fotoğrafı incelerken. “Çok güzelmiş. Buraya kadar getirdiğinize göre sizin için önemli olmalı…”

Ardına döndü. Etekleri savrulup saçları sağ omzuna döküldü. Meraklı bakışlarını yüzüme çevirdiğinde ellerimi pantolonumun ceplerine yerleştirdim. Güzel yüzünün her bir zerresini izledim sessizce. Ardından başımı salladım. “Hayatımdaki en önemli kadın…” Sözlerime daha fazla devam edemedim. Zira tek bir kelime daha söylesem kendimden dahi gizlediğim tüm hisleri ortalığa saçılacak gibi hissediyordum. “Bana kızgın olduğunu düşünüyordum.” Konuyu değiştirmem onu şaşırtsa da bakışlarını benden kaçırarak tekrar fotoğrafa baktı.

“Kızgındım. Ama sonra düşündüm ki… Tutmam gereken bir sözüm vardı. Ve artık burada olmamı engelleyecek bir şey kalmadı.” Sesi sonlara doğru titredi. Bu hâli ona doğru bir adım atmama neden oldu. Onu sarmak, küçük, narin bedenini kollarımın arasına hapsetmemek için güçlükle tuttum kendimi. O henüz farkında olmasa da bir adım gerisindeydim.

“Ne zamandır buradasın?” dediğimde irkildi. Arkasını dönmedi ama kıpırdamadı da. Önündeki masaya tutunup fısıldadı.

“Dört geceden beri her gece geliyorum. O kadar çok yapılacak iş var ki…” dediğinde sarsıldı bedenim. Ona mesaj attığım, Genco’yla ilgili haberi sunduğumdan beri buradaydı. Bana inanmıştı. Ve buraya gelişi, Genco’ya dair bağlılığının zayıflığını gösteriyordu. Bu düşüncelerle kalbim hızla çarparken, dönüp yüzüme baktı.

“Burada olmam sizi rahatsız mı etti yoksa? Belki de bir misafiriniz vardır?” dedi masadaki fotoğrafı işaret ederken.

Hislerini çözmekten korkuyordum. Benden etkilendiğini görebiliyordum. Ama daha fazlası var mıydı? Biraz bile olsa? Kıskanmasını istedim. Delicesine bir arzuyla üzerine gitmeye karar verdim.

“Misafirleri severim,” dedim alaylı bir gülümsemeyle yüzüne bakarken. “Özellikle kadın olanları…”

Önce bakışlarını kaçırdı. Ardından başını çevirip, önündeki fotoğrafa tekrar bakarken kollarını sardı kendisine. “Bu gece çok yoruldum. Konağa dönmek istiyorum.”

Yol boyunca başını camdan çevirmiş, kollarını göğüslerinin altında kenetlemiş, sessiz bir hâlde oturdu. Sıklıkla yüzüne baksam da umursamadı. Aldığı keskin küçük ve sık solukların kızgınlık barındırdığını hissediyordum. Dudaklarıma yerleşen küçük gülümsemeye engel olamadan direksiyonu kavradım sıkıca. Bu gece onu yalnız bırakmak istemiştim. Kokusu buram buram burnuma dolarken az ileride görünen konağı fark ettim. Biten mesafeye, tükenen yollara lanet ederek homurdandım. Arabayı durdururken Rojda’nın meraklı sesini işittim.

“Bir şey mi dediniz?”

“Hayır, Rojda,” dedim sol elimi camın kenarına yaslarken güzel yüzünü izledim. İsminin dudaklarımdan süzülüşünü seviyordum. O bilmese de adı beni büyülüyordu. “Adını kim hediye etmiş sana?”

Gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Ardından yanaklarına yayılan kızıllıkla birlikte başını çevirdi. Küçük, titrek nefesini solumak istedim ama kıpırdayamadım. Ona dokunamadım. Yüzüne düşen saçlara, kızaran yanaklarına, uzun siyah kirpiklerinin gölgesine dokunamadım. Yumruklarımı sıktım kıpırdamamak için.

“Annem…” Sesi o kadar ince çıkmıştı ki bir an yanlış duyduğumu düşündüm. Ama beni yanıltmadı. “Ben doğduğumda güneş doğuyormuş…” dedi başını konağa çevirirken. “Adı Rojda olsun, demiş. Son sözleri de benim adım olmuş.”

