33. Bölüm

Amelya…

“Torunumu nasıl büyülediğini şimdi anlıyorum…”

Saniyeler içerisinde değişen ruh hâliyle ne diyeceğimi bilemedim. Yanımızdan uzaklaşan kocamın arkasından bakarken dolan gözlerimi kırpıştırdım. Ona ihtiyacım vardı. Şu an yanımda olmasına, sıcaklığı ve şefkatiyle beni sarmasına ihtiyacım vardı. Ancak yalnızdım. Derin bir soluk alıp yaşlı kadının yüzüne baktım.

“Ne demek istediğinizi anlayamadım, Beyaz Hanım?”

“Güzelliğin diyorum… Güzelliğinle torunumun gözlerini kör etmiş, efsunlayıp kendine bağlamışsın. Ancak güzellik geçicidir. Erkekleri kendine bağlamak kolaydır. Hiçbir erkek yatakta güzel bir kadına karşı koyamaz. Daha güzelini bulana ve senden sıkılana kadar…”

“Evliliğime söz söyleme hakkını kendinizde nasıl bulduğunuzu bilmiyorum, Beyaz Hanım. Ama yeter! Kocamı ve mahremimizi sizinle konuşmak istemiyorum!” dedikten sonra merdivenlere yöneldim. “Odalarınıza geçip dinlenseniz iyi olur. Çünkü yol sizi fazlasıyla çarpmışa benziyor.”

Bu sözleri ben mi söylemiştim gerçekten? Hayal olmalıydı. Ne zaman böyle fütursuzca konuşmayı başarmıştım? Kapıda bizi karşılayan dadımın yüzüne bakarak gülümsemeye çalıştım.

“Lalezar’ı çağırın, dadı.”

Kızlardan biri sözlerimi işitir işitmez hızla merdivenleri tırmanırken, ben de arkama bakmadan yukarı çıkmaya başladım.

“Dadın mı var? Hala, Genco tam bir sosyeteyle evlenmiş…”

Duyduğum sözlere karşılık vermedim. Birinci kattaki odalarda kimse kalmıyordu. Bu yüzden rahatlıkla koridorun en ucunda bulunan ve Boğaz’a bakan odaya ilerledim. Günler önce evi karış karış gezmem iyi olmuştu. Kapıyı açıp Rojda’ya döndüm.

“Bu oda sen ve eşin için.”

Gözleri büyürken yüzümdeki bakışlarını odada gezdirdi. Odanın ortasında büyük bir yatak vardı. Boğaz’ı gören camla kaplı kısımdaysa iki tane tekli koltuk bulunuyordu. Ortalarındaki sehpayla birlikte küçük bir oturma köşesi oluşturuyorlardı. Karşı duvardaki geniş gardırobuyla birlikte sade ama konforlu bir odaydı.

“Savaş için ayrı bir oda hazırlat. Genco’nun olduğu yerde birlikte olmaları uygun olmaz.”

Duyduğum sözlerle kaşlarım çatıldı. Kocamın, Savaş ve Rojda’nın aynı odada kalmasıyla nasıl bir sorunu olabilirdi ki? Hissettiğim öfkeyle kendimi dizginlemeye çalışsam da yükselen sesime engel olamadım.

“Karı kocanın aynı odada kalması kadar doğal bir durum yok, Beyaz Hanım!”

Sözlerimin ardından Rojda’ya döndüm. “Ama sen istersen… Hazırlanabilir, Rojda.”

Rojda olumsuz anlamda başını salladı. O, odaya girdiğinde geri çekilip karşısındaki odanın kapısını açtım. “Burası da sizin odanız, Beyaz Hanım.”

Odaya gidip etrafı incelerken aniden arkasına döndü. “Leyla’nın yapamadığını başardın, Amelya! Artık bir Uluhan’sın…”

“Annemin benim evliliğimle ne ilgisi var, Beyaz Hanım? Sizi daha fazla dinlemek istemiyorum.”

“Bilmiyorsun,” dedi gülerek.

Ben yumruklarımı sıkarken o bu hâlimden fazlasıyla zevk alıyordu.

“Erkeklere fazla güvenme, Amelya. Kocan bile olsa… Bunu sana yaralı bir kadın olarak söylüyorum.”

