13.Bölüm

Alex daha sözcükler dudaklarının arasından dökülürken, Vivenne’in gözlerinde oluşan üzüntüyü fark etmişti ama kelimeleri, namludan çıkan kurşun misali geri alınmaksızın, genç kızın kalbine saplanmıştı. Arkasından odasına gitti, fakat kapısının önüne geldiğinde içeriden yükselen hıçkırık sesleri, bütün cesaretini kırdığı için kapıyı çalamadı. Onun gözyaşlarına kendisinin sebep olduğunu bilerek, yumruk yaptığı sağ elini öfkeyle sol avucunun içine vurdu. Kendi canı yandığı için onunda canı yansın istemişti evet. Sırf o yüzden, kırmak için bilerek açmıştı ağzını. Lakin dilinin telaffuz ettiği hiçbir kelimeyi, isteyerek söylememişti. Bir anda başka bir adama dönüşebildiğine inanamıyordu.

O gece Alex de Vivienne gibi sabaha kadar uyuyamadı. Kalbini saran kasvet saatler ilerledikçe nefes almasını zorlaştırmış, Vivienne’in odasına gitmek için her harekete geçişinde, ne söyleyeceğini bilemediğinden vazgeçmişti. Çünkü ona söyledikleri kuru bir özürle telafi edilebilecek sözler değildi. Vivienne’in son bakışları bir türlü gözlerinin önünden gitmeyen Alex, vicdan azabı çekerek sabahı sabah etti. Gün doğar doğmaz, genç kızın odasının kapısını çaldı. Yanıt gelmedi. Duşta olabileceği aklına geldiği için birkaç dakika kapıda bekledi. Bekledi ama Vivenne’den ses çıkmayınca daha fazla dayanamayıp, odaya girse de onu göremedi. Aşağıda olabileceğini düşünerek, yemek salonuna girdiğinde, akşamki yaşanılanlara şahit olan Eliza ile karşılaştı. Orta yaşlı kadın onu görünce;

“Efendim kahvaltınız hazır” diyerek Alex’in kahvesini fincanına doldurdu.

Alex, otomatiğe bağlanmış, annesinin komutuna ayak uyduran küçük bir çocuk gibi masaya geçti. Kahvesini yudumlarken Vivienne’i sordu.

“Efendim, Vivienne bir saat önce evden ayrıldı.”

Günlerden çarşambaydı ve Vivienne’in izin günleri pazarlarıydı. Alex’in aklının idrak ettiklerini, duyguları tamamen inkar ederek;

“Evden ayrıldı ne demek” dedi.

Eliza’yı o güne kadar hiç bu kadar asık suratlı görmeyen genç adam, duymaktan korktuğu cümleleri nefesini tutarak bekledi.

“Doğru duydunuz efendim. Dönmemek üzere evden ayrıldı. Ayrıca son bir haftanın ücretini göndereceğini size bildirmemi istedi.”

Alex’in elinde tuttuğu fincan masaya düştüğünde, üzerine sıçrayan sıcak kahveyi hissetmedi bile. Yüreğine kurulan cehennem, ruhunu öyle bir ateşe vermişti ki, teninin yandığını nasıl hissedebilirdi? Eliza, iletmesi gereken mesajı sahibine ulaştırır ulaştırmaz, bir adım geri çıktı.

“Benden istediğiniz bir şey yoksa çekilebilir miyim efendim?”

Sorusuna rağmen, olduğu yerde donup kalan genç adamdan, herhangi bir yanıt gelmedi. Başka zaman olsa, Alex için endişelenebilirdi belki ama o da en az Vivienne kadar kırgındı genç adama. Çünkü iki aya yakın bir zamanda Vivienne’e çok alışmış, onu artık kendi kızı gibi görmeye başlamıştı.

Yemek salonunda bir başına kalan Alex, resmen hareket edemez hale gelmişti. Vivienne’i unutmak için başka birileriyle yeni bir ilişki kurmayı denemeye çalışmış, genç kız bu denemelere müdahale ederek, ikisini bu noktaya getirmişti. Aklının almadığı, Vivienne’in anlam veremediği davranışlarıydı. Ama o an için asıl önemli olan bunlar değil, Vivienne’in artık hayatında olmayışıydı. Bu düşünce her an daha da acı çekmesine neden oldu. Onun varlığına, çocuksu masumiyetine o kadar alışmıştı ki, onun olmadığı bir hayatta sudan çıkmış balık gibi hissetti kendini. İşte yine yalnızdı, Vivienne gelmeden önce olduğu gibi.