Dolan gözlerini yüzüme çevirdiğinde nefesim kesildi. Bedenimi koltukta ona çevirip yüzüne yaklaştırdım yüzümü. Gözlerimiz arasında ufacık bir mesafe, dudaklarımız arasında bir nefeslik boşluk kalana dek eğildim. Ve gözlerinden, gözlerimi bir an ayırmadan fısıldadım. “Annen, bu kadar güzel ve eşsiz bir kız olacağını hissetmiş olmalı.”

Bedeninin sarsıntısından titrediğini hissetsem de henüz özgür bırakmaya niyetim yoktu. “Bir gün doğan güneşi birlikte karşılayacağız, Rojda. O zaman sana adını ben fısıldayacağım.”

Gözleri dudaklarıma kaydı. Ben de onun ısırdığı alt dudağına baktığımda camdan gelen ses tüm büyüyü bozdu. İrkilerek benden uzaklaştığında öfkeyle başımı çevirdim. Adamlarımın hemen arabanın yanında dikildiğini gördüğümde dişlerimi sıktım. Onlara kızgın olsam da bir yönden minnettardım. Zira gelmemiş olsalar dokunmak için delirdiğim kadını kollarımın arasına alacak, dudaklarına kapanacaktım. Bunu yapmamalıydım. Her ne kadar çok istesem de kalbinde bana dair ufacık bir kıpırtı olmadığını bilmediğim bir kadına dokunamazdım.

***

O gecenin ertesinde, gece karanlığı etrafa çöktüğünde konağın arka kapısında belirdi. Üzerinde fuşya rengi düz bir elbise vardı. Dalgalı siyah saçlarının üzerine de aynı renk bir bandana yerleştirmişti. Güzel yüzü yorgun görünse de çok güzeldi.

“İyi geceler,” deyip saçlarının ardına gizlenen yüzünü gözlerimle buluşturmadan yukarı çıktığını gördüm. Benim odama girdiğinde ben de peşindeydim. Kenara yerleştirilen tülleri ambalajından çıkarıp yatağın üzerine düzgün bir şekilde yaymasını izledim. Varlığımdan haberdar olduğunu, arada bana kayan kaçamak bakışlarından anlayabiliyordum. Ama neden benimle konuşmuyordu? Bunu çözemiyordum. Kenarda bırakılan demir merdiveni çekiştirip, eteklerini usulca yukarı sıyırdığını gördüğümde öfkelendim. Hızlı adımlarla cama yaklaşıp dışarı baktım. Etrafta tek bir adam dahi olsa ellerimle parçalayacak hâldeydim. Üst katta olduğumuzu, odamın camının dışarıdan içeriyi göstermeyecek şekilde dizayn edildiğinin farkında bile değildim.

“Ne yapıyorsun?”

Başımı çevirip çatılı kaşlarımın ardından yüzüne baktım. “Ben yokken buraya geldiğin her gece elbise mi giyiyordun?”

Elleri elbisesinin eteklerinde, merdivenin iki basamak tepesinde, anlamamış bir ifadeyle bana bakıyordu.

“Evet, ben hep elbise giyerim,” dediğinde masum ve şaşkın ifadesi katlanan öfkeme çare değildi. Saçlarımdan ellerimi geçirdim. Camdan bir kez daha dışarı baktım.

“Ne oluyor, Savaş?”

“Kimse var mıydı sen buradayken? Gelen, yanında duran oldu mu?”

“Ne demek istediğini anlamıyorum.”

“Seni bu hâlde gören oldu mu Rojda?” Bacaklarını, kıvrılan elbisesini dizlerinin üstüne çekilmiş hâlini işaret ettim.

“Hayır! Hem ne varmış hâlimde?”

“İn oradan!” dediğimde şaşkın bir hâlde bana baktı.

“Ne? Neden?”

“İn dedim, Rojda!”

“İnemem! Perdeleri asmam lazım!”

“Ben hallederim!”

Kıkırdadı. Onun bu hâli ufacık gülümsememe neden oldu.

“Sen… Perde mi asacaksın?”

“Evet! Seni bu halde birinin görme ihtimalinden çıldıracağıma yedi aşirete rezil olma pahasına ben asarım daha iyi.”” Belinden sarıp tek bir harekette merdivenden inmesini sağladım. Küçük bedenini kendime yaslarken gözlerine baktım.

Öylece kollarımın arasında dururken, belindeki ellerimden birini çekip yüzüne dokundum. O an irkilerek ayrıldı ellerimden.