“Ben Genco’ya herkesten, her şeyden daha çok güveniyorum, Beyaz Hanım! Bunu sizin mektubunuza inanmayarak göstermiş olduğumu düşünüyorum!”

Yüzündeki rengin çekilmesini izlemek benim için keyif vericiydi. İnsanları kırmak, üzmek istemesem de beni umursamayan insanlar bu kuralımın dışında kalıyordu.

“Size iyi geceler.”

Odadan çıkarken aklımda olan tek şey annemdi. Yüzünü bile görmediği birini nasıl özleyebilirdi insan? Ben özlüyordum. Onun eksikliği her an, her saniye kalbimdeki o derin çukurda varlığını belli ediyordu. Merdivenlere geldiğimde karşıma çıkan Lalezar’a sıkıca sarıldım.

“Amelya, iyi misin? O iki cadı sana bir şey mi yaptılar? Ah, geç kaldım!” dediğinde gözlerime dolan yaşlarla geri çekildim.

“Sözleri yaralamaya yetti, Lalezar. Lütfen, ağabeyine söyleme!”

“Elbette, söylemem. Ama sen böyle üzgün olursan bir sorun olduğunu hemen anlar. O yüzden gülümse ve kendini topla.”

“Haklısın… Ben odama çıksam iyi olur.”

Merdivenlere yönelirken kıkırdadı. “Bir de… Azıcık sessiz olmaya çalışın, yengeciğim. Sesiniz alt katınızdan duyuluyor. Keşke onları da üçüncü kata yerleştirseydin. Sesinizi duyup deli olurlardı.”

“Ya… Of, Lalezar!”

Yüzümü gizlemeye çalışırken, Lalezar’ın kıkırtıları eşliğinde hızlıca merdivenleri çıkıp kendimi odamıza kapadım.

***

Genco odamıza geldiğinde yüzü asıktı. Üzerindeki tişörtü çıkarıp gelişigüzel yere attığında, elimdeki tarağı bırakıp yerimden kalktım. O gelmeden önce duş almıştım. Giydiğim mavi geceliğimin düşen askısını tekrar omzuma yerleştirip, eteğimi çekiştirerek yorgun kocamın yanına yaklaştım. Yüzünü saran ellerimle bakışlarımız kenetlenirken derin bir soluk aldı.

“Bir sorun mu var, Genco?”

“Hiç bitmiyor ki,” dedi elleri belimi sararken. “Ama yatak odamızda bu konuları konuşmak istemiyorum. Yerleştiler mi odalarına?”

Başımla onayladım.

“Birinci kattaki misafir odalarındalar. Rojda ve Savaş bizim odamızın hizasındakinde. Büyükannen de karşılarındaki odada.”

Dudaklarıma kondurduğu öpücüklerle beni susturdu.

“Genco!”

Kalçalarımı okşamaya başlarken hızla kendine çekti. İnleyerek dudaklarımızı ayırdım.

“Duyacaklar!”

Dudakları boynuma kayarken tekrar inledim.

 “Büyükannen aşağıda…”

“Umurumda değil,” dedi başını boynumdan kaldırıp. Beni kendisine çekip gece karası gözlerini gözlerime dikti.

Dudaklarımdan küçük bir kahkaha savrulduğunda hayranlıkla yakışıklı yüzünü izledim.

“Genco,” dedim yüzüne dokunurken. “Hiç bitmeyecek mi?”

Dudaklarıma bir öpücük kondurup gülümsedi.

“Asla bitmeyecek, bebeğim! Sen benim uyanmak istemeyeceğim kadar güzel bir rüyasın. Bu rüyanın sonsuza dek sürmesi için her şeyi yapmaya hazırım.”

***

Genco…

Güneş ışıkları yüzüme vururken gözlerimi araladım. Göğsüme dağılan saçları gördüğümde gülümsedim. Yumuşak ve narin tenine o denli alışmıştım ki ağırlığını hissetmiyordum bile. Ellerimi sırtında gezdirirken saçlarını kokladım usulca. Kıpırdanıp boynuma sokulduğunda gülümsedim. Küçük solukları tenimi yakarken onu daha çok kendime çektim.