☆☆☆☆☆☆

Vivienne’in gözyaşları geceden beri hiç durmamış, ağlamaktan ve uykusuzluktan gözlerinin altı çökmüştü. Aida’nın kapısını çalarken, gücünün neredeyse tükenmekte olduğunu hissetti. Kendini hiç olmadığı kadar kötü hissediyordu. Kapıyı açan Aida, Vivienne’i görür görmez yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu anlamış, ama sormaya fırsat kalmadan, genç kız pes eden bedeniyle onun kollarına yığılmıştı. Vivienne gözünü açtığında, Aida kucağındaki Angeline ile başucunda duruyordu.

“İyi misin tatlım? Sanırım tansiyonun düştü” dedi endişeli gözlerle.

Vivienne; cevap vermek istese de konuşmaya başladığı an, susturduğu gözyaşlarının tekrar akmaya başlayacağını bildiği için, sadece gözlerini kırptı. Yorgun ruhu ve bedeniyle kollarını Angeline’e uzatırken, teyzesini gören küçük meleği ellerini çırparak, kendini Vivienne’in kollarına attı. Aida, Vivienne’in neyi olduğunu öğrenmeden, onu evine göndermek istemedi. Daha önce onun bu kadar kötü göründüğüne şahit olmamıştı. Angeline uyur uyumaz, genç kızın oturduğu koltuğa gidip, yanına yerleşti. Konuşmaya başlamadan önce, tıpkı bir anne şefkatiyle ellerini Vivienne’in ellerinin üzerine koydu.

“Artık anlatacak mısın küçüğüm?”

Vivienne, birisinin yakınlığına o kadar ihtiyaç duyuyordu ki Aida’nın samimiyetiyle tekrar duygulanıp, ağlamaya başladı. “Alex…” adını andığı an şiddetlenen ağlamasıyla bir süre bekledi. Onu acımasızca yaralayan adam hakkında konuşmak istemese de, susamazdı. Aida’nın her şeyi bilmeye hakkı vardı. Eğer karşısındaki kadın onu kendi kızı gibi görerek bu kadar yanında duruyorsa, ona dürüst olmalı, hiçbir şey gizlememeliydi. Derin derin nefes alarak tekrar konuşmaya başladığında, bu sefer sesi daha iyi geliyordu. Fakat olayların başında sıradan bir konudan bahseder gibiyken, sıra genç adamın yıkıcı sözlerine geldiğinde, kendini küçümser gibi güldü.

“Alex, beni çok kırdı. Biliyor musun Aida, bana kim olduğumu hatırlattı.”

Titrek ses tonu ve yanaklarından süzülen yaşlarla cümlesini noktaladığı an, artık hıçkırıklarını durduramaz hale gelmişti. Duyduklarıyla ne söyleyeceğini bilemeyen Aida, genç kıza sarılıp, onunla birlikte sessizce ağladı.

Vivienne, kendisini biraz daha toparlayınca, Aida’ya daha önce sormadığı bir soruyu sordu.

“Clair ölmeden önce sen onunla da yakındın. Sana Angeline’nin babasından bahsetti mi?

Aida, olumsuz anlamda başını salladı.

“Hayır. Bana bebeği aldırmak istediğini söylediğinde, babasının da bunu bilmeye hakkı olduğunu söylemiştim. Ama o, hayatında aynı anda birçok erkek olduğu için babasının hangisi olduğunu tahmin edemediğini söyledi.”

Vivienne, kız kardeşinin ölmeden önceki son hallerini hatırladı. Sabahlara kadar eve gelmeyişini, geldiği zamanlar ise alkol ve içtiği uyuşturucu haplar yüzünden ayakta bile durmakta zorlanışını… Marsilya’ya gelirken hayat dolu olan kız, nasıl olmuşta bu hale gelebilmişti? Üstelik doğurmak zorunda kaldığı bir haftalık bebeğini bırakarak, kendi canına nasıl kıyabilmişti? Vivienne kafasındaki soruları bir kenara itip, tekrar Alex’i düşünmeye başladığında, Angeline uyandı. Artık evlerine dönme vakti gelmişti.

