22.Asi ve Güzel

Sabaha kadar kıvranmış ama ayağına gitmeyi kendine yedirememişti. Sabah onu kahvaltıda da evde de görememişti. Gülümsemeye çalışıyordu, kedere gülümsemekte başarılıydı ama bu kez pek değildi. Kalbindeki sancı daha öncekilere benzemiyordu. Ne kadar kolaydı ya da demek, sonrası gelmeyen cümleler silsilesiydi. Gelse de yakar geçerdi.

Babasıyla konuşan Mücella Hanım kız isteme töreninin bu evde olacağını söylediği anda evde bir hareketlilik oluşmuş Efşan da o hıza kapılmıştı. Oğlunun sabah erkenden çıkması, Efşan’ın solgun yüzü çok şeyi anlatıyordu ama karışmayacak kadar zeki bir anneydi. Şu anlık sadece izliyordu Mücella Hanım, eğer gerekirse söyleyecek sözleri olurdu.

Nazenin öğleden sonra gelmişti, saatlerdir Mihriban’ın odasında suratı beş karış hazırlanıyordu. Tercihini kırmızı şık bir elbiseden yana kullanışı hiç de gönülsüz olmadığına işaretti ama bunu kimse dillendirmiyordu. Hepsi bir şey yokmuşçasına gülüp eğleniyordu.

Kardelen üzerinde pantolonlu takımıyla iş çıkışı olduğu belli olan kıyafetiyle kapıdan geçip herkese havadan öpücük attı. “Asla kaçıramam tuzlu kahve faslını. Korhan uyuzunu içerken göreceğim.”

Hazan ona göz devirip Efşan’a sarıldı. Nazenin’in tepesine öpücük bıraktı. Keyifsiz olduğu belli oluyordu. Efşan onu incelerken Hazan gelip yanına oturdu. “Nasılsın?”

Kayıtsızca omuz silkti. “Daha iyi olduğum zamanlar da vardı, yine de çok şükür. Senin neyin var?”

Aynı şekilde omuz silken Hazan, dudak büktü. “Daha iyi olacağım bir zaman olacaktır belki.”

“Ne o, elticilik mi oynuyorsunuz?” dedi Kardelen.

“Kıskandıysan seni de alalım aramıza,” dedi Hazan.

Kardelen mavi gözlerini kırpıştırıp kızıl saçlarını eliyle karıştırıp arkasına savurdu. “Bilmem, bir Çelebi dolanıyor ama nasip.”

“Okan…” dedi Hazan. “Ozan olamaz, o da kardeşime dolanıyor.”

Kardelen keyifle başını salladı ve anında ciddi bir tavırla baktı Efşan’a ve Hazan’a.  “Bu ailenin erkekleri değil de anneleri var ya, ondan tırsıyorum.”

“Öh hö,” dedi Mihriban. “Kardelen, ben de buradayım.”

Kardelen ona ağır çekimde döndü. “Görüyorum, Mihriban. Yanlış bir şey mi söyledim? Bence annen de benden hoşlanmıyor.”

Mihriban ayıplarcasına başını eğdi. “O da ne demek, annem seni sever bilirsin. Hem sen abimle henüz bir şey değilsin, annemi boş ver. Yaşanacaksa yaşanacaktır.” Kardelen’e göz kırpıp, Nazenin’in makyajına geri döndü.

“Haklısın,” dedi Kardelen. Karşısında duran Efşan ve Hazan hiç mutlu değildi. “Siz gidip bir kahve için, dertlerinizi de telvede bırakın.”

“İyi fikir,” dedi Efşan, Hazan’ı da kaldırdı. “Gel eltim.”

Hazan ona zoraki gülümsedi. “Çok itici, söyleme şöyle.” Efşan’ın koluna girip odadan çıktılar. Mutfağa giden yolu aşarlarken hizmetçilerin oraya buraya dağıldığına bakıyor, konuşmuyorlardı ki, “Çok büyük bir laf ettim,” dedi Efşan.

“Ya ben… Bilsen tokat atarsın.”

“Haklıydım ben Hazan, bir anda haksız durumuna düştüm. Başıma gelen en acı şeylerden biri oldu. Şimdi hiç Vedat’ın kalbiyle uğraşamam, zaten o da benim kalbimle ilgilenmedi.”