Amelya… Tenine dokunduğum andan beri uzak kalamıyordum. Ya onu hiç tanımasaydım? İçinde bulunduğum yalan hayatıma devam edecek, belki de gözlerimi kör eden, bana düpedüz ihanet eden o kadınla evlenecektim. Ancak şanslıydım. Amelya hayatıma ansızın girmiş ve her şey olması gerektiği gibi olmuştu. Onu bana getiren kara bir mazi olsa da…

“Genco?”

Sesini duyduğumda başımı çevirdim. Gözleri hâlâ kapalıydı ve kırmızı dudakları büzülmüştü. Dudaklarına küçük bir öpücük kondurup geri çekildim. Gözlerini hâlâ açmamıştı. Tekrar eğildiğimde bu kez uzun bir öpücük bıraktım. Göğsüme dayalı ellerini çekip boynuma sardı. Kısa bir süre sonra geri çekildim. Soluk soluğa alınlarımızı yasladım. Güzel gözlerini aralayınca beni bir kez daha kendisine çekmeyi başardı. Gülümseyişiyle beliren gamzelerine eğilip koklayarak küçük öpücükler bıraktım.

“Günaydın…”

“Günüm şimdi aydın oldu…”

Yüzümdeki ellerini boynuma sarıp yanağıma bir öpücük bıraktı.

“Bu neydi şimdi?” dedim kaşlarımı çatarak.

Şaşırarak yüzüme baktı. “İçimden geldi. Öpmeyeyim mi?”

Dudaklarına yaklaştım. “Dudakların yalnızca dudaklarıma dokunsun.”

***

Diğer banyoyu kullanıp kısa bir duş aldım. Giyinme odasına geçip koyu renk bir kot pantolon giydim. Üzerine beyaz bir tişört geçirdim. Islak saçlarımı karıştırarak düzeltmeye çalışırken, minik bir havluyla odaya giren karımın ıslak teninde bakışlarımı gezdirdim. Arkama dönüp, onun kıyafetlerinin olduğu dolaba kızararak yaklaşmasını izledim. Seçtiği iç çamaşırlarının ardından kırmızı bir elbiseye dokunduğunu gördüğümde hızlı adımlarla yaklaştım. Belini sıkıca sarıp başımı boynuna gömdüm. Kokusunu içime çekip fısıldadım.

Belini saran ellerime ellerini koyup bedenini bana yasladı.

“Genco, büyükannen bizi bekliyor.”

“Ah, ondan nefret etmem için bir neden daha!” dedim öfkeyle söylenerek. Karımı kendime çevirip dudaklarına sıkı bir öpücük kondurarak fısıldadım.

“Ben aşağıya iniyorum, güzelim. Büyükannemle konuşmam gerekenler var!”

Onu bırakıp odamızdan çıktım. Dün gece Bevar’dan öğrendiğim ve içimde bir zehir gibi yayılan haberi yüzüne bakarak sormalıydım. Merdivenlerden inip arka bahçeye geçtiğimde masanın bir ucunda oturuyordu. Savaş ve Rojda uyanmadan onunla konuşmalıydım. Uzaklaşmaları için hizmetlilere başımla işaret ettim. Onlar bahçeden çıkarlarken büyükannemin karşısına geçtim. Sandalyeye oturup onun gülümseyen yüzüne baktım.

“Günaydın, oğul. Acıktın mı? Çayı getirsinler.”

Evimi bu denli sahiplenmesi beni şaşırttıysa da umursamadım. O, hizmetlileri görmek için etrafına bakınırken dikkatini çekmek için seslendim.

“Çay sevmem.”

“Yalnızca yüzün değil demek…” dedi yüzümde gezinen bakışlarını gözlerime dikerek. “Huyların da ona benziyor.”

Sözlerini duymazdan geldim. Kapıya göz atıp Amelya gelmeden önce asıl sormak istediğimi sormaya karar verdim.

“Ferzan Ağa’ya âşık mıydın, büyükanne?”

“Bu nasıl bir günahtır, oğul!”

Öfkeyle sandalyesinden kalkarken söylediği sözlere neden inanamıyordum? Bunun en büyük nedeni Bevar’dı. Bevar ve dün gece söyledikleri… Geçmişin parçalarıyla birleştirdiğimde beni derinden sarsmış ve soluğumu kesmişti.

“Kim söyledi bu yalanları? Kim?”