☆☆☆☆☆

Vivienne gideli iki gün olmuş, Alex ise bu gidişi hala kabullenememişti. Arkasından gitmek istese de, yapamadı. Çünkü onu dönmek için ikna etse bile, zaten birkaç gün sonra ondan yine ayrılacak, Vivienne eninde sonunda sevgilisine dönecekti. Onu başka bir adamın kollarında düşünmek, son zamanlarda genç adam için en büyük işkence haline gelmişti. Artık kendisine ait olmasa da, Vivienne’e özür borçlu olduğunu biliyordu. Belki de özür bahanesiyle onu son bir kez görebilirdi. Ya gördüğü zaman aşık olduğu kadınını bırakmak istemezse ya da Vivienne onu görmek istemezse? İçinde yaşadığı korkular Alex’i acizleştirirken, gece Vivienne’in kaldığı odaya gitti. Yatağına oturup, ilk defa bu odayı görüyormuş gibi çevresine baktı. Aslında oda onun umurunda bile değildi. Gözlerinin aradığı Vivienne’den kalan bir iz, bir hatıraydı. Ama genç kız giderken sadece Alex’in kalbinde bir iz bırakmış, sanki bu evde hiç yaşamamış gibi geldiği gibi sessizce kaybolmuştu.

Sabah Eliza, Vivienne’in odasının kapısını açtığı zaman, genç kızın yastığına sarılmış halde uyuyan Alex’i görmeyi hiç beklemiyordu. Günlerdir hiçbir şey yemeyen, uyumayan, hatta işkolik olmasına rağmen evde kalıp, tıpkı bir hayalet gibi dolaşan genç adama baktı. Aşk acısı çekiyordu. Kim derdi ki bir gün taş kalpli Alex’in, kalbi küçük bir kız yüzünden bu hale gelecekti? Sessizce odadan çıkıp, Alex’in babasını aradı.

“Efendim, kız evden ayrıldı. İçiniz rahat olsun, artık oğlunuz için tehlike teşkil etmiyor.”

Mösyö Archer keyifle gülümsedi.

“Sonunda bana güzel bir haber verebildin Eliza, aferin. Ben de o evdeki amacını unuttuğunu sanmıştım.”

Mösyö Archer, Eliza’yı oğlunun yanına özellikle yerleştirmiş, evde olan ya da Alex ile ilgili her şeyi ona bildirmesini istemişti. Yıllardır işini doğru yapan kadının; son zamanlarda kendinden bir şeyler sakladığını düşünse de, küçük fahişenin evden ayrıldığı haberini vererek tekrar Mösyö Archer’ın gözüne girmişti. Alex’in babasıyla yaptığı görüşmeden sonra salona giden Eliza, Alex’i barda gördü. İçkisini dolduran genç adama;

“Kahvaltınız hazır efendim” dedi.

Alex;

“İstemiyorum” diye cevap verip, içkisini doldurdu.

“Ama efendim, hiçbir şey yemeden içerseniz mideniz..”

Alex, kadının cümlesini bitirmesine izin vermeden;

“Sana istemiyorum demedim mi” diye bağırdı.

Sonrada içkiyi tek dikişte bitirip, ikincisini doldurdu. Onun bu şekilde kendini mahvetmesi, Eliza’yı çok üzüyordu. İçinde gizlediklerini daha fazla saklayamadan, konuşmaya başladı.

“Alex, sen benim oğlum sayılırsın. Seni ve Vivienne’i bu halde görmek beni gerçekten çok üzüyor. Ona gidip özür dilemeli, kendini affettirmelisin.”

Alex, acı acı gülümsedi.

“Ona resmen hakaret ettim. Beni nasıl affedecek?”

“Ona güzel şeylerden bahset, içinde tuttuklarını serbest bırak artık. Sonuçta o da seni seviyor, aşk bağışlatır.”

Genç adam duyduklarının şaşkınlığıyla, inanamayarak gözlerini Eliza’nın gözlerine çevirdi.

“Kim? Vivienne mi beni seviyor?”