“Benim Vural’ın kalbini yapmam da zora girdi. Kopma noktasına geldik, sonumuz ne olacak bilinmez. Günlerdir yüzüme bakmıyor ve suratsız. Bizim hikâyede haksız benim, ama haksızlığım tartışılır.”

“Ne dedin?” diye sordu Efşan.

“Yoluna gitmesini, benden ona yar olmayacağını söylemiş olabilirim.” Sesi titremişti. “Ya sen?”

“Ya da diye başlayan ama ardı gelmeyen bir söz ettim. Asla yapmam böyle şeyler ama hiç bu kadar kırılmamıştım ve bana hiç yardımcı olmuyordu. Tartışıyorsun, küsüyorsun ama hiçbir şey yokmuş gibi davranıyorsun. Çok yorucu.”

Mutfaktaki kalabalıktan aşırdıkları kahveleri ön bahçede içmek için üzerlerine birer şal alıp çıktılar. Ne kadar konuşurlarsa konuşsunlar çare adına bir şey olmuyor, sadece rahatlıyorlardı.  Veya birbirlerine bakıp daha fazla yük alıyorlardı.

Deli Seyit’in arabası bahçeye girdi, iki kadında ayağa kalkıp karşıladı. Müstakbel gelinlerin yüzüne bakıp kalktıkları yere geri oturttu. “Ne oldu size?”

İkisi de birbirine bakıp başlarını yana çevirdiler. “Ne olsun Dede, her zamanki şeyler,” dedi Efşan. Deli Seyit bilir gibi başını salladı. “Vural’ı zapt edemiyoruz, Hazan. Ne yaptın oğluma?”

Hazan, kabuğuna çekilir gibi şalına sarıldı. “Efşan dedi ya Dede, her zamanki şeyler.”

“Vedat’ı da patlamış bomba gibi parçalanmış gördüm. Her zaman böyle mi oluyorlar?” İki kadından ses çıkmıyordu, etrafa bakıp ağızlarını açmıyorlardı. “Hanım kızlarım siz kimlerle birlikte olduğunuzu bilmiyor musunuz?” Sesleri çıkmayan, ayakuçlarına bakan gelinlerine gülümsedi. “Bunlar hep olacak, bugün bu oldu, yarın da başka şeyler olacak. Sizin yapmanız gereken şeyler çok açık, sizin sabrınız uçsuz bucaksız olmak zorunda. Onların sizden geçeceğini düşünüyorsanız aldanıyorsunuz. Bu iki yiğidin yükü çok ağır, siz de böyle yaparsanız altında kalırlar. Onlar ne kadar güçlü durursa dursun, sizin olmadığınız yerde tükenirler. Asıl gücün sizden geldiğini görmek zorundasınız. Biri önüne geleni pataklıyor,” dediğinde Hazan göz devirdi. Bu kesinlikle Vural’dı.

“Diğeri,” diye devam etti Deli Seyit. “Etrafına ateş saçıyor ki Vedat’ın huyu değildir. Vedat üzülse bile belli etmez, kolay kolay da delirmez.”

Efşan gözlerini Deli Seyit’e kaldırdı. Ona torununu şikâyet edecek değildi, küçük bir kız gibi ama senin torunun bana bunu yaptı da demezdi. “Haklısın Dede, oluyor bazen, geçer,” diyebildi.

İnanmasa da başını sallayan Deli Seyit ayağa kalktı. “Üşüdük, hadi eve.” Eve yürüyen adamın arkasına takıldılar. Efşan odasına geçmeden önce Peri’ye bakmak için evin içinde bir tur attı, şen sesine gülümsedi. Her geçen gün daha çok alışıyordu. Çocuk ruhu hiç zorlanmıyordu ve evde herkes tarafından çok seviliyordu. “Peri,” dedi, Peri koşarak geldi. “Efendim?”