Söylemezdim. Bevar’a gerçekleri anlatıp bilgi veren gizli müttefikimin adını veremezdim.

“Madem yalan, iftira bu söylenenler… Kimin söylediğinin ne önemi var, büyükanne?”

“Bu sözlerinin ve günahın bedelini ödemeli, oğul! Beni attığı bu kör kuyuya onu diri diri atacağımı bilmeli!”

“Sen zahmet etme, büyükanne. Eğer bir iftiraysa, cezasını ben keserim. Ancak gerçekse günahının bedelini bana ve insanlarıma ödeyeceksin!”

“Günaydın!”

Rojda’nın sesini duyduğumda arkama döndüm. Dünkü hâline göre fazlasıyla neşeli ve güzel görünüyordu. Siyah kalın askılı kısa elbisesi ve omuzlarından dökülen saçlarıyla son derece göz alıcıydı. Onu böyle gördüğüme mutlu olmuştum.

“Günaydın, Rojda’m.”

Büyükannemin neşeli sesini duyduğumda alaylı bir gülümseme yer etti yüzümde. Az önceki hâlinden eser kalmamıştı. Kaçırdığı bakışlarını gördüğümde, kendimi sakinleştirmek için derin bir soluk alırken o an güzelim göründü merdivenlerde. Giydiği kırmızı elbisenin ince askıları narin omuzlarına düşmüştü. Elbisenin üst kısmı kırmızı minik düğmelerle süslüydü. Hafif kabarık eteği her adımda havalanıp süzülerek dizlerine düşüyordu. Topuklu ayakkabılarıyla yavaşça merdivenlerden iniyordu. Işıltılarla açılan saçları güneş ışığıyla parlıyor ve gözlerimi kamaştırıyordu. Dayanamayıp hızlı adımlarla yaklaşarak, son birkaç basamakta onu yakaladığımda elimi uzattım. Elimi gördüğünde başını kaldırıp yüzüne düşen saçlarını narin parmaklarıyla uzaklaştırdı.

Güzel gözlerini ellerimden yüzüme çevirdi. Gülümsediğinde gamzeleri cennet kokusuyla büyüdü. Elimi tuttuğunda derin bir soluk aldım. Avucuna küçük bir öpücük bırakıp kokusunu içime çektim. Yanakları tatlı bir pembeliğe büründü ve beni bir kez daha mest etmeyi başardı. Elini sıkıca kavrayıp arkama dönerek güzelimle birlikte masaya yürüdüm.

Bahçedeki büyük yuvarlak masadaki yerime geçmeden önce sol yanımdaki sandalyeyi çektim. Karım güzel gözlerini önüne eğip, “Günaydın,” dedikten sonra yerine oturdu. Ardından ben de yerime geçtim. Büyükannem masanın diğer ucunda yer alırken, Savaş ve Rojda sağ tarafımdaydı.

“Sermiyan’ın kızı neden teşrif etmedi yanımıza, oğul?”

Büyükannemin imalı sözlerine sert bir yanıt vermemek için kendimi güçlükle tuttum. Amcama olan nefretinin Lalezar için de geçerli olduğundan emindim.

“Lalezar, kuzenimin adı Lalezar, büyükanne.”

“Büyükbaban o kız doğduğunda yaşıyor olsaydı… Eminim o verirdi ismini. Laleleri çok severdi…”

“Madem bunu biliyordunuz, neden mezarına hiç sevmediği karanfilleri gönderiyordunuz, Beyaz Hanım?”

Lalezar’ın sesini duyduğumda başımı kaldırdım. Konunun uzamasını istemediğim için, “Yanıma gel, Lalezar,” dedim.

“Günaydın,” diyerek sözümü ikiletmeden sağ yanımda, konuklarla aramda kalan boş yere oturdu. Bana hâlâ kırgın olduğunu bilsem de onun o uysal hâlini görünce rahat bir soluk aldım.

“Hoş geldiniz, Savaş Ağa, Rojda.”

“Hoş bulduk,” diye karşılık veren Rojda’nın aksine, Savaş yalnızca başını sallamakla yetinmişti.

“Afiyet olsun.”