Eliza gülümsedi.

“Bana daha önce hissetmediğini ya da fark etmediğini söyleme, çünkü senden başka herkes bunun farkındaydı. Siz ikinizin arasında olan şeyleri baban bile fark etmiş, sen nasıl görmezsin?”

Duydukları; bildikleri nedeniyle genç adam için imkansız görünen şeylerdi. Kendi gözleriyle görmüştü. Sevdiği kadın başka birine aitti. Belki o ikisini birlikte görmeseydi, inanabilirdi ama onların birbirine sarıldığına şahit olmuştu. Dahası, kendi kulaklarıyla işittiği sözler hala beyninde, hiç unutulmayacakmış gibi yankılanıyordu.

“Yanlışın var Eliza. O başkasına aşık. Çünkü onu telefonda konuşurken duydum. Pazar gününün gelmesi için sabırsızlandığını, onun kokusunu içine çekerek uyumayı özlediğinden falan bahsediyordu.”

Onun anlattıklarıyla Eliza gülümsemeye başlayınca genç adam sinirlendi.

“Bunda gülünecek ne var?”

“Alex, Vivienne’in pazar günleri sarılarak uyuduğu kişi, henüz bir bebek. Onun yeğeni Angeline. Ve buraya gelmesinin, bu iş olarak nitelendirdiğiniz şeyi kabul etmesinin asıl amacı yine o küçük kız. Henüz yedi ya da sekiz aylık. Sağlık sorunları yaşıyor. Vivienne onun iyileşmesi ve bakımı için bu işi yapmak zorunda kalmış.”

Eliza’nın söyledikleriyle hayatının şokunu yaşayan Alex’in kaşları çatıldı.

“Nasıl yani?”

“Kız kardeşi, gayrimeşru bir bebek dünyaya getirdikten bir hafta sonra hayatını kaybetmiş ve sağlık sorunları yaşayan yeğeninin sorumluluğu Vivienne’e geçmiş. Zavallı kız üniversite öğrencisiyken, bebeğin sağlık masraflarını karşılayabilmek için okulu bırakıp, bir kafede bulaşıkçı olarak çalışmaya başlamış. Ama oradan kazandığı para, bırakın bebeğin hastane ilaç masraflarını, yaşadığı evin kirasını bile karşılamıyormuş. Daha iyi bir iş bulabilmek için çalmadığı kapı kalmamış ama her seferinde eli boş dönmüş. Sonra bir gün onu buraya getiren, iş olarak nitelendirdiğiniz bu fırsat çıkmış önüne, bebek için hayatını hiç düşünmeden feda etmiş.”

Eliza’nın kurduğu her cümle Alex’in içine otururken, genç adam duyduğu vicdan azabıyla, ayakta durmakta güçlük çekti. Koltuğa oturup, dirseklerini dizlerinin üzerine koyarak, başını avuçlarının içine yerleştirdi. Duyduklarına hala inanamıyordu. Aklı bütün bu olanları almamakta diretse de, öğrendikleri Vivienne’in acı dolu gerçekleriydi. Kendi kanından olmayan bir bebek için hayatını hiçe sayan genç kız, yaptığı fedakarlıkla Alex’i bir kez daha büyülemeyi başarmıştı. Kendi annesi bile; doğurduğu çocuğunu başka bir adam için arkasına bakmadan terk ederken, Vivienne yeğenine sahip çıkmış, onun uğruna bedenini satmıştı. Bu kararı vermek onun için kim bilir ne kadar zor olmuştur, ne kadar acı çekmiştir diye düşündü. Gözleri dolarak karşısındaki Eliza’ya baktı.

“Vivienne’in özel bir kadın olduğunu ilk günden beri biliyordum, aslında hissetmiştim bunu. Onda başka kadınlarda olmayan bir şey vardı. Sayende hislerimde yanılmadığımı anlamış oldum Eliza, teşekkür ederim. Ama aşkı konusunda hala yanıldığını düşünüyorum. Çünkü onu genç bir adama sarılırken gördüm. Birlikte Vivienne’in evine girdiler.”

Eliza bir gün önce Vivienne’in kıskançlık krizlerine girerek yaptıklarına tanık olmasaydı eğer, Alex’e inanabilirdi.