“Hadi, seni giydirelim. Bu gece mor mu takılsak?” Göz kırptı yeğenine. Peri yerinde zıpladı. “Evet,” diyordu, Efşan kımıldamamıştı ama o çoktan koşarak odasına giden yolu yarılamıştı. Tütülü mor elbisesini giydirip saçlarını taradı, iki yanından mor tokalarla topladı. Onunla ilgilenirken ablasıyla birlikteymiş hissine kapılıyordu. Öyle bir mutluluktu ki anlatmaya kelimeler yetmiyordu. Yanağına kocaman bir öpücük kondurup salona gönderdi. Kendi odasına geçip dolaptan mor elbisesini çıkartı. Makyajını tamamladı. Soyunup tekrar giyindi. Aynada kendine baktı, belindeki kalın kemer kumaş bedenini sarmıştı. Tek omuzuna kalın şerit hâlinde geçen kumaş, açıkta pek bir yer bırakmamıştı. Uzun ve dar eteği savurdu. Kemik rengi ayakkabılarını ayağına geçirdi. Saçlarını ensesinde sıkıca bağladı. Uzun bir at kuyruğu sırtına salındı. Takılarını da takıp aynada tekrar kendine baktı. “Sonuçta nişan gecesi, abartı olmadı,” dedi kendi kendine. Odasından çıkıp Mihriban’ın odasına girdi ve o anda evin devasa zili çalındı.

Nazenin elini kalbine bırakıp derin soluk aldı. Kızların ona bakışına yüzünü buruşturdu. “Ne? Her halükârda heyecanlıymış.”

Kardelen gülüşünü saklayıp elini havada salladı. “Tabii canım, kesin öyledir.”

Kızlar kıkırdarken Nazenin oralı bile olmadı. Mihriban ardından itekleyerek odadan çıkarttı. Efşan’ın gözleri hâlâ Vedat’ı arıyordu ama göremiyordu. Salonun içi aile üyeleriyle dolmaya başlamıştı. Korhan’ın yüzünde güller açıyordu. Efşan ona bakıp gülümsedi, yanındaki Hazan’ı hafifçe dürttü. “Damat çok mutlu.” Hazan da bakıp gülümsemişti. “Nazenin kadar rol yapanını hiç görmemiştim. Bu ikisi sırılsıklam âşık.”

“Kesinlikle seninle aynı fikirdeyim.” Belinde bir el hissettiğinde ensesindeki tüyler havaya kalktı. Bu dokunuş tek bir kişiye aitti. El, usulca sırtına tırmandığında başını çevirdi, çevirmese de kim olduğunu biliyordu ama görmek istedi. “Mor…” dedi Vedat, mavileri soğuk ve öfkeli bakıyordu. “Asi ve güzel.”

Ona bakarken soluk aldı, bakışlarını kaçırmadı. İkisi de bakışlarla meydan okuyordu. Ne zaman gelmiş ne zaman giyinmişti bilmiyordu ama içi gitmişti duruşuna. İçindeki kadın başını duvarlara vuruyor, bakma kızım diyordu, ama onu dinlemeyecekti. “Gözlerim kamaşıyor, soğuk ama öfkeli.”

Suratında tek bir kas bile oynamadı, sırtındaki elini bastırarak çekti, bir adım attı ve elini uzattı. Efşan onun ne yaptığını anlayabiliyordu. Her ne olursa olsun etrafına yaydığı ışıktı bu. Sana ben değer vermezsem kimse vermez sözleri kulağında çınlıyordu. Sorun neyse neydi Vedat onu değerini tüm ailesi önünde ortaya seriyordu. Elini usulca Vedat’ın avuçlarına bıraktığında kuvvetle sıkıldı parmakları. Önce Efşan oturdu, hemen yanına da Vedat oturdu. Yanına oturan Hazan’a ve onun yanına oturan Vural’a bakıp Hazan’la göz göze geldiler. “Umutsuz vakayız, Efşan,” dedi Hazan.

“Dibine kadar,” dedi Efşan.

Sessizliğe bürünen büyük salonda Nazenin’in, Korhan’a verdiği kahve sessizlik içinde izleniyordu. Korhan yutkunarak fincana bakıyordu. Evde bir deneme yaptırmıştı annesi ama midesi altüst olmuştu. Nazenin’e giden yol kahveden geçiyordu.