Benim sözlerimle sohbet son bulurken, hizmetliler çaylarımızı doldurdu. Masada kimse konuşmazken, hissettiğim gerginlikle sol elimi masanın altından güzelimin bacağına bıraktım. Çıplak tenini hissettiğimde içimdeki tüm sıkıntılar uçup gitti. Amelya’m önce irkilip ardından bacağındaki elimi itmeye çalıştı. Bense elimle sıkıca kavrayıp başımı ona çevirdim. Güzel gözlerini eğip küçük nefesler alırken, bacağındaki elimin üzerine elini bıraktı. Onun bu tatlı teslimiyetine gülümseyip çay dolu fincanıma uzandım.

“Kahvelerimizi çalışma odamda içelim, Savaş Ağa. Aşiret toplantısı öncesi konuşmam gerekenler var seninle.”

“Olur, Genco Ağa,” dediğinde başını Rojda’ya çevirdi. “Ancak Rojda’ya İstanbul’u gezdirmek istiyordum.”

Büyükannemin elindeki çatalı hızla masaya bırakmasıyla masadakiler gibi ona baktım. Neden böyle bir tepki verdiğini anlayamasam da umursamayarak tekrar Savaş’a döndüm.

“O zaman bu akşam ben, Amelya, Rojda ve sen hep birlikte dışarı çıkalım. Ufak bir gezi yapar, yemek yer, sonra da bir mekânda eğleniriz.”

“Bize uyar, değil mi Rojda?”

Rojda’nın fikrini sorması hoşuma gitti. Sadece nezaketen yapmadığını bilecek kadar tanıyordum onu. Kahvaltı boyunca Rojda’ya bakışlarını sıklıkla yakalamıştım. Ona bakarken gözlerine yerleşen bakışı kendimden biliyordum. Kalbinde de Rojda’ya yer vermişti. Onu seçmekle doğru bir karar verdiğimi düşünsem de tereddütlerim vardı. Pek çoğu yok oldu.

Rojda büyükanneme bakıp ardından başını salladı. Onların arasındaki durumu çözmeye çalışsam da başarılı olamadım. Bacağındaki elimi tutan kadınıma dönüp kulağına eğildim.

“Sen de istersin, değil mi canım?”

Kısa bir soluk alıp başını salladı.

“Hadi, Savaş Ağa,” diyerek güzelimin bacağını okşayıp masadan kalktım.

***

 “Hasat bu yıl fazlasıyla verimli olacak. Peki, dağıtımını nasıl yapacaksın, Genco Ağa?”

“Babam nasıl yapıyorsa, öyle olacak. Düzeni değiştirmeye niyetim yok.”

“Aksine bence değiştirmelisin. Bakma bana öyle. Senden böyle bir adım bekleyecekler.”

Arkama yaslanıp karşımdaki koltukta oturan adamın yüzüne baktım. Bir zamanlar benim yerimde, yani Yedi Aşiret’in başında olmak isteyen adamı şimdi neden dinleyecektim ki?

“Kim?” dedim vereceği yanıtı merakla beklerken.

Gülümseyerek fincanını önündeki sehpaya bırakıp arkasına yaslandı.

“Daha önce olsa bu soruya vereceğim tek yanıt olurdu. Ben… Ama artık ben değilim.”

“Neden? Ne değiştirdi bu durumu?” dedim elimdeki kalemle oynarken. Vereceği karşılık ona olan bakış açımı bir nebze başka yöne çevirebilirdi.

“Akrabalık bağı, Genco Ağa. Biz artık seninle asla düşman olamayız.”

“Bunu yanlış kişiye söylüyorsun, Savaş Ağa. Benim hayatımdaki en büyük düşmanlarım her zaman kendi kanımdan, canımdan oldular.”

Gülümseyerek gözlerini cama çevirdi.

“Benimse hayatımda hiç akrabalık bağım olan biri olmadı, Genco Ağa. Ne bir kardeş, ne bir amca, ne bir kuzen… Hiç kimse… O yüzden bu bağ bana, sana hissettirdiklerinden daha farklı şeyler hissettiriyor.”

Sözleri beni şaşırtsa da mutlu olmuştum. Birbirimize güvenebilmek için güçlü bir adım atmıştık.

“Peki kim?”

“Asla güvenmemen gereken bir tek adam var,” dedikten sonra, gözlerime bakıp devam etti sözlerine. “Cihan Korkmaz.”

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!