“Sen sadece inanmak istediğin şeyi kabullenmişsin Alex. Belki gördüğün o genç adam yakın bir arkadaşı ya da akrabasıdır. Vivienne ile konuşmadan bunu bilemezsin. Önyargılarının seni yanıltmasına izin vererek hata yapıyorsun.”

Eliza haklıydı haklı olmasına ama o kadar ağır sözden sonra genç kızın karşısına ne yüzle çıkacaktı? Öğrendiği gerçekler Alex için o kadar sarsıcı olmuştu ki, Vivienne’in onu sevebilme ihtimaline sevinemiyordu bile.

☆☆☆☆☆

Vivenne Angeline ile ilgilendiği zamanlar dışında, vaktini sürekli yatakta geçiriyordu. Ruhen yıprandığını hissederek, yaşamını sürdürmeye çalışırken Alex bir türlü aklından çıkmıyordu. Onun güçlü kollarında uyanmayı, dolgun dudaklarını teninde hissetmeyi, ona has erkeksi kokusunu özlediği için, kendi kendine öfke duyuyordu. Onu böylesi üzen adamdan nefret etmesi gerekirken, nasıl olur da bu kadar bağımlısı haline gelebilirdi? Aşk, neden bu kadar acıydı? Ve neden hep yasak olanı tercih ediyordu? Kendi içinde duygu ve düşünceleriyle savaşırken, Angeline’nin sesiyle yatağından çıktı. Bu ses onun beslenme vaktinin habercisi olduğu için, küçük kızı kucağına alıp mama hazırlamak için mutfağa gitti. Angeline’yi onun için aldığı mama koltuğuna oturtup, biberona mamasını koyarken kapı çaldı. Bir an zil sesiyle kalp atışları nedensiz hızlanmıştı. Aida elindeki tarçınlı kekle, kapıda güler yüzüyle Vivienne’e selam verdi.

“Bugün nasılsın tatlım?”

“İyiyim,” dese de Aida, onun son iki günde ne hale geldiğini gördüğü için laf olsun diye söylediğini anlayabiliyordu.

Vivienne, içeriye giren kadının arkasından kapıyı kapatırken, hissettiği hayal kırıklığının kendisi bile farkında değildi. Mantığı beklememesini söylese de, kalbi her kapı çalışında Alex’i bekliyordu. Aida; özlediği küçük kızı kucağına alıp severken, Vivienne mamayı hazırlamıştı. Teyzesinin elindeki dolu biberonu gören Angeline, kendini iştahla genç kızın kucağına attı. Aida iki kimsesiz kızı hüzünle izleyerek, tarçınlı keki servis tabaklarına koydu, sonrada hep birlikte küçük salona geçtiler. Vivienne Angeline’i beslerken, iki gündür ertelediklerini tüm cesaretini toplayarak yapmaya karar verdi.

“Aida, bugün önce Alex’in evinde bıraktığım kıyafetleri almam, sonrada ajansa bırakmam gerekiyor. İşin yoksa Angeline’e göz kulak olabilir misin” diye sordu.

Aida anlayışla gülümsedi.

“Elbette. Ama o eve gitmeye hazır olduğundan emin misin? Bir kaç gün daha bekle istersen.”

Aida’nın da ima ettiği gibi, hayatının aşkını ilk ve son kez gördüğü o eve gitmeye hazır olmasa da, ajanstan aldıklarını iade etmek zorundaydı. Evden ayrıldığı gün, o kadar aceleyle çıkmıştı ki elbiseler aklına bile gelmemişti. Üstelik öncesinde bankaya gidip, yatırdığı paranın kendine ait olmayan kısmını çekip, Alex’e vermesi için Eliza’ya bırakmalıydı. Belki bunları yaparsa, içindeki Alex’e karşı hissettiği lanet olası aitlik duygusundan kurtulabilir, kendini tekrar özgür hissedebilirdi.

“Haklısın Aida ama ajanstan aranmadan, bir an önce bu sorunu çözmeliyim. Ne kadar çabuk olursa, üzerimdeki yüklerden de o kadar çabuk kurtulurum.”

“Alex ile karşılaşmaktan korkmuyor musun? Ya seni yine üzerse, senin için endişeleniyorum.”