“Yürü be Korhan! Sen ki beni canımdan bezdirmiş adamsın, tuzlu kahve sana ne yapabilir.” dedi Kardelen. Okan ona gülümsedi, yaşayan ve yürüyen bir ateş parçasıydı bu kadın, nasıl sevmesindi. Mücella Hanım şöyle bir bakmıştı Kardelen’e, güzel kızdı ama çok alevliydi. İşindeki başarı ve güvenilir kişiliği Kardelen’i güzünde iyi bir yere oturtuyordu.

“Kardelen güzel gaz veriyor, içsene oğlum,” dedi Mücella Hanım. Okan’ın gözleri parladı, annesi ve Kardelen arasında birkaç kez gidip geldi. Kardelen kendine yapılan iltifatla gözlerini kısıp, sırttı.

“İçerim,” dedi Korhan. “Beni bununla korkutamazsınız. Hepinizden önce evleneceğim.” Fincanı kaldırıp tüm kuzenlerine kaldırdı. “Size geçmiş olsun.” Tek seferde tepesine dikip yuttu. Nazenin onu izlerken dudaklarını sağa sola kıvırıyor, genişçe gülmemek adına ciddi çaba harcıyordu. Korhan’ın azmi yüreğine yerleşiyordu, yeri sağlam, sarılmaz ve baş köşedeydi.

Peri’nin üzerini örtüp gece lambasını açık bıraktı. Odasına ağır adımlarla yürürken etrafın sessizliği ev halkının ne kadar yorulduğunu işaret ediyordu. Daha yarım saat önce sesler evi çınlatıyordu. Tüm gece eli, elinde olsa da tek kelime daha konuşmamışlardı. Vedat’ın odası kendi odasından ilerideydi. Koridorun ucuna bakıyordu ama ayakları gitmiyordu. Dakikalarca, düşünceleriyle boğuşarak orada bekledi. Kısılmış ışıklar altında koridorun karanlık ucuna baka baka dakikalar geçirdi. İnadı, gururu aşkına galip geldi ve odasına girdi.

Arkasında, en uçta omuzunu duvara vermiş, elleri cebinde Vedat da dakikalarca onu izlemişti. Bir adım atsa koşarak tutacaktı ama Efşan’ın gururu ikisi arasına çekilen en sert duvardı. Kendini değersiz hissetmesi bir kez daha kırarken omuzunu aldı duvardan, ağır adımlarla odasının önünden geçip gitti. Takım elbisesini çıkartıp yatağının üzerine bıraktı. Giyinme odasına girdi, siyah kotunu giydi. Siyah tişörtünü başından geçirip botlarını ve kahverengi deri montunu alıp aşağı indi. Telefonunu cebine attığında artık çıkmaya hazırdı. Kapısı aralanınca gözlerini dikti. Efşan’ı hâlâ gece kıyafetiyle karşısında buldu. İkisi de birbirine birkaç saniye baktı.

İnadını kırmayı başarmıştı, yatağında oturduğu ve hiç kımıldamadığı anlar boyunca kendi kabahatini konuşmak için cesarete gelmişti, ama Vedat gecenin bir yarısında evden sessizce ayrılıyordu.  “Nereye gidiyorsun?”

“İşim çıktı.”

“Bu saatte, ne işi?”

“Sekiz beş çalışan memur değilim, Efşan.”

Omuzları indi, değildi. Adımları onu Vedat’ın önüne kadar getirdi. “Çok acele değilse, konuşabilir miyiz?”

İki saati vardı ve konuşabilirlerdi ama bunu söylese mi, kestirememişti. Yanından geçip gidebilir, sorunu devam ettirebilirdi. Bunu istemiyordu fakat onca sözün altından nasıl kalkacaklar, görmek de istiyordu. Bayılmıyordu bu tavırlar sergilemeye, hem de Efşan’ı her an özlerken. Dakikalarca beklemiş, yanına gelmek için adım atmamıştı da son on dakika da ne değişmişti? Başını salladı usulca, Efşan’ın lacivert gözlerinde gevşemeyi gördü.

“Bana yardımcı olmuyorsun, sen böyle betondan hallice durursan konuşamam.”

“Sen konuşunca acıtıyorsun, susarak da bu sorunu çözebiliriz.”

“Susarak sorun çözülmez, birikir dağ olur. Sen kendine bak! Sesin hâlâ kulaklarda.”

“Öyle mi, ben duymadım. Kim duymuş?”