“Dokunma bana lütfen,” dediğinde ellerimi ayırdım bedeninden. Ama gözlerine bakmaktan vazgeçmedim bir an bile. “Böyle de bakma.”

“Nasıl bakıyorum ki?”

“Böyle işte!” dedi gözlerini kaçırırken.

Hissettiğim öfke ve hayal kırıklığı tüm benliğime yayılırken sakin olmaya çalıştım. Onu korkutmamak ve benden uzaklaşmasına engel olabilmek için buna mecburdum.

Kollarını göğsünde kenetleyip odada anlamsız birkaç adım attı. Yatağın üzerindeki perdeye uzandığını gördüğümde elini tuttum. Ardından yüzüme baktığında elimi çektim. Gözlerine bakmadan, “Perdeleri ben asarım. Sen camlardan uzak dur!” dedim öfkeyle.

Hayatımda perdeyi bir kez bile eline almayan ben, merdivenin tepesinde çabalıyordum. Birçok kez odaya gelmiş, bana bakmadan geri çıkmıştı. Uzun bir zaman sonra işi tamamladığımda rahat bir nefes aldım. Merdiveni katlayarak kenara, gizli olduğunu düşündüğüm bir yere sakladım. Onun benim haberim olmadan tekrar tepesine çıkmasına ve az önceki şovunu tekrarlamasına izin veremezdim.

Odadan çıkıp, sesin geldiği yöne doğru adım attığımda onu koca salonun ortasında yere çökmüş hâlde buldum. Önüne koyduğu kutunun içindeki aksesuarları çıkartıyor, inceledikten sonra kenara ayırıyordu. Yine elbisenin etekleri sıyrılmıştı. Üstelik bu kez neredeyse diz kapaklarından iki santim yukarıdaydı.

İnce biçimli bacakları ve parlak teniyle göz alıcı görünüyordu. Masum ve benim bakışlarımdan habersiz hâliyse içimde onu sarmalamak isteyen yanımı ortaya çıkarıyordu.

“Seni bana geç getiren zamana da Genco denen o adama da lanet olsun!”

“Bir şey mi dedin?”

“Çok sıcak oldu diyordum.”

Daha fazla bakarsam dokunmak için harekete geçeceğimi bildiğimden bakışlarımı ondan ayırdım. Salonun içinde dolaştım. Oldukça büyük hâline eklenen odayla daha da genişlemişti.

Oda üçe bölümlendirilmişti. İki oturma grubuyla yerleştirilmişti. Diğer yanda ise büyük bir yemek masası vardı. On iki adet sandalye olduğunu gördüğümde alayla gülümsedim.

“Beğenmediysen değiştirebilirsin.”

Duyduğum sözlerle omzumu silktim. “Her şey çok güzel olmuş. Ama bu masaya gerek yoktu.”

“Neden?”

Sandalyelerden birine yaslanıp başımı çevirdim. Gözlerine bakarken gülümsedim. “Bu masa benim gibi adamlar için değil.”

Yerinden doğrulup bana doğru adım attı. Durup kaşlarını çattı. “O ne demek? O sadece bir masa! Hem neden senin için uygun değilmiş?”

“Ben yalnız ve ailesi olmayan bir adamım, Rojda. Bu masada benimle yemek yiyecek kimsem yok.”

“Bir gün kocaman bir ailen olacak, Savaş Ağa. Bu konakta da bu masada da çocuklarının sesleri yankılanacak.”

“Ama sen olmayacaksın, değil mi?” Acı dolu bir gülümsemeyle baktım yüzüne.

Sözlerime şaşırsa da kendisini çabuk toplarladı. Ben onu izlerken anlamsız sözler mırıldanıp odadan çıktı.

O gece neredeyse güneş doğana dek birlikteydik. Sessizlik içinde büyük salonu yerleştirmiştik. Ardından onu konağa bırakmak için yola çıktık. Yol boyu yine sessizdi. Arabayı durdurduğumda bekledim. Konuşmasını, en azından bir tepki vermesini istedim. Yapmadı. Yüzüme yandan bir bakış atıp indi arabadan. Ardından ben de inip, gitmeden kolunu kavradım.

“Savaş, ne yapıyorsun?”

Adımı dudaklarından duyduğum her an yüreğim sıkışıyordu. Gözlerine bakıp konuşacağım anda duyduğum ses engel oldu.

“Rojda! Hemen buraya gel!”

*****

Merhaba sevgili okurlarım,

İki yeni bölüm sizlerle…

Yorumlarınızı heyecanla bekliyorum.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!