Vivienne, Alex ile yaptığı o son konuşmayı hatırladı, daha doğrusu hakaretlerini. Gözyaşlarına direnen gözleri anında kızarırken;

“O beni daha fazla üzemez..”dedi ve yine çalan kapı ziliyle cümlesi yarım kaldı.

Aida, Vivienne’e;

“Birisini mi bekliyordun” diye sordu.

Vivienne yine hızlanan kalp atışıyla; “Hayır” diyerek açmak için kapıya gitti.

Bu seferki misafiri dünyadaki gelmesi gereken en son kişiydi. Alex’in babası Archer Gerard. Vivienne, onu karşısında görünce tekrar kapıyı kapatmak istedi ama genç kıza göre güçlü olan adam, ayağını kapı aralığına koyarak onu engelledi.

“Korkma, sadece konuşmak istiyorum.”

Vivienne, onunla en son karşılaştığı gün aralarında geçen tartışmayı ve yaşadığı tacizi hatırlayınca, korkudan titremeye başladı.

“Buradan gidin! Sizinle konuşacak hiçbir şeyim yok.”

Ama Archer’in gitmeye hiç mi hiç niyeti yoktu.

“Sana çok mutlu olacağın bir teklifim var Vivienne. Akıllı bir kıza benziyorsun. Beni dinlemeden karar verme.”

Saldırgan tavırlar sergilemek yerine, normal bir insan gibi konuşan adamın söyledikleri güven vermese de, Vivienne de merak uyandırmıştı.

“Sizi dinliyorum” dedi, bir an önce söyle ve git der gibi.

Alex’in babası ve Vivienne kapıda konuşurken, Aida gelen davetsiz adamın sesiyle panik olmuştu. Archer’in eve girme ihtimaline karşılık, onunla yüz yüze gelmekten korktuğu için Angeline ile birlikte küçük bebeğin odasına gitti. Yaşadığı panik ve korkuyla cep telefonunu eline aldı. Bu durumda araması gereken kişiyi vakit kaybetmeden aradı. Karşı taraf cevap verdiğinde, yaşadığı heyecan sesine yansımış telaşla ve hızlı hızlı konuştu.

“Archer burada. Sana daha öncede söyledim, bu durum Vivienne için tehlikeli olmaya başladı. Onu daha fazla riske atmak istemiyorum.”

Telefondaki ses;

“Sakin ol, her şey kontrolüm altında. Kız için endişelenme, ona zarar gelmesine izin vermeyeceğiz. Archer’in oraya geleceğini biliyorduk zaten. Tekrar söylüyorum, her şey kontrol altında, oyunun bitmesine az kaldı” dedi.

Aida telefonu kapatır kapatmaz, kucağında uyuya kalan Angeline’i yatağına yatırıp, konuşulanları dinlemek için tekrar kapıya yakın bir yere gitti.

Archer önce kapı aralığından karşısındaki güzel kızın körpe vücudunu süzdü. Onunla yapmak istediği o kadar çok şey vardı ki. Onu karşısında çırılçıplak hayal ederek konuşmaya başladı.

“Alex ile anlaşmanız bittiğine göre yeni bir işe ihtiyacın olmalı. Sana daha önceki paranın on katını teklif ediyorum Vivienne. Alex bana onu ne kadar memnun ettiğinden bahsetti. Erkekler konusunda yatakta çok becerikliymişsin.”

Vivienne’in işittiği sözlerle midesi bulanarak, karşısındaki adamın iğrenç suratına tükürdü.

“Evimden defol! Ve bir daha sakın kapımı çalma!”

Archer beklemediği tepkiyle neye uğradığını şaşırmışken, Vivienne fırsattan istifade ederek kapıyı bütün gücüyle itekleyerek kapattı. Kilitlediği kapının arkasında; korkuyla titreyerek ağlarken, bütün konuşulanlara şahit olan Aida, Vivienne’in yanına gelerek genç kızın koluna girdi.

“Ne oldu sana Vivienne? Gelen kimdi?”

Sanki çok iyi tanıdığı adamın çatallı çıkan sesini duymamış, o adam hayatındaki en nefret ettiği mahluk değilmiş gibi.

“Alex’in babası Mösyö Archer Gerard.”

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!