“Vedat, kes şunu! Hem suçlusun hem güçlü.”

“Senin hiç kabahatin yok mu Efşan? Tek suçlu ben miyim?”

“Hayır, ama şiddetinden konuşamıyoruz bile. Biraz durulsan mı?”

“Sana konuşmaya geldim, bana durul diyen kadın çağlıyordu. Ben seni korumanın bin türlü yolunu ararken sen beni bırakmaktan bahsediyorsun.” Bir adım geriye çıkıp ellerini öfkeyle saçlarına daldırdı. “Ne yapayım, buyur yol orada mı diyeyim? Karar senin mi diyeyim? Ben bunları nasıl söyleyeyim? Şu âlemde kimse bana kurşun sıkamaz ama sen dilinle öldürüyorsun. Ben seni nasıl bırakayım?”

Öyle hırslı ve acı çeker bir hâli vardı ki Efşan sözlerine lanet etti. Hızlı iki adımda hemen önünde durdu. Ellerini Vedat’ın tişörtünden göğsüne yasladı. “Delirdin mi… Nereye gideceğim… Kızgınlıkla söyledim, bir yere gitmiyorum, gitmem! Bu yola kendim girdim, ben seçtim.”

Başını yana çevirip soluğunu bıraktı. “Sen, bu düşüncenin bile beni ne hâle getirdiğini göremiyor musun?”

“Görebiliyorum. Sizin âleme yabancıyım, öğreniyorum. Yıllarca eğittiğim kadın o kadar uzak ki bu âlem, bazen bocalayabilirim. Her bocaladığımda bana böyle mi bakacaksın?”

Haklı olduğunu inkâr edemezdi Vedat. Efşan henüz hiçbir şey bilmiyordu. Bu kez kendisi suçluluk duygusuyla bakıyordu. Özgür, göklerde süzülen bir kuşu kafese kapatmıştı, ister veya istemez bu olmuştu.

Bakışların yoğunluğuyla ellerini göğüs kaslarından omuzlarına çıkarıp kollarını Vedat’ın boynuna doladı. Sıkıca sarıldı, Vedat’ın elleri sırtına değdi, kolları sıkıca bedenin etrafına dolandığında daha sıkı sarıldı. “Verme beni o manyağa, beni koruyamazsan seni o zaman öldürürüm.”

Günlerdir uzak olan kadının saçlarına elini daldırdı. Gül kokusu burnundan ciğerlerine, kalbine kadar indi. Sözlerin soğuk düşüncesi bedeninde esti, daha sıkı sarıldı. Kalbi bir kadın için can atmamalıydı, bir kadın hem acıyı hem de zevki, teninde ve ruhunda bu denli barındırmamalıydı. Aklını kaçıracaktı, bu hisleri Yalçın’ın da hissediyor oluşuyla. Belki de değildir, diyordu aklı. Belki basit, şımarık bir istekti onunki. Onu öyle iyi tanıyordu ki belki kelimesiyle uyuşmuyordu. Yalçın hayatı boyunca hiçbir kadına değer vermemiş biriydi. Şimdi Efşan için karşısına almadığı adam kalmamıştı. “Değil o, tüm dünya önüme çıksa yine de vermem!”

Yavaşça geri çekildi, eli saçına gitti. Bakışları etrafa karıştı. “Ben üzerime düşeni yaptım.”

Vedat kaşlarını çattı. “Anlamadım?”

Efşan eteklerini topladı. “Adam olup ayağıma gelecek, o özrü dileyeceksin, Reis. Tamam, gitmem, gidemem, seviyorum da yani aptal da değilim. Gelecek, itiraf edeceksin.”

“Neyi itiraf edeceğim?” Ona bakarken nutku tutuluyor, kaşları en derinden çatılıyordu.

“Bana bağırdın, tüm ev halkı da buna şahit. Bilmem neyi itiraf edersin.”

Sinsice bakan adama yaklaşıp yanağına mor rujunu bırakıp geri çekildi. Parmak uçlarıyla izleri silerken eğleniyor gibiydi. “Çok geç kalma, yarın ablamlarla Şile’ye gedeceğiz, Reis. Nereye gittiğini bilmiyorum ama bir kadın olmadığına da eminim. Bu yüzden gidip uyuyacağım, tek parça dön, lütfen. Hatta gelince ben geldim de diyebilirsin. Sorunlar sizde farklı işlevsel malum, içi bizi yakıyor da dışı güllük gülistanlık. Ben atarımı yaparım, sen canını sıkma. Nasılsa geleceksin.”

Arkasına bile bakmadan çıkan kadının ardından sırttı. “Dilemeyeceğim! Böyle saçmalık mı olur, kıskandım diye özür dileyeceğim. Başka?” İçinden saya saya evden ayrıldı. Buluşma yerine kadar tırnağı dişinde öylece durup düşündü. Hiçbir çıkar yol bulamıyordu, Efşan’ı sonsuza kadar kilit altında tutamazdı. En keskin çözüm Yalçın’ın ölmesiydi ama onunda çaresi yoktu. Bir suikast onu ortadan kaldırsa bile başına çok daha büyük sorunlar açardı.

Onu öldürmek istemiyordu, yıllarca omuz omuza birer savaşçı gibi çalıştığı, arkadaşım dediği Yalçın’ı öldürmek… Ama Efşan herkesten daha değerliydi. Bu seçenek en son sırada yer alacaktı.

Tek başına yürümeye başladı, aracı da adamları da gerisinde kalmıştı. Avucunun içi gibi bildiği ormanın içinde elleri cebinde devam etti. Bir zamanlar bu ve buna benzer alanlarda gece tek başlarına bırakılmış, aç ve uykusuz geceler geçirmişlerdi. Onunla, Yalçın’la sırt sırta geçen günlerdi. Bu adam ona neden gerçek bir düşman olmuştu? Vedat bunu asla anlayamıyordu.

Önündeki çıtırtıyı algılayan kulakları beynine sinyal gönderdi. “Benim!” diyen sesin sahibi Sedat Başkan’dı. Ağacın ardından bedenini Vedat’ın önüne çıkarttı. “Önce seninle konuşmak istiyorum.”

“Buyurun Başkan’ım.” Tam önünde durdu, ellerini çıkartıp iki yanına saldı.

Birbirlerinin parlayan göz bebeklerini, karanlık siluetlerini görüyorlardı. “Silahsız da birbirinizi öldürebileceğinizi biliyorum. O sana ne derse desin kendine hâkim olacaksın.”

“Bunu bana neden söylüyorsun? Ne konuştunuz?”

“Vedat! Ben bu ülkenin müsteşar yardımcısıyım ama iki âşığın derdine düştüm. Bunu sevmedim, daha önemli işlerim var ama bu saatte buradayım. Sana ne diyorsam onu yap! İkinizi de kaybetmek istemiyorum.”

Birkaç saniye Başkan’a bakıp başını salladı. “Öldürmem. Aklım başımda ama görüyorum ki onun aklı başında değil.”

“Devam et, Vedat. Seni takip edeceğim.”

Yanından geçip yüz metre kadar devam etti. Neyle karşı karşıya kalacağını az çok anlamıştı. Aklını toplama düşüncelerini buz gibi bir ses kesti.

“Ne kadın ama değil mi?”

Bedeni buz kesti, kanı dondu ve öldürmem sözünü orada unuttu. Sesin geldiği yöne çevirdi başını, ağacın arkasındaydı. “Evet, çok güzel, çok özel ve benim.”

Yalçın yaslandığı ağaca başını usulca vurdu. Dişlerini sıktı, sesini ayarladı. “Gül kokuyor.”

Kokusunu alacak kadar yakınına girmesi bir kez daha canını yakarken sakin kalma düşünceleri tuzla buz oluyordu. Direniyordu. “Bana özel, ben seviyorum.”

“Neden sen?” Kalbinde bir bıçak derinlere batıyordu. Tüm dünyayı yakması gerekse bile istiyordu Efşan’ı. Yanında olsa bir kez gülümsese Yalçın onun kölesi olurdu.

“Kader.”

“Senin kaderin hep güzeldi. Sen hep çok şanslı olandın, Vedat.” Başı hâlâ ağaçta yaslı gözleri kapalıydı.

“Biz seninle aynı kaderi paylaştık. Benim sana sorum neden ben?” Bir şeyler seziyordu Vedat ama bunun doğru olması bile saçmaydı.

“Sen benim kim olduğumu bile bilmiyorsun. Biz seninle aynı kaderi paylaşmadık.”

Evet, bilmiyordu Vedat çünkü Yalçın hiçbir zaman kim olduğundan bahsetmemişti. “Konuşsaydın bilirdim ama sen susmayı tercih ettin, biz de sana saygı duyduk. Ne istiyorsun benden?”

“Şu ana kadar gözlerindeki merhameti, sahip olduğun anne, baba, kardeş, geniş ve mutlu aileyi. Bilmezsin. Bize bir karınca verdiklerinde ben onun üzerine basıp geçtiğimi hatırlıyor musun? O gün seni çok kıskandım, çünkü benim aklıma ezmek gelmişti.  Sen ne yaptın, o karıncayı alıp kenara koydun ve yola devam ettin. İşte o gün sana verilen görevler bile merhametliydi. Bu oyunda acımasız olan bendim. Yoluma acımasız olarak devam edeceğim. Efşan’ı bana vereceksin.”

Duyduğu sözlerin altında kim bilir daha nicelerinin yattığına emindi. Tüm o yılları kendisini kıskanarak yaşamıştı Yalçın. Üzülmek istemiyordu. Ona merhamet etmek hem de son sözlerle artık imkânsızdı. Direniyordu. “Anlaman gereken bir şey var. Ben Efşan’ı zincirlemedim, beni de bu hayatı da kendisi tercih etti. Beni seviyor, seni değil.” Yalçın’ın yaslandığı ağaca bakıyordu, aralarında dört metre vardı. O, ortaya çıkmıyordu Vedat da adım atmıyordu.

“Bırakırsan gider,” dedi Yalçın. “Hayatında ne eksik Vedat? Ailen, kardeşlerin, paran? İkimiz de aynı yoldayız ama sen Reis oldun. Bu nasıl oldu bilmiyorum ama sen bir kitlenin hayran olduğu iş insanı, ben acımasız mafya lideri.”

Vedat gözlerini yumdu, tek tek dökülüyordu onca senelik nefret. Acımak istemiyordu, bunu yapmamalıydı. Direniyordu.

“Benim annem ve babam bu ülkeye hizmet eden istihbaratçılardı. Bir gece ikisinin de başları bedenlerinden ayrıldı. Ben şehit oğluyum, ülkeme canımı verecek kadar sevgi besliyorum. Kanımın son damlasına kadar savaşacağım. Sevgi denen şey annem ve babam ölmeden önce, o gece annemin bana içirdiği bir bardak sütte kaldı. Otuz yaşındayım, yirmi üç senedir süt içmiyorum çünkü yirmi üç senedir gerçekten sevmiyor, sevilmiyorum. Hayatımda neyin eksik olduğunu görebiliyor musun? Aslında hiçbir şeyim yok!”

İlk kez duyduğu bu özel bilgileri derinlere attı, içinde saklı kalacaktı. Üzülmemeliydi, ama merhametine dur diyemiyordu ki aklına Efşan geliyordu. “Bir gün seni sevecek bir kadın olacak. Aklını başına topla ve onun benim karım olduğunu düşün. Ne bırakırım ne de o beni bırakır. Sana zarar vermek istemiyorum ama beni rahat bırakmazsan görevimiz de hayatımızda bitecek.”

Ağaçtan kendini alıp ayakları üzerine sağlam bastı. Bedenini görüş alanına sokup, Vedat’a iki adım attı. “Umurumda mı sanıyorsun? Ben sana ne anlatıyorum? Ben onu istiyorum!”

Çenesi havaya dikilen Vedat’ın çene kasları seğirdi. “Lan manyak! Benim kadınımı ne diye istiyorsun? Mal mı bu? Al ben kullandım az da sen kullan mı diyeceğim sana? Bunun kadar saçma bir şey olamaz, Yalçın’ın, sen aklını kaçırmışsın. Şurada boynunu kırmıyorsam ülkene dua et!”

“Ben senin boynunu kırarım, sen kimseye dua etme!” Vedat’ın suratına inecek yumruk, Başkan tarafından yakalandı. “Yalçın!” dedi Sedat Başkan. “Uzak dur! Buraya konuşun diye geldiniz, birbirinize yaklaşmayın!”

Kolunu çekip kurtardı, iki adım geriledi. “O zaman ikiniz de beni iyi dinleyin! Efşan ya bana gelir ya da ben Çelebi ailesini kökünden temizlerim. Bunun sonucunda vatana ihanet varsa, var! Efşan yoksa Yalçın da yok!”

Vedat, yerinden ok gibi fırlasa da olduğu yere tekrar çivilendi. Vedat’ın başının tam arkasında, tenine değen bir silah vardı. Aynı şekilde Yalçın’ın da arkasında biri başına silah dayamıştı. Sedat Başkan ellerini cebine atıp geri çekildi.

“Şimdi ikiniz beni dinleyin! Ne siz ne bir kadın bu ülkeden kıymetli değil. Bu vatan uğruna ne sevdalar ne gençler ne yürekler yitip gitti. Kaç kadının ciğeri yanıyor evlerinde biliyorsunuz! Her şehit bir ateştir! Onlar bu vatan için öldüler. Sizin onlardan zerre kadar ayrıcalığınız yok! Gücünüzü kötüye kullanırsanız bitersiniz! Sizi yetiştirirken öğrettik. Size verdiğimiz tüm gücü cımbızla çeker alırız işte o zaman ne siz ne aileniz kalmaz. Bu konu çığırından çıkıyor. Tek bir hamle daha bulursam, duyarsam ve görürsem, önce Efşan’a sonrada kendi başınıza veda edersiniz. Üçünüz de toprak olursunuz. Yerinize gelecek çok adam var! Bu ülkenin yiğidi bitmez beyler.”

Birbirlerini öldürmeye yemin etmiş bakışları izleyip yüksek sesle bağırdı Başkan. “Anlaşıldı mı?”

Vedat anlamıştı ama karşısındaki adamın ne kadar anladığını görecek kadar uyanmıştı artık. “Anlaşıldı Başkan’ım,” dedi az önce attığı geriye çekti.

“Anlaşıldı, Başkan’ım,” dedi Yalçın. Arkasını dönerek gözden kayboldu. Vedat gözden kaybolan adamın ardından Başkan’a döndü. “Tek bir hamle bile yapmayacağım. Bundan sonrası sizde! Ondan bana geleni sizden bilirim, bana nasıl sahip çıkıyorsan ona da çık!”

Sedat Başkan başını salladı. “Onunla ilgili gizli bilgileri kimseyle paylaşma dememe gerek yok!”

“Yok! Duymadım. Bir şey sormak istiyorum.” Başkan’ın sessiz izniyle sorusunu yöneltti. “Hiç mi kimsesi yok, yani en ufak bir akraba?”

Yalçın’ın bile gerçekte Yalçın olmadığı gerçekler Vedat bile olsa kimseyle paylaşılmazdı. Elleri cebinde olan Başkan Yalçın’ın gittiği yöne yürümeye başladı. “Yok!” dedi. “Evine git, nikâha gelmek isterdim ama bu mümkün değil. Sana mutluluklar dilerim.”

“Teşekkür ederim Başkan’ım,” dedi, ama inanamadı.

Önerilen makaleler

8 Yorum

  1. Yapın gari şu düğünü yaaaa

  2. Neden bu Yalçın rahat durmayacak gibi geliyor bana aman canimcim yazarcim saliverelim şu Kara erkeklerini üzerine diyicemde hani sanki bir yerlerde benim Kartal Kuşum ile yollar kesisecekmis gibi geliyor hani onlarda gizli görevdeler ya başkan falan düşündürücü

    1. ah ah bu bölümler yetmiyo kuzum uzun uzun okumak seninle hayat verdigin kişlikler dolu dizgin yürümek istiyorum😍🧿👏🏻…

  3. Ne bolum ama emeğine yüreğine sağlık canım benim 🥰

  4. Kıçık Yalçın vedatı rahat bırak hastayım bunların sevgilerine

  5. Okurken içim gidiyor resmen size se oluyor mu böyle sanki başka bir hayata çekiliyormuşum gibi kalemini çok seviyorum ama sanırım vedat ve efşan benim için hep tek kalacaklar. Emeğine sağlık

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!